Necati Özkan ve Seçim Zamanı

Devlet Bahçeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Devlet Bahçeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2017 Cuma

"Türkiye Türkiye'den büyüktür"

16 Nisan Referandum kampanyasında, matematik hesabı yapan çevreler 2 önemli seçmen grubunun sonucu belirleyeceğini gördüler. 

1. Milliyetçi / ülkücü seçmenler
2. Yurtdışı seçmenler

Gelecekte referandum kampanyasının arka planını ve son bir kaç ayda olan bitenleri analiz etmek isteyen yorumcular ve araştırmacılar, özellikle bu iki grubu motive edebilecek ne çok çaba, retorik ve kampanya ürünü geliştirildiğine odaklanmak zorunda kalacaklardır.

Hollanda ile sudan sebeplerle bir anda yaratılan suni savaş atmosferi, Almanya'ya ve diğer batılı ülkelere dönük "Nazi bunlar" söylemleri, batı medyasının attığı Erdoğan karşıtı manşetler ve kapakların kampanya sürecindeki aşırı kullanımı ve daha pek çok detay bu nedenle haftalarca mitinglerin ana gündemi oldu.

Profesyonel tarafta ise duyguların, hamasi milliyetçiliğin ve muhafazakar değerlerin boca edildiği onlarca işin yanında bir özel örnek var ki, mutlaka bilinmeli, görülmeli, kayda alınmalı.

"Türkiye Türkiye'den büyüktür" şeklinde formülize edilen, milliyetçi seçmen kitlesine damardan dokunmayı hedefleyen bu söylem ve retorik şu filmle ve onun kısa versiyonlarıyla görücüye çıktı: 




Sadece milliyetçi/Türkçü bir Turan idealini değil, topyekün bir İslamcı Turan fikrini pompalayan ve mesaj olarak Türkiye'nin tüm İslam coğrafyasının hamisi ve abisi, Erdoğan'ın da bu coğrafyanın asli lideri olduğunu bizlere anlatmaya çalışan bu kampanya, Evet cephesinin yancı birliği olarak sahaya sürüldü. Milliyetçiler ile gurbetçilerin iknasının hedeflendiği bu yüksek maliyetli prodüksiyonların ortaya koyduğu kaba söylem ne kadar karşılık gördü henüz bilmiyoruz.

Ancak bu çabaların, önce Barzani'nin son ziyaretinde Ankara'da, ardından da Kerkük'te gönderlere çekilen Kürdistan Bayrağının neden olduğu reflekslerde anlamından bir şeyler kaybettiğini söyleyebiliriz. Tam bu refleksler unutulmaya yüz tutmuşken Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Mehmet Uçum'un "Halk gümbür gümbür kendi devletini kuruyor" ve Şükrü Karatepe'nin "Eyalet sistemi" çıkışlarıyla bu çabaların tümden işlevsizleşeceğini dahi iddia edebiliriz.

Çünkü, bu gelişmelerin ardından Devlet Bahçeli'nin referanduma 48 saat kala Star TV'deki canlı yayında ortaya koyduğu beklenmedik tavrın önemli bir kilometre taşı olabileceğini öngörebiliriz. Sonuçta "Evet cephesinde" kalmaya devam eden milliyetçi seçmenlerin dikkate değer bir bölümünün seçime 2 gün kala "Hayır kampına" geçebileceğini bekleyebiliriz. 

Profesyonel siyasi danışmanlık alanının kurucu babalarından Joe Napolitan bu gibi durumlar için "Kendi kendinizi bitirmeye çalışmayın!" der ve eklerdi "Bu basit kuralın ne kadar çok ihlal edildiğini görmek çok şaşırtıcı." 

15 Aralık 2016 Perşembe

Başkanlık dediler, tek adam rejimi çıkardılar

Bu anayasa değişiklikleriyle Türkiye yeni bir sisteme geçiliyor değildir. Fiili bir duruma anayasal bir kılıf dikiliyor, hepsi bu.  Zaten Ekim ayındaki çıkışıyla bu değişiklik sürecini başlatan Devlet Bahçeli o günlerde bu durumu açıkça belirtmişti. 

Ekim ayında Bahçeli, Erdoğan'ı: "Cumhurbaşkanı seçildiği andan itibaren Anayasanın amir hükümlerini özüne ve ruhuna aykırı olarak yorumlayan; Anayasanın vermediği yetkileri kendisinde hak gören; partili Cumhurbaşkanı gibi davranan; tarafsızlığına gölge düşürecek şekilde hareket den ve yetkisini aşan; siyasi propagandalara katılan, AK Parti lehine oy isteyen; siyasi polemiklere katılan, fiilen hükümet başkanı gibi hareket eden" bir cumhurbaşkanı olmakla eleştirmiş ve "Ülkede hukuksuz, kanunsuz ve Anayasaya tamamen aykırı bir yönetim modelinin tecelli ettiğini" öne sürmüştü.

 "Türkiye Cumhuriyeti’nin beka mücadelesi verdiği bugünlerde, siyasi iktidarın ve devletin en tepesinde bulunan Cumhurbaşkanının hukukla ters düşmesi geleceğimiz açısından çok mahsurlu, çok tehlikelidir" diyen Bahçeli, bu açık tehlikenin bertaraf edilebilmesi için iki alternatif yol önermişti: "Bunlardan birincisi ve bizim açımızdan da en doğru, en sağlıklı olanı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın fiilli başkanlık zorlamasından vazgeçmesi, yasa ve anayasal sınırlarına çekilmesidir. Şayet bu olmayacaksa, ikinci olarak, fiili durumun hukuki boyut kazanabilmesinin süratle yol ve yöntemlerinin aranmasıdır."

İşte 10 Aralık Anayasa değişiklik önerileri, bu değişikliklerin mimarı olan ismin, Devlet Bahçeli'nin ifade ettiği gibi, fiili durumun hukuki boyut kazanmasından başka bir şey değildir. 

Türkiye zaten Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden bu yana fiilen bu modelle yönetilmekteydi, bu anayasa değişikliklerinden sonra da aynı şekilde yönetilecektir. Bu nedenle, 2019'dan sonra Binali Yıldırım'a Başbakan değil de Cumhurbaşkanı Yardımcısı adını vereceğimiz için Türkiye'nin bir sistem değişikliği yaşayacağına inanmak saflık olur.

BU DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİNE "BAŞKANLIK" DEMEK  MERTEBE OLUR!

Bu anayasa değişikliklerini demokratik bir rejim türü olan Başkanlık Sistemi'yle ilişkilendirmek, hatta ona benzetmek de tamamen abesle iştigal olur.

Yürütme, yasama ve yargı arasındaki kuvvetler ayrılığını koruyup güçlendirmeyen bir sistemin gerçek anlamda ne parlamenter sistem olması mümkündür ne de başkanlık sistemi. Teklif edilen sistem gecekondu bir tek adam sistemidir!

