Necati Özkan ve Seçim Zamanı

14 Nisan 2017 Cuma

"Türkiye Türkiye'den büyüktür"

16 Nisan Referandum kampanyasında, matematik hesabı yapan çevreler 2 önemli seçmen grubunun sonucu belirleyeceğini gördüler. 

1. Milliyetçi / ülkücü seçmenler
2. Yurtdışı seçmenler

Gelecekte referandum kampanyasının arka planını ve son bir kaç ayda olan bitenleri analiz etmek isteyen yorumcular ve araştırmacılar, özellikle bu iki grubu motive edebilecek ne çok çaba, retorik ve kampanya ürünü geliştirildiğine odaklanmak zorunda kalacaklardır.

Hollanda ile sudan sebeplerle bir anda yaratılan suni savaş atmosferi, Almanya'ya ve diğer batılı ülkelere dönük "Nazi bunlar" söylemleri, batı medyasının attığı Erdoğan karşıtı manşetler ve kapakların kampanya sürecindeki aşırı kullanımı ve daha pek çok detay bu nedenle haftalarca mitinglerin ana gündemi oldu.

Profesyonel tarafta ise duyguların, hamasi milliyetçiliğin ve muhafazakar değerlerin boca edildiği onlarca işin yanında bir özel örnek var ki, mutlaka bilinmeli, görülmeli, kayda alınmalı.

"Türkiye Türkiye'den büyüktür" şeklinde formülize edilen, milliyetçi seçmen kitlesine damardan dokunmayı hedefleyen bu söylem ve retorik şu filmle ve onun kısa versiyonlarıyla görücüye çıktı: 




Sadece milliyetçi/Türkçü bir Turan idealini değil, topyekün bir İslamcı Turan fikrini pompalayan ve mesaj olarak Türkiye'nin tüm İslam coğrafyasının hamisi ve abisi, Erdoğan'ın da bu coğrafyanın asli lideri olduğunu bizlere anlatmaya çalışan bu kampanya, Evet cephesinin yancı birliği olarak sahaya sürüldü. Milliyetçiler ile gurbetçilerin iknasının hedeflendiği bu yüksek maliyetli prodüksiyonların ortaya koyduğu kaba söylem ne kadar karşılık gördü henüz bilmiyoruz.

Ancak bu çabaların, önce Barzani'nin son ziyaretinde Ankara'da, ardından da Kerkük'te gönderlere çekilen Kürdistan Bayrağının neden olduğu reflekslerde anlamından bir şeyler kaybettiğini söyleyebiliriz. Tam bu refleksler unutulmaya yüz tutmuşken Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Mehmet Uçum'un "Halk gümbür gümbür kendi devletini kuruyor" ve Şükrü Karatepe'nin "Eyalet sistemi" çıkışlarıyla bu çabaların tümden işlevsizleşeceğini dahi iddia edebiliriz.

Çünkü, bu gelişmelerin ardından Devlet Bahçeli'nin referanduma 48 saat kala Star TV'deki canlı yayında ortaya koyduğu beklenmedik tavrın önemli bir kilometre taşı olabileceğini öngörebiliriz. Sonuçta "Evet cephesinde" kalmaya devam eden milliyetçi seçmenlerin dikkate değer bir bölümünün seçime 2 gün kala "Hayır kampına" geçebileceğini bekleyebiliriz. 

Profesyonel siyasi danışmanlık alanının kurucu babalarından Joe Napolitan bu gibi durumlar için "Kendi kendinizi bitirmeye çalışmayın!" der ve eklerdi "Bu basit kuralın ne kadar çok ihlal edildiğini görmek çok şaşırtıcı." 

13 Nisan 2017 Perşembe

16 Nisandan Davut ve Golyat efsanesi çıkar mı?

Tarihteki destansı zaferlerin hepsi orantısız mücadele koşullarından doğmuştur.

Bundan yaklaşık üç bin yıl önce Ortadoğu’da savaşan taraflar, kendilerini temsil etmek üzere birer savaşçı tayin eder, böylelikle meydan muharebesinde binlerce erkeğin telef olmasını önlerlerdi. Eski Ahit günlerinde İsrail Krallığı ile Filistin orduları karşılaştığında, Filistinliler de kendilerini temsil etmek üzere 4 metre boyundaki dev bir savaşçıyı çıkarırlar. Golyat adlı bu azman dev, tunçtan bir miğfer ve tüm bedenini kaplayan kalın bir zırh giymiştir. İsrailoğulları tarafında ise bu korkunç deve karşı toy, çelimsiz ve genç bir çoban olan Davut çıkar. Davut’un gözle görünür bir gücü yoktur ama, çarpışmayı kazanabileceğine ilişkin bir inancı ve kendine güveni vardır. Tarihin en unutulmaz çarpışması böylesine adil olmayan şartlarda başlar.

Golyat’ın karşısında teke tek mücadelede hiç bir insan evladının şansı yoktur, değil ki çelimsiz Davut’un olsun. Ama Davut, oyunun kurallarını değiştirir. Azametli devi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yöntemle alt eder. Golyat ile kol mesafesinde çarpışmaya girmek yerine ona doğru koşarken, beklenmedik şekilde sapanını çıkarır ve Golyat’ın başındaki miğferde bulunan tek açık yerden alnına taş fırlatır. Golyat’ın devirdikten sonra da, kendi kılıcıyla devin kellesini bedeninden ayırır.

Olağan mağlupların kendilerinden kat kat üstün rakiplerine karşı zafer kazanabilecekleri fikrinin ilham kaynağı olan Davut ve Golyat’ın o unutulmaz çarpışması, bugünlerde bu topraklarda ansızın çıkıveren referandum kapışmasında gerçekleşebilir mi?

AKP’NİN İNSANLIĞA ARMAĞANI

Türkiye bu referandumda önemli bir buluşu oylayacak. Bugüne değin yeryüzündeki demokratik hükümet sistemlerinin 4 türü olduğu bilinirdi: Parlamenter sistem - Başkanlık sistemi - Yarı başkanlık sistemi - Meclis hükümeti sistemi.

Beşinci bir hükümet sistemi "keşfeden" AKP şimdi seçmeni buna ikna etmeye çalışıyor. Yeni sistem arayışlarını başlangıçta "Başkanlık sistemi" olarak tanımlayan AKP, önerdikleri ile gerçek başkanlık sistemi arasındaki uçurum ortaya çıktıkça bu tanımlamadan geri adım attı ve önerisini "Türk tipi başkanlık sistemi" olarak damgalamaya çalıştı.

Ancak bu da önerilen sistemin gerçek başkanlık sistemiyle kıyaslanmasını ve hayati farklılıkların gösterilmesinin önüne geçemediği için AKP keşfettiği sisteme yeni bir ad daha verdi: "Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi".

İşte Türkiye 16 Nisan'da bu bütünüyle kendine özgü sistemi oylayacak. Bu sistemin en temel özelliği kuvvetler ayrılığını, kontrol ve dengeyi bütünüyle sistemin dışına çıkarmış olması. Geriye kalan sisteme de her türlü isim verilebilir ancak demokratik diyebilmek imkansız.

Aksi söylense de bu değişiklik devletin bütünüyle Erdoğan'ın sahip olduğu güce göre ve onun istekleri doğrultusunda dizayn edilmesinden ibaret. Zaten kamuoyu da referandumu temelde Erdoğan'ın oylanması gibi algılıyor.

