Necati Özkan ve Seçim Zamanı

15 Şubat 2018 Perşembe

Siyaset ve İletişim

Siyaset denince akla ilk gelen kelimelerden biri iletişimdir. İletişimi beceremeyen siyasilerin ve siyasi hareketlerin başarabildiği tek bir örnek dahi görülmemiştir. Bir başka ifadeyle söyleyecek olursak, başarmış siyasi liderlerin ve siyasi hareketlerin başarma nedenlerine bakıldığında hep aynı şeyi görürüz: İletişimcilerle uzun süreli iş birliği kurabilme başarısı.
Örnegin Margaret Thatcher, Saatchi & Saatchi kardeşlerle çalıştı. Bu sayede İngiltere’de 17 yıllık Muhafazakar Parti iktidarı mümkün olabildi. ABD’de karanlıklar prensi olarak bilinen Roger Stone, Watergate günlerinden itibaren Ronald Reagan dahil Cumhuriyetçi Parti’nin pek çok başkan adayının kampanyasını yaptı.  Ardından aynı Stone çok tartışılacak yöntemlerle ve beklenmeyen şekilde Donald Trump’ın başkan olmasını sağladı.
Benzer şekilde Joe Napolitan 30 yılı aşkın bir süre Amerikan Demokrat Parti kampanyalarına yardım etti.Daha yakın zamanlardan örnek verecek olursak; David  Axelrod, Chicago’daki yerel siyaset günlerinden beri Obama’nın yanında oldu ve bu iş birliğinden bir Afro-Amerikalının 2 dönem ABD başkanlığı geldi.
Sözün özü, siyasette başarı, siyasetçiyi bilen, tanıyan ve onunla uzun süre ilişki yürütebilen iletişimcilerle mümkün olabiliyor. Machiavelli zamanında da durum böyleydi, Goebbels -Hitler ilişkisinde de böyle oldu.
Erol Olçok ve Erdoğan ilişkisi
Yukarıdaki örneklere benzer bir ilişki Erol Olçok ve Recep Tayyip Erdoğan arasında yaşandı. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde başlayan bu birliktelik, Erol’un adını ve amblemini oluşturduğu AK Parti’nin kuruluşundan itibaren önemli başarılara ulaştı. Erol ile Ak Parti ve Erdoğan’ın ilişkisi, profesyonel bir ilişki olmaktan öte bir ilişki oldu.
Erol, AK Parti için bir dava arkadaşı, Erdoğan için ise yoldaş oldu. Erol Olçok ve kurucusu olduğu Arter Reklam, 2002, 2004, 2007, 2009, 2010, 2011, 2014 ve 2015 sonuna kadar her seçimde Erdoğan’a ve AK Parti’ye hizmet etti. Erol Olçok bu kampanyalarda elde ettiği sonuçlarla ülkemiz siyasi iletişim alanının en önemli ustalarından biri seviyesine yükseldi. Erol Olçok ve Erdoğan ilişkisi, Türkiye’nin yakın tarihini şekillendirmekle kalmamış, yakın çevrenin gidişatını da etkilemiştir dersek mübalağa etmiş olmayız.
Odaklanmaktan kaynaklanan büyük başarı
Böylelikle Arter Reklam, bağımsız ve tümden yerli bir reklam ajansı olarak Türkiye reklamcılık sektöründe özel bir yere sahip oldu. Çünkü Reklamcılar Derneği üyeleri arasındaki diğer ajanslardan farklı olarak Arter’in temel odağı siyasi iletişim oldu. Özetle Arter Reklam, ülkemiz siyasi iletişim tarihinde en çok seçim kampanyası yöneten, en çok seçim kazanan ve bir siyasi harekete en çok doğrudan katkı sağlayan ajans olmayı başardı.
Kimi iletişimciler tarafından küçümsenen, kimilerince çok istendiği halde bir türlü erişilemeyen, kimilerince de ahlaki nedenlerle karşı olunan siyasi iletişim alanı, Arter örneğinde görmezden gelinemeyecek bir başarıya dönüştü. Erol Olçok ve Arter Reklam tek bir alana odaklandılar. O alanda ülke tarihinin en sürdürülebilir siyasi iletişim ekibi olmakla kalmadılar, aynı zamanda outdoor’dan event organizasyonları alanına kadar geniş bir alanda önemli ekonomik sonuçlar yarattılar.
Gezi sonrasında ise, kendilerine yakın kişilerle yeni ekonomik iş birlikleri geliştirerek, pozisyonlarını pekiştirdiler. Siyasi iktidarın isteği ve ihtiyacı doğrultusunda ve de o iradenin katkısıyla dijitalden medyaya kadar yeni alanlara sirayet ettiler.
Erol sonrası Arter
15 Temmuz gecesi Erol Olçok şehit edildikten sonra, en çok merak edilen Arter’in ve Erol Olçok’un siyasi iletişimci mirasının ne olacağıydı. Ajans kapanacak mıydı? İktidar partisi ile ilişkileri devam edebilecek miydi? Yeni siyasi kampanyaların altından kalkabilecekler miydi?
Kampanyalar başladığında, Arter’in yoluna devam edeceği anlaşıldı. Abisinin tedrisinden geçmiş olan Cevat Olçok başkanlığındaki Arter, iktidar partisinin kampanyasını bir kez daha üstlendi. Kısa süre içinde onlarca film, basın ilanı, outdoor posterleri ve dijital uygulamalarla kampanyayı tamamladılar.
Siyasi kampanya yönetmemiş olanlar bu süreçlerdeki zorlukları; lider siyasi ekiplerin gelgitlerini, onları dengelemenin ve tek bir rotada tutmanın ne denli zor olduğunu bilemezler. Gördüğümüz kadarıyla Cevat ve ekibi bunu sağladı.
Öte yandan referandum sürecini yerden yere vurabiliriz. Sürecin adil olmadığını, iktidarın her türlü kısıtlamayı, her türlü anti demokratik tedbiri aldığını ve uyguladığını söyleyebiliriz. Kampanyanın bir devlet kampanyasına dönüştüğünü, kamu kurum ve kuruluşlarının ve hatta güvenlik güçlerinin kampanyada partizanca görevlendirildiklerini söyleyebiliriz. Dahası, tarihimizde görülmemiş ölçüde oyların usulsüz biçimde kullanıldığını ve YSK’nın son dakika kararıyla millet iradesinin gasp edildiğini de söyleyebiliriz.
Bunlar muhtemelen önemli ölçüde de doğrudur. Ama tüm bu değerlendirmeler, kampanyanın profesyonel tarafında işlerin yine de düzgün kotarıldığını görmemize engel değildir.
Polaris Ödülleri’nde 4 ödül önemli başarıdır
Arter’in Referandum için yaptığı “Evet” kampanyası 24 ülkeyi temsilen 24 kişiden oluşan Polaris Ödülleri büyük jürisi tarafından, geçtiğimiz ay sonunda (Mayıs 2017) Brüksel’de 4 ödülle ödüllendirildi.
Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği (EAPC) tarafından düzenlenen Polaris Ödülleri jürisinin 487 kampanya içinden sadece 39’una ödül verdiği düşünülürse bu ödüllerin değeri daha iyi anlaşılır. Özetle, görünen o ki, Cevat Olçok’un başkanlığındaki Arter, referendum kampanyasında ilk sınavdan başarıyla çıkmış oldu.
Farkında olmayanlar için söyleyelim: Polaris Ödülleri’nde Türkiye 4 ödül değil, 8 ödül birden kazandı! Polaris Ödülleri büyük jürisi, referendumda “Hayır” cephesi için yaratılan 3 ayrı kampanyaya da 4 ödül daha vererek, adil bir sonuca da imza atmış oldu. Umarız Türkiye iletişim sektörü olarak gelecek yıllar benzeri başarılara şahit olmaya devam edebiliriz.