Anayasa değişikliklerinin yürütme dışındaki kuvvetleri güçlendiren hiçbir yönü yoktur. Meclis'e verildiği söylenen HSYK üyelerinin yarısını belirleme hakkı aslında fiilen en çok sandalye sahibi olan partiye yani Cumhurbaşkanının partisine verilmektedir. (HSYK üyeliği için gösterilen adaylar ilk turda üçte iki, ikinci turda beşte üç oyla seçilmekte ancak bu oranlara ulaşılamazsa son turda en çok oyu alan iki aday arasından ad çekme ile belirlenmekte ki en çok oya sahip olacak adaylar çok büyük olasılıkla iktidar partisinin göstereceği adaylar olacaktır. HSYK üyelerinin diğer yarısı da zaten bizzat Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmekte.)

Öte yandan meclisin yürütme karşısında gerçekten güçlü olabilmesinin yollarından biri de cumhurbaşkanın partisinden başka partilerin de mecliste temsilinin önünü açmaktır. Oysa yüzde on barajla bunun tam tersi söz konusu olmakta, birinci parti hak ettiğinin çok üzerinde mecliste sandalyeye sahip olmaktadır.

Seçim barajının demokratik ülkeler seviyesine indirilmesi ve siyasi partilerdeki tek adam hegemonyasını kırmaya yönelik hukuki düzenlemelerin yapılmasıyla ancak güçlü bir yasamadan söz etmeye başlayabiliriz.

REFERANDUM KAMPANYASINDA NELER OLACAK?

Bir süredir, konu ne olursa olsun aslında aynı şeyi tartışan bir toplum haline geldik. Bu anayasa referandumunda da muhtemelen aynı şey olacak. AKP, kendisini önlemeye çalışan, ülkeyi bölmeye, zayıflatmaya çalışan iç ve dış güçlere karşı mücadele etmek için seçmenden oy isteyecek. Muhalefet de AKP'nin ve Erdoğan'ın yaptıklarının daha fazla güç ve yetki adına yapıldığını, niyetin demokrasi olmadığını öne sürecek.

AKP'nin sürekli iç ve dış düşmanları işaret ederek, muhaliflerin tümünü rakip değil de düşmanmış gibi damgalayarak ve seçmeni düşmanla korkutarak oy alma stratejisinin toplumsal barışa, ülkenin hayrına olduğunu söyleyebilmek mümkün değil ama seçimi kazanmasında etkili olduğu bir gerçek. Bu kez de benzeri bir yol izleyeceklerdir ancak bu defa AKP'nin ikna güçlerini aşındıracak kimi unsurlar mevcut. Örneğin 12 Eylül 2010 referandumu ve sonrasında yaşananlar  gibi...

12 Eylül referandumunda AKP'nin bu ülkeye vaat ettikleriyle gerçekte yaşananlar arasındaki büyük uçurum önümüzdeki referandumda da ister istemez sorgulanacaktır. AKP'nin daha kaç defa askerin ve yargının vesayetini bitiriyoruz diyerek oy isteyeceği sorulacaktır. 

15 Temmuz ve FETÖ de mutlaka referandum kampanyalarının önemli eksenlerinden biri olacaktır ve eğer muhalefet doğru bir iletişim yürütürse bu konu da AKP'nin başını ağrıtacaktır. 6 yıl önce yargıda devrim diye referandumla getirdikleri düzenlemenin FETÖCÜ yapılanmaya sunduğu imkanlar sorgulanacaktır.

ÜLKENİN TEK MESELESİ PARTİLİ CUMHUR-BAŞBAKANI MI?

15 Temmuz'dan sonra FETÖ'yle ve kötü niyetli başka yapılarla mücadele için yargı ve bürokrasi reformu yapmayı konuşan Türkiye'nin birden Cumhurbaşkanlığı konusunu gündeme alması sorgulanacaktır. 

Onca büyük iç ve dış sorun arasında, Cumhurbaşkanının konumuyla ilgili, üç yıl sonra yürürlüğe girecek bir düzenlemenin bugün ülke gündemine oturmasının mantığı sorgulanacaktır. (Yalnızca Cumhurbaşkanın partisiyle ilişkisi kesilir hükmü hemen yürürlüğe giriyor.) 

MUHALEFET 2 - 0 GERİDE BAŞLAYACAK

Kampanyada, muhalefetin "Erdoğan fobisi" olarak damgalanmaya elverişli tutumlardan kaçınması ve anayasa değişikliklerinin yol açabileceği çok büyük ve karanlık ihtimallere odaklanmaması doğru olur. Siyasi gerilimin, kutuplaşmanın muhalefetin aleyhine sonuçlar ürettiğinin farkında olunmalıdır. 

Vatandaşın günlük hayattaki karşılığı açısından bu değişikliklerin hiçbir yenilik ifade etmediği, bir umut barındırmadığı vurgulanmalıdır.

MHP'nin ve Devlet Bahçeli'nin pozisyonu en zor olanı. Bahçeli, "Yanlış bir şey yapıyorsunuz bari hukuksuz yapmayın" diyerek girdiği bir yolda, yapılan o yanlışları da destekler, o yanlışlar için oy ister bir noktaya savrulma durumuyla karşı karşıya. AKP içinde Bahçeli'yi en iyi tanıyan kişi olan Tuğrul Türkeş'in, Bahçeli'nin kurt bir siyasetçi olduğu yolundaki uyarısının bir karşılığı olup olmadığını da göreceğiz.  

12 Eylül referandumunda MHP tabanı dikkate değer ölçüde evet oyu vermişti. Normal koşullar altında Erdoğan'ın başkanlığına evet demeyecek olan bu taban, ülkedeki iç ve dış tehditlerin arttığı algısı güçlendiği ölçüde bu referandumda da evet diyecektir. Ancak MHP'de genel kurula gitme /gidememe sürecinde görülen çatlaklar referandumla birlikte daha da derinleşecektir.

KILIÇDAROĞLU TEK BAŞINA!

"Seni başkan yaptırmayacağız" diyerek 7 Haziran seçimlerine damgasını vuran HDP o günlerinden çok uzakta. 7 Haziran ile 1 Kasım arasında HDP tabanında görülen kaymanın referandumda da devam edeceğini, 1 Kasım'da HDP'den AKP'ye giden oyların referandumda geri gelmeyeceğini varsayabiliriz.

Bahçeli'nin değişikliğe desteğini, Demirtaş'ın içeride oluşunu göz önüne alırsak Kılıçdaroğlu bu referanduma tek muhalefet lideri olarak gidiyor. Bu onun liderliği adına olumlu bir fırsat olabilir ancak evet oyu çıkması durumunda parti içindeki liderliği daha fazla sorgulanabilir.  

MUHALEFETİN MAKUS TALİHİ

12 Eylül 2010 referandumuna katılım oranı yüzde 73.71'di. Bundan bir yıl önce yapılan 2009 yerel seçimlerinde, belediye meclisi oylarına göre katılım oranı yüzde 84.06, bir yıl sonra yapılan  2011 genel seçimlerine katılım ise yüzde 83.16 idi.