EVET KAMPANYASI

Tabii Evet cephesi de Hayır cephesi de açıkça bu algının üzerine bir kampanya inşa etmeyi riskli gördükleri için konunun etrafından dolaşan, ağırlıklı olarak duygulara seslenen kampanyalar yürütüyorlar. 

Örneğin AKP bugüne kadar 4 farklı temaya sahip filmler yayınladı.     


"Milyonlarca Evet" ve "Evet ile güçlü Türkiye" diyen ilk filmler AKP'nin icraatlarına övgü niteliğindeydi. Görkemli kalabalıklara, önemli inşaat başarılarına ve müziğe dayanan bu filmler AKP'nin gücünü ve tabii bu gücün arkasındaki isim olan Erdoğan'ı vurgulamayı amaçlıyordu.

AKP'nin ikinci ve üçüncü grup filmleri yeni sistemin ne getirdiği ve siyasi hayatta hangi sorunları çözeceğine dairdi. Bu filmler daha önceki AKP filmlerine göre oldukça etkisiz kaldılar ve çok da fazla yayılamadılar. Çünkü resmen öyle görünse de bu anayasa değişikliklerinin özü fiilen bu referandumun konusu değildi.

Son olarak yayınlanan "Tüm kalbimle Evet" filmleri başlangıçtaki "Evet ile güçlü Türkiye" mesajına geri dönen ve bu mesajı bu kez de tek tek, ülkenin tüm kentlerinden vatandaşların ağzından ileten çalışmalardı.

AKP, "Kararımız net, oyumuz evet", "Türkiye için tüm kalbimle evet", "Daima millet kararımız evet" gibi, aslında bir fikir içermeyen sloganlarla kampanyayı yürüttü. Bu hiçbir şey söylemeyen, fikirsiz kampanyanın aslında AKP açısından doğru bir yol olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü 15 yıldır iktidarda olan bir partinin ve çok güçlü liderinin neden daha fazla güç istediğini rasyonel olarak anlatabilmek kolay değildi.

Evet kampanyası dijital dünyada da aynı tek boyutluluk içerisinde devam etti. Kampanya sosyal medyada gerçek anlamda sivil bir katkı bulamadı. Sivil toplum kuruluşlarının ya da bireylerin evet mesajı veren farklı farklı ve etkili işlerine pek tanık olunmadı.

HAYIR KAMPANYASI

Buna karşılık, çok geniş bir siyasi yelpazeyi içeren Hayır cephesi sosyal medyada da aynı çeşitliliği etkili biçimde yansıttı. CHP, muhalif MHP'liler, HDP ve hatta İslamcı Saadet Partisi’nden farklı boyutlarıyla Hayır diyen işler görüldü. Çok sayıda sivil inisiyatif ve STK'nın da girişimleriyle çok başlı ve çok renkli bir Hayır kampanyası yürütüldü.

Hayır cephesinin merkezi gücü olan CHP bütün boyutlarıyla tam bir kampanya yürüttü. CHP'nin kampanyası da "Geleceğim için hayır" diyen küçük bir kız çocuğu görseli ve bu mesajı veren çocukları gösteren filmlere dayanıyordu.

Pozitif bir etki yaratmayı hedefleyen bu kampanya da tıpkı AKP kampanyası gibi hiçbir şey söylememe başarısına sahipti. Böylece CHP de hiçbir şey söylemediği için hata yapmamış, kendisiyle aynı cephede yer alan diğer siyasi partileri rahatsız edecek görüş ve tutumlar sergilememiş oluyordu.

İki tarafın sözcülerinin kampanya süresince birbirlerine karşı kullandıkları dil, resmi kampanyaların pek bir şey demeden ve soft bir tonda konuşan dilinden yüz seksen derece farklıydı. Evet kampanyasının sözcüleri Hayır oyu verecekleri “darbeci”, “düşman”, “terörist” olmakla itham eden şeyler söylediler. Kampanya boyunca hem böyle şeyler söylediler hem de seçmenler arasında hiçbir ayrım yapmadıklarını iddia ettiler. 

Örneğin Erdoğan, Hayır diyenlerin 15 Temmuz darbecilerinin yanında yer alacağını söylerken, Hayır cephesinin önde gelen aktörü Kılıçdaroğlu da,  15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan'ın kontrolünde gelişen planlı bir eylem olduğunu iddia etti.

Bu referandumda AKP, tam olarak anlaşılmayan bir biçimde anayasa değişikliklerini öneren ve destekleyen MHP ile birlikte Evet kampanyası yürüttü. Ancak milliyetçi bir parti olan MHP tabanının ve önde gelen isimlerinin önemli bir bölümü Hayır cephesi içerisinde yer aldılar. Bu durum da AKP'nin milliyetçi seçmenlere özel bir ağırlık vermesine yol açtı. Bu zorunluluk nedeniyle Türkiye'nin zaten uzun bir liste oluşturan "dış düşmanları"na, referandum dönemine özelmiş gibi görünen yeni düşmanlıklar eklendi. Örneğin Hollanda birden Türkiye'nin ve referandumun önemli bir gündem maddesi haline getirildi.

Türkiye zaten demokrasi, yargı ve medya bağımsızlığındaki büyük sorunları nedeniyle seçimlerde eşit ve adil bir rekabetin yürütülebileceği bir ülke konumunda değildi. Sonuç olarak bu referandumda da bu özelliğini pekiştirdi. Evet cephesi 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yüzde 62'lik bir oy oranına sahip partilerden (AKP - MHP - BBP) oluşuyor ve çok önemli bir kamu gücüne sahip. Bununla birlikte, 16 Nisan'a birkaç gün kala görünen tablo, referandumun başa baş geçeceği ve her iki seçeneğin de kazanmasının sürpriz olmayacağı şeklinde.

 ADALETSİZ REKABET 

Referandumda tarafların güçleri o kadar orantısız ki. Ne adil bir yarıştan, ne demokratik teamüllerden, ne hakkaniyetli bir devlet yönetiminden, ne de hukuktan bahsedebilmek mümkün. OHAL koşullarının kanırtırcasına zorlandığı antidemokratik bir ortamda cereyan ediyor herşey.

Evet cephesinin tek, güçlü ve kararlı bir lideri var. Muazzam bir seçmen ilişkileri yönetim becerileri, sınırsız finansal imkanları var. Anormal bir medya desteği ve ülkenin medya evrenini domine eden bir kampanya dağılımı var. Ülkedeki 24 TV kanalından 22’si Evet cephesine çalışıyor. Devlet kurumları, devlet bankaları, bakanlıklar, belediyelerin büyük çoğunluğu ve örgütlü devlet gücü, yasaları ve demokratik teamülleri çiğneme pahasına Evete lojistik destek sağlıyorlar. Doğu ve Güneydoğu’da kolluk güçleri bile “ya devletin yanındasın yada karşısında” diyerek seçmeni baskılıyor. Özetle Evet tarafı, aynen Golyat gibi azametli, korkutucu bir büyük makina.

