Necati Özkan ve Seçim Zamanı

30 Kasım 2014 Pazar

Siyasetçinin Global Korkusu Sosyal Medya

Malezya iktidar partisi UMNO'nun Olağan Kurultayı öncesi düzenlenen Forum'dan

- "Ülkede hayat nasıl?" diye soruyorum karşımdakine. Kısa boylu, tıknaz, 40'lı yaşlarda gösteren çekik gözlü muhatabım, tüm dişlerini görebildiğim yaygın gülüşüyle cevabı yapıştırıyor: "Harika!"
- "Siyasi durumlar?" diye sorarak şansımı deniyorum. "Her şey olağanüstü iyi. Milletin birliği yeniden sağlandı." diyor aynı edayla...
- "Ya sokaktaki sıradan insan?" diyecek oluyorum. "Herkes çok mutlu. Her bir yurttaşımız çok sıkı çalışıyor" diyor şevkle.
- "Peki lideriniz?" diye son bir umutla soruyorum. Pişmiş kelle gibi sırıtan yüzüyle "Kendilerini çok seviyoruz. Hepimize kol kanat geriyorlar. Bize babalık yapıyorlar." cevabını alınca tek bir kelime bile söylemeden sırtımı dönüyorum, hızla uzaklaşıyorum oradan.

Akşam yemeklerinden...
Aktardığım muhabbet, dün Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'da, Dünya Ticaret Merkezi'ndeki bir kahve molasında geçti. Muhatabım Kuzey Kore'yi temsilen burada bulunan 2 delegeden biriydi. Delegelerin her ikisi de Kuzey Kore Komünist Partisi Merkez Komite üyesi. Kuzey Kore gibi bir ülkeden gelip, yukardaki dört soruya yukardaki türden cevaplar veriyorsanız sizle konuşacak bir konu kalmamıştır... Hele ki internet ve sosyal medya sayesinde herkes herşeyi aynı anda öğrenebildiği bir dünyada!

+++++

Malezya Başbakanlık Ofisi'nden aldığımız özel bir davetle Kuala Lumpur'dayız. Bu hafta sonu Malezya'yı 58 yıldır yöneten iktidar koalisyonu UMNO'nun Olağan Kurultayı var. Kurultay öncesi, Davos benzeri uluslararası bir forum düzenlenmiş. Bu forum başta olmak üzere çeşitli toplantılar ve görüşmeler için buradayız.

++++

UMNO Uluslararası Forum'un ana teması Davos'tan ödünç alınmış: Süper Connecte Olmuş Bir Dünya'da Ulus İnşa Etmenin Zorlukları.

Açıkça söylenmese de, toplantılar başladığı zaman Forum'un temasının neden seçildiğini daha net anlıyoruz. İktidar koalisyonu UMNO, genç seçmenler ile bağ kurmakta artık epey zorlanıyor. Yaşlı kuşakların aksine dünyayla her an bağlı olan ve dünyadaki değişim rüzgarlardan etkilenen gençler, liderliğini Enver İbrahim'in yaptığı muhalif partilere yöneliyor.

Önde ortada, hemen önümde oturan Malezya Başbakanı Najib Abdul Rezak. 

Son seçimlerde bu eğilim net olarak olarak ortaya çıkınca, Başbakan Najib Abdul Rezak'ın partisi bu forumu organize etmeye karar veriyor. Maksat dünyadaki iktidar partilerinin bilgi ve tecrübelerinden yararlanmak. Bir yandan internet ve sosyal medya özgürlüklerini sınırlamadan haberleşme denetimi sağlamak. Diğer yandan olası sosyal patlamaları ve dış müdahaleleri zamanında algılamak veya önlemek...