Genel olarak referandumlara seçimlere oranla daha düşük bir katılım olması beklenir. Cumhurbaşkanlığı seçiminde katılım oranı yüzde 73.72 idi. Cumhurbaşkanlığıyla ilgili değişikliklerin referandumunda da buna yakın bir katılım oranı bekleyebiliriz. 1 Kasım seçimlerindeki yüzde 85'lik katılım oranıyla karşılaştırdığımızda yaklaşık yüzde 10 daha az bir katılım olması muhtemel.

Bu nedenle bu seçimde katılım için heves göstermeyecek seçmen gruplarını etkileyebilmek de sonuçta belirleyici olacaktır.  

1 Kasım 2015 Pazar

Muhalefet liderleri 1 Kasım’da hangi fikri temsil ediyor?

“Pazarlamada rekabet alanı iki kulağınız arasındaki 30 santimlik mesafedir” der Al Reis; tüketici zihnini kast ederek. Siyasi pazarlamada da durum öyledir. Liderin bir seçim kampanyasında bütün gayreti, seçmen zihninde kendine güçlü ve benzersiz bir yer edinebilmek olmalıdır.

Bunun için de iki yöntem vardır: Siyasi pazarın lideriyseniz yaptığınız her hareketle liderliğinizi pekiştirmeye odaklanacaksınız. Muhalefetteyseniz olabildiğince cesur davranacaksınız.

Bu basit formülden dolayı ne yaptığının farkında olan siyasetçi, her fikrin sahibi olmaya çalışmaz. Seçmen ihtiyaçlarının analizini ve zamanın ruhunu hesaba katarak, o seçim döneminde oluşan en önemli beklenti alanının sahibi olmak için strateji geliştirir.

İster dünya seçim tarihine bakın, ister Türkiye demokrasisinin kazananlarını analiz edin, hep aynı sonucu görürsünüz: Seçmen zihninde önemli bir fikrin temsilcisi olmayı açıkça başarmış olan lider, seçimi kazanır. Cesur davranan muhalefet lider ise fark yaratacak bir atılım elde eder.

Tersini yapmaya kalkışan, yani her fikrin sahibi olmaya çabalayan siyasetçinin sonu hüsran olur.

Bu pencereden bakınca, 1 Kasım seçimleri öncesi yaptıkları kampanyalarla muhalif liderler hangi fikri temsil ettiler? Bu fikirlerin seçmen nezdinde ne tür bir karşılığı mümkün olabilecek?

Paylaşılamayan vaat: Türkiye
Meclis’teki dört partiden üçü 1 Kasım seçimlerine “Türkiye” diyerek girdi.  
Kutuplaşma iklimini yarattığına inanılan en önemli aktör olan AKP, “Sen ben yok, Türkiye var” diyerek işe başladı. Bu sözünün içini nasıl doldurduğu, bu yolda nasıl değiştiği tamamen meçhul olduğu için AKP aslında bir şey diyememiş oldu.
Son günlerde yayına soktuğu “Bu memleket bizim” filmiyle ise AKP, “söyleyecek sözün yoksa şarkı söyle” şeklindeki reklamcılık klişeşinin yeni bir tekrarını yapmış oldu.
CHP de seçimlere “Önce Türkiye” diyerek girmişti. Zaten bir süredir kendisini “Türkiye’nin Birleştirici Gücü” olarak konumlama yoluna girmiş olan parti bu kez “Önce Türkiye” diyerek aslında bir şey dememiş olmayı tercih etmiş oldu. Aslında “Önce Türkiye” CHP için bir fikirden ziyade slogandı. O kadar ki, kampanyasında kenar süsü gibi işlev gördü.
Bir şey söylemeden seçime girme stratejisini en açık ve “harbi” biçimde uygulayan ise  “Sen, bilirsin Türkiye”  diyen MHP oldu. Ancak parti, “Sen” ve “bilirsin” arasındaki virgülden de çok şey beklediğini göstermiş oldu açıkçası. 
MHP’nin parti olarak, Türkiye’ye “sen bilirsin” diyerek  ‘posta koymadığını’, aksine Türkiye’nin vicdanına ve kararına güvendiğini belli etmek için kendi kendini bir virgüle muhtaç etmesi siyasal iletişim tarihimizin örnek vakaları arasına girmeyi şimdiden garantiledi.
Üç partinin ortak fikri koalisyon…


Bu üç partinin 1 Kasım seçimlerine giderken siyasal iletişimde “Topu Türkiye’ye atmaları” ve pek de bir şey söylememeyi tercih etmeleri boşuna değildi elbette. “Sen ben yok Türkiye var”, “Önce Türkiye”, “Sen, bilirsin Türkiye” diyen partiler aslında stratejilerini savunma ve benzerlik üzerine kurmuş oldular.
Bir başka ifadeyle, en yüksek ihtimalin gerçekleşerek 1 Kasım seçimlerinin 7 Haziran’a benzer bir  sonuç yaratması durumunda, en azından kendi tabanlarını koalisyona daha fazla hazırlamaya odaklanmış oldular. Koalisyon masasında başları çok da ağrımasın istediler.
Bahçeli, 7 Haziran’dan sonra oluşan “hayırcıbaşı” algısını kırmak için son haftalarda eline geçen her fırsatı sonuna kadar kullandı. Aslında kişisel kampanyasını “Ben hiç bir zaman hayırcı olmadım ki…” demeye getirdi.
Bütünüyle de “koalisyoncu” algılanmamak için…
Tabii bütünüyle savunmacı ve koalisyonu gözeten bir yaklaşımla bir siyasi yarışı götürmek mümkün olamayacağı için bu üç parti, kampanyalarına sos kattılar; başka şeyler de söylemeye gayret ettiler.
Başka şeyler söylemeye çalıştıkça da birbirlerine daha çok benzediler. “Asgari ücret” şu kadar olacak, “emekli maaşı” şu kadar artacak, “gençlere” şu kadar fırsat sağlanacak vb…
“İlk günkü aşkla hep birlikte” diye kampanyasını başlatan Davutoğlu, kendisinden kopup giden seçmeni partisinin “o eski AK Parti” olduğuna ikna etmeye çalıştı. Ancak partisi içinde yaşanan onca kırılmadan sonra, partililerini bile bu sloganla ikna edebilmesi zordu.
Ekonomik vaatlerini “Biz varız yaparız” diyerek seçmene iletmeye çalışan CHP ile “Ülkenin geleceğine oy ver” diyen MHP, hem fikren ve hem duygusal olarak yeterince güçlü olmayan sloganlarla seçmene seslenerek rekabette “biz de varız” demeye çalıştılar.  
Yalannnn…
Kampanyasını “Artık analar ağlamayacak dediler  – YALAN”, “Hukukun üstünlüğü dediler – YALAN” gibi mesajlarla süsleyerek AKP’yi eleştiren MHP, bu üç parti arasında en “sert” dil kullanan parti oldu. AKP ile MHP arasındaki oy geçişkenlik oranını düşününce de MHP’nin bu yaklaşımının kendisi açısından doğru olduğu söylemek mümkün.
İki inatçı…
HDP, 1 Kasım seçimlerine “inadına” diyerek giren ikinci aktör oldu. Evet, resmen “inadına” diyen başka bir kişi ya da kurum görünmüyor ortada belki… Ama, toplumdaki yaygın kanaat, Türkiye’nin bu “tekrar seçime”, önemli ölçüde Erdoğan’ın inadı yüzünden girildiği yolunda.
HDP işte bu inada cepheden karşılık verdi ve aslında kampanyasını 7 Haziran’da kendisine başarı getirmiş “Seni Başkan yaptırmayacağız” hattı üzerinden kurmuş oldu.
Farklı ve cesur tek fikir : “İnadına beraber”
HDP, “O inat ediyorsa biz de inat ederiz” mesajı vererek, Erdoğan rejimine karşı muhalefetin hakiki temsilcisi olduğuna seçmeni ikna etmeye çalıştı. 
HDP’nin “inadına” stratejisinin anafikri “İnadına beraber” sözünde kodlanıyordu. HDP, bu sözle Türkiyelileşme stratejisini pekiştirmekle kalmadı, aynı zamanda PKK ve Kandil’e rağmen bir arada yaşama fikrini de cesaretle savunmuş oldu.
HDP bunlara ek olarak “inadına” davranmanın enerjisinden yararlanmaya da odaklandı. Reklam filminde “İnadına barış”, “inadına dere”, “inadına ağaç” diyerek mesajını genişleten HDP, madenci işçiyi göstererek “inadına hayat” ve Bülent Arınç’ın kadınlar ve kahkahaya dair ünlü sözünü akla getirecek biçimde “inadına kahkaha” da diyebildi.
Hangi fikir ne getirir?

