Necati Özkan ve Seçim Zamanı

Selahaddin Demirtaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selahaddin Demirtaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2015 Pazar

1 Kasım’da Davutoğlu hangi fikri temsil ediyor?

Seçim kazanmak bir fikrin temsilcisi olmakla mümkündür. 2002 Genel seçimlerinde Erdoğan “yenilenme” fikrinin temsilcisi olmayı başardığı için kazandı. 2007’de “kalkınma” fikrinin temsilcisi oldu. 2011’de ise “istikrar” fikrinin…

Benzer şekilde Obama, 2008’de sadece “değişim” fikrine odaklanarak devrim yapabildi. Keza 2012’de “ilerleme” fikriyle kazanabildi.

2016 ABD başkanlık seçimlerine yönelik önseçimde Cumhuriyetçi Parti’de yarışan 16 adaydan Donald Trump, “göçmenler” konusuna odaklanan bir kampanya fikrinin sahibi olduğu için yılların tecrübeli siyasetçilerini geride bırakabiliyor...

7 Haziran AKP kampanyasının bir fikri var mıydı? “Yeni Türkiye” seçmen için bir fikir miydi, yoksa sadece Erdoğan’ın kişisel kariyer planını mı tarifliyordu? “Onlar konuşur, AKP yapar” derken Davutoğlu kendisiyle ilgili bir şey mi diyor muydu, yoksa Erdoğan’la ilgili bir şey dediği için mi kaybetmişti?

7 Haziran kampanyasında Kılıçdaroğlu’nun fikri neydi hatırlayan var mı? Fikir “Emekliye çift ikramiye” miydi? Yoksa “Milletçe alkışlıyoruz” muydu? Fikri anlaşılamadığı için mi CHP tarihindeki en yüksek bütçeli kampanyaya rağmen Kılıçdaroğlu oy kaybetti?

Bahçeli 7 Haziran’da ne diyordu bilen var mı?

Peki Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” cümlesindeki ana fikri unutabilen var mı?

Az konuşmak mı, her şeyi konuşmak mı?

Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, seçim kampanyaları sadece ve sadece fikirlerin ve liderlerin yarışıdır. Lider bir fikri temsil etmenin ne demek olduğunu anlayabilir ve o fikre odaklanmayı başarabilirse seçimi kazanabilir.

Kendi pozisyonuna uygun olan basit ve temel bir “fikre odaklanmak” yerine her konuda konuşmaya yönelik bir strateji uygulayan her lider, sandıkta kaybetmeyi garantiler. İşin kötüsü, neden kaybettiğini de çoğu kez anlayamaz.

Davutoğlu ne yaptığını biliyor mu?

Aslında Davutoğlu, 1 Kasım kampanyası için başlangıçta “İlk günkü aşkla hadi bismillah” diyerek yola çıkmak istemişti ama, “hadi bismillah” lafı CHP’li Tanal’ın başvurusu sonucu YSK’ya takılınca “İlk günkü aşkla hep birlikte” diyerek kampanyasına başlayabildi.

AKP’nin 2002 seçimlerindeki sloganlarından biri de  “Adalet için, Kalkınma için, İstikrar için, Türkiye için, Tek Başına İş Başına”ydı. 13 yıllık  tek parti iktidarından sonra Davutoğlu yine “Tek başına iş başına” diyerek seçmenden oy istiyor.

Bunun anlamı, “benim sözüm, benim vaadim tükendi, bir arpa boyu yol gittim” demektir. 7 Haziran yenilgisinden sonra AKP içerisinde “fabrika ayarlarına dönmek”ten söz edenler, partinin son yıllardaki performansını mahcup da olsa eleştirenler vardı.

Ancak sonuçta şu ortaya çıktı ki, Davutoğlu ve partisi 2002’ye ancak slogan düzeyinde dönebilecek durumdalar...

Öte yandan, Davutoğlu “Sen ben yok Türkiye var” dediğinde de insanın aklına “Peki hangi Türkiye?  Yeni Türkiye mi Eski Türkiye mi?” sorusu geliyor ister istemez. Seçmenlerin en az % 60’ının “Yeni” ve “Eski” Türkiye biçiminde sözde bir ayrımın üzerinden kutuplaştırıcı politikalar ürettiğine inandığı AKP, 1 Kasım kampanyasında “Yeni Türkiye”yi unutmaya hazır bir görünüm sergilemek istiyor, ama, bir kez daha samimiyet duvarına tosluyor.