Campaign Türkiye dergisinin Haziran 2017 sayısı için yapılan analiz.

14 Nisan 2017 Cuma

"Türkiye Türkiye'den büyüktür"

16 Nisan Referandum kampanyasında, matematik hesabı yapan çevreler 2 önemli seçmen grubunun sonucu belirleyeceğini gördüler. 

1. Milliyetçi / ülkücü seçmenler
2. Yurtdışı seçmenler

Gelecekte referandum kampanyasının arka planını ve son bir kaç ayda olan bitenleri analiz etmek isteyen yorumcular ve araştırmacılar, özellikle bu iki grubu motive edebilecek ne çok çaba, retorik ve kampanya ürünü geliştirildiğine odaklanmak zorunda kalacaklardır.

Hollanda ile sudan sebeplerle bir anda yaratılan suni savaş atmosferi, Almanya'ya ve diğer batılı ülkelere dönük "Nazi bunlar" söylemleri, batı medyasının attığı Erdoğan karşıtı manşetler ve kapakların kampanya sürecindeki aşırı kullanımı ve daha pek çok detay bu nedenle haftalarca mitinglerin ana gündemi oldu.

Profesyonel tarafta ise duyguların, hamasi milliyetçiliğin ve muhafazakar değerlerin boca edildiği onlarca işin yanında bir özel örnek var ki, mutlaka bilinmeli, görülmeli, kayda alınmalı.

"Türkiye Türkiye'den büyüktür" şeklinde formülize edilen, milliyetçi seçmen kitlesine damardan dokunmayı hedefleyen bu söylem ve retorik şu filmle ve onun kısa versiyonlarıyla görücüye çıktı: 




Sadece milliyetçi/Türkçü bir Turan idealini değil, topyekün bir İslamcı Turan fikrini pompalayan ve mesaj olarak Türkiye'nin tüm İslam coğrafyasının hamisi ve abisi, Erdoğan'ın da bu coğrafyanın asli lideri olduğunu bizlere anlatmaya çalışan bu kampanya, Evet cephesinin yancı birliği olarak sahaya sürüldü. Milliyetçiler ile gurbetçilerin iknasının hedeflendiği bu yüksek maliyetli prodüksiyonların ortaya koyduğu kaba söylem ne kadar karşılık gördü henüz bilmiyoruz.

