Necati Özkan ve Seçim Zamanı

BDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2015 Salı

Demirtaş ve "Strateji" kazandı

Pek çok kesimden yükselen itirazlara rağmen otoriter bir başkanlık rejiminin; “Yeni Türkiye” ambalajıyla ülkeye dayatılması seçimin sonucunu belirleyecek seçmen kesimlerinde derin bir korku yaratmıştı. Ekonomik programa yönelmeyi seçen CHP’nin aksine HDP, bu korkuya cevap verdiği ölçüde kazanacağını erkenden kavradı.
HDP’nin seçim stratejisi, tam da bu nedenle   korku odaklı bir iletişim perspektifi üzerinde şekillendi. “Ya HDP barajı geçemezse, düşünün neler olur?” 
Sözkonusu olan,  gerçekçi bir korkuydu ve oluşması muhtemel Meclis aritmetiği dolayısıyla HDP bu korkuya neredeyse matematiksel kesinlikte bir çare de önerebilmekteydi.  Bu nedenle HDP  kampanyası, odağına seçmenin korkularını aldı ama korku – umut dengesini de makul bir düzeyde tutmayı başardı.
Açıktı ki,  daha da baskıcı bir “Erdoğan rejimi”ne geçme korkusu seçmenlerin bir kısmına “HDP’ye evet” dedirtecekti. Ama aynı zamanda geçerli ikinci bir korku daha vardı: “Ya HDP,  Erdoğan’la gizlice anlaştıysa? Ya da seçimden sonra anlaşırsa?” Bu korku da kararsız seçmende “HDP’ye hayır!” eğilimini güçlendirebilirdi.  Bu nedenle Selahattin Demirtaş çıktı; basit ve etkili bir şekilde tek bir cümleyle Erdoğan’a “Seni başkan yaptırmayacağız”dedi. HDP kampanyası o gün en önemli eşiği atlamıştı.
HDP seçmen korkularına dayalı bu stratejiye odaklanmakla kalmadı, Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve diğer parti sözcülerinin ağzından defalarca verilen söze ihanet edilmeyeceğine ilişkin açıklamalar yaptı. HDP sözcüleri kararsız seçmenin ikna edilmesinin bu ikinci korkunun aşılmasına bağlı olduğunu anlamıştı.
Pazarlama literatürüyle ifade edecek olursak, HDP’nin barajı aşmaya odaklı konumlandırması basit ve netti: “Erdoğan’ı durdurabilecek tek parti!”
DEMİRTAŞ, ERDOĞAN’A KARŞI KAZANDI
Bu açıdan bakıldığında, 7 Haziran genel seçimleri aslında iki kişi arasında geçti diyebiliriz: Kendisi için tasarlanmış bir “sözde Başkanlık rejimini”kurmak için “400 milletvekili verin ve bu iş huzur içinde çözülsün” diyen Recep Tayyip Erdoğan ile Meclis kürsüsüne çıkıp “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek inen Selahattin Demirtaş arasında…
42 yaşında genç bir lider olan Selahattin Demirtaş 7 Haziran seçimlerinde karizması ve sempatisiyle, siyaset yapma üslubuyla partisine fazladan oy kazandırabilen tek lider oldu. HDP ile birlikte bu seçimde oyları artan diğer bir parti de MHP’dir, ancak  bu artışta Bahçeli’nin liderliğinin etkisinin önemli bir unsur olduğunu söylemek zor. 
EKONOMİK VAATLER
Seçmen tercihlerine ilişkin olarak söylenen “Seçmen cebindeki paraya bakar” genel tespiti doğrudur ancak, olağan koşullar altında doğrudur.  Pek çok seçmen segmenti için 7 Haziran’ın normal bir seçim olamayacağı açıktı. Ayrıca, 17 – 25 Aralık soruşturmalarından sonra ortaya çıkan durum nedeniyle, AKP seçmen dönüp cebindeki paraya bakmasın diye olağanüstü koşullar yaratmaya çalışıyor ya da bu algıyı güçlendirmeye çalışıyordu.
HDP barajı geçerse, “HDP’liler Türkiye’yi çok iyi yönetirler, hayatımızı muazzam iyileştirirler” inancından dolayı geçmeyecekti. Buna rağmen “Ekonomik Vaatler”de bulunmaktan geri durmadı. Çünkü bu vaatler belki kimsenin oy tercihini etkilemeyecekti ama, HDP’nin bir Türkiye partisi olarak algılanmasını pekiştirecekti.