Davutoğlu’nun bu kampanyadaki en önemli sorunu, kendisine oy veren seçmenlerinin bile inanmadığı sözler ve pozisyonlarla kampanya yürütmeye çalışmasıdır. Kendine ait, kendini ve yapacaklarını tarif edebilen ve 1 Kasım seçiminin yapılma gerekçesini samimiyetle savunabilen bir fikrinin olmamasıdır.

O nedenle kampanyasında, tek ve güçlü bir ana fikir yerine, hemen her şey var. O nedenle her gün bir başka lider profili sergiliyor ve ne yapacağını bilemiyor.

O nedenle de, 7 Haziran CHP Seçim Bildirgesi'ndeki taktik vaatlerin bir bölümünü kopyalama yoluna gitti.

Özetle Davutoğlu, ülkeyi Erdoğan değil de kendisi “yönetiyormuş gibi” yapmaya dayalı bir kampanya yönetiyor… Bugünün verili siyasi ortamında tek başına bu fikir bile işe yarayacak gibi görünebilirdi ama, Davutoğlu’nun bu fikrin samimiyetine inanacak seçmen bulması dahi zor.

1 Kasım akşamı Davutoğlu’nun göreceği muhtemel fotoğraf

Türkiye seçim tarihi, seçmen davranışları ve seçmenlerin tarihi anlardaki demokratik refleksleri hakkında azıcık fikir sahibi olan herkes, Davutoğlu’nun bu seçimden zaferle çıkmasının imkansız olduğunu tahmin edebilir. Bunun için veriye bile gerek yok..

Bir lider; bırakın sağlam ve güçlü bir fikri, liderlik yaptığı kısa dönemde kendi kararlarını vermekten uzak olduğuna dair oluşan algıyı tersine çevirememişse… Ekonomideki riskli gidişe karşı bir varlık gösterememişse… Dövizin artışını durduramamışsa… Ülkenin kan gölüne dönmesini engelleyememişse… Ülkenin en köklü sorunu olan Kürt sorununu Arap saçına çevirmişse… Dış politikada aldığı stratejik kararların hemen hepsinin battığı tescillenmişse… O liderin kazanmasını sağlam ve güçlü bir “fikir” bile sağlayamaz.

Belki, güvenlik politikalarına dayalı bir korkutma kampanyasına bel bağlayarak seçmen tarafından ödüllendirilmeyi  bekleyebilir…

Ama bir iktidar partisi korkutma kampanyasına ihtiyaç duyuyorsa, kazanmak için değil, mutlak yenilgiyi geciktirmek için uğraşıyor demektir.

Yarın: Peki ya muhalefet partileri?

Radikal, 29 Ekim 2015

16 Eylül 2014 Salı

10 Ağustos Nasıl Okunmalı- 2


Demirtaş başardı çünkü “Etnisite Gömleğini” çıkardı.

10 Ağustos’ta sonuçlanan Türkiye’nin seçmen katılımlı ilk cumhurbaşkanlığı seçim yarışında, neredeyse tüm analistlerin ve yorumcuların müttefik olduğu tek konu, Demirtaş’ın bu seçimlerin diğer kazananı olduğu inancıdır.
Yarışı üçüncü ve sonuncu olarak bitirdiği halde neden böyle düşünüyoruz? Neden hepimizin zihninde Demirtaş’ın alabildiği % 9,8’lik oy oranı, İhsanoğlu’nun aldığı % 38,44’lük oy oranından daha büyük başarıymış gibi bir etki yaratıyor?

Kampanyasının finansman yoksunluğu veya bizzat kendisini yarışan en gariban, en az varlıklı aday olduğunun ortaya çıkması mı vicdanlarımızı etkiliyor? Yoksa daha derinde bir başka neden mi var?