Hayır cephesi güçlü lider bir yana, güçlü bir kampanya makinasına dahi sahip değil. Parası yok, medyası yok, seçmen ilişkilerini yönetebilecek becerisi ve hazırlığı yok. Ama Hayır cephesinde çok renklilik ve çok seslilik var. Hayır cephesinde, seçmenin ve seçmen kümelerinin, sivil toplum kuruluşlarının, platformların, inisiyatiflerin demokratik katılımı ve heyecanı var. Üç beş kadından, az sayıda gençlerden, sekiz on akademisyenden, hukukçulardan oluşan amatör ama inançlı, iradeli yüzlerce sivil oluşum... Hayır cephesinin muhtemelen en önemli kozu, elini taşın altına koyma iradesi sergileyen bu yüzlerce insiyatif. İlk kez Hayır cephesini temsil eden kesimlerde güçlü bir “Kazanabiliriz” umudu ve iştahı var.

YENİ BİR EFSANE MÜMKÜN MÜ?

16 Nisan’a 3 gün kala, referandumda yarışan tarafların güçleri Davut ve Golyat karşılaşmasındaki fotoğrafı andırıyor. Bir tarafta fütursuzca güç kullanan, gerçek olmayan konuları bile gerçekmiş gibi pazarlayabilen bir büyük propaganda güçü... Diğer tarafta çelimsiz, acemi insiyatiflerden ve yetersiz muhalefetten oluşan ama, karşısındaki devi yenebileceğine inanan grupçuklar.

Eğer yayınlanan- yayınlanmayan araştırmalar doğruysa, eğer o araştırmalarda denekler gerçek kararlarını dile getirebildilerse 16 Nisan günü Hayır cephesi kazanabilir. Ve eğer Hayır kazanırsa, 17 Nisan’dan itibaren tüm dünya bir efsaneden bahsetmeye başlayabilir. İşte o zaman bu efsane Türkiye’nin geleceğinde, huzurunda ve demokrasisinde pek çok olumlu gelişmeyi ateşleyebilir.

15 Aralık 2016 Perşembe

Başkanlık dediler, tek adam rejimi çıkardılar

Bu anayasa değişiklikleriyle Türkiye yeni bir sisteme geçiliyor değildir. Fiili bir duruma anayasal bir kılıf dikiliyor, hepsi bu.  Zaten Ekim ayındaki çıkışıyla bu değişiklik sürecini başlatan Devlet Bahçeli o günlerde bu durumu açıkça belirtmişti. 

Ekim ayında Bahçeli, Erdoğan'ı: "Cumhurbaşkanı seçildiği andan itibaren Anayasanın amir hükümlerini özüne ve ruhuna aykırı olarak yorumlayan; Anayasanın vermediği yetkileri kendisinde hak gören; partili Cumhurbaşkanı gibi davranan; tarafsızlığına gölge düşürecek şekilde hareket den ve yetkisini aşan; siyasi propagandalara katılan, AK Parti lehine oy isteyen; siyasi polemiklere katılan, fiilen hükümet başkanı gibi hareket eden" bir cumhurbaşkanı olmakla eleştirmiş ve "Ülkede hukuksuz, kanunsuz ve Anayasaya tamamen aykırı bir yönetim modelinin tecelli ettiğini" öne sürmüştü.

 "Türkiye Cumhuriyeti’nin beka mücadelesi verdiği bugünlerde, siyasi iktidarın ve devletin en tepesinde bulunan Cumhurbaşkanının hukukla ters düşmesi geleceğimiz açısından çok mahsurlu, çok tehlikelidir" diyen Bahçeli, bu açık tehlikenin bertaraf edilebilmesi için iki alternatif yol önermişti: "Bunlardan birincisi ve bizim açımızdan da en doğru, en sağlıklı olanı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın fiilli başkanlık zorlamasından vazgeçmesi, yasa ve anayasal sınırlarına çekilmesidir. Şayet bu olmayacaksa, ikinci olarak, fiili durumun hukuki boyut kazanabilmesinin süratle yol ve yöntemlerinin aranmasıdır."

İşte 10 Aralık Anayasa değişiklik önerileri, bu değişikliklerin mimarı olan ismin, Devlet Bahçeli'nin ifade ettiği gibi, fiili durumun hukuki boyut kazanmasından başka bir şey değildir. 

Türkiye zaten Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden bu yana fiilen bu modelle yönetilmekteydi, bu anayasa değişikliklerinden sonra da aynı şekilde yönetilecektir. Bu nedenle, 2019'dan sonra Binali Yıldırım'a Başbakan değil de Cumhurbaşkanı Yardımcısı adını vereceğimiz için Türkiye'nin bir sistem değişikliği yaşayacağına inanmak saflık olur.

BU DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİNE "BAŞKANLIK" DEMEK  MERTEBE OLUR!

Bu anayasa değişikliklerini demokratik bir rejim türü olan Başkanlık Sistemi'yle ilişkilendirmek, hatta ona benzetmek de tamamen abesle iştigal olur.

Yürütme, yasama ve yargı arasındaki kuvvetler ayrılığını koruyup güçlendirmeyen bir sistemin gerçek anlamda ne parlamenter sistem olması mümkündür ne de başkanlık sistemi. Teklif edilen sistem gecekondu bir tek adam sistemidir!

Anayasa değişikliklerinin yürütme dışındaki kuvvetleri güçlendiren hiçbir yönü yoktur. Meclis'e verildiği söylenen HSYK üyelerinin yarısını belirleme hakkı aslında fiilen en çok sandalye sahibi olan partiye yani Cumhurbaşkanının partisine verilmektedir. (HSYK üyeliği için gösterilen adaylar ilk turda üçte iki, ikinci turda beşte üç oyla seçilmekte ancak bu oranlara ulaşılamazsa son turda en çok oyu alan iki aday arasından ad çekme ile belirlenmekte ki en çok oya sahip olacak adaylar çok büyük olasılıkla iktidar partisinin göstereceği adaylar olacaktır. HSYK üyelerinin diğer yarısı da zaten bizzat Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmekte.)

Öte yandan meclisin yürütme karşısında gerçekten güçlü olabilmesinin yollarından biri de cumhurbaşkanın partisinden başka partilerin de mecliste temsilinin önünü açmaktır. Oysa yüzde on barajla bunun tam tersi söz konusu olmakta, birinci parti hak ettiğinin çok üzerinde mecliste sandalyeye sahip olmaktadır.

Seçim barajının demokratik ülkeler seviyesine indirilmesi ve siyasi partilerdeki tek adam hegemonyasını kırmaya yönelik hukuki düzenlemelerin yapılmasıyla ancak güçlü bir yasamadan söz etmeye başlayabiliriz.

REFERANDUM KAMPANYASINDA NELER OLACAK?

Bir süredir, konu ne olursa olsun aslında aynı şeyi tartışan bir toplum haline geldik. Bu anayasa referandumunda da muhtemelen aynı şey olacak. AKP, kendisini önlemeye çalışan, ülkeyi bölmeye, zayıflatmaya çalışan iç ve dış güçlere karşı mücadele etmek için seçmenden oy isteyecek. Muhalefet de AKP'nin ve Erdoğan'ın yaptıklarının daha fazla güç ve yetki adına yapıldığını, niyetin demokrasi olmadığını öne sürecek.

AKP'nin sürekli iç ve dış düşmanları işaret ederek, muhaliflerin tümünü rakip değil de düşmanmış gibi damgalayarak ve seçmeni düşmanla korkutarak oy alma stratejisinin toplumsal barışa, ülkenin hayrına olduğunu söyleyebilmek mümkün değil ama seçimi kazanmasında etkili olduğu bir gerçek. Bu kez de benzeri bir yol izleyeceklerdir ancak bu defa AKP'nin ikna güçlerini aşındıracak kimi unsurlar mevcut. Örneğin 12 Eylül 2010 referandumu ve sonrasında yaşananlar  gibi...

