Necati Özkan ve Seçim Zamanı

25 Aralık 2011 Pazar

3.2 Milyar Dolarlık Kampanya

Amerikan ekonomisi hakkında son iki yıldır hep olumsuz haberler duysak ta, bu ülkenin notu tarihinde ilk kez düşürülse de, ve hatta ikinci bir dip riski giderek daha fazla konuşulur olsa da, 2012 ABD Başkanlık yarışı muazzam bir bütçeyle gerçekleşecek.

Washington merkezli bir medya analiz şirketinin başkanı olan Ken Goldstein’e göre, yeni bir ekonomik krizin görülmesi halinde bile başkanlık seçimlerinin toplam bütçesi 2.5 Milyar Doların altına inmeyecek. Goldstein, başkanlık seçim kampanyasının normal şartlarda 3.2 Dolarlık toplam bütçeye ulaşacağını tahmin ediyor.

Özellikle Cumhuriyetçi başkan adayının kesinleşmesinden sonra TV mecrasına yatırımın artacağı, bununla birlikte 2008 seçimleriyle gücünü kesinlikle kanıtlamış olan sosyal medya ve internet yatırımlarının da katlanacağı tahmin ediliyor. Muhtemelen bu seçimler, internet videolarına yatırımın tavan yapacağı bir yarışa sahne olacak.

Başkan Barack Obama'nın kampanyası bundan iki ay önce 1 milyon bağışçıya ulaşmıştı. Bu sayının defalarca katlanacağı öngörülüyor. Kasım başında Obama kampanyasının Chicago’daki merkezini ziyaret ettiğimizde gördük ki, bu seçimde saha işlerini online olarak organize eden interaktif ekip toplam ekibin neredeyse yüzde 60’ına ulaşmış.

Son iki başkanlık yarışında olduğu gibi, internet hem bağış toplamanın, hem medyanın dikkatini çekmenin ve hem de sahayı örgütlemenin ana mecrası olacak. Toplam bütçenin en az %10’nun internet mecrasına yatırılacağı hesaplanıyor.

Toplam bütçeyi biraz da yarışın ne kadar çekişmeli geçeceği belirleyecek. Şimdiden belli olan tek şey, Cumhuriyetçi Parti’nin, 2008 Başkanlık Seçimlerinde kaybettiği ve geleneksel kalesi sayılan eyaletleri geri almak için muharebeyi kasaba kasaba sürdüreceği.

12 Ekim 2011 Çarşamba

"Zero President"

Amerika'da başkanlık kampanyaları ısınmaya başladı.

2012 Kasım ayının ikinci pazar günü ABD'de yeni bir başkanlık seçimi yapılacak. Bu seçimlerin Demokrat adayı şimdiden belli : Başkan Barack Obama. Yani Demokrat Parti cephesinde bir aday adaylığı yarışı ve kampanyası bu seçimlerde yaşanmayacak. Obama, Amerikan başkanlık yarışlarında alışıldığı gibi ikinci dönem için aday... Amerikan tarihinde seçilmiş bir başkanın yeniden aday olmadığı durumlar neredeyse bir istisna.

Başkanlık yarışının Cumhuriyetçi Parti tarafındaki ismi ise henüz belli değil. Cumhuriyetçi Parti içinde 8 aday adayı yarışıyor. Bu isimler içinde, Cumhuriyetçilerin efsane bir ismi, eski ve güçlü başkanlık adayı Newt Gingrich var. Muhafazarların ve Mormon tarikatının değişmez adaylarından Mitt Romney var, vs.

Ve tüm Cumhuriyetçi adaylar kampanyalarına aylar önce başladılar. Bugünlerde Cumhuriyetçi adaylar ülkeyi bir baştan bir başa geziyorlar, fon topluyorlar, gönüllü ordusu kurmaya çalışıyorlar, TV ekranlarında kapışıyorlar. Bu adaylardan kimin ipi göğüsleyeceği muhtemelen Şubat ayında yaşanacak olan Süper Salı'da netleşecek.

"Zero President" Spot

video

Eylül ayının sonuna doğru, Cumhuriyetçi adaylardan Texas Valisi Rick Perry'nin iddialı bir spotu TV kanallarında yayınlanmaya başladı. Film uzunluğu ile birlikte Obama'nın kendi sözlerini Obama'ya karşı kullandığı etkili yöntemiyle de dikkat çekti.

Başkan Obama'yı "Sıfır iş, sıfır güven, sıfır umut, sıfır değişim : Sıfır Başkan" diyerek eleştiren film, "Bu büyük ülke daha iyi bir yönetim istiyor." "Amerika'yı yeniden çalıştırma zamanı." "Amerika insanlığın son umudu" gibi damardan milliyetçi sözlerle seçmenini motive ederken, "Tanrı sizi korusun, Tanrı Amerika'yı korusun!" diyerek te muhafazakar seçmene selam çakıyor.

11 Ekim 2011 Salı

Eleştiriler, katkılar, refleksler...

12 HAZİRAN ANALİZİ : KİM NİYE KAZANDI, KİM NİYE KAYBETTİ? - 6

Milliyet gazetesi için hazırladığımız ve 12 Haziran Genel Seçimlerinde en yüksek oyu alan 4 siyasi partimizin kampanyalarını analiz eden dizimiz dünkü bölümle sona erdi. Bugün, dizinin yayınlandığı günden itibaren gelen tepkilere, katkılara, cevaplara yer vererek bitiriyoruz.

Yazı dizisine ilişkin en yoğun yorum CHPüyelerinden, eski ve yeni milletvekillerinden, il ve ilçe yöneticilerinden geldi. Hemen hepsi, yazılanları onaylıyor ve partilerinin ders almasını istiyorlardı. Milliyet’in web sitesine gönderilen okuyucu yorumları, sosyal medyada yazılan çizilenler, CHP’nin geleceğinden endişe eden yorumlarla doluydu.

Gazeteye doğrudan gelen yorumlardan birini, bugünü beklemeden yayınladık. CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdoğan Toprak’ın yorumunu bundan üç gün önce bu sayfalarda okudunuz. Ben ise Erdoğan Toprak hakkındaki yorumumu yazmamayı tercih ediyorum. Siyasetin saygınlığını korumak adına bu yolu tercih ediyorum.

Bununla birlikte sadece bir detayı yazmayı kamuoyunun doğru aydınlatılması adına gerekli görüyorum.

Kılıçdaroğlu ile çalıştım...

Kemal Kılıçdaroğlu
ile 2009 Yerel Seçimleri sürecinde çalıştım ve onun İstanbul Büyükşehir Belediyesi adaylığı kampanyasını yürüttüm. Kılıçdaroğlu İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı seçilemedi ama, kampanyamız CHP’ye İstanbul’da bugüne kadar elde ettiği en yüksek başarıyı getirdi. O andan sonra da Kılıçdaroğlu partisi içinde bir umut oldu.

Mayıs 2010 tarihinde Genel Başkan seçildiği haftadan sonra Kemal Kılıçdaroğlu beni iletişim danışmanı tayin etti. Ama CHP'nin içinde o tarihte gücü elinde bulunduran eski kadrolar, referandum sürecinde danışmanlık müessesesinin çalışmasını engellediler.

Dolayısıyla o dönemde CHP için herhangi bir profesyonel üretim yapılmamış oldu. Profesyonel bir referandum kampanyası yapılmadı. Ama bir kaç yurt içi ve yurt dışı gezide sayın Kılıçdaroğlu’na eşlik ettim, çeşitli katkılar sağladım.

Kampanya için görevlendirildim...

Erdoğan Toprak
’ın seçim işlerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak atanmasından sonra bir konkur yapıldı. Konkurun sonunda benim sunduğum strateji ve kampanya kabul edildiği için 10 Ocak 2010 gibi Ankara'ya davet edildim ve resmen seçim kampanyasını yapmakla görevlendirildim. Buna rağmen Ocak ortasında kendi isteğimle bu işi yapmaktan vazgeçtim.

Çünkü Erdoğan Toprak benden ve ajansımdan, inanmadığım ve CHP'ye oy kazandırmayacak bir kampanya stratejisi uygulamamı ve AKP'ye karşı negatif bir kampanya yapmamı istedi. Dahası, kampanya bütçesini tanıdığı bazı şirketlere pay etmemi ve kampanyada başka bir ajansla beraber çalışmamızı talep etti.

Seçim kampanyasını yönetme işi, eş doşta iş dağıtmak değildir. Siyasi kampanyalarda profesyonel bir dili konuşma imkanının olmadığı bir muhatapla çalışmanız imkansızdır. Hele ki, inandığınız bir strateji ve başarmanızı mümkün kılacak olan taktikleri uygulamanızın imkan dahilinde olmadığını görmüşseniz... Tavsiyelerinize kulak verilmediğini gördüğünüz anda, yapacağınız en doğru şey işi bırakmaktır.

Nitekim, bu taleplerinin ardından Erdoğan Toprak'ı telefonla bizzat arayarak, 12 Haziran Genel seçimlerinde talep edilen şartlarda kendileriyle çalışamayacağımı söyleyerek işi bıraktım. Yani Erdoğan Toprak'ın dediği gibi, "kampanyasını yapmak için CHP'nin kapısını çalmışlığım" yoktur; tersine Erdoğan Toprak ile çalışmayı reddetmişliğim vardır.

CHP gibi büyük bir partinin önemli koltuklarından birini işgal etmekte olan bir siyasetçinin, bu kadar küçük bir olayda bile kendini temize çıkarmak için gerçek dışı beyanda bulunması düşündürücüdür.

İlk telefon Oktay Vural’dan

Dizinin yayınlanmaya başladığı pazartesi günü sabah erkenden ilk olarak MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural arıyordu. Oktay Bey, diziyi oldukça kapsamlı, iyi düşünülmüş, iyi araştırılmış bir dizi olarak gördüğünü söyleyip siyasetin anlaşılmasına katkı nedeniyle teşekkür etti. MHP Genel Başkan Yardımcısı, sadece bir nezaket telefonu etmekle kalmıyor, eğer yayınlanmayan bölümler ve araştırma detayları varsa kendisiyle paylaşmamı da istiyordu.