Demokratik Kürt Siyasi Mücadesi, 40 yıllık stratejini değiştiriyor

Siyaseti ve demokrasi mücadelelerinin dünya uygulamalarını takip edenler iyi bilir. Herhangi bir etnik konu bir partinin tek ve hakim konusu olduğu zaman o parti için bir gelecek yoktur. Etnisite konusu o partiye seçim üstüne seçim kaybettirir. Partiye ait bu imaj, demokratik hayatta varlığını sürdürdüğü sürece o partiye yapışır kalır. Netice de parti bir azınlık partisine dönüşür veya zamanla yok olur gider.

Türkiye’deki Kürt siyasi hareketinin demokratik tarafının 30 yıllık geçmişini; açılan kapanan- kapatılan- adı değiştirilen bütün partilerini gözünüzün önüne getirin; ne demek istediğimizi daha net anlarsınız.

Geçen yılın sonuna kadar BDP çatısı altında varlığını sürdüren demokratik Kürt siyasi hareketi, 2014’e yaklaşırken yeni bir parti daha inşa etmeye (HDP) başladığında, nedeni kamu oyunda pek anlaşılamamıştı. 30 Mart Yerel Seçimlerine doğuda BDP, batıda HDP şemsiyesi ile seçimlere girilmesi de kafaları iyice karıştırmıştı. Zaten çok küçük bir toplumsal destek söz konusu iken, bu destek neden iki partiye bölünüyordu. Bu çabanın ana nedeni ilk paragrafta anlattığımız rasyoneldi.

Dünya demokrasi tarihinde, etnisite siyasetinin sandıktan zafer çıktığı tek bir bile örnek yoktu. Benzer biçimde 30 yılı aşkın bir süre, Türkiye’deki en dinamik siyasi kadroları bünyesinde barındıran Kürt siyaseti de, hep %4,5 -%6 bandında kalmıştı. Koşullar ve rakip partilerin durumu ne olursa olsun, Kürt siyasi partileri % 6’nın üstü bir türlü çıkamamıştı. O halde strateji değiştirilmeliydi.

HDP ve Demirtaş Kürt siyasi hareketini yeniden konumladı

Pazarlamada ve siyasi pazarlamada, konumlama işin esasıdır. Eğer bir partiyi, lideri veya adayı doğru konumlarsanız, gerisi çok kolay gelir. Mesajda veya uygulamada taktik hatalar yapsanız bile kazanırsınız. Konumlamanız yanlışsa, ne yaparsanız yapın kaybedersiniz. Eğer seçmen zihninde yıllara sari netleşmiş bir algı ve konumlama probleminiz varsa, yapacağınız tek şey kendinizi yeniden konumlandırmaktır. Başka türlü kazanma imkanınız yoktur.

İşte, 10 Ağustos kampanyasında Demirtaş cephesinde gördüğümüz şey budur. Selahattin Demirtaş ve Kürt siyaseti, 1 ay kadar bir süre içinde kendini yeniden konumlayarak başarmıştır. Onlarca yıldır Kürt siyasetinin içinde mücadele eden ve “Kürtçü” olarak algılanan Demirtaş, bu seçimlerde “Etnisite Gömleğini” çıkarmış ve kitleselleşme yolunda büyük bir başarı elde etmiştir.

Gerisi teferruattır

Yarışan 3 aday içerisinde en genç olanı Demirtaş’tı. Canlı yayınlarda ve mitinglerde en esprili dili kullanan, en samimi görünen, en kendi gibi olmayı başaran da yine oydu. Bu özelliklerin seçmen tercihinde etkisi mutlaka olmuştur.

Keza “Yeni Yaşam Çağrısı”, “Radikal Demokrasi” gibi söylemlerin de bir katkısı olmuştur. Veya kendisi için üretilen “Bir Cumhurbaşkanı düşünün, bağlamadan başka bir şey çalmıyor” gibi esprili sloganların da bu süreçte yansımaları olmuştur. Ama bunların hepsi taktik teferruatlardır.


Dünkü yazımızda da net olarak gösterdiğimiz gibi, Demirtaş medyada en az yer verilen adaydı. TV kanallarında ve gazetelerde Başbakan Erdoğan’a ayrılan sürenin ve sütun santimin neredeyse 20’de biri kadar bir yer ayrıldığı halde ve başbakanın kampanyasının 50’de biri kadar bir finansmanı ancak toplayabildiği halde, Demirtaş bir ay içerisinde oy oranını % 6’dan %9.8’e çıkardı. Bir diğer ifadeyle 40 yıllık Kürt demokratik mücadelesinin kaznabildiği en yüksek oy oranını bir ayda % 163 artırdı.