12 Eylül referandumunda AKP'nin bu ülkeye vaat ettikleriyle gerçekte yaşananlar arasındaki büyük uçurum önümüzdeki referandumda da ister istemez sorgulanacaktır. AKP'nin daha kaç defa askerin ve yargının vesayetini bitiriyoruz diyerek oy isteyeceği sorulacaktır. 

15 Temmuz ve FETÖ de mutlaka referandum kampanyalarının önemli eksenlerinden biri olacaktır ve eğer muhalefet doğru bir iletişim yürütürse bu konu da AKP'nin başını ağrıtacaktır. 6 yıl önce yargıda devrim diye referandumla getirdikleri düzenlemenin FETÖCÜ yapılanmaya sunduğu imkanlar sorgulanacaktır.

ÜLKENİN TEK MESELESİ PARTİLİ CUMHUR-BAŞBAKANI MI?

15 Temmuz'dan sonra FETÖ'yle ve kötü niyetli başka yapılarla mücadele için yargı ve bürokrasi reformu yapmayı konuşan Türkiye'nin birden Cumhurbaşkanlığı konusunu gündeme alması sorgulanacaktır. 

Onca büyük iç ve dış sorun arasında, Cumhurbaşkanının konumuyla ilgili, üç yıl sonra yürürlüğe girecek bir düzenlemenin bugün ülke gündemine oturmasının mantığı sorgulanacaktır. (Yalnızca Cumhurbaşkanın partisiyle ilişkisi kesilir hükmü hemen yürürlüğe giriyor.) 

MUHALEFET 2 - 0 GERİDE BAŞLAYACAK

Kampanyada, muhalefetin "Erdoğan fobisi" olarak damgalanmaya elverişli tutumlardan kaçınması ve anayasa değişikliklerinin yol açabileceği çok büyük ve karanlık ihtimallere odaklanmaması doğru olur. Siyasi gerilimin, kutuplaşmanın muhalefetin aleyhine sonuçlar ürettiğinin farkında olunmalıdır. 

Vatandaşın günlük hayattaki karşılığı açısından bu değişikliklerin hiçbir yenilik ifade etmediği, bir umut barındırmadığı vurgulanmalıdır.

MHP'nin ve Devlet Bahçeli'nin pozisyonu en zor olanı. Bahçeli, "Yanlış bir şey yapıyorsunuz bari hukuksuz yapmayın" diyerek girdiği bir yolda, yapılan o yanlışları da destekler, o yanlışlar için oy ister bir noktaya savrulma durumuyla karşı karşıya. AKP içinde Bahçeli'yi en iyi tanıyan kişi olan Tuğrul Türkeş'in, Bahçeli'nin kurt bir siyasetçi olduğu yolundaki uyarısının bir karşılığı olup olmadığını da göreceğiz.  

12 Eylül referandumunda MHP tabanı dikkate değer ölçüde evet oyu vermişti. Normal koşullar altında Erdoğan'ın başkanlığına evet demeyecek olan bu taban, ülkedeki iç ve dış tehditlerin arttığı algısı güçlendiği ölçüde bu referandumda da evet diyecektir. Ancak MHP'de genel kurula gitme /gidememe sürecinde görülen çatlaklar referandumla birlikte daha da derinleşecektir.

KILIÇDAROĞLU TEK BAŞINA!

"Seni başkan yaptırmayacağız" diyerek 7 Haziran seçimlerine damgasını vuran HDP o günlerinden çok uzakta. 7 Haziran ile 1 Kasım arasında HDP tabanında görülen kaymanın referandumda da devam edeceğini, 1 Kasım'da HDP'den AKP'ye giden oyların referandumda geri gelmeyeceğini varsayabiliriz.

Bahçeli'nin değişikliğe desteğini, Demirtaş'ın içeride oluşunu göz önüne alırsak Kılıçdaroğlu bu referanduma tek muhalefet lideri olarak gidiyor. Bu onun liderliği adına olumlu bir fırsat olabilir ancak evet oyu çıkması durumunda parti içindeki liderliği daha fazla sorgulanabilir.  

MUHALEFETİN MAKUS TALİHİ

12 Eylül 2010 referandumuna katılım oranı yüzde 73.71'di. Bundan bir yıl önce yapılan 2009 yerel seçimlerinde, belediye meclisi oylarına göre katılım oranı yüzde 84.06, bir yıl sonra yapılan  2011 genel seçimlerine katılım ise yüzde 83.16 idi.

Genel olarak referandumlara seçimlere oranla daha düşük bir katılım olması beklenir. Cumhurbaşkanlığı seçiminde katılım oranı yüzde 73.72 idi. Cumhurbaşkanlığıyla ilgili değişikliklerin referandumunda da buna yakın bir katılım oranı bekleyebiliriz. 1 Kasım seçimlerindeki yüzde 85'lik katılım oranıyla karşılaştırdığımızda yaklaşık yüzde 10 daha az bir katılım olması muhtemel.

Bu nedenle bu seçimde katılım için heves göstermeyecek seçmen gruplarını etkileyebilmek de sonuçta belirleyici olacaktır.  

Başkanlık sistemi neden dertlerimize derman olamaz?

Önce demokrasi tarihimizin bize öğrettiği üç tespiti paylaşalım:
  • Türkiye’de seçmen tercihleri kolay kolay değişmez. Partilerin adı değişse bile sağ ve sol partilerin aldıkları oy dağılımı çok değişmez; %60- %40!
  • Seçmen tercihi referandumlar söz konusu olduğunda daha da nettir. İktidar partisinin kim olduğundan bağımsız olarak seçmenlerin, iktidarın önerisini kabul etme eğilimi yüksektir. Tarihimizde sadece 1988 referandumunda iktidarın önerisi geçmemiştir.  Kalanların HEPSİ geçmiştir! Bu yüzden referandum kampanyalarında iktidarın işi nispeten kolaydır.
  • İlave olarak son dönemde yaşanan akıldışı kaotik gidişat ile ilgili de seçmen davranışı bilgisine sahibiz. Bizim seçmenimiz kaos ve belirsizlik durumlarında iktidarda fütursuzca güç kullanabilen liderler lehine oy kullanıyor. 1 Kasım’da bunu gördük.

Bu üç tespitten hareketle, referandumda iktidar partisinin işinin kolay olacağını düşünebiliriz. 

Eğer durum bu denli açıksa, referandumda başkanlık sisteminin geçmesini istemeyen güçler ne yapmalı? Gece gündüz demeden; sokakta, iş yerlerinde, fabrikada, atölyede, üniversitede, medyada, akla gelen her yerde çalışmalılar. Bütün güçleriyle, bütün üyeleriyle, bütün entelektüel çevreleriyle kampanyaya asılmalılar.

Türkiye’de parlamenter demokratik sistemin değişmesini istemeyen siyasi partilerin tamamına; bugünden itibaren sokağa çıkmalarını, her yerde her seçmene dokunmalarını; olası bir sistem değişikliğinde Türkiye’de yaşamın nasıl zorlaşacağını, nasıl yaşanılmaz bir ülkeyle karşı karşıya kalacağımızı anlatmalarını şiddetle tavsiye ederim.