Bir siyasetçinin, günün ilk saatlerinde kendi alanıyla ilgili bir diziyi okumakla kalmayıp, yazarını arayıp bulması ve aynı zamanda ilave bilgi varsa onu da edinmeye çalışması çok etkileyici kuşkusuz. Oktay Vural’ın telefonundan sonra, siyasette uzun dönem etkin olmanın yolları hakkında yeni bir şey daha öğrendim diye düşündüm.

CHP Genel Başkanı KILIÇDAROĞLU: "Güneş’in bir kusuru yok"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yazı dizimizin CHP ile ilgili bölümlerinin tamamlandığı gün telefonla aradı ve bir düzeltme yapmak istediğini bildirdi. Kemal Bey’in telefonda söyledikleri özetle şöyleydi:

“Yazı dizinizi ilgiyle ve büyük dikkatle okudum. Tüm analizlerinizi ve yorumlarınızı saygıyla karşılıyorum. Tek bir konuda düzeltme yapma ihtiyacı duydum. CHP ile ilgili bölümlerinizde,seçim kampanyası döneminde CHP örgütlerine yeterince para gönderilmediğini söylemişsiniz. Doğrusu şudur: Belki 2009 Yerel Seçimleriyle kıyaslandığında 12 Haziran Genel seçimleri sürecinde örgütlere daha düşük para göndermiş olabiliriz. Ama örgütlere sağladığımız finansman, 2007 yerel seçimlerine göre daha yüksekti. Ayrıca illerde yaptığımız mitinglerin maliyetlerini de Genel Merkez olarak biz karşıladık. Bilinmesini isterim ki, örgütlere para gönderme konusunda o zaman İdari ve Mali İşlerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı konumunda olan Hurşit Güneş’in bir kusuru yoktur.”

Kemal Kılıçdaroğlu’na CHP kampanyası ile ilgili yapmış olduğum analiz kapsamında, partinin konumlaması, seçim kampanyasının stratejisi gibi konularda da dahil olmak üzere bir yorumunun veya itirazının olup olmadığını sorduğumda ise, “Hayır yok. Eleştirilerinize ve yorumlarınıza saygı duyuyorum”dedi.

CHP PM Üyesi Ercan Karakaş: ‘Sosyal demokrat partide ideoloji önemli’

“Oldukça kapsamlı analizleriniz için sizi kutlamak istedim. Doğru bir şey yaptınız. Yorumlarınızda “Yeni CHP” olarak tanımladığınız CHP’nin stratejik doğrultusu konusu, benim de parti meclisi toplantılarında sık sık dile getirdiğim bir konudur. Bir sosyal demokrat parti için program, ideoloji, tüzük vb. konular oldukça önemlidir. Bu konular tartışılmadan, örgütün içinde tüm tarafların katıldığı süreçlerden geçmeden kolay kolay karar verilecek konular değildir. Ayrıca bu kavramların içinin nasıl doldurulacağı da süreçler kadar önemlidir. Avrupa’daki sosyal demokrat partilerde bu konular her zaman ciddiyetle ve büyük titizlikle ele alınmıştır. Benzeri süreçler yaşanmadan yapılacak bu tür tanımlamaların ne getirip ne götüreceğine ben şüpheyle bakarım. CHP için doğrusu, sosyal demokrat kimliğin pekiştirilmesidir. Hem program ve tüzükte, hem de kadrolarda...”

CHP İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Binnaz Toprak : ‘Başarılı olmak için daha fazla kafa yormalıyız’

“Seçimlerden sonra, akademik dünyada da bu kapsamda bir analiz yapılmamıştı. Her siyasi parti için önemli, dikkate alınması gereken şeyler söylediniz. Kendi adıma teşekkür ederim. Biz, bundan sonraki seçimlerde daha başarılı olmak için, bu seçimde neden beklediğimiz kadar başarılı olmadığımıza kafa yormalıyız.”

CHP Kocaeli Milletvekili Hurşit Güneş: "Örgüte 2007’de 14.2 milyon 2011’de ise 20 milyon TL gönderdik"

Yazı dizimizde parti teşkilatlarına ihtiyaç duyulan finansm an desteğinin verilmediğini şeklindeki analizimize Ağustos’taki MYK değişikliği öncesinde CHP’nin İdari ve Mali İşlerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olan Kocaeli Milletvekili Hurşit Güneş’ten de itiraz geldi.

Güneş açıklamasında “Genel seçimler ile yerel seçimlerde örgüte gönderilen para miktarları değişir. Yerel seçimde daha fazla para gönderilir. Bu nedenle örgüte yapılan yardıma bakarken 2011 seçimleri ile 2007’yi kıyaslamak gerekir, yoksa 2009 ila kıyaslamak doğru olmaz. 2007’de 14.2 milyon TL yardım yapılırken, bu miktar ben ayrıldığımda toplam 20 milyonu bulmuştu” dedi.

Güneş, “Kampanya sürecinde parti teşkilatlarının ihtiyaç duyduğu finansman desteğinin verilmemesinin” 12 Haziran seçimlerinde CHP’yi başarısız kıldığı saptamasının doğru olmadığını söylüyor ve devam ediyordu:

“Genel merkezin yardımları 2002 genel seçimlerinde çok cüzi olmuştur, büyük ölçüde Rüzgarlı Sokak’taki parti binasının zemin kattaki çarşı kısmının satışıyla elde edilen paranın çok sınırlı ölçüde dağıtılmasıyla sağlandı bu yardım. 2004 yerel seçimlerinde örgütlere dağıtılan para 12 milyon 426 bin TL’dir. 2007 genel seçimlerinde 14 milyon 252 bin TL örgüte gönderilmiş. 2009’da de yerel seçim olduğu için örgütlere 32 milyon 100 bin TL gönderildi.

2011’de ise ben ağustosta ayrıldığımda yıl içerisinde gönderdiğim miktar 20 milyon TL’yi geçmişti. Bunun 1.8 milyonunu tam ayrılırken 15 Ağustos’ta gönderdim örgüte söz vermiştim çünkü seçim sonrasındaki borçlarını kapatmaları için, borçlarını kapatsınlar diye. 2009’da 32 milyon gönderilmesinin nedeni seçimin yerel olması ve miting masraflarının tamamıyla örgütlere bırakılmasından kaynaklanmıştır. 2011’de ise bunların hepsini daha ucuz ve etkin olması amacıyla merkezileştirdim, dolayısıyla örgüte gönderilen paranın sınırlı kaldığı iddiası doğru değil. 2009 yerel seçimi dışında en büyük parayı dağıttık, keşke olsa daha fazla dağıtsak.”

Seçim sonucunu, örgüte dağıtılan paraya bağlamanın başlı başına CHP ve örgütüne saygısızlık olacağını vurgulayan Güneş, açıklamasını şöyle sürdürdü:

“CHP parayla iş yapan bir örgüt değil. Biz sosyal demokrat bir partiyiz, şüphesiz iktidar olanakları karşısında daha sınırlı olanaklara sahibiz. Ama bu analizler doğru değil. Hangi ile ne kadar para dağıtıldı ve ne sonuç alındı şeklinde ayrıntılı mukayesesini de yapalım o zaman. Aksi görüşü savunmak hem kendi içinde doğru değildir hem de analitik bakımdan yanlış olur.”

Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Peyami Çelikcan: "Türkiye’deki siyasal dönüşümü anlamak..."

“Yazı diziniz, tanımlama itibariyle 12 Haziran’ın ustaca tercümesi olmuş. Türkiye’de yaşamakta olduğumuz siyasal dönüşümü kavramak adına bu ülkede yaşayan her kesim için önemli bir analiz yapmış oldunuz. Şurası net ki, siyaset her geçen gün daha fazla bir toplumsal mühendislik işine dönüşüyor. Bu yolda da profesyonel iletişim artık dünden çok daha önemli hale geliyor.”

CHP Karaman eski milletvekili, eski Gençlik ve Spor Bakanı Fikret Ünlü: ‘Yorumlarınız CHP’nin yararına...’

“Genel Başkanımız sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2009 Yerel Seçimlerinde Istanbul Büyükşehir Belediyesi adaylığı sürecinde yapmış olduğunuz başarılı kampanyadan beri sizi izliyorum. TV konuşmalarınızda, çeşitli yazılarınızda siyasetin saygınlığına katkı sağlıyorsunuz. Yazı dizinizde yazdığınız yorumları da aynı doğrultuda görüyorum. Yorumlarınızın bir kısmı bugün için, ve hele ki seçimden sonra oluşan ortamda, bazılarına fazla eleştirel gibi gelse de, sonuçta CHP’nin faydasınadır. Bu yorumlar ve analizlere kulak vermeyi başarırsak yeniden umut olabiliriz.”

Harun Reşit Özçiçek (İşadamı): ‘CHP’li eski yöneticileri partiye çağırın’

“Bu günkü yazınız belki de CHP için son yıllarda basında çıkan en açık yürekli, tarafsız ve eleştirel dozu gerçekler üzerine kurulmuş bir analiz niteliğinde. Elinize sağlık. Yazdıklarınıza milyonlarca CHP’li gibi aynen ve fazlasıyla imza atıyorum.

Ben CHP’nin son yapılanması saydığım Kılıçdaroğlu’na Genel Başkanlığı sürecinde tarihe tanıklık edenlerden birisiyim. Çünkü o günün kararları benim evimde alındı, operasyon tamamen benim evimde gerçekleşti.

Sizden ricam şu: Bu partiyi ihtilal dönemlerinde kapatıldığında bile asla terk etmeyen gerçek CHP’li eski yöneticelere bir açık mektup yayınlayın, onları partiye çağırın.”

Cevat Olçok (AKP'nin kampanyalarından sorumlu olan Arter Reklam Ajansı başkan yardımcısı): ‘Bizi bizden daha iyi anlamışsınız’

“Bizim kampanyamız hakkında yazdığınız analizler son derece objektif olmuş. Tarafsız ve derinlikli analizleriniz için teşekkür ederiz. Neredeyse bizi bizden daha iyi anlamış ve anlatmışsınız. Gerçekten de birbiriyle iç içe geçen iki stratejiyi bir arada kullandık. Seçmeni düzenli olarak dinlediğimiz için başardığımıza inanıyorum. Bu seçim kampanyasında daha önceki kampanyaları aşan bir sonuç elde etmemizin bir nedeninin de kampanyanın sonlarına doğru yayınlamış olduğumuz “birlik” temalı filmimizin olduğunu düşünüyoruz.”