++++

Forumun uluslararası kısmına 22 ülkeden çoğu iktidar partilerine mensup 127 politikacı katılıyor. Davetlilerin çoğunluğunun Asya Pasifik ülkeleri ile Müslüman ülkelerden gelen politikacılar olduklarını anlıyoruz. Türkiye'den AKP davet edilmiş. Ama AKP, devam eden il ve ilçe kurultayları nedeniyle bir yöneticini veya milletvekilini gönderememiş. Dış ilişkiler biriminden genç bir akademisyen ile AKP Forum'da temsil ediliyor.

Uluslararası Forum'dan
Biz Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği'ni (EAPC) temsilen buradayız. Ve şaşırtıcı olan şu ki, bizim dışımızda sadece iki iletişim profesyoneli var.

Ortadoğu'dan Afrika'ya, Orta Asya'dan Uzak Doğuya kadar çeşitli ülkelerden katılan 20 civarında bakan, çok sayıda milletvekili veya parti yöneticisi süper connected bir dünyada, gücü elde tutmaya nasıl devam edebileceklerini anlamaya çalışıyor.

Kuzey Kore, Laos, Vietnam, Kamboçya, Çin gibi tek parti tarafından yönetilmekte olan ülkelerden gelen delegeler bile aynı sorulara çare arıyor. Arap Baharı gibi öngörülemez ve tahmin edilemez sosyal patlama riskleri ile nasıl başa çıkılabilir? Gençlik yeniden kazanılıp, toplum eskisi gibi kontrol edilebilir mi? Dünyanın hemen her tarafında görülen toplumsal gösteriler ile siber saldırı arasında bir bağlantı var mı?

Anlayacağınız, sosyal medya sayesinde özgürleşen dünya siyasetçileri korkutuyor.

++++

Peki siyasetçiler bu kadar çekinmekte haksız mı?

Düşünsenize; bugünün dünyasında herkes biri akıllı telefon, diğeri tablet olmak üzere en az iki cihaz birden taşıyor. Günün her anında bu cihazlarla birlikte ve bir çeşit bağımlı gibi yaşıyoruz. Ve bu cihazları %80 oranında sosyal medya için kullanıyoruz. Hepimiz her gün yatağa girmeden ve yataktan kalkmadan önce en az yarımşar saatimizi Twitter, Facebook ve Pinterest gibi kanallarda harcıyoruz.

Çok açık ki, internet ve sosyal medya, tek sesli toplumların ve tek tip yönetimlerin sonunu getiriyor. Sosyal medya vatandaşların özgürlükler ve haklar yolunda seslerini birleştirmesine ve yükseltmesine imkan sağlıyor. Dünyanın neresinde yaşadığınız, hangi dinden, inanışdan, partiden yada organizasyondan olduğunuz farketmiyor: Güç artık size geçiyor!

Dünyanın yeni gerçekliği ve yeni normali artık bu...

++++

Artık dünyamız daha küçük ve daha connected (birbirine bağlı). Ve şükür ki, hiç bir siyasi partinin ve liderin gücü bu muazzam gelişmeyi durduramayacak. Birbirine bu kadar bağlı yeni dünyada, kimsenin elinde iletişimi kökünden kesebilecek bir teknoloji yok. Siyasetçinin paniği zaten bu yüzden!

Oysa akıllı siyasetçi için yol belli: Aynı teknolojiyi ve araçları kullanarak vatandaşın her türden sesine kulak vermek. Vatandaşının sesini kesmek yerine daha çok kulak vermek ve daha fazla öğrenmek. Özgürlükleri yok etmek yerine, alabildiğine geliştirmek. Ülke yönetimini ve hükümet etme süreçleri şeffaflaştırmak.

Çünkü, bizim yöneticilerimiz henüz kabul etmese de, bugünün dünyasında "Demokrasi" sadece sandıktan ibaret değil. Demokrasi aynı zamanda vatandaştan gelen farklı tondaki seslere kulak vermek ve saygı duymak demek.