Demirtaş’ın aldığı oyların derinlemesine analizi yapıldığında “yeniden konumlama stratejisinin” tamamiyle tutmuş olduğu görülür. MHP’den bile oy alabilme başarısı, Demirtaş’ın ve HDP’nin yeniden konumlama yoluyla Türkiyelileştiğinin en somut göstergesidir.

Demirtaş, doğru bir stratejiyle, söyleyecek sözü olmanın gücünü birleştirerek algılarımızı değiştirdi. Üzerinde sinmiş olan etnisite gömleği, gözümüzde eski görünürlüğünü yitirdi. Böylece seçmen onu artık daha çok kendinden görmeye başladı.

Bu başarı konumlama nedir bilmeden iş yapan tüm siyasilere ve sadece etnisiteye takılı kalmayı tercih eden diğer Kürt siyasi sözcülerine ders olmalıdır.

14 Ağustos 2014, Radikal YeniAkıl köşe yazısı: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/10_agustos_nasil_okunmali___2-1206708

10 Ağustos Nasıl Okunmalı- 1

Seçim sonuçları özetle ne diyor?

Pazar günü saat 21.00 sularında her şey netleşti. Kayıtlı 55.9 milyon seçmenin % 73,8’i sandığa gitti ve tercihini yaptı. Görebildiğimiz kadarıyla, seçimlerde hile yapıldığına ait ciddi bir iddia olmadan Erdoğan 12. Cumhurbaşkanı oldu.

Seçmenlerin yaklaşık 20.8 milyonu Erdoğan’a, 15,4 milyonu İhsanoğlu’na ve 3.9 milyonu da Demirtaş’a oy verdi. Geçersiz kabul edilen 700 bin civarındaki oylarla birlikte sandık başına giden seçmen sayısı 41,2 milyona ancak ulaştı. Yurtdışı dahil 15 milyona yakın seçmen sandığa itibar etmedi.

Kampanyalarının analizinden önce medya kullanımının analizi

Bu yazımızla birlikte toplam 4 yazıda Cumhurbaşkanlığı yarışına katılan 3 adayın kampanyalarını analiz edeceğiz ve “kim neden kazandı” “kim neden kaybetti” sorularına iletişimci penceresinden cevap vermeye çalışacağız.

Bir seçim kampanyasını oluşturan bileşenler; konumlama, strateji, mesaj, saha organizasyonu ve altyapı imkanlarıdır. Kampanyaların bütçeleri, adayların kimlik ve kişilikleri, saha örgütlerinin performansı ve her türlü kaynağı harekete geçirebilecek olan fikri ve fiziki altyapı bir kampanyanın başarını belirler.

Kampanya dediğimizde, doğal olarak mesajımızı hedef seçmen kitlesine ileteceğimiz medyayı dikkate almak zorundayız. Ücretsiz olarak kullanabileceğimiz medya imkanlarımızı, ücret ödeyerek kullanmamız gerekenleri ve tabi ki kendi yarattığımız veya oluşturduğumuz (internet siteleri, sosyal medya vb.) mecraları...

Her bir aday için bu detaylara girmeden önce, medya, finansman ve medyadan paralı satın alma oranlarına birlikte bir göz atalım.

Beyin yıkama makinası olarak medya

Seçim sonuçlarına etki eden pek çok adaletsizliğin ve anormalliğin başında medyanın yaklaşımı geliyor. Kampanyaların ilk gününden seçim yasaklarının başladığı 8 Ağustos gece yarısına kadar olan sürede, yarışan üç adaya TV kanallarında ayrılan toplam zamanın dağılımına baktığımızda ne demek istediğimiz anlaşılacaktır. Net olarak görüldüğü gibi, TV kanalları Demirtaş haberlerine ayırdıkları sürenin 1.5 katı kadar süreyi İhsanoğlu’na, 7 katı kadar süreyi ise Erdoğan’a ayırmıştır. (İnfografik :1)


Gazetelerin adaylarla ilgili haber yapma tavrı da benzer. Demirtaş haberlerine ayrılan toplam gazete sayfası miktarının 2.5 katı İhsanoğlu’na, 9.5 katı Erdoğan’a ayrılmıştır. (İnfografik :2).