Medya konusunda da muhalefetin durumu zor. İktidar medyanın ağırlıklı bölümünü domine ediyor ve iktidar kaynaklı mesajlar mevcut medya düzeninde hemen gündem yapılıyor. Bu ise seçmenin ikna edilmesi konusunda muhalefet aleyhine sonuç yaratıyor. O yüzden kısıtları ne olursa olsun, muhalefete düşen görev kendi medya kanallarına sahip olmaktır. Özellikle de dijital medya.

Öte yandan, ne tür bir anayasa ve başkanlık sisteminin tartışıldığını bırakın sokaktaki insanı, birçok AKP milletvekili bile bilmiyor. O nedenle seçmenin bilgilendirildiği bir enformasyon kampanyası hayati olacak. Kampanya, başkanlık sistemiyle biz vatandaşların yaşamında nasıl değişiklikler olacak sorularına net ve anlaşılır yanıtlar verebilmeli.

Bilindiği gibi başkanlık sistemini isteyen siyasi merkezlerin en önemli argümanı ülkeyi muhtemel askeri darbelerden korumak! Bu çevrelere, bırakın seçilerek geçici süreler için ülke yönetimine gelenleri, “mülkün sahibi” olan Osmanlı Padişahlarının akıbetini hatırlatmak isterim. Bilindiği gibi toplam 35 Osmanlı Padişahının 17’si askeri darbe ve isyanlarla devrildi... 12’si darbelerden sonra can verdi

Demek istediğim, gücün tek elde toplanması askeri darbe ihtimalini ortadan kaldırmaz. Darbeleri engellemenin yegane yolu katıksız ve radikal demokrasidir!

“İlle de başkanlık” diyenlerin diğer argümanı ise devlette hızlı karar alma ve uygulama ihtiyacı olduğudur. Oysa ki devlet meselelerinde tartışmadan hızlı karar almanın ne dramatik sonuçlar doğurduğunu son 14 yılda hep gördük. 

Suriye sorunundan, Rusya ile yaşanan krize ve PKK sorununa kadar son yıllarda oradan oraya savrulmamız bundandı. Siyasette hızlı değil, doğru karar almak önemlidir. Başkanlık sisteminin Türkiye’nin dertlerine derman olma ihtimali sıfırdır. 

Bu yüzden aklı başında olan herkes bu tehlikeli gidişe karşı çıkmalıdır.

1 Aralık 2016, Marketing Türkiye dergisine verilen mülakaat.

6 Kasım 2016 Pazar

Eğer Trump kazanırsa….?


Belki aşağıdaki yazı bir blog yazısı olarak sizlere uzun gelebilir... Ama sadece Amerika’nın değil, dünyanın gidişini etkileyebilecek dinamiklere sahip olduğu anlaşılan, 8 Kasım'daki ABD başkanlık seçimleri öncesinde yine de yayınlamak istedim.

Aşağıda okuyacağınız yazı, benim talebim ile bir kaç ay önce yapılmış bir araştırmaya dayanıyor: “Trump kazanırsa ABD- Rusya ilişkileri nasıl seyreder, dünya bu durumda neye benzer?”

Yazıyı üç kişi kaleme aldı...

İlki, Rusya’nın en saygın siyasi danışmanlarından bir olan değerli dostum Ekaterina Egorova. Egorova, Rusya Federasyonu’nun eski devlet başkanı Boris Yeltsin başta olmak üzere çok sayıda siyasinin seçim kampanyasını yönetmiş olan bir siyasi danışman; aynı zamanda bir bilim kadını - bir siyasi psikolog. Tüm eski Sovyet coğrafyasında saygı duyulan bir yazar. Yayınlanmış 10’dan fazla kitabı var. Moskova merkezli Nikkolo M şirketinin kurucusu ve ortağı. Aynı zamanda Washington’da küçük bir Think- tank yönetiyor.

Makalenin ikinci yazarı olan Dr. Elizaveta Egorova, iyi eğitim görmüş bir genç akademisyen. Siyasi psikoloji, liderlerin profil analizi ve uluslararası çatışmaların çözümü alanlarında çalışıyor. Aynı zamanda Ekaterina’nın kızı, öğrencisi ve Washington’da kurdukları Think- tank’te ortağı.

Makalenin üçüncü yazarı ise Ken Feltman. Ken, Amerikalı bir Cumhuriyetçi danışman. Bugüne kadar pek çok ülkede yüzden fazla seçim kampanyasını yönetmiş olan değerli bir stratejist.

Bu üçlü ile Washington’da bundan 7 – 8 ay önce bir öğle yemeğinde buluştuğumuzda ABD başkanlık seçimlerini uzunca tartıştık.  O tarihte henüz ön seçim süreci devam ediyordu... Trump herkesi şaşırtmaya başlamıştı, ama yine de Cumhuriyetçi Parti içindeki yarışı kazanabileceğine kimse ihtimal vermiyordu. Özellikle dostum Ken Feltman, Cumhuriyetçi Parti içindeki “müesses güçlerin” bu gidişata mutlaka müdahale edeceklerine inanıyordu ve Trump'a asla şans tanımıyordu.

O gün ben, “ Peki ya kimsenin durdurmaya gücü yetmezse; ya Trump aday olmayı başarırsa...” diye şeytanın avukatlığını yaptığımda aşağıdaki çalışmanın yapılmasına karar verildi. 

Çalışma bitince aynı anda hem Amerika'da, hem de Türkiye'de yayınlanacaktı. Gerçekten de bitince Ken çalışmayı yayınladı. Ama Türkiye'nin bu yaz aylarında yaşadığı akıl almaz gündemi nedeniyle ben bu güne kadar yayınlayamadım. 

Her ne kadar önümüzdeki hafta yapılacak olan Başkanlık seçimlerinde kamuoyu yoklamaları Trump'ın şansını zayıf gösteriyor olsa da, anketlerin son yıllarda dünyanın pek çok ülkesinde çuvalladığını biliyoruz. O nedenle her şey mümkün. Amerikan seçmeninin Hillary Clinton'u bir kez daha şaşırtması pek ala ihtimal dahilinde...

Bu nedenle analizi yayınlamanın hala bir değeri var diye düşündüm... İşte o analiz:


Trump'ın Psikolojik profili ve Putin’le olası ilişkileri.


Dr. Ekaterina Egorova, Dr.Elizaveta Egorova, Ken Feltman.

Başkanlık seçimleri hızla yaklaştıkça, yapılan kamuoyu yoklamalarına göre Cumhuriyetçilerin (aday) adayı Trump’ın, seçimlerden zaferle ayrılacağı daha belirgin görünüyor ve bizler, daha büyük bir hayret içerisinde kalıyoruz.

Trump’ın seçilmesi durumunda, ABD dış politası ve Donald Trump ile Rusya Başkanı Vladimir Putin arasındaki olası işbirliği, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, aynı zamanda Rusya’da da, gündemin en sıcak tartışma konularından biri.

Bu perspektifi daha derinden anlamak için Amerikalı işadamı Donald Trump ve Rusya Başkanı Vladimir Putin’in kişisel karakterlerini karşılaştırmamız gerekiyor. Böyle bir adayın seçilmesi durumunda, dış politikada işbirliğinin nasıl olacağı üzerinde derinlemesine düşünüyoruz. Kişisel karakterler, bu politik ve psikolojik çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Ayrıca kişisel karakterlerini incelerken, VAALpolitik liderleri karşılaştırmak için verdikleri demeçleri baz alarak, psikolojik analizlerini yapan bir bilgisayar programı tabanlı bir çalışma gerçekleştirdik. (0.0 puanı, İngilizce veya Rusça konuşan ortalama insanlar için sözel ölçektir.)