++++

Dün yaptığım iki sohbetten öğrendiklerimizle bitirelim:

Forum'da ülkesini temsilen konuşan Çin Teknoloji Bakanı ile ayak üstü sohbetten algılıyorum ki, Çin hükümeti yolsuzlukla mücadele için sosyal medyayı kullanmaya başlamış. Yapılan kamusal kampanyalarla Çin vatandaşları sosyal medya aracılığıyla şahid oldukları yolsuzlukları bildirmeye teşvik edilmiş. Proje başladığından bu yana henüz bir kaç ay geçmesine rağmen muazzam sonuçlar elde edilmiş. Çinli Bakan "Belki tümden bitiremeyiz, ama bu yolla yolsuzlukların toplumun canını acıtmasını hızla engelleyebiliriz" diyor.

Malezya İletişim ve Teknoloji Bakanı ise sosyal medya aracılığı ile hükümet üyeleri dahil politikacılara  karşı "aptal", "salak" gibi küfür ifadeleri kullanan vatandaşlarına karşı, değil dava açmak, en ufak bir negatif iletişime bile yeltenmediklerini, tersine tümden yapıcı iletişim sürdürdüklerini anlatıyor.

Darısı ülkemize!

+++++


Twitter/necatiozkan

Radikal, 26 Kasım 2014

“Her seçim, gelecek için yapılan bir referandumdur”

Son bir kaç gündür Roma’dayız. Uluslararası Siyasi Danışmanlar Derneği’nin 47. Yıllık Konferansı için dünyanın dört bir yanından gelen 249 delege, dünya siyasetinde ve özellikle de siyasi danışmanlık işinde “Dün ne oldu? Yarın neler olabilir? Sorularına cevap arıyor.

10 yılı aşkın bir süredir bu tür konferensları izleyen bir iletişimci olarak söylemem gerekir ki, Roma’da yapılan 47. IAPC Konferansı bugüne kadar yapılanların en büyüğü oldu. En yüksek delege ile katılım ABD’den. Katılımcıların en az yarısı ABD’den geliyor. Bununla birlikte, Avustralya’dan Kanada’ya, Arjantin’den Kuzey Kore’ye, Malezya’dan Türkiye’ye kadar 36 ülkeden siyasi iletişim uzmanları ve bu alana ilgi duyan iletişimciler, araştırmacılar, kampanya yöneticileri burada.

47. IAPC Konferansı’na katılımın bu denli yüksek olmasının bir kaç nedeni birden var: İlk neden muhtemelen ABD Başkanı Obama’dan, İngiltere Başbakanı David Cameron’a, Rusya Devlet Başkanı Putin’den Latin Amerikan siyasetçilerine kadar pek önemli liderin siyasi danışmanının bu konferansa katılmaları.

İkinci neden, pek çok ülkede seçimlerin tamamlanmış olması. Seçimlerden sonra siyasi danışmanlar nefes alabilecek zamana sahip ve birbirleriyle paylaşacakları önemli tecrübeler var. Üç gün boyunca Mesajdan stratejiye, teknolojiden sosyal medyaya ve hatta kapıdan kapıya kampanya tecrübelerine kadar pek çok konu tartışılıyor.

Üçüncü neden de şüphesiz ki konferansın yapıldığı kent; Roma. Roma o kadar cazip bir destinasyon ki, tarihten sanata, gurmeden ruhani merkezlere kadar pek çok kişiyi cezbediyor. Tüm müzelerin kapandığı bir saatte, Vatikan’ın kapıları biz konferans katılımcılarına açılıyor. Ve Vatikan’ın yüzlerce yıllık sanat birikimlerini görme imkanımız oluyor. Dahası, kardinallerin kapanarak Papa’yı seçtikleri Sistina Şapeli gece saat 22.00’ye kadar süren özel bir turla geziyoruz.  İtalyan rehberimizin saygı dolu bir huşu ile anlattığı Michalengo’nun hikayesini ve büyük ustanın resmettiği “Adem’in yaradılışı”, “Kıyamet” ve diğer eserlerin hikayelerini dinliyoruz.