Prof. Dr. Fuat Keyman (Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi, İstanbul Politikalar Merkezi Başkanı): ‘İleri demokrasi için dengeli siyasi güçler gereklidir’

“Sonuçta tüm siyasi partiler bu analizlerden öğrenerek doğruya ulaşacaklar. Türkiye egemen bir iktidar ve zayıf bir muhalefetten oluşan yapıyla demokrasisini güçlendiremez. Daha ileri bir demokrasinin inşa edebilmesi bağlamında siyasi sistemde birbirine yakın güçteki oyuncuların varlığı önemlidir. Yazı diziniz sadece muhalefetin güçlenmesi yolunda değil, demokrasinin ilerletilmesi yolunda da önemli ayrıntılar, atlamaması gereken derslerle dolu.”

Milliyet Gazetesi için hazırladığım 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin 17 Eylül 2011'de yayınlanan son bölümü...

Seçimleri liderler kazanır, liderler kaybeder

Seçmen oyunu bir torba kömüre sattı yanılgısı!

Zaman zaman iddia edilenin aksine, özgür demokrasilerde seçmen göbeğini kaşıyarak oy vermez. Çok partili serbest seçimlerin olduğu ülkelerde seçmenin iradesinin en özgür olduğu yer sandıktır. Oy kabinine giren seçmeni bağlayacak hiç bir esaret bağı söz konusu değildir. Seçmen davranışını, ne Stockholm Sendromu‘na ne de “bir torba kömüre” bağlamak akıllıcadır. Bu tür yorumlarla hatayı seçmende aramak, bir sonraki seçimde kaybetmenin peşin garantisidir.

Pek çok saygın araştırma, seçmenlerin ağırlıklı bölümünün hangi partiye oy vereceğine seçim kampanyaları başlamadan çok daha önce karar verdiğini kanıtlıyor. Türkiye’deki seçmenin durumu diğer ülke seçmenlerinden farklı değildir. Seçmen; siyasilerin konuşmalarından, liderlerin olaylar karşısındaki karar ya da kararsızlıklarından, orada burada yapılan dost sohbetlerinden, okuduklarından, dinlediklerinden liderleri ve partileri tartar. Oy vereceği liderin ülkeyi daha iyi yönetip yönetemeyeceğine ve hatta, olası bir savaş durumunda oy vermeye niyetli olduğu liderin ülkeyi düze çıkartıp çıkartamayacağına ilişkin aklında kalan tortulara bakarak sandık başında tercihini yapar. 12 Haziran’da da olan budur.

12 Haziran seçimi ve temsilde adalet

12 Haziran Genel Seçimlerinin sonuçları nadir görülecek bir ders gibidir. Ayrıntılara baktığınızda seçmenin kendisi açısından en ideal çözümü yarattığını görürsünüz. “Hiç birimiz, hepimiz kadar akıllı değiliz” şeklindeki Japon atasözü sanki bu durum için söylenmiş gibidir.
Örneğin seçmen bir taraftan AKP’ye olan desteğini yüzde 50’ye çıkardı ama diğer taraftan iktidarın 330 milletvekiline ulaşmasına da izin vermedi. AKP’nin gücünü artırdı fakat, dejenerasyonunu önlemek için yetkisini kısıtladı.

135 sandalyeyle ödüllendirdiği CHP’de muğlak ilerleyen değişime göz kırptı ama yeterli bulmadığı için de seçim zaferi kazanmasına izin vermedi. MHP’ye hem ihtar verdi, hem de tümden sahneden çekilmesini engelledi.

BDP yüzünden siyasetin çözmeye yanaşmadığı baraj sorununu da, BDP için yine seçmen çözdü. Bunu çözerken de BDP’ye “Kürt sorununun çözümünde sen kilitsin, geleceğin inşasında önemli ortaklardan biri ol” demiş oldu. Her ne kadar BDP bu mesajı aldığını şimdiye kadar gösterememiş olsa da!

Seçimleri liderler kazanır, liderler kaybeder

Seçmenin sandık başındaki kararını etkileyen çok sayıda faktör vardır ama bir seçimin kaderini liderden daha fazla hiç bir faktör belirlemez. Çünkü seçimleri lider kazanır, lider kaybeder. Liderin asli görevi stratejiye karar vermektir. Hem stratejiye, hem de stratejik kadrolara. Yoksa yenilgi kaçınılmaz olur. Savaşı kaybeden bir orduda ere, erbaşa, manga komutanına, takım komutanına nasıl hesap sorulmazsa, seçim kaybeden bir partide de alttakilere hesap sorulamaz. Savaş kazanılmışsa onur, kaybedilmişse utanç başkomutana aittir, asla başkasına değil! Seçimlerde de lidere.

Her siyasi kampanyada tek ve en önemli etken stratejidir. Doğru strateji sıradan bir kampanyanın seçim kazanmasını sağlayabilir ama eğer strateji doğru değilse, parlak ve büyük bütçeli bir kampanyanın başarısız olması kaçınılmazdır. Doğru bir stratejinin ilkeleri AKP için de, CHP için de, MHP için de aynıdır. Siyasetçilerin çoğu kez sormayı akıl etmediği, gündeme geldiğinde de cevap bulmakta zorlandığı soru “strateji nedir” sorusudur. Bu yazı dizisi umarız en azından doğru soruya cevap aramanın önemini göstermekte işlevli olmuştur.

Milliyet Gazetesi için hazırladığım 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin 16 Eylül 2011'de yayınlanan SONSÖZ bölümü...

BDP gerilim ve şiddetle kazandı

12 HAZİRAN ANALİZİ
KİM NİYE KAYBETTİ?
KİM NİYE KAZANDI? - 5

Milliyet, 16 Eylül 2011

‘Açılım’ politikasının iflasıyla Kürt kökenli seçmen arasında oluşan öfke, BDP kampanyasının zemini oldu. BDP, kampanya boyunca, kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını seçmenlere anlattı ve taleplerini dillendirdi Açılım döneminde AKP ile işbirliğine yakın olan seçmen kesimleri, KCK davasından sonra bunun kendilerine fayda sağlamayacağı noktasına geldi ve silahla şiddet siyaseti yanlısı şahinler bölgede inisiyatifi tümden ele geçirdi BDP’nin ana stratejisi daha fazla gerginlikti. Seçim yaklaştıkça BDP kampanyasında şiddet ögesi arttı. Güvenlik güçleriyle aleni zıtlaşmaların oyları artıracağı varsayılıyordu. Gerilimden nasıl dönüleceği ise kimsenin umurunda değildi


12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nin dördüncü siyasi gücü Barışve Demokrasi Partisi (BDP)‘ydi. Oy oranı açısından olmasa da sandalye sayısı açısından BDP, bütün analizlerin ve tahminlerin üstünde başarı elde etti. Hatip Dicle’nin milletvekilliği YSK tarafından seçimin ertesinde düşürüldü ama BDP’nin desteklediği bağımsız adaylardan 35’i meclise girmeye hak kazandı.
Bu dikkate değer başarının elde edilmesinde birkaç etmen var: Bunların en önemlisi BDP’nin seçmen kitlesini daha referandum öncesinden mobilize etmeye başlamasıdır. BDP, profesyonel bir kampanya yapmasa da seçmenlerin mobilize edilmesini hedefleyen bir saha çalışması yaptı.
Aslında BDP, referandum öncesinden itibaren sahadaydı. Bugün seçimler geride kaldı ama BDP’nin sahadaki varlığı hala devam ediyor.

‘Kürt açılımı’ndan şahinlerin egemenliğine

Hükümetin 2009 yılında başlattığı ancak sonuçsuz kalan “Kürt açılımı” süreciyle oluşan toplumsal iklim BDP’nin en önemli avantajıydı. 12 Eylül referandumuna dönük “boykot” politikasıyla BDP, Güneydoğu Anadolu bölgesinde ana siyasi figür olmayı başarmıştı. Açılım politikasının iflasıyla Kürt kökenli seçmenler arasında oluşan öfke, BDP’nin yürüttüğü kampanyanın zemini oldu. BDP, kampanya boyunca kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını seçmenlere anlattı. BDP, Güneydoğu’yu ilgilendiren acil sorunların çözümü konusunda adımların atılmasını istiyordu. Bölgesel özerklik, Kürtçe’nin yerel yönetimlerde kullanılması ve eğitim dili yapılması BDP’nin temel talepleri arasındaydı.

Seçime doğru yükselen tansiyon ve bölge seçmenlerini kazanma konusunda yaşanan açık rekabet nedeniyle hükümet, bu taleplere cevap vermedi. Hükümet, çözümü seçim sonrasında yapılacak olan yeni anayasaya bırakmıştı. KCK davası kapsamında Kürt siyasetinin bilinen bazı isimlerinin tutuklanması gibi gelişmeler bölge seçmenlerinin bir bölümünde, hükümetin açılım politikalarını tümden terk ettiği duygusunu yarattı.

Açılım döneminde AKP ile işbirliği politikasına yakın olan seçmen kesimleri, KCK davasından sonra AKP ile işbirliğinin kendilerine fayda sağlamayacağı noktasına geldi. Bu aşamadan sonra sivil siyaset yerine, silaha ve şiddete dayalı siyaset yanlısı şahinler bölgede inisiyatifi tümden ele geçirdiler.

Seçimler yaklaştıkça BDP seçim kampanyasında şiddet ögeleri artmaya başladı. Bazı BDP milletvekilleri, güvenlik güçleri ile halkın karşı karşıya gelmelerinden yarar umacak noktaya geldi. Resmi güvenlik güçlerini tokatlayan, zırhlı personel taşıyıcıların üstüne çıkarak fotoğraf veren BDP milletvekillerinin yarattığı algı, Kürt siyasetinin giderek anormalleşmekte olduğunu gösteriyordu. Ortaya çıkan algı, sivil siyaset algısı değildi artık. Özellikle PKK militanlarına benzer üniformalar giyen bu politikacılar ülkenin batısında kaygı uyandırmaya başlamıştı.