Medyanın bu tavrı, zaten adaletsiz olan yarışı tümden adaletsiz kılmıştır. Medyadaki vizibilite oranın kredibiliteyi doğrudan etkilediğini artık net olarak biliyoruz. (link: vizibilite = kredibilite yazısı) Bir aday, TV kanallarında ve gazetelerde ne kadar çok görülüyorsa, o kadar itibar ve inandırıcılık kazanıyor.

Böylesi bir fotoğrafı dünyanın herhangi bir yöresindeki demokrasi ile yönetilen ülkeden görmek mümkün değildir. Özgürlükle ilgisi olmayan medya düzeni içinde, paralı kampanya elemanı izlenimi uyandıran kimi akademisyenler / basın mensupları yıllardır yaptıklarını yapmaya devam etmişler ve adaylardan Erdoğan lehine beyin yıkama makinası işlevi görmüşlerdir.

Kampanya bütçeleri ve paralı reklamların dağılımı

Yarıştaki adaletsizliğin finansal yanı bu fotoğraftan daha de beter. Erdoğan’ın kampanyasına kamu kaynaklarından resmi veya gayri resmi olarak ne kadar fon harcandı bilmiyoruz. Ayrıca ayni veya hizmet katkısı hakkında da hiç bir bilgimiz yok. Ama, adayların kampanya merkezlerinden yapılan açıklamalardan anladık ki, Erdoğan 55,3 milyon TL, İhsanoğlu 8,5 milyon TL, Demirtaş ise 1,2 milyon TL bağış toplamış. İşte bu bağışlarla kampanyaların profesyonel uygulaması olan TV reklamları, basın ilanları, internet ve açıkhava reklamları yapıldı.

Kampanyaların yapıldığı 3 haftalık süre boyunca, TV reklamlarının adaylara göre dağılımı şöyle:


Açıkça görüldüğü gibi Erdoğan kampanyası, TV’de diğer iki adayın satın aldıkları toplam süresinin 12 katı kadar zaman satın almış ve TV mecrasını domine etmiştir. Erdoğan kampanyasının prodüksiyonlara harcadığı bütçe de diğer iki adayın harcadıklarıyla kıyaslandığında muazzamdır. (İnfografik-3)

Basın kullanımında da durum çok benzer. Demirtaş basına sıfır harcama yaparken, Erdoğan kampanyası çoğu kendine yakın medya kuruluşları olmak üzere, gazetelerden İhsanoğlu’nun tam 10 katı kadar sayfa satınalmış ve ilanlarını yayınlatmıştır. (İnfografik-4)


Açıkhava reklamlarını ölçebilmek ise neredeyse imkansızdır. Tahmini olarak hesaplananlar gösteriyor ki, Erdoğan kampanyasının açık hava kullanımı  binalar, köprüler, yollar vb ölçülmeyen kanallarda hesaba katıldığında diğer iki adayın toplam kullanımının 30 katından daha fazladır.

Ekmeleddin İhsanoğlu adı çok bilinen bir dijital girişimciyi kampanyasının önemli ismi olarak atamış olsa da, dijital ortamlarda “Ekmek için Ekmeleddin” sloganının tiye alınması dışında bir varlık sergileyememiştir. Erdoğan kampanyasını yöneten Erol Olçok ise, CNN TÜRK kanalında yaptığı açıklamada dijital dünyada 26.000 gönüllüden oluşan bir ordu kurarak etki kampanyalarını yürüttüklerini açıklamıştır.

% 51.78 aslında %37,2!

Evet net olarak gözüken şu ki, yarışın adaletsizliği can yakıcı seviyeleri çoktan aşmıştır. Ne kamu kaynaklarının kullanımında, ne medyanın kullanımında, ne medya düzeninde ve ne de bir şekilde harekete geçirilen finansman imkanlarında bir adalet ve normallik vardır.