YENİ KİMLİK KONUMLANDIRMASI : “BİZ’LER MECLİSE”

Asgari ücretin 1800 lira olması gibi somut ekonomik vaatler içerse de HDP kampanyasının “umut” boyutu  bir “kimlik siyaseti” stratejisi üzerinde yükseldi. Ancak bu, bugüne kadar alışık olduğumuz türden ayrılan bir kimlik siyasetiydi. Burada “çoğul kimlikler” yani “bizler”merkezi bir yer tutuyordu. Ve bütün kimlikleri içermeyi öneren, bütün kimlikleri eşitlemeyi vaat eden bir dil kullanılıyordu. Bu vaat, demokrasinin sıcak yüzüydü.

Makul bir korku – umut dengesinin de bir gereği olarak, HDP şarkılı türkülü, güleryüzlü bir reklam kampanyası yürüttü. O kadar ki TV filmlerinde iki eş başkanı halay çekerken ya da hiç konuşmaksızın HDP seçim şarkısı eşliğinde gülümserken bile gördük. HDP halay çeken eş başkanlar filmiyle, CHP’nin 2014 yerel seçimlerindeki, belediye başkan adaylarının hep birlikte “Hayat Bayram Olsa” şarkısını söylediği reklam filminden sonra, “güleryüzlü, insana umut veren bir siyaset” mesajı verme yolunda yeni bir örnek oluşturdu.
Selahattin Demirtaş’ın kendisi de, HDP kampanyasındaki mesajlarla uyum içerisinde bir performans sergiledi. Seçmen, Demirtaş’ı ekranlarda gördükçe HDP’nin Türkiyelileştiğine, bir Türkiye partisi olma yoluna girdiğine daha fazla ikna oldu.
SAMİMİYET, TEVAZU, ESPRİ, HAZIRCEVAPLIK
Selahattin Demirtaş, samimiyetiyle, tevazusuyla seçmenin gönlünde, partisinin aldığı oyun üzerinde bir yer kazandı, geniş kesimler tarafından sevildi. 
Sosyal medyada, sevenleri arasında “Selocan”, “Selo başgan” gibi lakaplarla da çağrılan Demirtaş hiç şüphesiz yeni seçmene ulaşma yolunda sosyal medyayı en etkin kullanan liderdi. Bizzat kendisinin yazdığı anlaşılan tweet’lerle sosyal medyanın ruhuna ve imkanlarına en uygun biçimde davrandı.
HDP bu kampanyada barış yolunda ilerleme kararlılığını gösterdi ve kendilerinin de farkında oldukları gibi, dikkate değer ölçüde emanet oy aldı. Ne var ki bu kampanya dönemindeki dilini ve kapsayıcı yaklaşımını koruyup geliştirdiği ölçüde HDP’nin bu emanet oyları kalıcı hale getirmesi ve yeni seçmenler kazanması kuvvetle muhtemel.
KÜRT SİYASETİNİN ARTIK YENİ BİR LİDERİ DAHA VAR
Bir partinin üst yönetimi kaç kişiden meydana gelirse gelsin, partinin ideolojisi ve programı ne olursa olsun sonuçta seçmen lidere oy verir. Lider, partisinin ideolojisini, programını, vaatlerini seçmenin anlayacağı, sevebileceği ve ikna olabileceği şekilde anlatabildikçe lider olur.
Selahattin Demirtaş, 7 Haziran’da elde ettiği sonuçla Kürt siyasi hareketinin kaderini değiştirmeyi başardı. Kürt siyasi hareketinin son 10 seçimde alabildiği ortalama 5,1’lik seçmen desteğini %13.1’e çıkaran asli güç oldu.
Demirtaş bu performansla Kürt siyasi hareketi içerisindeki rüştünü de ispat etmiş oldu. Başlangıçta liderliği çok da istenmediği halde (Demirtaş’ın BDP’de kalması iradesi sergilendiği ve bu nedenle BDP’den ayrılan son kişilerden biri olduğu hatırlanırsa) HDP’yi bir etnisite partisi olmaktan çıkarıp Türkiye partisi haline getirdi ve büyütüp önünü açtı.
Demirtaş’ın bu muazzam başarısı, silahlı mücadeleyi başlatan ve halen dağda elde silah beklemeye devam eden kadroların varlığını Kürt seçmenler nezdinde de daha fazla sorgulanır hale getirdi. 