KCK, sivil itaatsizlik ve TBMM boykotu

6 Ocak ayından itibaren Güneydoğu’da şiddet ikliminin tohumları artık herkesin dikkatini çekecek seviyeye ulaşmıştı. Güvenlik güçleri zaman zaman aşırı güç kullanıyordu. Her KCK duruşması gerginliği biraz daha tırmandırıyordu. BDP’nin geliştirdiği sivil itaatsiz eylemleri ileNevruz kutlamaları sırasında yaşananlar gerginlikleri yaygınlaştırıyordu.

Kürt siyasetinde egemen olan hava, iktidara tam güvensizlikti. BDP kendi tutumunu, devletin eski tarz baskı politikalarına dönmesine bağlıyordu. PKK’nın eylemsizlik kararını seçim sonuna kadar uzatmış olması, iktidara tanınan son şans olarak adlandırılıyordu.

BDP Seçim kampanyasının ana stratejisi: Gerginlik

BDP’nin kampanyasının ana stratejisi daha fazla gerginlikti. Güvenlik güçleriyle yapılan aleni zıtlaşmaların BDP oylarını artıracağı varsayılıyordu. Ortaya çıkacak gerilimden nasıl geri dönüleceği kimsenin umurunda değildi.

BDP, milletvekili adaylarını belirlerken iki farklı amacı tek potada eritti. Hem ağırlıklı olarak kendi çizgisinden isimler aday gösterilecek, hem de daha uzlaşmacı bir algı yaratılacaktı. Böylece bir taraftan adayların ağırlıklı kısmı militan nitelikli kişilerden (özellikle KCK davasından tutuklu olan siyasetçilerden) seçildi. Diğer taraftan da doğrudan Kürt siyasetiyle özdeşleşmemiş Türk solundan isimler, hatta muhafazakar ve ayrılıkçı olmayan bazı Kürt isimler. BDP adaylıklarındaki kadın-erkek oranı bu kez kadınlar aleyhine bozulsa da tabanın sesinin listelere yansıması sağlandı.

Öte yandan Türk solundan gösterilen saygın isimler, BDP’ye Batıda sosyalist seçmenlerin oyunu kazanmandırmakla kalmadı, medya ve aydın desteği de sağladı. Bu seçimde BDP, daha güçlü bir ideolojik ve bölgesel cephe kurmuş gibi görünüyordu.

Okuma yazma bilmeyen seçmenlere ölçülü ipler

Büyük illerdeki adayların bir kaçı dışında BDP seçim kampanyasında profesyonel bir iletişim ekibiyle çalışmadı. BDP’nin kampanyası özünde bir taban hareketi (Grassroots) kampanyasıydı. Söylem olarak Abdullah Öcalan’ın hapishane şartlarının iyileştirilmesi, Nevruz kutlamaları ve “sivil itaatsizlik” eylemleri gibi konuları kullanarak taban hareketlendirdi.

BDP’nin saha takımı, seçim günü için kendi seçmen tabanını sandığa daha da titiz hazırladı. Sahadaki görevliler, sokak sokak, mahalle mahalle seçmeni örgütledi. Örneğin okuma-yazması olmayan seçmenlere hangi bağımsız adaya oy lazımsa, ona göre ölçeklendirilmiş ipler vererek sandığa yolladı.

Sonuç: 35 milletvekili ile Meclis’i protesto

BDP, 12 Haziran Seçimiyle Kürt siyasetinin tüm zamanlarda elde ettiğini en fazla sandalyeyi kazanmış oldu. Buna rağmen seçmen oranında dikkate değer bir yükselmeden bahsedebilmek neredeyse imkansız. 12 Haziran Genel Seçimleri’nde aday olan tüm bağımsızların aldığı oylardan BDP’nin destekleri çıkarıldığı zaman toplamda yüzde 6.3’lük bir oy oranı elde edildi. Ortaya çıkan gerçek şu ki, Kürt siyasi hareketi ne yaparsa yapsın seçmen desteği yüzde 7’ye bir türlü ulaşmıyor.
Aslında bu sonuç Kürt sorununu çözmek isteyen siyaset için bir ölçüde şanştır. Çünkü bir kez daha ortaya çıktı ki, bölge seçmeni gerginlik siyasetine tümden onay vermiyor.

Ne yazık ki, seçim sonrası gelişen olaylar, siyasetin ve yargının milletvekili seçilen kişilerin tutukluluk sorununu çözememesi mevcut gerginliği daha da artırdı. Ve BDP, TBMM’ye girmeyi reddetti. Seçim sonrası BDP’nin daha barışçıl amaçlara hizmet edeceği beklenirken, seçim öncesinin umutları giderek kayboldu.

Bu ülkede yaşayan aklı başında çoğunluk biliyor ki, Kürt sorunu gerçek bir sorun. Ve siyaset, ne yapıp yapıp bu soruna kısa zamanda çare üretmelidir. Yeni anayasa bu sorunun tümüyle çözümü için kaçırılmayacak en büyük fırsattır. Bütün diğer partiler gibi, BDP de yeni anayasa sürecinde oluşacak büyük uzlaşmanın bir parçası olmak ya da olmamak gibi çok temel bir kararı vermek ve gereğini yerine getirmek durumunda.

Milliyet Gazetesi için hazırladığım 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin 16 Eylül 2011'de yayınlanan BDP bölümü...

29 Eylül 2011 Perşembe

MHP’nin Barajla Bitmeyen İmtihanı

MHP lideri Devlet Bahçeli "Püskevit" ile sempati yarattı.
MHP’nin İdeoloji Sorunu

Son yıllarda, MHP içinde ideolojiyle ilgili derin bir tartışma ve giderek berraklaşan bir ayrışma yaşanıyordu. Bu tartışmalar 12 Eylül Anayasa Referandumu’nda önemli orandaki MHP seçmeninin “evet” oyu vermeleri ile kamuoyunun gündemine de girdi.

MHP’deki tartışma bir çeşit “Gelenekçi”“Yenilikçi” tartışmasıydı. “Gelenekçi” tarafı eski iki kutuplu dünyanın dar milliyetçileri oluştururken, “Yenilikçi” tarafı MHP’nin ideolojisinin zamana uydurulmasını talep edenler oluşturuyordu. Yenilikçi grup, “Milliyetçiliği sadece Türkçülük olarak yorumlamaya devam edersek ülkemizdeki diğer etnik unsurların desteğini nasıl kazanacağız? MHP olarak milliyetçiliği 80 öncesindeki anlamıyla savunmaya devam edersek, milyonlarca Kürt vatandaşın sorununa nasıl cevap üreteceğiz? Milliyetçilik demokratikleşme taleplerine neden karşı olsun?” diyorlardı. Bu grup, kendini yenilemeden MHP’nin varlığını sürdürmesinin imkansız olacağına inanıyordu.

Bu gruba göre MHP’nin oy tabanı tamamen ülkücülerden oluşmuyordu. MHP geleneksel hayat tarzından da besleniyordu. Buna rağmen, değişen toplumsal yapı nedeniyle her geçen gün MHP’nin tabanı daralıyordu. Eğer MHP kendine yeni bir siyasi pozisyon tarif etmezse, ne yaparsa yapsın kısa sürede varlık sorunuyla karşı karşıya kalacaktı.

Ülkücü kadrolar arasındaki bu derin tartışma zamanla kamplaşmaya döndü. Parti içindeki ve parti dışındaki ülkücüler tartışmada saflarını netleştirdiler. Ülkücü çizgideki yayınlar da bu tartışmaya paralel olarak saflaştı. Seçime yaklaşırken “Gelenekçi” eski grup ağırlığını koydu. Mansur Yavaş, Vedat Bilgin gibi “Yenilikçi” isimler partiden ayrılmak durumunda kaldı.

MHP’nin Varlık Sorunu
2002 Genel Seçimlerinde seçmenlerinin büyük bölümünü AKP’ye kaptırmış olan MHP, 2004, 2007 ve 2009 seçimlerinde bu seçmenleri yavaş yavaş kazanmıştı. 12 Eylül referandum süreci, bu yolda bir dönüm noktasıydı. Ülkücü seçmenlerin bir bölümünün referandumda “evet” oyu vermiş olması, MHP için alarm zillerinin çalması demekti. MHP’nin artık bir baraj sorunu vardı, çünkü oy oranı % 8-9 bandına gerilemişti.

12 Haziran’a yaklaşırken saygın pek çok araştırma uzmanı AKP'nin bir kez daha seçimlerden birinci parti olarak çıkacağını söylüyordu. Cevabı bilinmeyen şuydu: AKP parlamentoda basit çoğunluk mu elde edecekti, yoksa, anayasayı tek başına yapabilecek bir çoğunluğa mı ulaşacaktı. İlk alternatifte AKP'nin yeni anayasa için meclise girecek diğer partilerden en azından biri ile uzlaşması gerekecekti. İkinci alternatifte istediği her şeyi yapma fırsatı olacaktı.

İşte bu iki alternatiften hangisinin gerçekleşeceği MHP’nin durumuna bağlı olacaktı. MHP yüzde 10 barajını aşarsa AKP uzlaşmaya zorunlu kalacaktı. Bu nedenle seçime doğru olan süreçte MHP ile AKP arasındaki ilişki bir çeşit hayatiyet mücadelesine dönüştü. İyi bir seçim kampanyasıyla MHP’nin barajın altına itilmesinin pekala mümkün olduğunu düşünen çevreler, bu partiyi barajın altına kesinlikle itmek amacıyla operasyona başladılar.

Başta Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP sözcüleri MHP seçmenini kazanacak söylemler kullanmaya başladılar. Amaç ortadaydı: MHP’yi yüzde 10 barajının altına itmek ve mecliste 367 sandalye elde edecek bir seçimbaşarısına ulaşmak! Televizyon ekranlarını dolduran AKP yandaşı onlarca yorumcu, durmadan MHP’nin barajı geçmesi ihtimalinin zayıflığını anlatıyordu. Milliyetçi seçmen kesimlerine oylarını heba etmemelerini öğütleniyordu.

Bahçeli yola erken çıktı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AKP’nin stratejisini erken fark etti. Henüz seçimlerin 12 Haziran’da yapılacağı kesinleşmeden sahaya indi. Ocak başından itibaren mitinglere başlayan Bahçeli doğru bir zamanlamayla, küskün ülkücü kadroları baba ocağına yeniden davet etmeye başladı. MHP ne yapıp yapmalı AKP’ye kaptırmış olduğu ülkücü -milliyetçi oyları yeniden kazanabilmeliydi.