Bütün bunlara rağmen hiç kimse, Erdoğan’ın seçilmesinin meşruiyetini sorgulayamaz. Erdoğan geçerli oyların % 51,79’unu alarak yarışı açık ara tamamlamış ve yasal olarak cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bununla birlikte, yarışın tüm adaletsizliklerine ve kampanyası için her türlü imkanın kullanımına rağmen Erdoğan’ın toplam kayıtlı seçmenin ancak % 37.2’sinin desteği ile seçildiğini de görmemiz lazım. Bu sonuç ülkemizin geleceği ve demokratik bir yarış ile muhalefetin birgün iktidarı kazanabileceğine ait çok umutlu bir sonuçtur.

Ayrıca net olarak ortaya çıkan şudur ki, Erdoğan’ın elde edebildiği 20,8 milyonluk oy desteği, fiilen başkanlık yada yarı başkanlık sistemini zorlamayı mümkün kılacak bir destek değildir. Hem seçmen sayısı olarak ve hem de oran olarak Erdoğan tüm iddia ve beklentilerin altında kalan bir sonuçla karşı karşıya kaldığı için kendinde bu gücü kolay kolay bulamayacaktır.

Parti içindeki itibarı nedeniyle bir süre yarı başkanmış gibi davransa da, ve hatta kendine yakın kalemler ve medya organları seçimin sıcak psikolojisiyle o tür bir hava yaramaya gayret etseler de, Erdoğan için sürdürülebilir ve kalıcı bir sistem zorlama ve değiştirme imkanı kalmamıştır.

13 Ağustos 2014, Radikal YeniAkıl köşe yazısı: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/10_agustos_nasil_okunmali___1-1206525

6 Temmuz 2014 Pazar

3 aday 3 fikir

Adayların herbiri bir başka tür demokrasi fikrinin savunucusu...
Seçim kampanyalarında seçmen kararını şekillendiren en önemli etken adaydır, liderdir. Türkiye’nin bugüne kadar hiç yaşamadığı türden bir seçim tipi olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, adayların kimliği ve kişiliği daha da belirleyici olacak.

Geçmişte yaşadığımız istisnasız tüm seçimlerde birden çok kişi yarıştı, birden çok kişi kazandı. Genel seçimlerde 450- 550 milletvekili… Yerel seçimlerde binlerce belediye başkanı, on binlerce belediye meclis üyesi, bir o kadar il genel meclisi üyesi …

Şimdi ilk kez, ülke çapındaki tüm seçmenlerin sadece tek bir kazanana oy vereceği seçimler için sandık başına gideceğiz. Bu yüzden de bu seçimde adaylar ve adayların toplam özellikleri, performansları geçmiş seçimlerde olduğundan daha önemli olacaklar.

Aday demek, aslında fikir demek. Seçmenler adayın kimliğine olduğu kadar savunduğu yada temsil ettiği fikre de bakarak karar verecekler. Kampanya boyunca her bir aday rejimi nasıl gördüğünü ve nasıl bir cumhurbaşkanı olacağını bizlere anlatacak ve bizleri ikna etmeye çalışacak.

Adayların pozisyonları

Şu ana kadar adayların öne çıkan pozisyonları ve kampanya fikirleri özetle şöyle:

CHP, MHP, DSP, DYP ve BTP’nin ortak adayı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, parlamenter demokrasi ve güçler ayrılığı fikrinin savunucusu. AKP’nin adayı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, fiili yarı başkanlık  ve güçler birliği fikrinin savunucusu. HDP’nin adayı Selahhattin Demirtaş, özerk yerinden yönetim ve federalizm fikrinin savunucusu.

Adayların kimlikleri, kişilikleri, aileleri, bugüne kadar yaptıkları ettikleri, mesleki başarıları vs. kampanyaların renkli motifleri olacak. Ama her birinin temel rasyoneli ve ana mesajları özetle, yukarıdaki fikirlerin etrafında geliştirilip bizlere iletilecek.

Adayların toplumsal karşılıkları

Adayların toplumsal karşılığı bu kampanyadaki diğer önemli konu. Prof. İhsanoğlu ve Başbakan Erdoğan neredeyse eşit birer blokun temsilcisi olarak yola çıkıyorlar.

Her iki adayı destekleyen partiler, 30 Mart Yerel Seçim sonuçları dikkate alındığında  % 44 civarında birer seçmen bloğuna sahip. İhsanoğlu ve Erdoğan’ın toplumsal karşılığı - en azından kağıt üzerinde - başa baş görünüyor.