Ancak bu çabaların, önce Barzani'nin son ziyaretinde Ankara'da, ardından da Kerkük'te gönderlere çekilen Kürdistan Bayrağının neden olduğu reflekslerde anlamından bir şeyler kaybettiğini söyleyebiliriz. Tam bu refleksler unutulmaya yüz tutmuşken Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Mehmet Uçum'un "Halk gümbür gümbür kendi devletini kuruyor" ve Şükrü Karatepe'nin "Eyalet sistemi" çıkışlarıyla bu çabaların tümden işlevsizleşeceğini dahi iddia edebiliriz.

Çünkü, bu gelişmelerin ardından Devlet Bahçeli'nin referanduma 48 saat kala Star TV'deki canlı yayında ortaya koyduğu beklenmedik tavrın önemli bir kilometre taşı olabileceğini öngörebiliriz. Sonuçta "Evet cephesinde" kalmaya devam eden milliyetçi seçmenlerin dikkate değer bir bölümünün seçime 2 gün kala "Hayır kampına" geçebileceğini bekleyebiliriz. 

Profesyonel siyasi danışmanlık alanının kurucu babalarından Joe Napolitan bu gibi durumlar için "Kendi kendinizi bitirmeye çalışmayın!" der ve eklerdi "Bu basit kuralın ne kadar çok ihlal edildiğini görmek çok şaşırtıcı." 

13 Nisan 2017 Perşembe

16 Nisandan Davut ve Golyat efsanesi çıkar mı?

Tarihteki destansı zaferlerin hepsi orantısız mücadele koşullarından doğmuştur.

Bundan yaklaşık üç bin yıl önce Ortadoğu’da savaşan taraflar, kendilerini temsil etmek üzere birer savaşçı tayin eder, böylelikle meydan muharebesinde binlerce erkeğin telef olmasını önlerlerdi. Eski Ahit günlerinde İsrail Krallığı ile Filistin orduları karşılaştığında, Filistinliler de kendilerini temsil etmek üzere 4 metre boyundaki dev bir savaşçıyı çıkarırlar. Golyat adlı bu azman dev, tunçtan bir miğfer ve tüm bedenini kaplayan kalın bir zırh giymiştir. İsrailoğulları tarafında ise bu korkunç deve karşı toy, çelimsiz ve genç bir çoban olan Davut çıkar. Davut’un gözle görünür bir gücü yoktur ama, çarpışmayı kazanabileceğine ilişkin bir inancı ve kendine güveni vardır. Tarihin en unutulmaz çarpışması böylesine adil olmayan şartlarda başlar.

Golyat’ın karşısında teke tek mücadelede hiç bir insan evladının şansı yoktur, değil ki çelimsiz Davut’un olsun. Ama Davut, oyunun kurallarını değiştirir. Azametli devi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yöntemle alt eder. Golyat ile kol mesafesinde çarpışmaya girmek yerine ona doğru koşarken, beklenmedik şekilde sapanını çıkarır ve Golyat’ın başındaki miğferde bulunan tek açık yerden alnına taş fırlatır. Golyat’ın devirdikten sonra da, kendi kılıcıyla devin kellesini bedeninden ayırır.

Olağan mağlupların kendilerinden kat kat üstün rakiplerine karşı zafer kazanabilecekleri fikrinin ilham kaynağı olan Davut ve Golyat’ın o unutulmaz çarpışması, bugünlerde bu topraklarda ansızın çıkıveren referandum kapışmasında gerçekleşebilir mi?

AKP’NİN İNSANLIĞA ARMAĞANI

Türkiye bu referandumda önemli bir buluşu oylayacak. Bugüne değin yeryüzündeki demokratik hükümet sistemlerinin 4 türü olduğu bilinirdi: Parlamenter sistem - Başkanlık sistemi - Yarı başkanlık sistemi - Meclis hükümeti sistemi.

Beşinci bir hükümet sistemi "keşfeden" AKP şimdi seçmeni buna ikna etmeye çalışıyor. Yeni sistem arayışlarını başlangıçta "Başkanlık sistemi" olarak tanımlayan AKP, önerdikleri ile gerçek başkanlık sistemi arasındaki uçurum ortaya çıktıkça bu tanımlamadan geri adım attı ve önerisini "Türk tipi başkanlık sistemi" olarak damgalamaya çalıştı.

Ancak bu da önerilen sistemin gerçek başkanlık sistemiyle kıyaslanmasını ve hayati farklılıkların gösterilmesinin önüne geçemediği için AKP keşfettiği sisteme yeni bir ad daha verdi: "Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi".

İşte Türkiye 16 Nisan'da bu bütünüyle kendine özgü sistemi oylayacak. Bu sistemin en temel özelliği kuvvetler ayrılığını, kontrol ve dengeyi bütünüyle sistemin dışına çıkarmış olması. Geriye kalan sisteme de her türlü isim verilebilir ancak demokratik diyebilmek imkansız.