Sadece 2 gün sonra bu fikirlerin ne getirip ne götüreceğini hep birlikte göreceğiz. Kılıçdaroğlu’nun kampanyasının değil ama, 7 Haziran sonrası sergilediği uzlaşmacı tavrının ve sorumluluk alıcı politikalardaki ısrarının meyvelerini yiyeceğini söylemek için müneccim olmak gerekmiyor.

Benzer şekilde Bahçeli’nin 7 Haziran ertesindeki uzlaşmaz tavrını değiştirme iradesi sergileyerek, partisini mutlak bir felaketten kurtarmayı sağladığını kestirmek için de falcı olmak gerekmiyor. 

Yine siyaset, siyasi iletişim ve sosyoloji bilimlerinin ışığında cesaretin ve odaklanmanın sonuç alacağını, Demirtaş’ın her türlü tuzak ve iktidar saldırısını defedeceğini ve muhtemelen oylarını korumakla kalmayıp artırabileceğini de kestirebiliriz.

Dünki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi, Davutoğlu her hangi bir fikre odaklanmayı başaramadığı için büyük ihtimalle sonuç alamayacak. Daha doğrusu 1 Kasım akşamı, 7 Haziran seçimlerindeki oranı yakalayabilirse kendini şanslı sayacak.

Ardından 2 Kasım sabahı hep birlikte soracağız: “Biz bu haltı niye yedik?”

Radikal, 30 Ekim 2015

1 Kasım’da Davutoğlu hangi fikri temsil ediyor?

Seçim kazanmak bir fikrin temsilcisi olmakla mümkündür. 2002 Genel seçimlerinde Erdoğan “yenilenme” fikrinin temsilcisi olmayı başardığı için kazandı. 2007’de “kalkınma” fikrinin temsilcisi oldu. 2011’de ise “istikrar” fikrinin…

Benzer şekilde Obama, 2008’de sadece “değişim” fikrine odaklanarak devrim yapabildi. Keza 2012’de “ilerleme” fikriyle kazanabildi.

2016 ABD başkanlık seçimlerine yönelik önseçimde Cumhuriyetçi Parti’de yarışan 16 adaydan Donald Trump, “göçmenler” konusuna odaklanan bir kampanya fikrinin sahibi olduğu için yılların tecrübeli siyasetçilerini geride bırakabiliyor...

7 Haziran AKP kampanyasının bir fikri var mıydı? “Yeni Türkiye” seçmen için bir fikir miydi, yoksa sadece Erdoğan’ın kişisel kariyer planını mı tarifliyordu? “Onlar konuşur, AKP yapar” derken Davutoğlu kendisiyle ilgili bir şey mi diyor muydu, yoksa Erdoğan’la ilgili bir şey dediği için mi kaybetmişti?

7 Haziran kampanyasında Kılıçdaroğlu’nun fikri neydi hatırlayan var mı? Fikir “Emekliye çift ikramiye” miydi? Yoksa “Milletçe alkışlıyoruz” muydu? Fikri anlaşılamadığı için mi CHP tarihindeki en yüksek bütçeli kampanyaya rağmen Kılıçdaroğlu oy kaybetti?

Bahçeli 7 Haziran’da ne diyordu bilen var mı?

Peki Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” cümlesindeki ana fikri unutabilen var mı?

Az konuşmak mı, her şeyi konuşmak mı?

Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, seçim kampanyaları sadece ve sadece fikirlerin ve liderlerin yarışıdır. Lider bir fikri temsil etmenin ne demek olduğunu anlayabilir ve o fikre odaklanmayı başarabilirse seçimi kazanabilir.

Kendi pozisyonuna uygun olan basit ve temel bir “fikre odaklanmak” yerine her konuda konuşmaya yönelik bir strateji uygulayan her lider, sandıkta kaybetmeyi garantiler. İşin kötüsü, neden kaybettiğini de çoğu kez anlayamaz.

Davutoğlu ne yaptığını biliyor mu?

Aslında Davutoğlu, 1 Kasım kampanyası için başlangıçta “İlk günkü aşkla hadi bismillah” diyerek yola çıkmak istemişti ama, “hadi bismillah” lafı CHP’li Tanal’ın başvurusu sonucu YSK’ya takılınca “İlk günkü aşkla hep birlikte” diyerek kampanyasına başlayabildi.

AKP’nin 2002 seçimlerindeki sloganlarından biri de  “Adalet için, Kalkınma için, İstikrar için, Türkiye için, Tek Başına İş Başına”ydı. 13 yıllık  tek parti iktidarından sonra Davutoğlu yine “Tek başına iş başına” diyerek seçmenden oy istiyor.

Bunun anlamı, “benim sözüm, benim vaadim tükendi, bir arpa boyu yol gittim” demektir. 7 Haziran yenilgisinden sonra AKP içerisinde “fabrika ayarlarına dönmek”ten söz edenler, partinin son yıllardaki performansını mahcup da olsa eleştirenler vardı.

Ancak sonuçta şu ortaya çıktı ki, Davutoğlu ve partisi 2002’ye ancak slogan düzeyinde dönebilecek durumdalar...

Öte yandan, Davutoğlu “Sen ben yok Türkiye var” dediğinde de insanın aklına “Peki hangi Türkiye?  Yeni Türkiye mi Eski Türkiye mi?” sorusu geliyor ister istemez. Seçmenlerin en az % 60’ının “Yeni” ve “Eski” Türkiye biçiminde sözde bir ayrımın üzerinden kutuplaştırıcı politikalar ürettiğine inandığı AKP, 1 Kasım kampanyasında “Yeni Türkiye”yi unutmaya hazır bir görünüm sergilemek istiyor, ama, bir kez daha samimiyet duvarına tosluyor.