Demirtaş’ın arkasındaki siyasi güçlerin ise (HDP ve BDP), toplam % 8’e yaklaşan bir başlangıç oyu var.

30 Mart Yerel Seçimlerine göre % 3.5’luk toplam oy oranına sahip olan SP ve BBP, başlangıçta İhsanoğlu’na yakın dururken, geçen hafta sonu itibariyle daha bağımsız bir pozisyon aldılar. Ne oldu, neden böyle bir karar değişikliği yaşandı bilinmez ama, görünen o ki, mevcut matematikte bu iki siyasi partinin oy tabanı, yarışın başlangıç ayağında fazlasıyla önemli.

Her ne kadar Erdoğan % 44, İhsanoğlu % 44 ve Demirtaş % 8’lik bir siyasi destekle yarışa başlıyor olsa da, seçmen iradesi hiç bir aday için çantada keklik sayılamaz. Yarışın sonucunu kampanyalar belirleyecek.

Her üç aday, 3 farklı demokrasi tipinin savunuculuğunu yaparak sahnede olacaklar. Kampanyada kullanacakları mesajların toplumsal bir karşılığının olması, basitliği, ikna ediciliği ve frekansı çok önemli olacak. Özellikle Prof. İhsanoğlu ve Demirtaş için durum böyle.

Kampanya performansı

Her üç 3 aday fikirleri kadar, önümüzdeki 4 hafta boyunca yapacakları kampanya performansları ve enerjileri ile de yarışacaklar. Şu anda en büyük risk olarak gözüken “yaz sıcağında sandığa gitmeme” eğilimi veya kimi seçmen kesimlerinde hissedilen “sandığı boykot eğilimi” adaylar heyecan yaratabildikleri ölçüde değişebilecek.

Adaylar, profesyonel kampanyalarında söyledikleri kadar miting perfornmansları ve TV programları ile de seçmeni ikna etmeye, motive etmeye çalışacak.

Partiler arası değil, adaylar arası yarış

Her ne kadar adaylar siyasi partiler tarafından aday gösterilmiş olsa da, Cumhurbaşkanlığı kampanyası, geçmişte ülkemizde şahit olduğumuz tüm seçim kampanyalarından daha farklı olacak. Çünkü bu seçim partiler arası değil, adaylar arası bir yarış.

Kendilerini destekleyen partilerin durumu, saha gücü, finansal desteği vb. ne olursa olsun, adayların bizzat kendileri etkin ve yüksek performanslı kampanyalar yapmak zorunda. Performans derken özellikle fikri performansı kastediyoruz. Bu yarış, çok koşanın, çok para harcayanın değil, en doğru argümanlarla seçmeni ikna edenin kazanacağı bir yarış olacak.

Adaylar pozisyonlarına uygun fikirlerini en etkili şekilde ortaya koyabildikleri ölçüde, seçmen bunun partiler arası değil adaylar arası bir yarış olduğu anlayacak. Ancak o takdirde parti blokları arasında seçmen geçişleri mümkün olabilecek. Ve ancak o taktirde bu yarış gerçek anlamını kazanacak.

7 Temmuz 2014 - Radikal/ Yeni Akıl,  http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/3_aday_3_fikir-1200421


5 Temmuz 2014 Cumartesi

Demokrasi İllüzyonu


Adaletsiz yarış haftaya start alıyor.
Mevcut yasal altyapısı ve YSK tarafından tanımlanmış süreçleri itibariyle Cumhurbaşkanlığı yarışı, neredeyse bir Ali Cengiz oyunu.

Herşeyden önce, belirli bir kişi için Çankaya koltuğunu garantilemek üzere çıkarılmış bir yasa var ortada. Yasayı çıkaran irade, demokratik bir yarış yerine, bir çeşit kaptı kaçtı oyunu sahnelemeyi planlamış.

26 Ocak 2012’de yürürlüğe giren 6271 sayılı Cumhurbaşkanlığı Seçim Kanunu’nda, adil bir kampanya yapılmasını engelleyecek türlü önlemler peşinen alınmış. Hepimize, sanki adil ve demokratik bir yarış varmış ve bizim irademiz sandığa bir şekilde yansıyacakmış gibi bir film izletiliyor. Oysa, eli kolu bağlı rakiplerini dövmeye alışmış ağır siklet bir boksörün, final maçından başka bir şey değil sözkonusu olan.