Aksi söylense de bu değişiklik devletin bütünüyle Erdoğan'ın sahip olduğu güce göre ve onun istekleri doğrultusunda dizayn edilmesinden ibaret. Zaten kamuoyu da referandumu temelde Erdoğan'ın oylanması gibi algılıyor.

EVET KAMPANYASI

Tabii Evet cephesi de Hayır cephesi de açıkça bu algının üzerine bir kampanya inşa etmeyi riskli gördükleri için konunun etrafından dolaşan, ağırlıklı olarak duygulara seslenen kampanyalar yürütüyorlar. 

Örneğin AKP bugüne kadar 4 farklı temaya sahip filmler yayınladı.     


"Milyonlarca Evet" ve "Evet ile güçlü Türkiye" diyen ilk filmler AKP'nin icraatlarına övgü niteliğindeydi. Görkemli kalabalıklara, önemli inşaat başarılarına ve müziğe dayanan bu filmler AKP'nin gücünü ve tabii bu gücün arkasındaki isim olan Erdoğan'ı vurgulamayı amaçlıyordu.

AKP'nin ikinci ve üçüncü grup filmleri yeni sistemin ne getirdiği ve siyasi hayatta hangi sorunları çözeceğine dairdi. Bu filmler daha önceki AKP filmlerine göre oldukça etkisiz kaldılar ve çok da fazla yayılamadılar. Çünkü resmen öyle görünse de bu anayasa değişikliklerinin özü fiilen bu referandumun konusu değildi.

Son olarak yayınlanan "Tüm kalbimle Evet" filmleri başlangıçtaki "Evet ile güçlü Türkiye" mesajına geri dönen ve bu mesajı bu kez de tek tek, ülkenin tüm kentlerinden vatandaşların ağzından ileten çalışmalardı.

AKP, "Kararımız net, oyumuz evet", "Türkiye için tüm kalbimle evet", "Daima millet kararımız evet" gibi, aslında bir fikir içermeyen sloganlarla kampanyayı yürüttü. Bu hiçbir şey söylemeyen, fikirsiz kampanyanın aslında AKP açısından doğru bir yol olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü 15 yıldır iktidarda olan bir partinin ve çok güçlü liderinin neden daha fazla güç istediğini rasyonel olarak anlatabilmek kolay değildi.

Evet kampanyası dijital dünyada da aynı tek boyutluluk içerisinde devam etti. Kampanya sosyal medyada gerçek anlamda sivil bir katkı bulamadı. Sivil toplum kuruluşlarının ya da bireylerin evet mesajı veren farklı farklı ve etkili işlerine pek tanık olunmadı.

HAYIR KAMPANYASI

Buna karşılık, çok geniş bir siyasi yelpazeyi içeren Hayır cephesi sosyal medyada da aynı çeşitliliği etkili biçimde yansıttı. CHP, muhalif MHP'liler, HDP ve hatta İslamcı Saadet Partisi’nden farklı boyutlarıyla Hayır diyen işler görüldü. Çok sayıda sivil inisiyatif ve STK'nın da girişimleriyle çok başlı ve çok renkli bir Hayır kampanyası yürütüldü.

Hayır cephesinin merkezi gücü olan CHP bütün boyutlarıyla tam bir kampanya yürüttü. CHP'nin kampanyası da "Geleceğim için hayır" diyen küçük bir kız çocuğu görseli ve bu mesajı veren çocukları gösteren filmlere dayanıyordu.

Pozitif bir etki yaratmayı hedefleyen bu kampanya da tıpkı AKP kampanyası gibi hiçbir şey söylememe başarısına sahipti. Böylece CHP de hiçbir şey söylemediği için hata yapmamış, kendisiyle aynı cephede yer alan diğer siyasi partileri rahatsız edecek görüş ve tutumlar sergilememiş oluyordu.

İki tarafın sözcülerinin kampanya süresince birbirlerine karşı kullandıkları dil, resmi kampanyaların pek bir şey demeden ve soft bir tonda konuşan dilinden yüz seksen derece farklıydı. Evet kampanyasının sözcüleri Hayır oyu verecekleri “darbeci”, “düşman”, “terörist” olmakla itham eden şeyler söylediler. Kampanya boyunca hem böyle şeyler söylediler hem de seçmenler arasında hiçbir ayrım yapmadıklarını iddia ettiler. 

Örneğin Erdoğan, Hayır diyenlerin 15 Temmuz darbecilerinin yanında yer alacağını söylerken, Hayır cephesinin önde gelen aktörü Kılıçdaroğlu da,  15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan'ın kontrolünde gelişen planlı bir eylem olduğunu iddia etti.