Davutoğlu’nun bu kampanyadaki en önemli sorunu, kendisine oy veren seçmenlerinin bile inanmadığı sözler ve pozisyonlarla kampanya yürütmeye çalışmasıdır. Kendine ait, kendini ve yapacaklarını tarif edebilen ve 1 Kasım seçiminin yapılma gerekçesini samimiyetle savunabilen bir fikrinin olmamasıdır.

O nedenle kampanyasında, tek ve güçlü bir ana fikir yerine, hemen her şey var. O nedenle her gün bir başka lider profili sergiliyor ve ne yapacağını bilemiyor.

O nedenle de, 7 Haziran CHP Seçim Bildirgesi'ndeki taktik vaatlerin bir bölümünü kopyalama yoluna gitti.

Özetle Davutoğlu, ülkeyi Erdoğan değil de kendisi “yönetiyormuş gibi” yapmaya dayalı bir kampanya yönetiyor… Bugünün verili siyasi ortamında tek başına bu fikir bile işe yarayacak gibi görünebilirdi ama, Davutoğlu’nun bu fikrin samimiyetine inanacak seçmen bulması dahi zor.

1 Kasım akşamı Davutoğlu’nun göreceği muhtemel fotoğraf

Türkiye seçim tarihi, seçmen davranışları ve seçmenlerin tarihi anlardaki demokratik refleksleri hakkında azıcık fikir sahibi olan herkes, Davutoğlu’nun bu seçimden zaferle çıkmasının imkansız olduğunu tahmin edebilir. Bunun için veriye bile gerek yok..

Bir lider; bırakın sağlam ve güçlü bir fikri, liderlik yaptığı kısa dönemde kendi kararlarını vermekten uzak olduğuna dair oluşan algıyı tersine çevirememişse… Ekonomideki riskli gidişe karşı bir varlık gösterememişse… Dövizin artışını durduramamışsa… Ülkenin kan gölüne dönmesini engelleyememişse… Ülkenin en köklü sorunu olan Kürt sorununu Arap saçına çevirmişse… Dış politikada aldığı stratejik kararların hemen hepsinin battığı tescillenmişse… O liderin kazanmasını sağlam ve güçlü bir “fikir” bile sağlayamaz.

Belki, güvenlik politikalarına dayalı bir korkutma kampanyasına bel bağlayarak seçmen tarafından ödüllendirilmeyi  bekleyebilir…

Ama bir iktidar partisi korkutma kampanyasına ihtiyaç duyuyorsa, kazanmak için değil, mutlak yenilgiyi geciktirmek için uğraşıyor demektir.

Yarın: Peki ya muhalefet partileri?

Radikal, 29 Ekim 2015

16 Haziran 2015 Salı

MHP pozisyonuyla kazandı

Siyasi partiler seçmenlerin hepsine birden yaranamazlar. Herkese yaranmaya çalışmak gerçekçi değildir. Çünkü toplumlar birbirleriyle çıkarları çatışan seçmen kitlelerinden oluşur.
Ülkedeki yönetim şekli ne olursa olsun, örneğin çalışanlarla çalıştıranların çıkarları birbiriyle çelişir. Ya da büyük sermaye ile orta ve küçük sermayenin çıkarları her zaman örtüşmez. Bazı seçmenler hak ve özgürlükler sonuna kadar geliştirilsin isterken, bazı seçmenler fazla özgürlüğün toplumu ve aileyi bozacağına inanır.
Her siyasi parti, varlık nedenini ve dayandığı seçmen tabakasını doğru anlamalıdır. Bir partinin kendi varlık nedenini unutması veya çekirdek seçmen kitlesinin asli taleplerine ihanet etmesi trajik sonuçlar doğurabilir. (7 Haziran’da CHP’nin aldığı sonuç buna örnektir.)
Eğer partinin güçlü bir seçmen tabanı varsa önce onları elde tutup, ondan sonra başka oyların peşine düşmesi akıllıca olur. Başka oylara gözünüzü diktiğinizde ise, henüz size oy vermemiş ama vermeye en yakın olan seçmen kitlerinden başlamanız gerekir. Çünkü, size yakın seçmen kitleleri arasında oyunuzu artırma ihtimaliniz, tümden rakip bir çevrede oy artırmaktan çok daha kolaydır.
MHP VARLIK NEDENİNE UYGUN DAVRANDI
İşte 7 Haziran Genel Seçimlerinde MHP’ye başarıyı getiren bu stratejik yaklaşım oldu. MHP kurulduğundan bu yana ekonomiye değil, güvenliğe odaklanmış bir parti. 90 öncesi, komünizme karşı kendini konumlamıştı. 90 sonrası ise PKK’nın başlattığı mücadeleye karşı ülkenin birliğini korumaya kendini konumlandı. MHP bu pozisyonunu değiştirip yeni ve riskli maceralara kalkışmadı.
7 Haziran öncesi MHP’ye yardım eden asıl konu, “Çözüm süreci” konusundaki belirsizlikler, AKP’nin tüm süreci gizli kapaklı yürütmesinin yarattığı endişeler ve HDP’nin görünen yükselişi oldu. MHP, pozisyonunu değiştirmek yerine derinleştirdi ve sonuç aldı.
“KUTSAL İTTİFAK” YERİNE “KENDİ İÇİNDE İTTİFAK”
Seçimlere yaklaşırken MHP tabanına yakın seçmenleri hedefleyen iki küçük partiden Büyük Birlik Partisi (BBP) ve Saadet Partisi’nden (SP) Genel Başkan Devlet Bahçeli’ye ittifak talepleri geldi. Bu partilere yakın kamuoyu ve entellektüel çevreler haftalarca ittifak konusunu işlediler.
Ama Bahçeli bu çağrılara olumlu cevap vermek yerine, kendi tabanını sağlama alacak bir ittifaka yönelmeyi tercih etti. Bahçeli muhtemelen 1991’de Türkeş’in, Erbakan ve Aykut Edibali ile yaptığı ve tarihimize “Kutsal İttifak” diye geçen sürecin sonuçta Milli Görüş geleneğinin kitleselleşmesine hizmet ettiğini bildiği için bu önerilere uzak kaldı.
Onun yerine daha önce kendisine karşı muhalif olmuş veya genel başkanlık iddiası sergilemiş olan Ümit Özdağ ve Koray Aydın başta olmak üzere Ülkücü Hareket’in çeşitli isimlerine yer vererek kendi tabanındaki muhtemel oy kaymalarının önüne geçti.
Devlet Bahçeli, eski Merkez Bankası Durmuş Yılmaz ve çatı aday Ekmelettin İhsanoğlu gibi kendi partisine ve seçmenine yakın isimleri de listesine alarak vitrine yeni isimler koymayı ihmal etmedi. Ama örneğin CHP’nin sağ ve muhafazakar sağdan çeşitli isimleri vitrine koyarak sağdan oy toplayacağını sanma naifliğini de göstermedi.
HEM NEGATİF HEM POZİTİF KAMPANYA
Her ne kadar seçim beyannamesi açıklandığında “ekonomik vaatler modasına” uymuş gibi görünse de, MHP kampanyası aslında ekonomi eksenli yürümedi. MHP bir yandan “Hatırla” diyen ilanlarla 17/15 Aralığı, Oslo görüşmelerini, Aksaray’ı vs. hatırlatarak AKP dönemini eleştirdi. Bu yönüyle negatif bir kampanya yürüttü.
Bir yandan da “Bizimle Yürü Türkiye” sloganıyla, AKP ve Erdoğan muhalifi cephenin lideri olmaya oynadı. 2014 yerel seçimlerinde çeşitli şehirlerde diğer muhalefet partilerinin seçmenlerinin o şehirdeki güçlü MHP adayını desteklemesi gibi bir durum yaşanmıştı. MHP, 7 Haziran kampanyasıyla benzeri bir durumun bu kez Türkiye ölçeğinde yaşanmasını hedefledi. Diğer muhalefet partilerinin seçmenlerine ve bu arada kendisine en yakın pozisyonda olan BBP ve Saadet tabanına, “Bizden olmanıza gerek yok ama, AKP’ye karşı bizimle yürüyün, birlikte sonuç alalım” mesajı vermeye çalıştı. Benzer şekilde AKP tabanındaki milliyetçi duyarlığı yüksek olan seçmen kesimleri MHP’nin ana hedef kitlesi oldu.
7 Haziran’da seçmenin, sonuç almaya odaklı, taktik oy kullanma eğiliminde bir güçlenme olacağı görülüyordu. Seçmen MHP’nin koalisyon ortağı olma ihtimaline inandıkça Saadet ve BBP’nin “Milli ittifak”ı güç kaybedecekti. Öyle de oldu. Milli İttifak, beklenenden daha düşük oy aldı.
MHP yukarıda anlatılan pozisyonu gereği, yeni hiçbir şey söylemese, hiçbir şey vaat etmese bile, sadece HDP’nin yükselmesi nedeniyle oylarını artırabilecek bir partiydi. MHP;  AKP ile HDP’yi ortak bir sepete koyarak ve ikisine birden sert bir karşı duruş sergileyerek oyunu artırmaya çalıştı. Bunun da seçmende belirli ölçüde bir karşılığı olduğu için sonuç alabildi: Hem oylarını % 16,3’e artırdı, hem de meclisteki koltuk sayısını 79’a çıkardı…
Bu yazıyla birlikte, 7 Haziran Genel seçimlerini siyasal iletişim ve strateji penceresinden değerlendiren 5 günlük diziyi tamamlamış oluyoruz.
Radikal, 14 Haziran 2015