Birleşik Devletler Başkanlarının kişilikleri, karar verme süreçlerini, dış politika önceliklerini ve stratejilerini, iletişim biçimlerini, liderliklerini ve en nihayetinde yapacakları işbirliklerinin sonuçlarını ve uluslararası arenadaki güç dengelerini etkiler. Bu nedenle, “Donald Trump, Putin’le denk biri gibi konuşmak için yeteri kadar maço mu?” gibi bir soru sormak yerine, Sylvia Thompson’ın makalesinde “Trump, Erkek Savaşçı,”[1] olarak belirttiği şekliyle, Trump’ın kişiliğinin Putin’le olan etkileşimini nasıl şekillendireceğini anlamaya çalışmalıyız. 

Bir çok psikolog ve psikiyatrist, hem Trump’ın, hem de Putin’in kişiliklerinde derin narsizm işaretleri gördüler. Ancak bunun, politikacılar arasında, dünya çapında yaygın bir durum olduğunu belirtmemiz lazım. Her ikisinin narsizmi üzerine yazılmış olan bazı yazılara katılıyoruz. Ancak psikiyatristler tarafından özel olarak muayene edilmedikleri sürece, Narsistik Kişilik Bozukluğu  (NKB) teşhisi koymak için erken olduğuna inanıyoruz.

İki liderin paylaştığı, bazı ortak özellikler var –hareket temelliler, esnekler ve işleri hızlı halletmeyi seviyorlar, her zaman yeni fırsatlar peşindeler, risk alıyorlar, alışılmadıklar, gerçekçiler, pragmatistler, her zaman tetikteler, hırslılar, sonuç odaklılar, gücü seviyorlar ve başarı hırsları var.

Her iki liderin, kendilerine has psikolojik karakteristik özellikleri de var. Putin, halkın duygularına tepkisiz ve dalkavukluğa karşı bağışıklık geliştirmiş birisi. Güce sahip olmakla, uzun süredir tutku dolu bir ilişki içerisinde. Güce aşık ve onu istiyor. Ancak bu aşk, Putin’in politik tutumunun en önemli belirleyicisi değil. Onun en önemli dürtüsü, içinde hissettiği görev –iki kutuplu dünya düzenini geri getirmek ve Rusya’yı, tekrar ait olduğu yere yükseltmek ve bu amaç doğrultusunda, eğer gerekirse Kırım’ı işgal etmek, Ukrayna’nın Avrupa Birliği üyeliğini engellemek veya Suriye’de İŞİD’e karşı askeri harekata girişmek -  Putin, bu uğurda gerekeni mutlaka yapacaktır ve doğruyu söylemek gerekirse, geçmişte yapmıştır da.

Bazı analistler, Putin’in bir at üzerinde, yarı çıplak, sayısız resminin veya askılı planörde, turna kuşlarına uçmayı öğreten fotoğraflarının, onun narsizminin göstergesi olduğunu söylüyorlar. Bize göre bu fotoğraflar, halkla ilişkilerin önemini kavramış ve toplum içindeki gücünü korumayı bilen bir Putin’i işaret ediyor. Dahası diğer ülke liderlerinin gözlerinde okunacak bir kafa karışıklığı, bu beklenmedik davranışları karşısında gösterecekleri bir korku belirtisi, Putin için bir hevesten ya da destekleri, gözünde sadece güce giden bir araç olmaktan öteye geçemeyen halkın onayını almaktan, yüzlerce kat daha fazla arzu edilen bir durum.

Trump’ın kabul görmeye ve hayranlık duyulmaya çok ihtiyacı var. Her kelimesinde, bu arzusunu gözler önüne koyuyor. Örneğin, bir gazetecinin, Trump’ın ‘iyi biri olmadığı’ yönündeki yorumuna cevap olarak defalarca şu sözleri tekrarladı : “Ama aslında gerçekten öyleyim. İyi birisi olduğumu düşünüyorum.” 

Trump, kendini her gün övüyor hatta zaman zaman, diğer insanların takdir kelimelerini bekleyemiyor ve üçüncü tekil şahıs kullanıyor: “Bence Trump, çok daha iyisini yapacak” (İŞİD’le pazarlıklar konusunda), “Bence Trump, Tanrı’nın şimdiye kadar yarattığı en iyi Başkan olacak”, “Sanırım onu yeneceğim ve sanırım onu yenebilecek tek insan benim. Hillary Clinton’ı yeneceğim.”

Trump’ın davranışları, kendini aşırı önemli gördüğünü –Görkemli Trump hissiyatını –sıklıkla gözler önüne seriyor. Trump, kendini muhteşem bir "Başarı Abidesi", "Üstün İnsan" ve "Şampiyon" olarak görüyor. Kimsenin, hiçbir işi ondan daha iyi yapamayacağını, ısrarla vurguluyor: “Muhteşem bir duvar inşa edebilirim ve inanın, hiç kimse benden daha iyi bir duvar inşa edemez.” 

Bu tarz, sözel bir kurgu aslında... Trump’ın insanları, ancak herşeyden önce kendisini, muhteşemliğine ikna ve yaralı öz güvenini telafi etme ihtiyaçlarını maskeliyor. New York Times’dan Jason Horowitz’e göre Trump, evinin katı kuralları uyarınca “ailesinin sıkıca sarılmadığı veya öpmediği” bir çocuk olarak yetiştirilmiş ve bu nedenle, hiper rekabetçi [2] olmuş. Erken çocukluk yıllarında, babasının gözünde yeteri kadar iyi olmak için tek yol başarıymış. 

Ne var ki Putin, Trump’ı asla bir "Kazanan" ya da "Üstün İnsan" olarak görmeyecek.

Peki neden görmeyecek?

Öncelikle Putin, iletişim kurduğu kişiyi derinlemesine inceler. Trump’ın davranışları hakkındaki ilk incelemelerde, onun kırılgan, kolay incinir, kabul görmeye ve onaylanmaya çok ihtiyaç duyan birisi olduğunu anlayacaktır.  

İkinci olarak Putin, Trump’ın psikolojik zayıflıklarını hissettiği zaman, onu anında kenara itecek ve “bölgeyi fethedecek.” Bu Putin’in doğal refleksi; kişisel bir şey değil, sadece politika. 

Ve üçüncüsü Putin, Trump’tan gerçekten hoşlansa dahi, içine kapanık ve soğuk yapılı bir insan olarak, ona karşı sıcak duygularını açık bir şekilde ifade edemeyecektir. Trump, Putin’in hayranlık dolu kelimelerini duymayı bekleyecek, hatta bunu açıkça talep edecektir. Trump’un sevilme ve kabul görme ihtiyaçları, Putin’in iki katından fazla görünüyor. Bu demek oluyor ki, beklediği onaylanmayı göremediğinde Trump, Putin’den nefret edecek ve onu en azılı hain olarak görecektir... Umutlarına ihanet eden insan.

Aşağılanan ve küçük düşürülen Trump’ın, Putin’le mum ışığında, yapıcı diyaloglarla bezenmiş, romantik bir akşam yemeği düşünden vazgeçeceğini söylemeye bile gerek yok. Bu hayal kırıklığının ardından bir misillemeye girişecek olan Trump, düşmanını acı verici bir şekilde cezalandırmayı deneyecektir. Sonuç olarak, ABD ve Rusya arasındaki çatışma, akut bir kişisel sorun haline dönüşebilir ve bu nedenle, gerginlik ciddi bir şekilde artabilir.
Trump, gerçekten özel bir insan olduğuna inanıyor ve sadece kendi kahramanlık seviyesindeki insanlarla iletişim kurmak istiyor. Putin için sorun, Trump’ın, ona denk birisi olmayışı. 