Konfernasın en önemli konuşmacı hiç şüphesiz ki, Obama’nın kampanya yöneticisi Jim Messina. Messina, dün yaptığı konuşmaya Bill Clinton’dan bir alıntıyla başladı : Her seçim gelecek için yapılan bir referandumdur”. Messina konuşurken, Obama kampanyasının dünya siyasi iletişim tarihini ikinci kez nasıl değiştirdiğini örneklerle ve çok net tanımlamalarla anlattı.

Messina’nın konuşmasını daha ayrıntılı olarak aktarabilmek pek mümkün değil. Çünkü konuşmasından önce katılımcılara Messina’nın sunumunun medya vasıtasıyla yayılmaması özellikle rica edildi.

Ama dün ve bugün yapılan oturumların toplamından  siyasetle ve siyasi iletişimle ilgili olan herkese aktarabileceğimiz beş önemli ders var:

  1. Ülkenin (veya aday olduğunuz kentin) en önemli sorunları ve onların çözümüne ilişkin rakibinizden çok daha iyi olmanız yetmez, kampayanız boyunca yürüteceğini tüm siyasi tartışmayı ve iletişimi de bunun üzerine kurmanız şarttır. Özellikle de ekonomi üzerine. Değerler üzerine iletişimini kurgulayan partiler ve adaylar ile rakibin söylediğine cevap vermeye odaklanmış olanlar her yerde kaybediyor. 
  2. Eğer seçim kampanyanızla ilgili olarak yapmakta olduğunuz her şey akıllı cep telefonlarına uygun değilse seçimi kaybetmeye mahkumsunuz. Kampanyanızdan önce şunlardan emin olmalısınız: İnsanlara akıllı cep telefonları vasıtasıyla ulaşabiliyor musunuz? Seçmenin isteklerini, taleplerini, sizing politikalarınızla ilgili düşüncelerini akıllı cep telefonları vasıtasıyla öğrenebiliyor musunuz? Cep telefonlarında yaptıklarınızla insanların dikkatlerini ve ilgilerini çekip onları motive edebiliyor musunuz? Tüm bunlar için altyapınız var mı?
  3.  Genç seçmenleri, üniversite öğrencilerini kazanmada rakibinizle kıyaslanmayacak kadar iyi değilseniz, sizin için alarm zilleri çalıyor demektir.
  4. Rakip aday veya partiyle yapmakta olduğunuz tartışmalarda fikri ve psikolojik üstünlüğe sahip olamıyorsanız geçmiş olsun, kaybettiniz demektir.
  5. Sosyal ve dijital kampanya ekibiniz yoksa veya önemsiz bir ekipse işiniz eskisine oranla çok daha zor.
Roma’daki konferans yarına kadar sürecek. Yarın akşam yapılacak gala yemeği ile son bulacak. Bu konferansa katılamayanlara ise şimdiden bir müjemiz var. Bu konferansın Avrupa versiyonunu 2015 Mayıs başında Istanbul’da düzenleyeceğiz. Şimdiden yerlerinizi ayırmanızda fayda var.

Twitter/necatiozkan

Radikal, 19 Kasım 2014


Turizmde sebepsiz fakirleşiyoruz.