Bu referandumda AKP, tam olarak anlaşılmayan bir biçimde anayasa değişikliklerini öneren ve destekleyen MHP ile birlikte Evet kampanyası yürüttü. Ancak milliyetçi bir parti olan MHP tabanının ve önde gelen isimlerinin önemli bir bölümü Hayır cephesi içerisinde yer aldılar. Bu durum da AKP'nin milliyetçi seçmenlere özel bir ağırlık vermesine yol açtı. Bu zorunluluk nedeniyle Türkiye'nin zaten uzun bir liste oluşturan "dış düşmanları"na, referandum dönemine özelmiş gibi görünen yeni düşmanlıklar eklendi. Örneğin Hollanda birden Türkiye'nin ve referandumun önemli bir gündem maddesi haline getirildi.

Türkiye zaten demokrasi, yargı ve medya bağımsızlığındaki büyük sorunları nedeniyle seçimlerde eşit ve adil bir rekabetin yürütülebileceği bir ülke konumunda değildi. Sonuç olarak bu referandumda da bu özelliğini pekiştirdi. Evet cephesi 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yüzde 62'lik bir oy oranına sahip partilerden (AKP - MHP - BBP) oluşuyor ve çok önemli bir kamu gücüne sahip. Bununla birlikte, 16 Nisan'a birkaç gün kala görünen tablo, referandumun başa baş geçeceği ve her iki seçeneğin de kazanmasının sürpriz olmayacağı şeklinde.

 ADALETSİZ REKABET 

Referandumda tarafların güçleri o kadar orantısız ki. Ne adil bir yarıştan, ne demokratik teamüllerden, ne hakkaniyetli bir devlet yönetiminden, ne de hukuktan bahsedebilmek mümkün. OHAL koşullarının kanırtırcasına zorlandığı antidemokratik bir ortamda cereyan ediyor herşey.

Evet cephesinin tek, güçlü ve kararlı bir lideri var. Muazzam bir seçmen ilişkileri yönetim becerileri, sınırsız finansal imkanları var. Anormal bir medya desteği ve ülkenin medya evrenini domine eden bir kampanya dağılımı var. Ülkedeki 24 TV kanalından 22’si Evet cephesine çalışıyor. Devlet kurumları, devlet bankaları, bakanlıklar, belediyelerin büyük çoğunluğu ve örgütlü devlet gücü, yasaları ve demokratik teamülleri çiğneme pahasına Evete lojistik destek sağlıyorlar. Doğu ve Güneydoğu’da kolluk güçleri bile “ya devletin yanındasın yada karşısında” diyerek seçmeni baskılıyor. Özetle Evet tarafı, aynen Golyat gibi azametli, korkutucu bir büyük makina.

Hayır cephesi güçlü lider bir yana, güçlü bir kampanya makinasına dahi sahip değil. Parası yok, medyası yok, seçmen ilişkilerini yönetebilecek becerisi ve hazırlığı yok. Ama Hayır cephesinde çok renklilik ve çok seslilik var. Hayır cephesinde, seçmenin ve seçmen kümelerinin, sivil toplum kuruluşlarının, platformların, inisiyatiflerin demokratik katılımı ve heyecanı var. Üç beş kadından, az sayıda gençlerden, sekiz on akademisyenden, hukukçulardan oluşan amatör ama inançlı, iradeli yüzlerce sivil oluşum... Hayır cephesinin muhtemelen en önemli kozu, elini taşın altına koyma iradesi sergileyen bu yüzlerce insiyatif. İlk kez Hayır cephesini temsil eden kesimlerde güçlü bir “Kazanabiliriz” umudu ve iştahı var.

YENİ BİR EFSANE MÜMKÜN MÜ?

16 Nisan’a 3 gün kala, referandumda yarışan tarafların güçleri Davut ve Golyat karşılaşmasındaki fotoğrafı andırıyor. Bir tarafta fütursuzca güç kullanan, gerçek olmayan konuları bile gerçekmiş gibi pazarlayabilen bir büyük propaganda güçü... Diğer tarafta çelimsiz, acemi insiyatiflerden ve yetersiz muhalefetten oluşan ama, karşısındaki devi yenebileceğine inanan grupçuklar.

Eğer yayınlanan- yayınlanmayan araştırmalar doğruysa, eğer o araştırmalarda denekler gerçek kararlarını dile getirebildilerse 16 Nisan günü Hayır cephesi kazanabilir. Ve eğer Hayır kazanırsa, 17 Nisan’dan itibaren tüm dünya bir efsaneden bahsetmeye başlayabilir. İşte o zaman bu efsane Türkiye’nin geleceğinde, huzurunda ve demokrasisinde pek çok olumlu gelişmeyi ateşleyebilir.

15 Aralık 2016 Perşembe

Başkanlık dediler, tek adam rejimi çıkardılar

Bu anayasa değişiklikleriyle Türkiye yeni bir sisteme geçiliyor değildir. Fiili bir duruma anayasal bir kılıf dikiliyor, hepsi bu.  Zaten Ekim ayındaki çıkışıyla bu değişiklik sürecini başlatan Devlet Bahçeli o günlerde bu durumu açıkça belirtmişti. 