13 Haziran 2015 Cumartesi

7 Haziran: Erdoğan döneminin sonu

7 Haziran sadece 13 yıllık bir tek parti iktidarının değil, Türkiye siyasetinde yıkılmaz gözüken bir liderle ilgili efsanenin de sonu oldu. Öyle bir son ki, tüm tarafların bu noktadan geriye dönüş imkanının kalmadığını anlaması bile zaman alacak.

Aslında bu mukadder sonun geleceği Gezi’den belliydi. Gezi’deki masum hak taleplerine kulak tıkamakla kalmayıp, barışçıl göstericilere düşmana saldırırcasına saldıran siyasi irade, eninde sonunda kaybetmeye mahkumdu. Sadece zamana zaman tanımak gerekiyordu. O zaman 7 Haziran’da geldi. 7 Haziran Türkiye’de yeniden demokrasinin kazandığı bir gündür. 7 Haziran Türkiye seçmenlerinin diktatörlük heveslerine son verdiği gündür. 7 Haziran devletin, demokrasinin ve demokratik kurum ve kuralların restorasyonuna başlanacağı yeni bir milattır.

Bugünden başlamak üzere 5 gün süreyle 7 Haziran Genel Seçimlerinde “kim neden kaybetti, kim neden kazandı?” sorularının siyasi iletişim perspektifinden analizini yapacağız.

Ama önce bu genel seçimlerden çıkan tablonun anlamını yazarak başlayalım. Bize göre seçmenin verdiği mesajlar sırasıyla şöyle: 

AKP’YE : “YENİ TÜRKİYE’YE HAYIR, YOLSUZLUKLARA HAYIR, BAŞKANLIĞA HAYIR!”

Tek parti iktidarının 2023 yılına kadar sürmesi ve bunun için de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın en az iki dönem boyunca mutlak yetkilere sahip bir başkan olması gerektiği yolundaki AKP talebine seçmen çok açık şekilde “hayır” dedi. Seçmen parlamenter demokrasi yönündeki baskın iradesini dünyanın duyacağı kadar yüksek sesle haykırdı. AKP, bundan sonra böylesi sürreal bir projeyle seçmen karşısına çıkmaya devam ederse baraj altında bile kalabilir.

AKP, 17 – 25 Aralık soruşturmalarına konu olan yolsuzlukların hesabını vermekten kaçtığı; Gezi’de en uç örneklerini yaşadığımız  bütün o  demokrasi, hukuk ve insanlık dışı yaklaşım ve uygulamalarından  dolayı yüksek sesle ve samimiyetle özür dilemediği sürece eski günlerine bir daha dönemeyecek. AKP demokrasinin sandıktan ibaret olmadığını kavrayamadıkça bu günlerini bile arayacak.

ERDOĞAN’A : “OTUR OTURDUĞUN YERDE!”

Seçmen 13 yıla yakın süre başbakanlık ve ardından cumhurbaşkanlığı yetkisi vererek onurlandırdığı Erdoğan’a, net bir şekilde “anayasal sınırlarına çekil” mesajı verdi. Erdoğan, itibarını daha fazla yıpratmamak, olası herhangi bir koalisyon hükümetiyle sorunsuz çalışmak istiyorsa, anayasal sınırlarda görev yapmak zorunda kalacak, ya da bir süre sonra Cumhurbaşkanlığı koltuğundan istifa edip partisinin başına geçerek yeni bir maceraya atılacak. Erdoğan için başka bir seçenek artık kalmadı.

DAVUTOĞLU’NA: “YA SAHİCİ LİDER OL YA DA KOLTUĞU DEVRET!”

Davutoğlu AKP içinde profili en yüksek siyasilerden biriydi. Bu nedenle danışmanlıkla başladığı kariyerinde, önce parlamento dışından bakanlık yaparak yükseldi. Ardından Erdoğan Cumhurbaşkanlığına yükselince, genel başkanlık koltuğunu hak etmiş onlarca tecrübeli ismin yerine başbakan ve genel başkan olarak atandı.