Bugün itibariyle Dünya turizm pazarında yaklaşık olarak 1 milyar insan var. Yani her yıl 1 milyar kişi kendi ülkesinden başka bir ülkeye seyahat ediyor. Turizm destinasyonu olarak rekabet eden tüm ülkeler bu 1 milyar kişilik pazardan kendi paylarını almak için iletişim ve pazarlama yatırımı yapıyorlar.
Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO) gibi, turizmle ilgili global veri toplayan ve analiz yapan uluslararası kurumların projeksiyonları, önümüzdeki 6 yıl içinde bu pazarın yüzde altmış büyüyeceğini gösteriyor. Yani 2020 yılında toplam pazar 1,6 milyara yükselecek. 2050’lere gelindiğinde ise global pazar 3 milyara yaklaşacak.
2023’te 50 milyon turiste ulaşmak artık çok kolay bir hedef! Ya 50 milyar dolar?
UNWTO verilerinden derlediğimiz aşağıdaki tabloda da görülebileceği gibi, Türkiye en çok ziyaretçi çeken altıncı ülke. Ziyaretçi sayısı konusunda bundan sonra durumumuz daha da iyiye gidecek. Türkiye’nin lokasyonu ve turistik tesislerimizin kalitesi bu sonucu kendiliğinden hak ediyor. Örneğin bu yıl bıyıklı turistler dahil 40 milyonu geçeceğiz. Ve sonraki 3 yıl içinde 50 milyon ziyaretçi sayısını göreceğiz. Böylece 2023’ten 5-6 yıl önce 50 milyonluk turist hedefini yakalamış olacağız.
Buna karşın, toplam turizm gelirinde ilk 10’a zar zor girebiliyoruz. 2000’li yılların başında Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçinin bıraktığı kişi başı döviz miktarı 900-1000 dolar civarındayken, yıllar içinde istikrarlı biçimde gerileyerek 500 dolarlar seviyesine indi. İki yıl önce TÜİK ve Maliye Bakanlığı’nın yeni bir hesaplama yöntemini kabul etmesiyle yaklaşık 200 dolar artırıldığı halde, bugün için kişi başı turizm gelirimiz 738 Dolar seviyesinde. Bu rakam ABD’de 2.000, İspanya’da 1.000 ve İtalya’da 930 Dolarlar civarında.
Son bir kaç yıl boyunca çeşitli konferanslarda dile getiriyoruz... Otoriteleri ikaz ediyoruz...Diyoruz ki: “Türkiye turizm sektörü için alarm zilleri çalıyor. İstanbul gibi kültürel zenginliklerin ve çekiciliklerin bulunduğu, yatak arzının kısıtlı olduğu kentlerimiz dışında kişi başı gelirlerimiz tepe taklak gidiyor. “Sebepsiz fakirleşmeye” doğru gidiyoruz. Engel olmayı başaramazsak bu istikrarlı ve dramatik düşüşün faturası ağır olacaktır.”
 Sebepsiz fakirleşmeyi” yaratıcı endüstriler durdurabilir.
Türkiye’de turizm sektörü plansız biçimde büyürken, arzın aşırı artırılmasına bağlı olarak fiyatlar geriledi. Benzer biçimde yabancı ziyaretçi profili de, orta ve ortanın altı sınıflara geriledi. “Her şey dahil sistemi” ile gelinebilecek en ileri noktaya ulaştık. Bunun ilerisi sektörel iflaslardır. O nedenle, Türkiye turizminin makro olarak yeniden ele alınması şarttır.
Zira gittiğiniz ülkenin tarihi ve doğal zenginliklerin yanı sıra kültürel zenginliklerini de tanımak istersiniz. Otele verdiğiniz bir gecelik konaklama bedelinden daha fazlası ile müzikale, konsere vs. gidersiniz. Kültür, sanat ve eğlence performansları, bir ziyaretçi için önemli deneyim imkanlarıdır.
Neden Amerika, Fransa ve İtalya gibi ülkeler daha fazla gelir elde edebiliyorlar? Neden insanlar New York’ta, Las Vegas’ta, Paris’te, Roma’da veya Londra’da daha fazla harcama yapıyorlar? Çünkü bu kentlerin eğlence ve kültür odaklı zengin yaratıcı endüstrileri var.
Örneğin sadece Las Vegas’ta bir haftada sergilenen gösteri, oyun, dans şovları ve etkinliklerin toplamı, Türkiye’de bir yılda gerçekleştirilemiyor. Aynı şey, New York, Viyana’da, Londra’da veya Paris’te de var. Bu kentlerde 4 kişilik bir aile, konaklama için otel odasına gecede toplam 200 dolar civarında ödeme yaparken, tek bir show için bunun iki katını ödemeye razı olabiliyor. Bu model niçin bu ülke turizminin geleceğinde olmasın?
Eğlence ve kültür sektörlerine yatırım yapmadan devam edemeyiz.
Türkiye’ye gelen insanların küçük bir kısmı bu tür etkinliklere katılabilmek mümkün ama ağırlıklı kısmı için hiç bir arzımız yok. O yüzden Ege ve Akdeniz sahillerimizde turistlerin otelden çıkmak için gerekçeleri yok. O yüzden kent ticareti ve kültürü ekonomi yaratamıyor. O yüzden esnaf ağlıyor. Bu bölge kentlerinde çoğu kez bir opera binası bile yok. Çeşitli dillerde oyun sahnelenecek tiyatro ekipleri ve salonları yok. Halihazırda İstanbul’un, yatak kapasitesi olarak Antalya’nın çok gerisinde olmasına rağmen, Antalya kadar turist alıyor olmasının nedeni budur.