Ekim ayında Bahçeli, Erdoğan'ı: "Cumhurbaşkanı seçildiği andan itibaren Anayasanın amir hükümlerini özüne ve ruhuna aykırı olarak yorumlayan; Anayasanın vermediği yetkileri kendisinde hak gören; partili Cumhurbaşkanı gibi davranan; tarafsızlığına gölge düşürecek şekilde hareket den ve yetkisini aşan; siyasi propagandalara katılan, AK Parti lehine oy isteyen; siyasi polemiklere katılan, fiilen hükümet başkanı gibi hareket eden" bir cumhurbaşkanı olmakla eleştirmiş ve "Ülkede hukuksuz, kanunsuz ve Anayasaya tamamen aykırı bir yönetim modelinin tecelli ettiğini" öne sürmüştü.

 "Türkiye Cumhuriyeti’nin beka mücadelesi verdiği bugünlerde, siyasi iktidarın ve devletin en tepesinde bulunan Cumhurbaşkanının hukukla ters düşmesi geleceğimiz açısından çok mahsurlu, çok tehlikelidir" diyen Bahçeli, bu açık tehlikenin bertaraf edilebilmesi için iki alternatif yol önermişti: "Bunlardan birincisi ve bizim açımızdan da en doğru, en sağlıklı olanı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın fiilli başkanlık zorlamasından vazgeçmesi, yasa ve anayasal sınırlarına çekilmesidir. Şayet bu olmayacaksa, ikinci olarak, fiili durumun hukuki boyut kazanabilmesinin süratle yol ve yöntemlerinin aranmasıdır."

İşte 10 Aralık Anayasa değişiklik önerileri, bu değişikliklerin mimarı olan ismin, Devlet Bahçeli'nin ifade ettiği gibi, fiili durumun hukuki boyut kazanmasından başka bir şey değildir. 

Türkiye zaten Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden bu yana fiilen bu modelle yönetilmekteydi, bu anayasa değişikliklerinden sonra da aynı şekilde yönetilecektir. Bu nedenle, 2019'dan sonra Binali Yıldırım'a Başbakan değil de Cumhurbaşkanı Yardımcısı adını vereceğimiz için Türkiye'nin bir sistem değişikliği yaşayacağına inanmak saflık olur.

BU DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİNE "BAŞKANLIK" DEMEK  MERTEBE OLUR!

Bu anayasa değişikliklerini demokratik bir rejim türü olan Başkanlık Sistemi'yle ilişkilendirmek, hatta ona benzetmek de tamamen abesle iştigal olur.

Yürütme, yasama ve yargı arasındaki kuvvetler ayrılığını koruyup güçlendirmeyen bir sistemin gerçek anlamda ne parlamenter sistem olması mümkündür ne de başkanlık sistemi. Teklif edilen sistem gecekondu bir tek adam sistemidir!

Anayasa değişikliklerinin yürütme dışındaki kuvvetleri güçlendiren hiçbir yönü yoktur. Meclis'e verildiği söylenen HSYK üyelerinin yarısını belirleme hakkı aslında fiilen en çok sandalye sahibi olan partiye yani Cumhurbaşkanının partisine verilmektedir. (HSYK üyeliği için gösterilen adaylar ilk turda üçte iki, ikinci turda beşte üç oyla seçilmekte ancak bu oranlara ulaşılamazsa son turda en çok oyu alan iki aday arasından ad çekme ile belirlenmekte ki en çok oya sahip olacak adaylar çok büyük olasılıkla iktidar partisinin göstereceği adaylar olacaktır. HSYK üyelerinin diğer yarısı da zaten bizzat Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmekte.)

Öte yandan meclisin yürütme karşısında gerçekten güçlü olabilmesinin yollarından biri de cumhurbaşkanın partisinden başka partilerin de mecliste temsilinin önünü açmaktır. Oysa yüzde on barajla bunun tam tersi söz konusu olmakta, birinci parti hak ettiğinin çok üzerinde mecliste sandalyeye sahip olmaktadır.

Seçim barajının demokratik ülkeler seviyesine indirilmesi ve siyasi partilerdeki tek adam hegemonyasını kırmaya yönelik hukuki düzenlemelerin yapılmasıyla ancak güçlü bir yasamadan söz etmeye başlayabiliriz.

REFERANDUM KAMPANYASINDA NELER OLACAK?

Bir süredir, konu ne olursa olsun aslında aynı şeyi tartışan bir toplum haline geldik. Bu anayasa referandumunda da muhtemelen aynı şey olacak. AKP, kendisini önlemeye çalışan, ülkeyi bölmeye, zayıflatmaya çalışan iç ve dış güçlere karşı mücadele etmek için seçmenden oy isteyecek. Muhalefet de AKP'nin ve Erdoğan'ın yaptıklarının daha fazla güç ve yetki adına yapıldığını, niyetin demokrasi olmadığını öne sürecek.