Evet şüphesiz ki, Trump, iyi bir iş adamı (ancak rekabet konuları iş dünyası değil). Trump, politikada bir amatör, barutun kokusunu asla almamış birisi. Tecrübeli savaşçı Putin, çaylak ve acemi Trump’ı bir baba gibi evlat edinebilir ya da askeri güzel sanatlar sınavları için ona birkaç ders verebilir. Rusya Başkanıyla, iyi ilişkiler kurma konusunda başarılı olacağını açıklayan Trump, ilk derste hayal kırıklığına uğrayacak, ikinci derste ise öfkeden çıldıracaktır.

Putin ve Trump, ortak bazı psikolojik özelliklere de sahipler ancak bunlar, ikisini birbirine yakınlaştıracak yapıda değiller. Putin ve Trump, empati –başka bir insanın duygularını anlamada yetersizlik –eksikliği konusunda ortaklar ve kendilerini, başka bir insanın yerine koyamıyorlar. Ancak bu, onların anlaşılmaya ihtiyaç duymadıkları anlamına gelmiyor. Tamamen farklı bir tür, kabul görme ihtiyaçları var.

Putin’in muhteşemliği, onun gözleriyle baktığınızda, yönetimi altındaki Rusya’nın görkeminin bir yansıması. Eğer Rusya takdir edilir, saygı duyulur ve korkulursa, onun da başkan olarak kabul gördüğü, rolünün gereklerini layıkıyla yerine getirmeyi başardığı anlamına gelir bu durum.

Trump ise, kişisel olarak elde ettiklerinden, başarılarından ve farklılığından ötürü muhteşem biri olduğunu düşünüyor. Dışarıdan gösterilen saygı ve onaylamayla, özgüvenini sürekli beslemeye ihtiyaç duyuyor. Putin, böyle bir psikoterapist rolüne ya da dalkavukça davranışlara hazırlıklı değil.

Trump’ın sonsuz global güce sahip olma hayali, çok geçmeden sona erecek. Eğer Trump’ın ve Putin’in güce duydukları ihtiyacı kıyaslayacak olursak, bu konuda Putin’in ihtiyacı çok daha fazla: Putin 14.8Trump 6.9. Bu sebeple, Putin’in güç konusundaki refleksleri, kendisinden daha zayıf olan Trump’a boyun eğmesine olanak vermez. Putin, sert davranacak ve patronun kim olduğunu gösterecektir Trump’a. Amerika’nın, Rusya için kârlı görünmeyen tüm tekliflerini tersleyecektir. 

Bu davranış karşısında, Trump’ın iyice morali bozulacak ve kişilik yaraları darbe ve hatta alev alacaktır. Bu durum, “yetersizlik etkisi” –başarısızlığa cevap olarak  hissedilen negatif ruh hali –yaratabilir. Böyle zamanlarda birey, sıklıkla başarısız olduğu gerçeğini inkar eder veya sorumluluğu diğer kişiye yansıtır. Yetersizlik etkisi, kendisini giderek artan bir kırgınlık, güvensizlik, şüphecilik, saldırgan davranışlar ve olumsuz tavırlar olarak ortaya koyabilir. Bu ruhsal durum, fazlasıyla abartılı tutkularını koruması için bireyin defansif tepkiler vermesine sebep olabilir ve bireyi, kendi ruhsal çöküşünü fark edemeyeceği bir algı dünyasına itebilir. Yetersizlik etkisi, çok önemli kararlar alma sürecine, aylar boyunca sürecek zararlar verebilir. Öz güven krizi yaşamakta olan bir lider, parmağı nükleer tetikte olan, tehlikeli bir Başkomutan demektir. Bu duyugusal ruh hali içinde ülkesi ve dünya adına atacağı adımların sonuçları tahmin edilemez.

Yüksek güvensizlik seviyeleri, Trump ve Putin arasında, iyi ilişkiler kurulmasının önündeki engellerden biridir. (Putin 13.7Trump 8.0) Bu rakamlar, bir açıdan bakıldığında politikacılar için ortak bir özelliktir ancak diğer yandan, bireyler arasında açık, yapıcı ve verimli kişisel ilişkiler kurulmasının önünde, hatırı sayılır ölçüde ciddi bir engeldir.

Trump’ın iletişim tarzı, onun kişisel markasının bir parçası. Trump kendini beğenmiş, karşısındaki hor gören, kibirli bir insan. Küstahlığı, sınır tanımıyor. Patolojik kabalığıyla gurur duyuyor, Trump. Ancak her psikoloğun bildiği üzere, bireyin sözel saldırgan davranışlarının ardındaki gerçek, zayıflık gösterme korkusu ve kendini koruma arzusudur. Sözel saldırganlık, her zaman kendini koruma ihtiyacına işaret eder.

Ettiği hakaretlerle tanınan Putin, zehirli ve alaycı diliyle, böylesi sert ve sözel bir boks maçında rakibiyle mücadele edecek ve onu yenecektir. Eğer Trump, Rusya’yı veya Putin’i umursamazca eleştirecek olursa, alaycı ve iğneleyici demeçler üzerinden yapılan bir yumruk kavgası yaşanacaktır. Ve Trump’ın bu kavgayı kazanabileceğine ilişkin ciddi şüphelerimiz var. 

 İki politik liderin karşılıklı hakaretleri, diplomatik protokol ve nezaketin ötesine geçerek, her ikisini de, riskli davranışlarda bulunmaları yönünde provoke edebilir.

Trump, insanları, amaçlarına ulaşmak için kullandığı aletler olarak görmeye alışmış birisi. Ve bunu özellikle saklamıyor. Ancak Putin’i kullanma konusunda başarısızlığa uğrayacaktır. 

Putin de, aynı işi nasıl yapacağını iyi biliyor. Dahası Putin, çocukluk yıllarından bu yana, birisi tarafından kullanılmaya direnmek için her zaman tetikte. Onun için önemli olan, durumun kontrolünü elinde tuttuğunu hissetmek ve diğer insanlarla olan ilişkilerinde inatçı ve boyun eğmez bir tarzı var. Trump’ın, onu kullanmaya yönelik tüm girişimlerini, tereddüt etmeden engelleyecektir. Batılı liderler, Sochi’de düzenlediği Olimpiyatları görmezden gelerek onu aşağıladılar ve bununla yetinmeyerek yaptırımlar ve G-8 zirvesinden çıkartarak daha da utandırmak istediler. O günden bu yana, misilleme yapmak ve Batılı liderleri, kendi amaçları doğrultusunda kullanmak için sürekli yeni fırsat pencereleri arayışında, Putin.