Özetle, Türkiye’nin altın yumurtlayan bu sektöre yeni bir vizyonla eğilmesi şarttır. Belli destinasyonlarda kitlesel turizmin dizginlenmesi ve ziyaretçilerin daha fazla harcama yapacağı kültürel etkinliklerin ve alanların çoğaltılması gerekir. Ülke içindeki farklı destinasyonlarımız için farklı master planlarının yapılması şarttır. Her bir destinasyonumuzun bir diğerinden farklı bir odağının ve temasının olması sağlanmalıdır.
 Vakit kaybetmeden merkezi idarenin ve yerel idarelerin kültürel alt yapı yatırımlarına yönelmeleri ve insan kaynağı eğitmeleri gerekir. 3 milyar kişi ile geleceğin en büyük pazarı olacak olan dünya turizminden bu ülke ekonomisinin hak ettiği payı sağlamak için, yaratıcı endüstrilerde kapsamlı bir altyapı hamlesi ve teşvik sistemi planlanmalı ve uygulanmalıdır. Türkiye’nin turizmdeki ikinci hamlesi ancak bu hedefe yönelmesiyle mümkün olabilir.
Radikal, 17 Eylül 2014

Yunanistan ve kalabalıklar içindeki yalnız insan

Reklam sektörünü bir tarafa bırakacak olursak, Yunanistan'da sokaktaki kalabalıklar içindeki fertler için de durumun gerçekten zor olduğunu söyleyebiliriz. Resmi işsizlik oranı tüm Avrupa ekonomilerinin iki katının üzerinde. Gerçekte ise çok daha yüksek. Yarı zamanlı ya da geçici iş bulabilenler kendilerini şanslı kabul ediyor.

Yüzbinlerce iyi eğitimli Yunan vatandaşı ülkeyi terketmiş. Giderken sahip oldukları nakti de götürmüşler. Benzer şekilde girişimcilerin büyük kısmı yatırımlarını yurtdışına kaydırmışlar. Nakit varlığa sahip olan rantiyerlerin önemli kesimi de paralarını güvenli limanlara nakletmişler.

Bu tür imkanı olmayanlar ise sadece tutunmaya çalışıyorlar. Havaalanından bizi alan, konuşkan, iyi eğitimli ve iyi İngilizce bilen taksi şöförü ile yaptığımız sohbette, tüm bu yıkıma neden olan siyasetçilere karşı duyulan öfkeye şahit olduk.

Taksiciye göre, ülkeyi yöneten muhafazakar “Yeni Demokrasi Partisi”ile sosyal demokrat “PASOK”tan oluşan büyük koalisyon tam bir hırsızlar çetesi. 300 üyeli parlamentoda 5000’den fazla memurun istihdam edildiğini ve bu memurların tamamının parlamenterlerin yakın akrabaları olduğunu küfrederek anlatıyor. Taksicinin küfrettiği bir diğer siyasetçi Angela Merkel. Başlarına gelen bunca sıkıntının bir diğer sorumlusunun Almanya Başbakanı olduğuna inanıyor.