Demirtaş artık “Erdoğan’ı durduran”,  “çözüm süreci”ni güçlendiren ve toplumu kalıcı barış yolunda umutlandıran güçlü bir aktör olarak siyaset sahnesindedir.
Radikal, 13 Haziran 2015

6 Temmuz 2014 Pazar

3 aday 3 fikir

Adayların herbiri bir başka tür demokrasi fikrinin savunucusu...
Seçim kampanyalarında seçmen kararını şekillendiren en önemli etken adaydır, liderdir. Türkiye’nin bugüne kadar hiç yaşamadığı türden bir seçim tipi olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, adayların kimliği ve kişiliği daha da belirleyici olacak.

Geçmişte yaşadığımız istisnasız tüm seçimlerde birden çok kişi yarıştı, birden çok kişi kazandı. Genel seçimlerde 450- 550 milletvekili… Yerel seçimlerde binlerce belediye başkanı, on binlerce belediye meclis üyesi, bir o kadar il genel meclisi üyesi …

Şimdi ilk kez, ülke çapındaki tüm seçmenlerin sadece tek bir kazanana oy vereceği seçimler için sandık başına gideceğiz. Bu yüzden de bu seçimde adaylar ve adayların toplam özellikleri, performansları geçmiş seçimlerde olduğundan daha önemli olacaklar.

Aday demek, aslında fikir demek. Seçmenler adayın kimliğine olduğu kadar savunduğu yada temsil ettiği fikre de bakarak karar verecekler. Kampanya boyunca her bir aday rejimi nasıl gördüğünü ve nasıl bir cumhurbaşkanı olacağını bizlere anlatacak ve bizleri ikna etmeye çalışacak.

Adayların pozisyonları

Şu ana kadar adayların öne çıkan pozisyonları ve kampanya fikirleri özetle şöyle:

CHP, MHP, DSP, DYP ve BTP’nin ortak adayı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, parlamenter demokrasi ve güçler ayrılığı fikrinin savunucusu. AKP’nin adayı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, fiili yarı başkanlık  ve güçler birliği fikrinin savunucusu. HDP’nin adayı Selahhattin Demirtaş, özerk yerinden yönetim ve federalizm fikrinin savunucusu.

Adayların kimlikleri, kişilikleri, aileleri, bugüne kadar yaptıkları ettikleri, mesleki başarıları vs. kampanyaların renkli motifleri olacak. Ama her birinin temel rasyoneli ve ana mesajları özetle, yukarıdaki fikirlerin etrafında geliştirilip bizlere iletilecek.

Adayların toplumsal karşılıkları

Adayların toplumsal karşılığı bu kampanyadaki diğer önemli konu. Prof. İhsanoğlu ve Başbakan Erdoğan neredeyse eşit birer blokun temsilcisi olarak yola çıkıyorlar.