Bu strateji sonuç verdi. MHP’yle yollarını ayırmış olan eski ülkücü kadroların bir kısmı ve bazı merkez sağ isimler, seçimlere doğru MHP rozeti taktılar.

MHP’nin Seçim Vaatleri

Türkiye AKP’nin açılım politikaları sonrası federasyon baştaolmak üzere, özerklik, iki dilli yaşam gibi önemli tartışmalardan geçiyordu. Seçmenlerin bir bölümü, Kürt sorununun demokrasi ve insan hakları bağlamında yeni anayasayla çözümünü umut ederken, bir bölümü Kürt milliyetçiliğinin bunlarla yetinmeyeceğini düşünüyordu. Önemli orandaki bir seçmen kesimi, ülkenin bölünmeye doğru her geçen gün yol aldığına inanmaya başlamıştı.

MHP “Ülke bütünlüğünün korunması konusunda seçmenlerin güç birliği yapması gerektiğini, AKP’nin ülkede yaptığı tahribatın bertaraf edilmesinin şart olduğunu, devletin bekası için 12 Haziran’ın kritik öneme sahip olduğunu” söyleyerek kampanyasına start verdi.

Buna rağmen MHP, bir 2023 vizyonu tanımladı. MHP’nin seçim beyannamesinde temel vurgu güvenlik değil, ekonomiydi. Türkiye kendi bölgesinde bir güç merkezi olacaktı. Ekonomide dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olmak, yıllık yüzde 7 büyüme, 14 bin dolarlık kişi başı milli gelir, 200 milyar dolarlık ihracat, yılda 700 bin kişiye iş imkanı sağlamak gibi hedefler dikkat çekiyordu.

MHP Seçim Kanunu’nun gözden geçirileceğini, siyasi ahlak yasası çıkarılacağını, yeni anayasanın uzlaşmayla yazılacağını söylüyordu. Ama MHP, siyasi af çıkarılmasına asla müsaade etmeyeceğini, Türkçe dışında başka birdilde eğitime karşı duracağını da açıkça söylüyordu.

MHP'nin yoksullara vaadi: "Hilal Kart"
MHP beyannamesinde yoksul kesimlerde unutulmamıştı. Muhtaç ailelere temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri birer “Hilal Kart” dağıtılacak, aileler esnafı da desteklemek üzere bu kartlarlasadece ikamet ettikleri ilçe esnafından alışveriş yapılabilecekti.

MHP Kampanyası

MHP kampanyasına “Ses Ver Türkiye” sloganıyla başladı. Her ne kadar “ses” kelimesi Arapça’da “oy” anlamına gelse de, sloganın bu anlama geldiğini Türkiye’de çok az seçmen anladı. MHP kampanyası, soğuk ve renksiz bir kampanyaydı. CHP ve AKP kampanyalarıyla kıyaslanabilecek profesyonellik düzeyinde değildi.

Televizyon kanallarında CHP’nin Mart başında, AKP’nin ise Mayıs’ın ilk haftasında yayınlamaya başladığı reklam filmlerinin gösterimi devam ederken, MHP’nin reklam filmleri de Mayıs ortasında yayına girdi.

MHP’nin reklam filminde hedef kitlesine ‘Karar anı geldi ’ diye seslenen MHP; “ 12 Haziran’da milletimiz temiz toplum, temiz siyaset ve temiz yönetime kavuşacak” diyordu. Yarı profesyonel bir şekilde hazırlanmış olan filmlerde animasyon ve arşiv görüntüleri kullanılıyordu. Bunların ilkinde, genel başkan Devlet Bahçeli’nin hareketsiz görüntüsüne de yer veriliyordu. ‘Ses Ver Türkiye’ sloganıyla yayınlanan reklam ilk kez 10 Mayıs’ta yayınlandı.

MHP “Ses Ver Türkiye” derken, kendi siyasi pozisyonunun gereği olarak ulusal birlik ve bütünlüğe odaklanıyor ve ülkenin her kösesinin sesi olmak istediğinin altını çiziyordu.

Gençler ve ilk oy

MHP kampanyası özellikle gençlerin ilk oylarını hedefliyordu. Seçimlere doğru patlak veren Şifre Skandalını anlatan bir genç : Yaşım 18, lise son sınıftayım. Bütün yıl gece gündüz çalıştım ama şifre skandalı moralimi çok bozdu. Sınavlarla bugünümüzü, şifreyle geleceğimizi karartmaya kimin hakkı var. 12 Haziran benim için karar anı olacak, bu yüzden ilk oyum Milliyetçi Hareket Partisi’ne!” diyordu.
video

Bir başka genç : İlk kez oy kullanacağım. Şifre skandalları, terör, bölücülüközellikle işsizlik beni çok kaygılandırıyor. 12 Haziran benim için karar anıolacak. Bir oyun bile ülkemin kaderini değiştireceğine inanıyorum. Ülkeme güvenmek, yarınımdan emin olmak için ilk oyum Milliyetçi Hareket Partisi’ne” diyordu.

MHP yaptırdığı “Her yıl 700 bin işsize işverilecek” ve “Hilal kart ile 13 milyon yoksul düzenli bir gelire kavuşacak” filmleri ile de CHP’nin oy almak istediği yoksul kesimlere seslendi.

Bahçeli ve “Püskevit” vakası

Devlet Bahçeli, aynen Kılıçdaroğlu ve Erdoğan örneklerinde olduğu gibi iki MHP filmini bizzat seslendirdi. Bahçeli bu filmlerde bir taraftan AKP iktidarında yaşananlar milletimizi üzüyor. Artık karar anı geldi. Sesime kulak ver Türkiye! 12 Haziran’da Milliyetçi Hareket iktidara gelecek. Hilal kart ile 13 milyon yoksul düzenli bir gelire kavuşacak. 700 bin işsiz, iş bulacak. Milletimiz temiz toplum, temiz siyaset ve temiz bir yönetime kavuşacak. “ diyerek sosyal adalet vurgusu yapıyordu.

Diğer taraftan da “Artık karar anı geldi. 12 Haziran’da terör ve bölücülük bitsin istiyorsanız; Milliyetçi Hareket olarak söz veriyoruz. Terörle müzakere değil, mücadele edeceğiz. Teröristleri dağdan indirip yargılayacağız. Örgütün İmralı’dan yönetilmesine izin vermeyeceğiz. Milletimizin birlik ve bütünlüğünü yeniden sağlayacağız” diyerek terörle mücadele ve milli birlik vadediyordu.

MHP kampanyası her ne kadar, soğuk ve donuk bir kampanya olsa da, Bahçeli’nin Mayıs başında Yozgat’taki mitingde seçmenlerle konuşurkensarf ettiği “Püskevit” kelimesi beklenmedik bir sempati yarattı. Püskevit, bir anda sosyal medyada fenomen oldu. Onlarca genç “Püskevit” kullanan viral video yaptı, yayınladı. Bahçeli farkında olmadan kampanyasına kişisel sempati katmıştı.
Seks kasetlerinden sonra MHP'den 10 üst düzey yöneticileri istifa etti.
Dünya Demokrasi Tarihinin En Kirli Kampanyası

Seçime haftalar kala, kendisini "Farklı ülkücülük" olarak konumlayan bir web sitesi, sözüm ona MHP ve ülkücülüğü arındırmak için bir seks videosunu yayınladı. Video’da MHP’nin iki genel başkan yardımcısı aynı mekanda, iki ayrı kadınla uygunsuz bir vaziyette görülüyordu. Bu kişiler sağ seçmenler ve Alevi seçmenler hakkında yakışıksız ifadeler de kullanıyorlardı. Zamanlama çok akıllıca gözüküyordu.

Seks videoları yayınlanır yayınlanmaz Devlet Bahçeli, videoda görüntülenen genel başkan yardımcılarının derhal gereğini yapmasını istedi. MHP’nin iki genel başkan yardımcısı Bahçeli’nin çağrısına uyarak istifaettiler. İlgili kişilerin istifasıyla boşalan adaylıkları sıradaki isimler doldurdu.

İlk kasetin yayınından sonra araştırma şirketlerinden gelen veriler MHP’nin oy kaybettiğini ve hızla barajın altına kaydığını gösteriyordu. Bu aşamada Bahçeli kriz yönetimi konusunda yeni bir şey yapmak yerine, normal programına devam etti.

Kasetleri serviseden web sitesi, 18 Mayıs’ta Bahçeli ve tüm MHP yönetimini istifayadavet etti. İstifa etmezlerse, MHP’nin diğer yöneticilerinin kasetleri servisedilecekti. Tüm Türkiye o andan itibaren tehdidin gerçek mi, blöf mü olduğunutartışmaya başladı. Devlet Bahçeli bu kez tavrını değiştirdi, tehdide pabuçbırakılmayacağını söyledi. Bunun üzerine site yeni kasetleri yayınlamayabaşladı. Blöf değil, gerçekti durum! Aynı gün, sitenin adlarını saydığıyöneticiler art arda istifa etmeye başladı. MHP neredeyse yöneticisiz kaldı.

İkinci kaset dalgasından sonra seçmende ilginç bir tepki ortaya çıktı. Bir kısım seçmenler MHP’yi terk etmeye devam ederken, bir kısım seçmenler MHP’ye oy vereceklerini beyan etmeye başladılar. Kaset operasyonunu düzenleyen güçlerin hedeflediğinin tersine MHP’nin oyları yeniden barajın üstüne yükselmeye başladı. Büyük bir olasılıkla bazı seçmen grupları, kasetlerdeki “ahlâksızlıkların” yanındadaha büyük boyutlu bir “ahlaksızlıklakarşı karşıya olduğunu anladı: Hedef, ülkücülüğün ahlaksızlıktan temizlenmesi değil, MHP’nin ortadan kaldırılmasıydı! Son iki haftada MHP oylarında hissedilir bir artış ortaya çıktı.

IPSOS KMG Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün 12 Haziran Genel Seçimlerinin yapıldığı gün gerçekleştirdiği sandık sonrası anketinde bu durum net olarak görülüyordu. 12 Haziran’da MHP’ye oy veren seçmenlerin %18’i kaset olayı nedeniyle MHP’yi tercih ettiklerini beyan ediyorlardı.