Taksicinin arabasına astığı Ortodoks ikonlarından muhafazakar biri olduğunu hissediyoruz. Yeni bir partinin veya liderin dertlerine deva olup olamayacağını soruyoruz. “Asla. Hiç olmazsa bunlar bir parça doydu. Bir de yeni gelecek açları mı doyuralım?” diye cevap veriyor ve ekliyor: “Ya kilise yönetime el koymalı veya yargıçlar. Hiç olmazsa onlara güvenebiliriz.”

Görünen o ki, siyasi partiler sistemine inanç çökmüş. İlk seçimde Sol Parti'nin iktadara gelebileceği ve aşırı sağın da, aşırı güçleneceği anlaşılıyor.

Varlıklı kesimlere kriz uğramamış…

Özetle, Atina sokaklarında umutsuzluğu, kızgınlığı ve şaşkınlığı her yerde yaşadık, gördük. Ama bu gördüklerimiz fotoğrafın sadece bir yüzü. Bir de başka yüzü var.

Akşamları gittiğimiz birinci sınıf restoranlar tıklım tıklım doluydu. Tavernalar ve Buzuki restoranlarında rezervasyonsuz yer bulmak neredeyse imkansızdı. Pahalı otomobil markaları satan galeriler yeni model arabalarla doluydu. Ve eğlence mekanlarını dolduran hanımların, beylerin kıyafetlerine ve keyiflerine diyecek yoktu. Gece hayatının vur patlasın çal oynasın kesimi, mutlu azınlık olmanın tüm nimetlerinden yararlanıyordu.

Atinalıların ezici çoğunluğu umutsuzluğu derinlerde yaşarken, varlıklı azınlığın hayat tarzında bir gerileme olmamıştı. Muhtemel ki, iş gücünün ve taşınmazların ucuzlaması, bu sınıfın keyfini daha da artırmıştı. Şarkılar söyleniyor, göbekler atılıyor, tabaklar kırılıyordu… Bu sınıfın fertlerinin ertesi gün çalışmak gibi bir derdinin olmadığı anlaşılıyordu. Bir arkadaşımız gece karşılaştığımız bu fotoğrafı “Yunanistan’da sadece salaklar ve saatler çalışır” diye özetledi.

Yunanistan krizde, “Yeni Türkiye” uçuyor, öyle mi?

Özetle Yunanistan’daki sosyal psikoloji bir hayli dalgalı. Krizin ne zaman biteceği kestirilemiyor. Umutsuzluk umutsuzluğu tetikliyor. Ama yine de bir gariplik var. Çünkü zengin kesimin zenginliği devam ediyor. İster istemez düşünüyorsunuz: Sanayi durduysa, ticaret can çekişiyorsa, yaratıcı beyinler dış ülkelere göç ettiyse “Nereden geliyor bu değirmenin suyu?” diye…

Son bir kaç yıl boyunca Türkiye’de hükümete yakın medya öyle bir rüzgar estirdi ki, Türkiye ekonomik olarak uçarken, neredeyse tüm Avrupa ve özellikle Yunanistan kırılıyor ve sanki bizim yardımımıza muhtaç. Neredeyse ülkece yardım kampanyaları açacağız ve sefalet içindeki Avrupa’ya yardıma koşacağız.


Gerçek durumu merak ediyorsanız, şu tabloya iyi bakın. Açıkça göreceğiniz gibi ekonomik krizden “kırılan” Yunanistan’ın bugünkü kişi başı milli geliri, kendini dünya gücü sanan Yeni Türkiye’nin 12 yılda erişebildiği rakamın hala 2 katı!

Yunanistan, kişi başı gelir 24.000 dolardan 18.000 dolara düştüğüne ağlıyor. Bizde züğürt tesellisine devam ediyor. Çünkü biz kişi başı 10.000 dolara eriştiğimiz için (Doların artışıyla an itibariyle 9.300 dolar seviyesinde!) Osmanlı İmpatarorluğu’nu yeniden kurmakta olduğumuza inandırılıyoruz.

Radikal, 2 Ekim 2014