AKP'nin sürekli iç ve dış düşmanları işaret ederek, muhaliflerin tümünü rakip değil de düşmanmış gibi damgalayarak ve seçmeni düşmanla korkutarak oy alma stratejisinin toplumsal barışa, ülkenin hayrına olduğunu söyleyebilmek mümkün değil ama seçimi kazanmasında etkili olduğu bir gerçek. Bu kez de benzeri bir yol izleyeceklerdir ancak bu defa AKP'nin ikna güçlerini aşındıracak kimi unsurlar mevcut. Örneğin 12 Eylül 2010 referandumu ve sonrasında yaşananlar  gibi...

12 Eylül referandumunda AKP'nin bu ülkeye vaat ettikleriyle gerçekte yaşananlar arasındaki büyük uçurum önümüzdeki referandumda da ister istemez sorgulanacaktır. AKP'nin daha kaç defa askerin ve yargının vesayetini bitiriyoruz diyerek oy isteyeceği sorulacaktır. 

15 Temmuz ve FETÖ de mutlaka referandum kampanyalarının önemli eksenlerinden biri olacaktır ve eğer muhalefet doğru bir iletişim yürütürse bu konu da AKP'nin başını ağrıtacaktır. 6 yıl önce yargıda devrim diye referandumla getirdikleri düzenlemenin FETÖCÜ yapılanmaya sunduğu imkanlar sorgulanacaktır.

ÜLKENİN TEK MESELESİ PARTİLİ CUMHUR-BAŞBAKANI MI?

15 Temmuz'dan sonra FETÖ'yle ve kötü niyetli başka yapılarla mücadele için yargı ve bürokrasi reformu yapmayı konuşan Türkiye'nin birden Cumhurbaşkanlığı konusunu gündeme alması sorgulanacaktır. 

Onca büyük iç ve dış sorun arasında, Cumhurbaşkanının konumuyla ilgili, üç yıl sonra yürürlüğe girecek bir düzenlemenin bugün ülke gündemine oturmasının mantığı sorgulanacaktır. (Yalnızca Cumhurbaşkanın partisiyle ilişkisi kesilir hükmü hemen yürürlüğe giriyor.) 

MUHALEFET 2 - 0 GERİDE BAŞLAYACAK

Kampanyada, muhalefetin "Erdoğan fobisi" olarak damgalanmaya elverişli tutumlardan kaçınması ve anayasa değişikliklerinin yol açabileceği çok büyük ve karanlık ihtimallere odaklanmaması doğru olur. Siyasi gerilimin, kutuplaşmanın muhalefetin aleyhine sonuçlar ürettiğinin farkında olunmalıdır. 

Vatandaşın günlük hayattaki karşılığı açısından bu değişikliklerin hiçbir yenilik ifade etmediği, bir umut barındırmadığı vurgulanmalıdır.

MHP'nin ve Devlet Bahçeli'nin pozisyonu en zor olanı. Bahçeli, "Yanlış bir şey yapıyorsunuz bari hukuksuz yapmayın" diyerek girdiği bir yolda, yapılan o yanlışları da destekler, o yanlışlar için oy ister bir noktaya savrulma durumuyla karşı karşıya. AKP içinde Bahçeli'yi en iyi tanıyan kişi olan Tuğrul Türkeş'in, Bahçeli'nin kurt bir siyasetçi olduğu yolundaki uyarısının bir karşılığı olup olmadığını da göreceğiz.  

12 Eylül referandumunda MHP tabanı dikkate değer ölçüde evet oyu vermişti. Normal koşullar altında Erdoğan'ın başkanlığına evet demeyecek olan bu taban, ülkedeki iç ve dış tehditlerin arttığı algısı güçlendiği ölçüde bu referandumda da evet diyecektir. Ancak MHP'de genel kurula gitme /gidememe sürecinde görülen çatlaklar referandumla birlikte daha da derinleşecektir.

KILIÇDAROĞLU TEK BAŞINA!

"Seni başkan yaptırmayacağız" diyerek 7 Haziran seçimlerine damgasını vuran HDP o günlerinden çok uzakta. 7 Haziran ile 1 Kasım arasında HDP tabanında görülen kaymanın referandumda da devam edeceğini, 1 Kasım'da HDP'den AKP'ye giden oyların referandumda geri gelmeyeceğini varsayabiliriz.

Bahçeli'nin değişikliğe desteğini, Demirtaş'ın içeride oluşunu göz önüne alırsak Kılıçdaroğlu bu referanduma tek muhalefet lideri olarak gidiyor. Bu onun liderliği adına olumlu bir fırsat olabilir ancak evet oyu çıkması durumunda parti içindeki liderliği daha fazla sorgulanabilir.  

MUHALEFETİN MAKUS TALİHİ

12 Eylül 2010 referandumuna katılım oranı yüzde 73.71'di. Bundan bir yıl önce yapılan 2009 yerel seçimlerinde, belediye meclisi oylarına göre katılım oranı yüzde 84.06, bir yıl sonra yapılan  2011 genel seçimlerine katılım ise yüzde 83.16 idi.