Ne yapan ortada, ne hesap soran!

Gelecekte Türkiye siyasi iletişiminin tarihini yazacak olanlar, 12 Haziran Genel Seçimlerini yazarken MHP’ye dönük kaset skandalını yazmadan geçemeyecekler. Bu skandal, sadece bizim tarihimizin değil, tüm demokrasi tarihinin en kirli skandallarından biridir. Çünkü bu skandalla ortaya çıktı ki, son derece organize bir güç, seçimlerin kaderini etkilemek için aylar ve belki yıllar önceden birsiyasi partinin tüm üst yönetimini takibe almıştır. Partinin tüm tepe yöneticilerinin evlerine, ofislerine, konakladıkları otellere ve hatta tanıdıklarının mekanlarına düzenekler kurulmuş ve yaptıkları, konuştukları herşey kaydedilmiştir. Zamanı geldiğinde de, yapılan kayıtlar servis edilmiştir.

Yapılan şey bir çok yönüyle kirlidir. Şurası kesin ki, bu operasyonu yapan güç, hem çok profesyonel bir güçtür, hem de finansal derinliğe sahiptir. Onlarca önemli siyasi kişiyi aylarca takip etmek sadece büyük bir organizasyon gerektirmekle kalmaz, emniyet güçleriyle en azından dirsek temasını da gerektirir. Gerçek bir demokraside bu denli kirli bir operasyon yüzlerce resmi görevliyi harekete geçirirdi. Ama, Türkiye’de ne emniyet, neyargı, ne de siyaset olayı aydınlatmak için kılını kıpırdattı. Daha da ilginci, seçimden sonra MHP yönetimi de işin peşini bıraktı.

Sonuç: MHP ihtiyaç olmaya devam edecek mi?

Bugün geriye bakıp konuşursak, dünyanın kirli operasyonlarından birine maruz kalmış olan MHP’nin barajı geçmiş olması bir mucizedir. İronik olsa da MHP, ikinci kaset operasyonuna teşekkür borçlu görünüyor. Operasyonu yapanlar ikinci kaset operasyonunda zamanlama hatası yapmamış olsalardı, çok farklı bir tablo ile karşı karşıya kalmış olacaktık.

Bununla birlikte MHP’nin mevcut pozisyonun sürdürülebilir olmadığı artık aşikardır. Bugün yeniden seçimlere girilse, MHP muhtemelen barajın altında kalma tehlikesiyle yine karşılaşacaktır. Çünkü MHP, giderek toplumsal bir ihtiyaç olmaktan çıkıyor. Partinin pozisyonu ve ideolojisi 1980 öncesindeki noktada durdukça bu problem devam edecek. MHP kendini yenileyemezse hem kadrolarını, hem de seçmenlerini kaybedecek. Her ne kadar Türkiye CHP’nin kendini yenilemesiyle meşgul olsa da, yenilenme sorunu MHP için de can alıcı bir sorun olmaya devam edecek.

Milliyet Gazetesi için hazırladığım 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin 15 Eylül 2011'de yayınlanan MHP bölümü...

25 Eylül 2011 Pazar

CHP’de ölümcül hata kendine propaganda

12 HAZİRAN ANALİZİ
: KİM NİYE KAZANDI, KİM NİYE KAYBETTİ? - 4

CHP lideri Kılıçdaroğlu, eşiyle birlikte görüldüğü reklam filminde...
Yeni CHP: Deve mi kuş mu?


CHP’nin yeniden konumlamasıyla ilgili olarak yapılan ikinci stratejik hata, Ergenekon sanıklarının aday gösterilmeleriydi. Zira Ergenekon sanıklarının adaylığı “Yeni CHP” ile formülize edilen stratejik yönelime kökünden darbe vurdu. Ergenekon sanıklarının adaylığı seçmenin zihnini karıştırmakla kalmadı, bazı sol ve liberal oyların kaybedilmesine de neden oldu. Çünkü CHP’nin yeniden konumlanmasına ait olarak orta yerde giderek belirmekte olan şey ne kuş, ne de deveydi; bir devekuşuydu!

Ergenekon sanıklarının adaylığı açıklandıktan sonra, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı ile CHP’ye sempati duymaya başlayan sol aydınların desteği de kaybedildi. Merkez sağdan son anda partiye alınan isimlerin CHP listelerinden aday gösterilmeleri de benzeri bir problem yarattı. 20-30 yıldır milletvekili elde edilemeyen illerde aday gösterilseler bir taktik başarıya dönüşecek olan bu yöntem, sağdan oy getirmediği gibi metropollerdeki garanti sandalyelerin bir kısmının merkez sağa ikram edilmesine yaramış oldu.



Eski kadroların gücü küçümsendi

CHP’nin yaptığı üçüncü stratejik hata, partinin eski kadrolarının ve cari teşkilatlarının gücünün küçümsenmesiydi. Deniz Baykal dışında son 15-20 yıldır parti yönetiminde kilit pozisyonlarda bulunmuş olan hiçbir isim milletvekili adayı gösterilmedi. Daha da beteri, adaylık için istifa etmeye cesaretlendirilen il ve ilçe başkanlarından da neredeyse kimse listelerde kendini bulamadı. İlave olarak seçime bir kaç ay kala üç büyük ilin yönetimleri toptan değiştirildi. İstanbul il yönetimi, seçim arifesinde bir kez daha yenilendi.


Doğal olarak partinin cari örgütüne hakim olan eski yapı, top yekün bir tasfiye harekatıyla karşı karşıya olduğunu algıladı. Ve sonuçta parti teşkilatları, seçim için çalışacak motivasyondan uzaklaşmış oldu. Ortaya çıkan iklim yüzünden, kendi bölgelerinde seçmenlerle güçlü bağlara sahip olan eski yöneticiler ve eski milletvekilleri kampanyaya destek olmak yerine köstek olmayı tercih ettiler.



Bas bas paraları Leyla’ya!

Dördüncü hata; seçim kampanyası sürecinde CHP parti teşkilatlarının ihtiyaç duyduğu finansman desteğinin verilmemesiydi. Hazine yardımı ve aday adaylıkları dolayısıyla partinin kasasında bulunduğu bilinen yaklaşık 100 milyon TL’lik bütçenin neredeyse tamamı genel merkez tarafından kullanıldı. İl örgütlerine ya hiç para gönderilmedi, ya da sembolik rakamlar gönderildi. Örgütler finansman olmadan yapılamayacak pek çok kampanya görevini bu nedenle yerine getiremedi.


Çünkü parti yönetimi televizyon reklamlarıyla seçimlerin kazanılabileceğine inanmıştı. Parti yönetimi “Örgüt seçim kazandırmaz, seçim kaybettirir”e inandırılmıştı. Kampanyada “Mümkünse örgüt karışmasın“ anlayışı hakimdi. TV reklamlarıyla seçimin kazanılabileceğine o kadar inanılmıştı ki, kampanya sürecinde yapılanların seçmeni ikna edip etmediğini araştırmaya dahi bütçe ayrılmadı.


Oysa ki demokrasilerde seçim kazanmak bu kadar basit bir iş olsaydı, medya veya sermaye sahipleri bunu kendileri yapardı. Parti teşkilatlarına da gerek kalmazdı!

‘Türkiye rahat bir nefes alacak!’

Nihai ve öldürücü hata seçim kampanyasının stratejisinin kökten yanlışlığıydı. “Türkiye rahat bir nefes alacak” sloganıyla yapılan kampanya biz seçmenlere şunu söylüyordu:



“Türkiye, AKP iktidarları döneminde ekonomik olarak kaybetmiştir. Halk mağdur edilmiştir, fakirleştirilmiştir. Demokrasi yozlaşmıştır. Biz iktidara gelince bunları düzelteceğiz; herkese rahat nefes aldıracağız.”



Seçim kampanyaları toplumsal algılarla ilgili bir profesyonel alandır: Algıları esas alır ve işini algıların üstüne bina eder. Kısa sürelerde onu değiştirmekle uğraşmaz. Uğraşsa bile başaramayacağını bilir.


Gerçek yada değil; Türkiye ekonomisi ile ilgili net olan toplumsal algı şudur: 2002 - 2011 yıllarında Türkiye ekonomisi iyileşmiştir. Açık kaynaklarda pekala bulunabilecek onlarca bağımsız araştırma gösteriyor ki, Türkiye’deki çoğunluk, geçmişle kıyasladığında, AKP iktidarları dönemindeki ekonomik gelişmelerden ve kendi durumundan memnun. Bazı seçmen kesimleri AKP’nin demokrasi ve devlet yapılanması konusunda attığı kimi adımlardan ürkse de çoğunluk memnun olduğunu ifade ediyor. 12 Eylül referandumunun sonucunda seçmenin yüzde 58 oranıyla AKP’yi ödüllendirmiş olmasının nedeni de buydu zaten.



İşte bu yüzden CHP’nin “nefes aldırma vaatli” kampanyası seçmeni harekete geçirmedi. Çünkü, AKP iktidarları döneminde kaybeden kesimler zaten CHP’nin seçmeniydi. CHP’nin ulaşmak ve ikna etmek zorunda olduğu seçmen çoğunluğu ise “nefes alamama” gibi bir durum hissetmiyordu.

 TV reklamlarının dili karamsar ve negatifti
.

Şubat sonundan itibaren CHP’nin profesyonel reklam filmleri birbiri peşi sıra TV kanallarında yayınlamaya başladı. Aile Sigortası, CHP Manifestosu, Çocuk Bütçesi, Söz Veriyoruz, İşçi Bayramı, Çiftçi Filmi gibi hedef kitlesi farklı olan filmler beş ay boyunca onlarca kanaldan, yüksek bir toplam izlenme oranı (GRP) elde edecek şekilde yayınlandı. CHP’nin TV reklam filmlerinde duygusal tonu yüksek bir dil kullanıldı. Filmlerin seslendirmesi parti lideri Kemal Kılıçdaroğlu tarafından yapıldı. Ama CHP kampanyasının tonu karamsar ve dili negatifti. Reklam filmlerinin kareleri karanlık görüntüler, fakirlik, umutsuzluk ve endişe içeriyordu. Kampanya özetle bir sosyal adalet kampanyasıydı: Aileler sigortalanacak, sosyal yardım alanlar utandırılmayacak, emeklilerin maaşı ayarlanacak, çocuklar süt içebilecek, vs...