O andan itibaren Davutoğlu için Erdoğan hem güneş oldu hem de gölge. Davutoğlu özgür iradesi olan bir genel başkan ve başbakan olmayı başaramadı, Erdoğan’ın memuru gibi davrandı. Konuşma tarzından ses tonuna, kullandığı retorikten taktiklere kadar Erdoğan’ın amatör bir taklidi gibi hareket etti. Seçmen 7 Haziran’da Davutoğlu’na “kendin ol, olamıyorsan senin için liderlikte bir gelecek” yok dedi!

KILIÇDAROĞLU’NA: “BURAYA KADAR!”

7 Haziran’ın henüz yüksek sesle dillendirilmeyen bir mesajı da Kemal Kılıçdaroğlu’na gitti. Seçmen, CHP liderine, “Kemal bey seni sevdik, sana fırsatlar tanıdık ama sen bunları yeterince değerlendiremedin. Seninle maceramız buraya kadar” mesajını verdi. Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki hatasından “sağa açılmaya” kadar üst üste yaptığı stratejik hataları taktik araçlarla düzeltebileceğini sandı. Kendi hatalarının bedelini etrafına ve yakın kadrolarına fatura ede ede bugünlere kadar gelebildi.

Kılıçdaroğlu özellikle parti içi demokrasinin önünün açılması ve partinin inanç özgürlüğü konusundaki eski katı pozisyonunu esnetmesi açısından önemli bir işlev üstlendi, ama, olumlu şeyler yaparken bile gerçek bir liderlik sergileyemedi. Bu nedenle, artık bundan sonrasının böyle devam etmesi çok mümkün görünmüyor.

7 Haziran’da CHP’nin aldığı ağır yenilgiden sonra, koalisyon görüşmeleri ve iktidar ortağı olma hevesleriyle bir müddet daha beklenebilir ama Kılıçdaroğlu eninde sonunda istifa etmek veya Kurultay’da bir başka isme yenilmek gibi bir mukadderatla karşı karşıya kalacaktır.

BAHÇELİ’YE: “UZLAŞ!”

MHP, seçmenlerin bir bölümünde baskın olan “Ülkem bölünecek mi?” korkusunun karşılığı olma pozisyonundaki sağlam duruşuyla 7 Haziran’da kazandı. Türkiye’de kayıtlı seçmenlerin % 16.3’ü çözüm sürecinde ortaya çıkan endişeler ve HDP’nin yükselişi nedeniyle MHP’ye destek verdi. Bununla birlikte, geriye kalan seçmenler (toplam % 73.4) ise bu konuda MHP’ye uzlaş demiş oldu. MHP genel başkanının, kendi seçmen tabanının endişe ve taleplerini dikkate alarak diğer partilerle uzlaşması Türkiye’nin önünü açacaktır.

DEMİRTAŞ’A : “TÜRKİYELİ OLDUKÇA YOLUN AÇIK!”

Kürt siyasi hareketinin 30 yıllık ortalama seçim performası % 5.1’dir. 1991’den bu yana yapılan tüm seçimlerde, Kürt siyasi hareketini temsil eden partilerin adı ne ve lideri kim olursa olsun, alabildikleri en yüksek oy oranı % 6.5 olmuştu. Özetle etnisite odaklı Kürt siyasi hareketi % 4.5 - % 6.5 bandına hapsolmuştu. Demirtaş Cumhurbaşkanlığına aday olduğunda etnisiteye dayalı dili değiştirdi; Türkiyelileşme yoluna girdi ve sonuç aldı. 7 Haziran’da seçmen bu stratejiyi onaylamakla kalmadı, Selahattin Demirtaş’a bu yolda geleceğe ilişkin açık çek vermiş oldu.

DAĞDAKİ KÜRT SİYASİ KADROLARINA: “SİLAHLARA VEDA!”

Seçmen, Abdullah Öcalan dahil silahlı mücadeleyi başlatan ve halen silahlarını elde tutmaya devam eden tüm eski savaş kadrolarına, çözümün parlamentoda bulunabileceğini, silahın bir çözüm olamayacağını söyledi. 7 Haziran’dan sonra, hiç bir gerekçe ile Kürt gençlerini dağa çekmek artık mümkün olmayacak. Çünkü seçmen, sadece seçim barajını değil Türkiye’de Kürtlere karşı muazzam savunma mekanizmaları kurmuş olan müesses siyasi düzeni alt üst edecek bir aritmetik ortaya koydu. Meclisteki bu yeni aritmetik ile, 40 yılda silah ile çözülemeyen tüm sorunların çözüm yolunu açtı. 

SİYASi ELİTE : “KOALİSYONLARDAN KORKMUYORUM!”

İktidar ve Türkiye’nin geçmiş tecrübeleri ne kadar korkutursa korkutsun, seçmen koalisyon seçeneklerini denmeye hazır  olduğunu ortaya koydu. Artık uzlaşma kültürünü aradığını, tek ve mutlak gücün vereceği zararlardansa, koalisyonlara razı olduğunu haykırdı. Üstelik siyasi elite, koalisyon kurabilmeleri için tek bir alternatif değil en az 4 alternatif sunmuş oldu.

DÜNYAYA: “YENİ OSMANLICILIK HAYALLERİNDEN DEĞİL; DAHA İYİ BİR DEMOKRASİDEN YANAYIM”

Davutoğlu’nun Dışişleri’nde etkinleştiği günlerde başlayan ama ağırlıkla 2011 Genel Seçimleri’nden sonra azgın hale gelen “Yeni Osmanlıcılık” hayalleri, her ne kadar seçmenlerin bir kısmını enfekte etmiş olsa da, ülke nüfusunun ezici çoğunluğu ülkede daha iyi bir demokrasi ve daha ileri insan hakları aradığını ortaya koydu. Seçmen, dış politikada komşulara müdahaleye kadar varan temelsiz iddialara bundan böyle prim vermeyeceğini gösterdi.

Radikal, 10 Haziran 2015

10 Haziran 2015 Çarşamba

Seçmen kalıcı diktatörleşmeye "hayır" dedi.

7 Haziran Genel Seçimleri gecesi ve sabahı TV kanallarında sıcağı sıcağına yaptığımız değerlendirmeleri paylaşıyoruz. CNN TURK'de konuk olduğumuz sabah programı şöyle:


16 Eylül 2014 Salı

10 Ağustos Nasıl Okunmalı - 3


Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak!

Seçim kampanyanızın başarıya ulaşabilmesi için işin başında kendi tabanınızı korumanız şarttır. Eğer lehinize güçlü bir destekçi tabanı varsa önce onları elinizde tuttuğunuzdan emin olup, ondan sonra başka oyların peşine düşmelisiniz. Çünkü sizi desteklemeye en yakın seçmen kitleleri arasında oy oranınızı arttırmak, rakip çevrelerden aynı oranda oy elde etmekten çok daha kolaydır. Eğer sizi destekleyen seçmen tabanını çantada keklik sayarsanız felaket kaçınılmaz olur.