Kırılgan Trump, kolay ve uygun bir hedef olabilir. Buna ek olarak, Rusya Başkanı olduğu 2000 yılında, Trump’ın vermiş olduğu demeci, Putin’in ıskalamış olması pek ihtimal dahilinde değil; “Rusya’ya ve diğer alıcılara şunu söylememiz gerekiyor. Eğer bizden on sentlik bir bozukluk bile istiyorsanız, bizim dansımıza uymak zorundasınız; en azından ulusal güvenliğimizi ilgilendiren konularda. Bu insanlar, bizim onlara olduğumuzdan daha fazla muhtaçlar bize.”[3] 

Çok daha sonraları, 2015 yılında, Rusya’ya daha sert yaptırımlar uygulanması için çağrıda bulundu, Trump. Putin’in harika bir hafızası var ve kendisini aşağılamayı deneyen herkese ve her şeye karşı, içinde intikam duygusu besler.

Hem Trump, hem Putin katıksız birer pragmatist. Sonuç, başarı ve kâr odaklı yürütüyorlar işlerini. Taktik manevralar yapma konusunda kabiliyetliler. Bu  özellikleri, ideolojik engeller olmadan, dış politikada işbirliği konusunda ortak bir zemin bulmalarına yardım edebilir.

Son zamanlarda, Putin’in penceresinden bakıldığında kabul edilebilir gibi görünen demeçleri oldu, Trump’ın. Bu demeçlerde en az üç önemli, dış politika konusu yer alıyor: Rusya ve Birleşik Devletler arasında diyalog ve yapıcı ilişkiler ihtiyacı, Irak’ın askeri işgalinin olumsuz sonuçları ve İŞİD’e karşı sürdürülen savaş. Ne var ki, Trump’ın inanışına göre, “Hiç kimse İŞİD’e karşı, Trump’tan daha sert olamaz. Hiç kimse.” [4]

Şüphesiz ki, Trump’tan gelecek olan yapıcı teklifleri değerlendirmeye alacaktır, Putin. Eğer bu teklifler ona belirli bir dış politika avantajı ya da garanti edilmiş ekonomik çıkarlar içeriyorsa, neden olmasın? Özellikle, bu çıkarlar, Putin’in, ülkenin lideri olma anlayışına ilişkin çıkarlar ise. Putin’in görev motivasyonu, kişisel arzularını tatmin etme motivasyonunun üzerinde yer alıyor. Onun, “Yapmak zorundayım,” puanı -1.5, ancak “Temenni ederim,” puanı 5.9. Eğer Trump’la taktiksel işbirliği yapmak Rusya’nun yararına olacaksa, Putin bunu değerlendirir. Ancak unutmamalıyız ki, Putin, her zaman ilişkilerden ziyade sonuçlara odaklıdır.

Dış politika ve alınacak askeri kararlar, ulusal güvenliğin merkezinde yer alırlar. Her iki liderin, bilgiye ilişkin yaklaşımları, ileride alacakları kararların özelliklerini anlama konusunda önemlidir. Ulaşılacak bilginin doğruluğu ve yeterliliği, verilecek kararların kalitesini etkiler.

Demeçlerinde kullandıkları tek konuya özel veya genel bilgiler, düşünceleri temelinde, ne tür bilgileri tercih ettiklerini yansıtmaktadır. 

Trump, tek konuya odaklanmamış, daha genel bilgileri kullanıyor. Belirli bir konuya özel bilgilere, normal bir bireyden dört kat az referans veriyor demeçlerinde: (-4.5). Putin ise konuya özel bilgileri kullanmayı tercih ediyor ve sıradan bir insanla, hemen hemen aynı seviyede puana sahip bu alanda: (0.8). 

Trump, ne söylediğinden pek emin değilmişcesine, kelime ve cümlelerini sık sık tekrarlıyor, aynı fikri defalarca dile getiriyor. Bu konuşma tarzı, onun dış politikaya ait fikir eksikliğini teyit eden bir durum.

Aşağıda CNN'den Jake Tupper ile yapmış olduğu röportajdan bir alıntı bulabilirsiniz. Bu söyleşi askeri konular üzerine Trump’un vermiş olduğu demeçlere tipik bir örnek.

TAPPER: Sanırım, Irak’taki petrol kuyularını bombalamak istediğinizi söylediniz…
TRUMP: Evet.
....
TAPPER: Ancak Irak’ın, Irak hükümetinin, onların petrol kuyularını bombalamamızı isteyeceklerini sanmıyorum.
TRUMP: Burada, burada… Irak hükümeti mi? Irak’ta bir hükümet yok ki. Sözde Irak hükümeti, İran’lılarla görüşmek üzere dün İran’a gitti. İran, Irak yönetimini ele geçirecek. Bu kadar basit, tamam mı? Bu kadar basit.
TAPPER: Irak’ın, Irak hükümetinin, siz onlara ne isim verirseniz verin,  Irak’taki petrol kuyularının bombalanmasını destekleyeceklerini hiç sanmıyorum…
TRUMP: Kimin umurunda?
TAPPER: Peki.
TRUMP: Irak’taki hükümeti umursamıyorum. Onlar yozlaşmış insanlar. Irak hükümeti, tamamen yozlaşmıştır. [5]

Bu Trump’ın muhakeme yetisi, en kibar tabirle, hafif siklet görünüyor. Trump’ın askeri kararlarını, aynı tavır içinde alacağını hissedenler var. Kolaylıkla, kendinden şüphe etmeden, ABD ile dost olan bir hükümetin topraklarını bombalayabilir. Ancak askeri kararlar, Manhattan’daki bir binayı yıkmaktan çok daha risklidir.

Trump’ın en önemli zayıflığı, dış politika ve özellikle de askeri politikalar alanlarındaki tecrübesizliği. Bu konuda, en iyi uzmanları göreve çağıracağını belirtti. “Kendi ordumuz içinden bulacağım, General Patton veya General MacArthur’u bulacağım, doğru adamı bulacağım. Ordunun başına geçecek adamı bulacağım ve bu sistemin gerçekten işe yaramasını sağlayacağım. Kimse, hiç kimse bizimle uğraşamayacak.”[6]

Bu Birleşik Devletler için kesinlikle iyi bir şey ancak dünya için yeterli değil.

Şüphesiz ki, işin doğası gereği tüm adayların başkanlık konusunda tecrübesiz olduklarını söylemek mümkün. Bu doğrudur. Ancak dış politika veya askeri konularda, belli bir tecrübeye sahip adaylar da var. Ne yazık ki Trump, onlardan biri değil.

Böylesi kolay bir hedef, açıkgöz ve rakibinin hatalı adımlarını kullanma konusunda yetenekli Putin’in hoşuna gidecektir. Amatör Trump’ın her gafını, yüzünde sinsi bir memnuniyet gülümsemesiyle, ona karşı kullanacaktır, Putin. 

Trump, başkanlık yarışındaki kötü çocuk olmaktan hoşlanıyor. Putin, Trump’ın kendini bu şekilde ifade ediyor olmasından kesinlikle memnundur. Ve her şeyden önemlisi, dünya uluslararası politikalar arenasının bir erkekler dünyası olduğunu ve Trump’ın o dünyada, sadece küçük bir çocuk olduğunu göstermekten büyük keyif alacaktır.
 ---------------
[1] Sylvia Thompson. Sylvia Thompson. Trump, Erkek Savaşçı. Renew America. 19 Eylül 2015. www.renewamerica.com/columns/sthompson/150919
[2] JASON HOROWITZ. “Donald Trump’s Old Queens Neighborhood Contrasts with the Diverse Area Around It.” NYT, 22 EYLÜL 2015
[3] Donald Trump. The America We Deserve. Renaissance Books, 2000, Sayfa 134
[4] Fox News. 27 Ekim 2015
[5] CNN. 28 Haziran 2015