En önemli şey unutulmuştu: CHP kampanyasında ülkenin topyekün geleceğine ilişkin bir toplam vizyon yoktu. Ne bir Türkiye hayali, ne de bir büyük umut! Varsa bile bunu seçmen anlayamamıştı.

CHP internette varlık göstermeye çabalıyordu ama, sahada sıkıntılıydı.

CHP ilk kez bu seçimde internette varlık gösterdi. Sosyal medyada çeşitli denemeler yaptı. Her ne kadar AKP ile kıyaslanacak oranda olmasa da www.chp.org.tr , www.herkesicinchp.com, www.seffafsayfa.com gibi resmi CHP sitelerinin yanısıra il başkanlıkları ve bazı adaylar için web siteleri açıldı. “CHP Sosyal Medya” adıyla oluşturulan parti içi birimi, bir taraftan sosyal medyada tohumlama yapmaya uğraşırken, diğer taraftan AKP’nin reklam filmlere internetten viral videolarla cevap veriyordu.


Saha işleri ise sıkıntılıydı. İl yöneticilerinin bir kısmına göre örgütlere propaganda malzemesi dağıtımı yönetilemiyordu. “Yıllarca bu konuda deneyimi olan parti çalışanları bir tarafa bırakıldı. İşe yeni alınan tecrübesiz görevliler propaganda malzemelerinin dağıtımını organize edemedi. Tonlarca afiş, broşür depolarda kaldı.”


Mitinglerde yaşananlar bundan farklı değildi. Kemal Kılıçdaroğlu planlama hataları yüzünden her gün ülkenin bir ucundan bir başka ucuna sürüklendi. Siyasi iletişim tecrübesi olmadığı anlaşılan kişilerce hazırlanan içeriksiz ve AKP’nin belirlediği gündeme cevap yetiştirme gayretindeki metinlerle, Kemal Kılıçdaroğlu’nun verimi ve ikna gücü zayıflatıldı.

SONUÇ:
 Stratejide yapılan hata, taktik çabalarla bertaraf edilemez!


12 Haziran akşamı alınan sonuç CHP yönetimi için bir felaketti. Yüzde yüzde 30’un üzerine ulaşacağına kesinlikle inanmış olan yönetim hüsrana uğradı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim gecesi yaptığı konuşma bu şaşkınlığın tüm izlerini taşıyordu. Seçim gecesi için Genel Merkez önünde hazırlanmış olan konuşma kürsüsü ve Kılıçdaroğlu’nun açıklaması sırasında yaşananlar, kampanyanın yönetiminden sorumlu olanların ne kadar hazırlıksız ve amatör olduklarının açık özetiydi.

Özetle CHP tarihinin en yüksek bütçeli kampanyası, seçmeni ikna etme ve CHP’nin oylarını artırma konusunda sınıfta kaldı. CHP’nin yüzde 25- 27 bandındaki durumunu değiştiremediği gibi, MHP lehine gelişen seçmen kaybını dahi önleyemedi. Siyasi iletişim tarihine geçecek kadar önemli hezimetlerden biri yaşandı. Bir kez daha ortaya çıktı ki, stratejide yapılan hata, taktik çabalarla düzeltilemiyor! Bir kez daha ortaya çıktı ki, doğru strateji olmadan yaratıcılığın hiç bir anlamı olmuyor.


CHP ve CHP’nin lider kadrosu, ülkeyi rakibinden daha iyi yönetebileceğine seçmeni ikna edemediği için kaybetti. Kılıçdaroğlu’nun kişisel heyecanı ve olağanüstü bireysel eforu bu bağlamda sonuçsuz kaldı. Zaten 13 Haziran hesapları yapmakta olan parti içi muhalefet, seçimden sonra derhal harekete geçti. Ama bu kişiler kısa sürede eski çamların bardak olduğunu anladı. İşler artık eskisi gibi değildi. “Yeni CHP” yerine, “Yeniden CHP” şeklinde formülize etmeye çalıştıkları eskiye dönüş çabaları sonuçsuz kaldı. Kurultay toplamak için aradıkları imzaların sayısı 250’yi bile bulamayınca strateji değiştirdiler. Taleplerini “Yeni CHP”yi temsil ettiğine inandıkları isimlerin yönetimden uzaklaştırılmasına indirgediler.

Parti içi muhalefet başaramadı ama Kılıçdaroğlu seçimin faturası birilerine kesti. Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir yılda MYK’da yapmış olduğu dördüncü değişikliğin detayları bu nedenle önemlidir. Görünen o ki, CHP liderliği seçim yenilgisinin faturasını, seçim kampanyasının yönetiminden sorumlu olanlara değil, “Yeni CHP”ye kesiyor. Ve “Eski CHP”ye dönüş sinyalleri veriyor. Eğer durum gerçekten buysa, CHP’yi ve Türkiye’yi daha sıkıntılı günler bekliyor demektir.

Milliyet Gazetesi için hazırladığım 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin 14 Eylül 2011'de yayınlanan CHP-3 bölümü...

CHP 5 dramatik hata yaptı, kaybetti



CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 12 Haziran kampanyası için mitingde


Eski CHP’ - ‘Yeni CHP’

Ana muhalefet partisinin yaptığı dramatik hatalardan ilki, bir siyasi parti olarak bizzat CHP’nin kendisiyle ve politik pozisyonuyla ilgilidir. Pazarlama iletişimi diliyle ifade edersek, bizatihi ürünle ilgili olandır.


Kemal Kılıçdaroğlu, Önder Sav’ı diskalifiye ettiği gün ilk kez “Yeni CHP” kavramını kullanmıştı. O andan itibaren de bu kavram, entelektüel kesimlerde, medyada ve seçmenlerin arasında heyecan yarattı, geniş yankı buldu. Başta Önder Sav olmak üzere partinin eski ve cari kadrosunun bir bölümü bu diskura aynı günden başlamak üzere derhal refleks gösterdi. Eskilerin söz konusu refleksi CHP liderliğinde çekingenlik yarattı. Ve CHP yönetimi ertesi sabahtan itibaren “Yeni CHP” kavramını ya hiç kullanmama veya çok çekingen bir şekilde kullanma yolunu tercih etti.


Bu utangaç tavrın sonucu “Yeni CHP”nin ne olduğunu kimse tam olarak anlayamadı. Yapılmaya çalışılan her ne idiyse ortaya konulamaması, kavramın içinin doldurulamaması; doldurulduysa dahi anlatılamaması seçime giden süreçte yapılan en önemli stratejik hataydı.


Oysa “Yeni CHP”, CHP için başarıya ulaşması yolunda gerçek bir madendi. Neden?


Dünya demokrasi tarihindeki tek örnek 
CHP, İstiklal Savaşı’nı örgütleyen kadro tarafından fakat, istiklal kazanıldıktan sonra kurulmuş bir parti. Buna rağmen CHP, seçmenin özgürce oy kullandığı 1950’den sonra hiç bir seçimde tek başına iktidar yüzü göremedi. Partinin eski efsane lideri, “Kıbrıs Fatihi” ve "Karaoğlan” lakaplı Bülent Ecevit dahi CHP’yi tek başına iktidar yapmayı başaramadı. CHP’nin bu durumunun dünya demokrasilerinde bir başka örneği yoktur!


CHP’nin bu başarısızlığının nedeni CHP liderlerinin yetersizlikleri veya parti örgütlerinin zayıflığı değildir; CHP’nin kendini konumlama biçimidir. Özetlersek; son yarım asırdır, CHP’nin bütün liderleri, üyeleri söze, “Cumhuriyeti biz kurduk” ve “Cumhuriyeti biz koruyacağız” diye başlıyorlar. Farkında değiller ama, bu söylem bir ötekileştirme söylemi. “Cumhuriyeti biz kurduk, biz koruyacağız” derken, aynı zamanda seçmenin bir bölümüne “siz de karşıydınız” ve ”yıkmak istiyorsunuz” demiş oluyorsunuz. Bu söylem ve bu söylemin sebep olduğu politikalar yüzünden CHP, tek parti tekelinin ortadan kalktığı günden sonra muhafazakâr seçmen kesimlerinin ne oyunu kazanabildi, ne de sempatisini.



Yeniden konumlandırma açık şekilde anlatılamadı


Kılıçdaroğlu yönetiminin başarılı olabilmesi için ana muhalefetin yeniden konumlandırılmaya ihtiyacı vardı. CHP’nin onlarca yılda oluşmuş ve seçmenin hafızasında yer etmiş olan negatif pozisyonunun değiştirilmesi ve pozitif, yeni bir iletişim dilinin geliştirilmesi şarttı. Bu yeni dille CHP, ülkenin geleceği için umut dolu bir vizyon ortaya koyabilmeliydi.


Siyaset pazarında AKP muhafazakâr-milliyetçi, MHP Türk Milliyetçisi, BDP ise Kürt milliyetçisi konumlarını doldurduklarına göre CHP’ye evrensel sosyal demokrasi konumu kalıyordu. “Yeni CHP” kavramı işte bu doğrultuda stratejik bir yöneliş gibi telaffuz edilmişti. Ama CHP liderliği bu niyetini açık bir şekilde anlatmadı, anlatamadı.


Bu stratejik konumlama yerine, parti liderliği seçim kampanyası sürecinde seçmen kesimlerini segmente ederek, o kesimlere dönük politikaların paketlendiği muhtelif  “açılımlar” yaptı. Üstelik bu açılımları sadece entelektüel kesimlerin anlayabileceği şekilde yaptı. Her bir açılım akademik bir “paper” gibi hazırlanıp, sınırlı sayıdaki gazeteciye veya aydına anlatıldı.


Aslında ortada politik bir netlik yoktu; sadece bir arayış vardı. Arayış partiye yeni katılmış olan akademisyenlere ihale edilmişti. Akademisyenler de kendilerinden bekleneceği gibi bu süreçte CHP’yi bir akademiye çevirdiler. Seçmeni dinlemek ve örgütü işin içine katmak yerine, masa üstü teorik analizlerle zamanı doldurdular.