10 Ağustos’a giden süreçte Ekmeleddin İhsanoğlu cephesinde yaşanan durum özetle budur.

Ülkenin geleceği adına üstlenilen büyük risk

Cumhurbaşkanlığı yarışı başladığında hiç kimse muhalefet kanadında bir uzlaşmanın başarılabileceğine inanmıyordu. Ama CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu çeşitli parti ve STK’larla yaptığı onlarca görüşmenin ardından çok büyük bir risk üstlenerek Ekmeleddin İhsanoğlu’nu MHP lideri Devlet Bahçeli’ye önerdi. Pek çok konuda birbirinin anti tezi konumundaki bu iki köklü partinin bir araya gelerek İhsanoğlu ismi etrafında birleştiklerini ilan etmeleri, ülke tarihinde benzeri görülmemiş bir uzlaşmayı da beraberinde getirdi. (CHP’nin İhsanoğlu’nu neden aday gösterdiği ile ilgili yazımız için lütfen 11 Temmuz tarihli yazımıza bakınız.)

Milliyetçi, muhafazakar, sağcı, dinci, sosyal demokrat, sosyalist kimlikli partilere ve hatta henüz kurulan Kadın Partisi’ne  kadar siyasi yelpazenin hemen her rengini temsil eden 14 siyasi parti bir çeşit “Demokrasi İttifakı” kurdular ve İhsanoğlu’nu desteklediklerini ardı ardına açıkladılar.

Bu partileri bir araya getiren ana neden İhsanoğlu’nun güçlü kişiliği, seçmen nezdindeki bilinirliği, liderlik gücü veya karizması değildi. Ülkenin ve demokrasinin geleceği hakkında kendi tabanlarının hissettiği yaygın endişelerdi. İhsanoğlu etkili ve ikna edici bir kampanya süreci ile yarışı kazanabilirse, Cumhurbaşkanlığı da ülke çapındaki tehlikeli kutuplaşmayı bertaraf edecek bir denge makamı haline gelebilirdi.

Tabandaki bölünmenin ciddiyeti algılanmadı

İhsanoğlu’nun adı ilk açıklandığında, kendisini destekleyen partilerin tabanlarında çok ciddi bölünmeler olabileceği anlaşıldı. Özellikle CHP seçmenlerinin İhsanoğlu ismine duyduğu alerji için önlem alınması gerekirdi. MHP tabanının bir kısmının ise İhsanoğlu’nu yeterince milli bulmadığı anlaşılıyordu. İhsanoğlu’nu öneren iki partinin ikisinde birden çatlak vardı.

Özetle, tatsız bir başlangıç yapılmıştı. İhsanoğlu kampanyasının profesyonel tarafının bu tatsızlıkları giderecek şekilde planlanması gerekirdi. Ama olmadı. Evdeki hesap çarşıya uymadı. ( Grafik-1 )


Heba edilen tarihi fırsat

Bir seçim kampanyasında başarı elde etmenin temel şartı konumlandırma, strateji ve ana mesajda hata yapmamaktır. İhsanoğlu’nun kampanyası bu açılardan önemli sorunlar barındırıyordu ve bu durum ilk günden itibaren kampanyayı etkisizleştirdi.

Adaya dair net ve siyasi açıdan anlamlı, etkili bir konumlandırma yoktu. Kampanyanın bir stratejisi yoktu. Ana mesajı ise evlere şenlik düzeydeydi. Siyasi iletişim tarihinin en absürd sloganları arasında kendisine müstesna bir yer bulacağı kesin olan “Ekmek için Ekmeleddin” sloganı trajik şekilde İhsanoğlu’nun söylemlerine ve kendisini destekleyen partilerin temel pozisyonlarına da aykırıydı.

Cumhurbaşkanlığı makamının icranın başı olacağını doğrudan söyleyen bu slogan adayın ilk günden kendi ayaklarına kurşun sıkması anlamına geliyordu. 

Mesajın açık ve net olması sağlanamadı

Eğer bir kampanyanın sonunda seçmenler hâlâ adayın kendilerine ne söylemeye çalıştığını anlayamıyorsa bu seçmenlerin değil adayın hatasıdır.

İhsanoğlu kampanyasında doğru bir strateji olmadığı gibi, hedef seçmen gruplarına ya da bir bütün olarak seçmenlere iletilecek etkili mesaj ya da mesajlar da belirlenememişti. Ortada mesaj gibi duran sloganlar, herkes tarafından anlaşılacak kadar açık ve net değildi. 

“Ekmek için Ekmeleddin” sloganı tepkiyle karşılanınca bu kez aynı sloganın, “sevgiyi, saygıyı ekmek” versiyonlarının üzerine gidildi. Ama bu versiyon ekin tarlaları içinde çekilen görüntülerle birleşince ne denmeye çalışıldığı yine anlaşılamadı. Dahası bu yol o kadar dolambaçlı bir yoldu ki sonuçta İhsanoğlu, Cumhurbaşkanlığı makamında parlamenter demokrasiden yana bir tavrının olacağını dahi ifade edememiş oldu.

Kampanyanın son haftası yayına verilen “Türk milleti seninle gurur duyuyor” şeklindeki sloganın nedeni ve rasyoneli ise hiç anlaşılmadı. Özetle İhsanoğlu kampanyası seçmenle anlamlı bir iletişim kuramadı, ikna etmenin yanına bile yaklaşamadı.  ( Grafik-2 )


Ne söyleyecek sözü vardı ne heyecan yaratabildi

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun TV programlarındaki performansı, toplamda söyleyecek yeni ve etkileyici sözünün olmadığının ortaya çıkması 10 Ağustos’ta ortaya çıkacak sonucun ipuçlarıydı.

CHP seçmen tabanında İhsanoğlu’na karşı hissedilen alerji duygusunun bir bölümü, CHP liderinin ve örgütünün bir ayı bulan saha kampanyasının sonucu olarak aşıldı ama, Erdoğan kampanyasının etkisiyle MHP seçmenindeki kopuş derinleşti. İhsanoğlu’nun politik dilinin ve kişisel enerjisinin rakiplere kıyasla zayıflığı, iletişim kampanyasının amatörlükleriyle birleşince, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun büyük risk alarak yarattığı tarihi fırsatın kaçırılacağı netleşti. ( Grafik-3 )


İhsanoğlu’nun en önemli avantajı olan, tüm siyasi partilere eşit uzaklıkta ve gündelik siyasetin dışındaki duruşunun önemi bile seçmene anlatılamadı; bu duruşun içerdiği fırsattan yararlanılamadı. Kampanya, İhsanoğlu’nun bu duruşunu “sevgiyi, saygıyı ekmek” gibi alabildiğine naif ve apolitik bir konuma tercüme ederek bir kez daha kendi ayaklarına ateş etti. Oysa İhsanoğlu’nun bu duruşu güçlü bir siyasi pozisyon olarak konumlanmaya son derece elverişliydi; yapılamadı.

Neticede ne  MHP ve CHP tabanında, ne Gezi dahil gençlik kuşağında ve ne de kadın seçmenler arasında yeterli heyecan ve motivasyon yaratılamadı. Dolayısıyla da, 5 milyona yakın seçmen sandık başına gitmek için yeterli bir neden bulamadı.