Bütçe toplanana kadar kampanya bitecek

Kampanyaların finansmanı bir başka zorluklar ve tuzaklar silsilesi. Adaylar ancak 14 Temmuz’da kampanya bütçesi için fiili olarak harekete geçebiliyor olacaklar. Kampanyaların bütçeleri seçmenlerden bağış olarak toplanacak. Şirketler, vakıflar, partiler ve tüzel kişiler bağış yapamayacak. Ve Bağış yoluyla toplanan her bir kuruş aday adına açılacak banka hesabına yatacak. Ödemeler o hesaptan gerçekleştirilecek.

Arka planı kendilerine destekleyen partiler tarafından titizlikle organize edilmediği sürece, İhsanoğlu ve Demirtaş’ın medyada etkili bir kampanya yapabilecek fon miktarına erişmeleri neredeyse imkansız. Başbakan Erdoğan’ın kampanya makinası için fon toplamak muhtemelen işten bile sayılmaz. Ayrıca Erdoğan’ın başbakanlık makamının ve devlet gücünün her türlü imkanını kullandığı ve kullanmaya devam edeceği bir sır değil.

Medya yarışı daha da adaletsiz hale getiriyor 

Yasal altyapı gayri adil de, diğer koşullar adil mi? Asla değil.

Örneğin adayların tanınırlığı meselesi… Başbakan Erdoğan’ı beşikteki bebek bile tanırken, Ekmeleddin İhsanoğlu ismini seçmenlerin %99.99’u ilk kez duydu. Demirtaş’ın tanınma oranı iki adayın ortasında bir yerlerde.

Adaletsizlik medya tarafında o denli ayan beyan ortada ki... Örneğin Erdoğan’ın adaylığını açıkladığı ve geçtiğimiz Çarşamba günü Ankara ATO’da yapılan toplantıyı 28 TV kanalı aynı anda canlı olarak yayınlandı. Tek bir gün için Erdoğan adına 28 saatten daha fazla bir TV kullanımı demek oluyor bu canlı yayınlar. 

Parayla, korkuyla, görev gereği, eşit davranma zorunluluğu gereği bile olsa diğer adaylar için böyle bir durum söz konusu değil.

Rakamlar yalan söylemez

Bu adaletsiz yarışta medyanın durumu o denli acıklı ki… Örneğin çeşitli medya takip şirketlerinin verilerine göre, 16 Haziran- 3 Temmuz 2014 tarihleri arasında basında Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili toplam 151.965 adet haber yayınlanmış. Prof Ekmeleddin İhsanoğlu ile ilgili haberlerin sayısı 4.389. Selahaddin Demirtaş ile ilgili haber sayısı ise sadece 476.

Aynı dönemde, TV kanallarında Erdoğan 3.227 kez, İhsanoğlu 2.273 kez, Demirtaş ise 870 kez haber yapılmış.

Nereden bakarsanız bakın, ortada demokratik bir yarış değil, katmerli adaletsizlikler silsilesi var. Yeryüzünde aklıbaşında hiç kimse bizdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bakarak; “Bu ülkede serbest seçimler var”, “Bu ülkede demokrasi var” diyemez. Hele ki, seçim gecesi ülkenin dört bir tarafında ortaya çıkıveren trafo kedileri söz konusu oluyorken.

İçinde yaşadığımız; seyircisi, parçası ve oyuncusu olduğumuz şey, bir demokrasi değil. Sadece bir demokrasi illüzyonu.

Bu illüzyonu bozacak ve adaletsizlikleri alt edecek yegane güç, doğru stratejiye dayanan bir büyük fikir olabilir. Ancak büyük bir fikrin cesareti, mevcut organize oyunu bozabilir. İhsanoğlu veya Demirtaş, Goliath’a karşı David olmayı becerebilirlerse seçimden kendilerini mutlu edecek bir sonuçla çıkabilirler.

Radikal, 5 Temmuz 2014, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/demokrasi_illuzyonu-1200272