Her iki adayı destekleyen partiler, 30 Mart Yerel Seçim sonuçları dikkate alındığında  % 44 civarında birer seçmen bloğuna sahip. İhsanoğlu ve Erdoğan’ın toplumsal karşılığı - en azından kağıt üzerinde - başa baş görünüyor.

Demirtaş’ın arkasındaki siyasi güçlerin ise (HDP ve BDP), toplam % 8’e yaklaşan bir başlangıç oyu var.

30 Mart Yerel Seçimlerine göre % 3.5’luk toplam oy oranına sahip olan SP ve BBP, başlangıçta İhsanoğlu’na yakın dururken, geçen hafta sonu itibariyle daha bağımsız bir pozisyon aldılar. Ne oldu, neden böyle bir karar değişikliği yaşandı bilinmez ama, görünen o ki, mevcut matematikte bu iki siyasi partinin oy tabanı, yarışın başlangıç ayağında fazlasıyla önemli.

Her ne kadar Erdoğan % 44, İhsanoğlu % 44 ve Demirtaş % 8’lik bir siyasi destekle yarışa başlıyor olsa da, seçmen iradesi hiç bir aday için çantada keklik sayılamaz. Yarışın sonucunu kampanyalar belirleyecek.

Her üç aday, 3 farklı demokrasi tipinin savunuculuğunu yaparak sahnede olacaklar. Kampanyada kullanacakları mesajların toplumsal bir karşılığının olması, basitliği, ikna ediciliği ve frekansı çok önemli olacak. Özellikle Prof. İhsanoğlu ve Demirtaş için durum böyle.

Kampanya performansı

Her üç 3 aday fikirleri kadar, önümüzdeki 4 hafta boyunca yapacakları kampanya performansları ve enerjileri ile de yarışacaklar. Şu anda en büyük risk olarak gözüken “yaz sıcağında sandığa gitmeme” eğilimi veya kimi seçmen kesimlerinde hissedilen “sandığı boykot eğilimi” adaylar heyecan yaratabildikleri ölçüde değişebilecek.

Adaylar, profesyonel kampanyalarında söyledikleri kadar miting perfornmansları ve TV programları ile de seçmeni ikna etmeye, motive etmeye çalışacak.

Partiler arası değil, adaylar arası yarış

Her ne kadar adaylar siyasi partiler tarafından aday gösterilmiş olsa da, Cumhurbaşkanlığı kampanyası, geçmişte ülkemizde şahit olduğumuz tüm seçim kampanyalarından daha farklı olacak. Çünkü bu seçim partiler arası değil, adaylar arası bir yarış.

Kendilerini destekleyen partilerin durumu, saha gücü, finansal desteği vb. ne olursa olsun, adayların bizzat kendileri etkin ve yüksek performanslı kampanyalar yapmak zorunda. Performans derken özellikle fikri performansı kastediyoruz. Bu yarış, çok koşanın, çok para harcayanın değil, en doğru argümanlarla seçmeni ikna edenin kazanacağı bir yarış olacak.

Adaylar pozisyonlarına uygun fikirlerini en etkili şekilde ortaya koyabildikleri ölçüde, seçmen bunun partiler arası değil adaylar arası bir yarış olduğu anlayacak. Ancak o takdirde parti blokları arasında seçmen geçişleri mümkün olabilecek. Ve ancak o taktirde bu yarış gerçek anlamını kazanacak.