Genel olarak referandumlara seçimlere oranla daha düşük bir katılım olması beklenir. Cumhurbaşkanlığı seçiminde katılım oranı yüzde 73.72 idi. Cumhurbaşkanlığıyla ilgili değişikliklerin referandumunda da buna yakın bir katılım oranı bekleyebiliriz. 1 Kasım seçimlerindeki yüzde 85'lik katılım oranıyla karşılaştırdığımızda yaklaşık yüzde 10 daha az bir katılım olması muhtemel.

Bu nedenle bu seçimde katılım için heves göstermeyecek seçmen gruplarını etkileyebilmek de sonuçta belirleyici olacaktır.  

Başkanlık sistemi neden dertlerimize derman olamaz?

Önce demokrasi tarihimizin bize öğrettiği üç tespiti paylaşalım:
  • Türkiye’de seçmen tercihleri kolay kolay değişmez. Partilerin adı değişse bile sağ ve sol partilerin aldıkları oy dağılımı çok değişmez; %60- %40!
  • Seçmen tercihi referandumlar söz konusu olduğunda daha da nettir. İktidar partisinin kim olduğundan bağımsız olarak seçmenlerin, iktidarın önerisini kabul etme eğilimi yüksektir. Tarihimizde sadece 1988 referandumunda iktidarın önerisi geçmemiştir.  Kalanların HEPSİ geçmiştir! Bu yüzden referandum kampanyalarında iktidarın işi nispeten kolaydır.
  • İlave olarak son dönemde yaşanan akıldışı kaotik gidişat ile ilgili de seçmen davranışı bilgisine sahibiz. Bizim seçmenimiz kaos ve belirsizlik durumlarında iktidarda fütursuzca güç kullanabilen liderler lehine oy kullanıyor. 1 Kasım’da bunu gördük.

Bu üç tespitten hareketle, referandumda iktidar partisinin işinin kolay olacağını düşünebiliriz. 

Eğer durum bu denli açıksa, referandumda başkanlık sisteminin geçmesini istemeyen güçler ne yapmalı? Gece gündüz demeden; sokakta, iş yerlerinde, fabrikada, atölyede, üniversitede, medyada, akla gelen her yerde çalışmalılar. Bütün güçleriyle, bütün üyeleriyle, bütün entelektüel çevreleriyle kampanyaya asılmalılar.

Türkiye’de parlamenter demokratik sistemin değişmesini istemeyen siyasi partilerin tamamına; bugünden itibaren sokağa çıkmalarını, her yerde her seçmene dokunmalarını; olası bir sistem değişikliğinde Türkiye’de yaşamın nasıl zorlaşacağını, nasıl yaşanılmaz bir ülkeyle karşı karşıya kalacağımızı anlatmalarını şiddetle tavsiye ederim.

Medya konusunda da muhalefetin durumu zor. İktidar medyanın ağırlıklı bölümünü domine ediyor ve iktidar kaynaklı mesajlar mevcut medya düzeninde hemen gündem yapılıyor. Bu ise seçmenin ikna edilmesi konusunda muhalefet aleyhine sonuç yaratıyor. O yüzden kısıtları ne olursa olsun, muhalefete düşen görev kendi medya kanallarına sahip olmaktır. Özellikle de dijital medya.

Öte yandan, ne tür bir anayasa ve başkanlık sisteminin tartışıldığını bırakın sokaktaki insanı, birçok AKP milletvekili bile bilmiyor. O nedenle seçmenin bilgilendirildiği bir enformasyon kampanyası hayati olacak. Kampanya, başkanlık sistemiyle biz vatandaşların yaşamında nasıl değişiklikler olacak sorularına net ve anlaşılır yanıtlar verebilmeli.

Bilindiği gibi başkanlık sistemini isteyen siyasi merkezlerin en önemli argümanı ülkeyi muhtemel askeri darbelerden korumak! Bu çevrelere, bırakın seçilerek geçici süreler için ülke yönetimine gelenleri, “mülkün sahibi” olan Osmanlı Padişahlarının akıbetini hatırlatmak isterim. Bilindiği gibi toplam 35 Osmanlı Padişahının 17’si askeri darbe ve isyanlarla devrildi... 12’si darbelerden sonra can verdi

Demek istediğim, gücün tek elde toplanması askeri darbe ihtimalini ortadan kaldırmaz. Darbeleri engellemenin yegane yolu katıksız ve radikal demokrasidir!

“İlle de başkanlık” diyenlerin diğer argümanı ise devlette hızlı karar alma ve uygulama ihtiyacı olduğudur. Oysa ki devlet meselelerinde tartışmadan hızlı karar almanın ne dramatik sonuçlar doğurduğunu son 14 yılda hep gördük. 

Suriye sorunundan, Rusya ile yaşanan krize ve PKK sorununa kadar son yıllarda oradan oraya savrulmamız bundandı. Siyasette hızlı değil, doğru karar almak önemlidir. Başkanlık sisteminin Türkiye’nin dertlerine derman olma ihtimali sıfırdır. 

Bu yüzden aklı başında olan herkes bu tehlikeli gidişe karşı çıkmalıdır.

1 Aralık 2016, Marketing Türkiye dergisine verilen mülakaat.