Öyle ki, seçime haftalar kala parti liderliği, örgütü ve seçmeni dinlemek yerine, akademisyenlerden her gün bir başka sunum dinliyordu. Kılıçdaroğlu’nun tabiriyle parti MYK’sı “Sunum manyağı" yapılmıştı. Ama bizler, seçmen olarak “Yeni CHP” neydi, nasıl bir Türkiye vizyonu öngörüyordu; eski, “devletçi” ve “ceberut” CHP’den farkı neydi anlayamadık.



‘Yeni CHP’nin potansiyeli geç idrak edildi


CHP liderliği “Yeni CHP” konumlamasının değerini ve kazanma potansiyelini seçime sadece bir kaç hafta kala idrak etti. Parti sözcüleri hemen her TV programında, gazete söyleşisinde “Yeni CHP” tanımını kullanmaya başladı. Lakin iş işten geçmişti. Zaten profesyonel seçim kampanyası tek kelime ile bile olsa “Yeni CHP”den bahsetmiyordu.


Oysa ki İpsos KMG Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün seçim günü yapmış olduğu sandık sonrası (exit-poll) araştırması, CHP’ye oy veren seçmenlerin yüzde 77’sinin eski CHP’ye değil, Kılçdaroğlu’nun yeni çizgisine oy vermiş olduklarını gösteriyordu. Üstelik “Yeni CHP” konumlamasının içi; özgürlükler, insan hakları, demokrasi ve yurttaşların günlük hayatının iyileştirilmesi konusunda henüz tam olarak doldurulmamışken.


Araştırmadan net olarak çıkan şuydu ki, eski yapının refleksinden çekinen CHP liderliği, “Yeni CHP” söyleminin içini doldurma konusunda utangaç davranmak yerine cesaretle tam tersini yapmış olsaydı, partinin yüzde 35’leri geçmesi pekala mümkün olacaktı. Tüm bulanıklığına rağmen “Yeni CHP” diskuru bir önceki seçime nazaran ana muhalefete ilave yüzde 17 seçmen kazandırmıştı.


IPSOS KMG Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün seçim günü yaptığı anket, CHP’ye oy veren seçmenlerin yüzde 77’sinin Kılıçdaroğlu’nun yeni politikaları nedeniyle oy verdiğini işaret ediyordu.

Milliyet Gazetesi için hazırladığım 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin 13 Eylül 2011'de yayınlanan CHP-2 bölümü... 

Seçmen mazideki başarıya değil gelecekteki umuda oy verir!


Churchill, 2. Dünya Savaşı'nın sonunda zaferini ilan ederken... 


Başarılı bir seçim kampanyası yürütebilmek için tarih ve demokrasi bilgisi şarttır. Dünya seçimler tarihi, seçimlerle ve seçmen davranışlarıyla ilgili ipuçlarıyla doludur. İngiltere’de koalisyon iktidarının Başbakanı olarak görevlendirilmiş olan Sir Winston Churchill, 2. Dünya Savaşı’nda ülkesini yok olmaktan kurtarmakla kalmamış, Nazileri dize getiren bir performans sergileyerek, insanlık tarihindeki en büyük savaş makinesi olan Hitler ordularını ortadan kaldırmaya liderlik etmişti. 

Bu tür bir başarı elde etmiş her liderin seçimlerde rakiplerini silip süpürmesi beklenir değil mi? Tersine, Churchill savaştan sonraki ilk seçimleri kaybetmişti. Çünkü Churchill seçim kampanyasında İngiltere için yeni bir umut projesi ortaya koyamamıştı.

O seçimlerde o umudu ortaya koyan İngiliz İşçi Partisi seçimlerin galibi oldu ve tek başına iktidar oldu. Bu büyük ders, seçmenlerin aslında neye oy verdiğini anlamak adına siyasetçilerin asla unutmaması gereken bir ders oldu!

CHP : Nereden Nereye?


12 HAZİRAN ANALİZİ
 : KİM NİYE KAZANDI, 
KİM NİYE KAYBETTİ - 2   

TBMM’ye girmeyi başaran 4 siyasi partinin kampanyalarını ve neden kazanıp, neden kaybettiklerini değerlendirirken CHP’ye biraz daha detaylı bakacağız. Çünkü siyasi atmosferdeki en dikkate değer değişiklik ve en büyük düş kırıklığı ana muhalefet partisinde yaşandı.
 

2010 Mayıs’ında yapılan 33. Kurultay’da Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilmesiyle güçlü bir çekim merkezine dönüşen CHP’ye yönelik seçmen desteği, son yirmi yılda ilk kez yüzde 30’ların üstüne çıkmıştı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun 33. Kurultay‘la birlikte başlatmış olduğu yeni söylem iktidar partisinin oylarında ciddi bir gerilemeye de neden olmuştu. İlk defa bu dönemde CHP ile AKP’nin seçmen desteği arasındaki uçurum kapandı ve yüzde 2-3 puanlık bir seviyeye geriledi. İktidar partisi ve hükümet sözcüleri, Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olmasıyla çıkan yeni duruma ve Kılıçdaroğlu’nun diline uyum sağlama konusunda kısa bir bocalama dönemi geçirdiler. 

Ama referandum kampanyası sürecinde psikolojik üstünlüğü yeniden ele geçirdiler.
 CHP içinde yaşanan değişim - dönüşüm süreci ustalıkla yönetilemediği için ana muhalefet lehine esen rüzgar kısa sürede dindi. Önder Sav ve ekibinin profesyonel bir referandum kampanyası yapılmasına izin vermeyişi bu süreçte bir başka önemli kilometre taşı oldu. CHP sert ve aktif bir tutum aldığı anayasa referandumunda, neyi neden savunduğunu hemen hemen hiç anlatamadı. Sav ve ekibi, Referandumun sonucunu, ülkenin geleceğinden çok parti içi iktidar ilişkileri açısından önemli buluyor gibiydi. 



Yönetimdeki kaos ve üst üste yapılan hatalar
 

Referandumdan alınan sonuç ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun 12 Eylül’de oy kullanamamasıyla ana muhalefetin seçmen desteğinde gözle görülür bir düşüş başladı. Önder Sav ve ekibinin tasfiye edildiği 18 Aralık Kurultayı'yla oluşan yönetimdeki kaotik yapı ve üst üste yapılan iletişim kazaları sonucunda ise partinin seçmen desteği Ocak 2011’de yüzde 25 - 27 bandına kadar geriledi.
30’un üstündeki araştırma şirketinin ilan ettiği bu oran seçime kadar bir daha hiç değişmedi. Örneğin hiç yüzde 28’e yükselmedi, ya da hiç yüzde 24’e inmedi. MHP’ye yönelik ikinci kaset operasyonunun etkisiyle seçime iki hafta kala küçük bir düşüş gözlendi. Ve sonuçta parti sözcüleri, yüzde 30-35 bandında bir oy alacaklarının propagandasını yaparken, yüzde 25.9’la yetinmek durumunda kaldılar. (Benim bu blogumu takip edenler, Ocak ayından beri bu konuda yazdıklarımı bilirler.)

Ocak ayından seçim gününe kadar olan 6 aylık sürede CHP oylarında neden bir artış olmadı? Parti tarihinin en yüksek bütçeli seçim kampanyası yapıldığı halde, seçmen neden ikna olmadı? Başlangıçta çok büyük bir heyecan ve umut dalgası yaratmış olan Kemal Kılıçdaroğlu, başlangıçtaki başarısını nasıl oldu da sürdüremedi? CHP’ye dönük seçmen desteği psikolojik sınır gibi algılanan yüzde 30 sınırında neden tutunamadı? Bunun birden çok nedeni var. Ama seçime doğru olan süreçte CHP, 5 konuda öylesine dramatik hatalar yaptı ki, bu sonucu kendi eliyle yaratmış oldu.



Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçildiği Mayıs 2010 tarihinde CHP ve AKP’nin oyları ilk kez birbirine 2 puan yaklaşmıştı. Bu tarihten sonra CHP oyları Ocak 2011’de en düşük seviyeye indi. Ve orada kaldı.


Seçime doğru ‘Kayseri kazası’
 

Siyasal iletişim danışmanları, seçim kampanyalarında siyasilere bilhassa kendi ayaklarına kurşun sıkmamalarını öğütler. Buna rağmen bu basit kuralın ne kadar çok ihlal edildiğini görmek şaşırtıcıdır. 

Siyasette bazen sizin bir şey yapmanıza gerek kalmadan, ayağınıza müthiş paslar gelir. Rakipleriniz öyle hatalar yapar ki, size düşen şey topu rakip kalesine atmaktan ibarettir. Özellikle rakibiniz kolay çürütülebilir bir suçlama yapıyorsa, karşı saldırıya geçtiğinizde rakibinizin inandırıcılığına büyük darbe indirebilirsiniz.
 

Aralık ayında yapılan bütçe görüşmeleri sırasında tam da böyle bir olay yaşandı. CHP Genel Başkanına iletişimle ilgili ciddi bir kaza yaptırıldı. Kılıçdaroğlu, TBMM’de bütçe hakkındaki konuşmasında, Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nde bazı yolsuzlukların söz konusu olduğunu dile getirdi ve olaya karışan kişinin nerede olduğunu hükümete sordu.
 

Başbakan Erdoğan’ın arayıp ta bulamadığı bir fırsattı bu. Erdoğan jet hızıyla, ilgili kişinin evrakta sahtecilik ve dolandırıcılıktan hapiste yatmakta olduğunu, soruşturmayı başlatan tarafın ise Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı’nın bizzat kendisi olduğunu söyledi.
 Günlerce toplumun tartıştığı bu ciddi olayda CHP iddialarını kanıtlayıp, Kılıçdaroğlu’nu haklı kılacak bir algı yaratılamadı. 

Konuyu gündeme taşıyan CHP Kayseri milletvekili hakkında ilerleyen günlerde gündeme getirilen çeşitli iddialar, CHP savlarının daha da zayıflamasına neden oldu. Gerçek her ne olursa olsun, iletişimle ilgili süreç doğru yönetilemedi. Sonuçta ana muhalefet liderinin belgeye dayalı siyasetçi algısı ve inandırıcılığı ciddi biçimde yara almış oldu.

Milliyet Gazetesi için hazırladığım ve 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizimin 13 Eylül 2011'de yayınlanan CHP-1 bölümünden..