7 Temmuz 2014 - Radikal/ Yeni Akıl,  http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/3_aday_3_fikir-1200421


11 Ekim 2011 Salı

BDP gerilim ve şiddetle kazandı

12 HAZİRAN ANALİZİ
KİM NİYE KAYBETTİ?
KİM NİYE KAZANDI? - 5

Milliyet, 16 Eylül 2011

‘Açılım’ politikasının iflasıyla Kürt kökenli seçmen arasında oluşan öfke, BDP kampanyasının zemini oldu. BDP, kampanya boyunca, kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını seçmenlere anlattı ve taleplerini dillendirdi Açılım döneminde AKP ile işbirliğine yakın olan seçmen kesimleri, KCK davasından sonra bunun kendilerine fayda sağlamayacağı noktasına geldi ve silahla şiddet siyaseti yanlısı şahinler bölgede inisiyatifi tümden ele geçirdi BDP’nin ana stratejisi daha fazla gerginlikti. Seçim yaklaştıkça BDP kampanyasında şiddet ögesi arttı. Güvenlik güçleriyle aleni zıtlaşmaların oyları artıracağı varsayılıyordu. Gerilimden nasıl dönüleceği ise kimsenin umurunda değildi


12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nin dördüncü siyasi gücü Barışve Demokrasi Partisi (BDP)‘ydi. Oy oranı açısından olmasa da sandalye sayısı açısından BDP, bütün analizlerin ve tahminlerin üstünde başarı elde etti. Hatip Dicle’nin milletvekilliği YSK tarafından seçimin ertesinde düşürüldü ama BDP’nin desteklediği bağımsız adaylardan 35’i meclise girmeye hak kazandı.
Bu dikkate değer başarının elde edilmesinde birkaç etmen var: Bunların en önemlisi BDP’nin seçmen kitlesini daha referandum öncesinden mobilize etmeye başlamasıdır. BDP, profesyonel bir kampanya yapmasa da seçmenlerin mobilize edilmesini hedefleyen bir saha çalışması yaptı.
Aslında BDP, referandum öncesinden itibaren sahadaydı. Bugün seçimler geride kaldı ama BDP’nin sahadaki varlığı hala devam ediyor.

‘Kürt açılımı’ndan şahinlerin egemenliğine

Hükümetin 2009 yılında başlattığı ancak sonuçsuz kalan “Kürt açılımı” süreciyle oluşan toplumsal iklim BDP’nin en önemli avantajıydı. 12 Eylül referandumuna dönük “boykot” politikasıyla BDP, Güneydoğu Anadolu bölgesinde ana siyasi figür olmayı başarmıştı. Açılım politikasının iflasıyla Kürt kökenli seçmenler arasında oluşan öfke, BDP’nin yürüttüğü kampanyanın zemini oldu. BDP, kampanya boyunca kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını seçmenlere anlattı. BDP, Güneydoğu’yu ilgilendiren acil sorunların çözümü konusunda adımların atılmasını istiyordu. Bölgesel özerklik, Kürtçe’nin yerel yönetimlerde kullanılması ve eğitim dili yapılması BDP’nin temel talepleri arasındaydı.

Seçime doğru yükselen tansiyon ve bölge seçmenlerini kazanma konusunda yaşanan açık rekabet nedeniyle hükümet, bu taleplere cevap vermedi. Hükümet, çözümü seçim sonrasında yapılacak olan yeni anayasaya bırakmıştı. KCK davası kapsamında Kürt siyasetinin bilinen bazı isimlerinin tutuklanması gibi gelişmeler bölge seçmenlerinin bir bölümünde, hükümetin açılım politikalarını tümden terk ettiği duygusunu yarattı.

Açılım döneminde AKP ile işbirliği politikasına yakın olan seçmen kesimleri, KCK davasından sonra AKP ile işbirliğinin kendilerine fayda sağlamayacağı noktasına geldi. Bu aşamadan sonra sivil siyaset yerine, silaha ve şiddete dayalı siyaset yanlısı şahinler bölgede inisiyatifi tümden ele geçirdiler.

Seçimler yaklaştıkça BDP seçim kampanyasında şiddet ögeleri artmaya başladı. Bazı BDP milletvekilleri, güvenlik güçleri ile halkın karşı karşıya gelmelerinden yarar umacak noktaya geldi. Resmi güvenlik güçlerini tokatlayan, zırhlı personel taşıyıcıların üstüne çıkarak fotoğraf veren BDP milletvekillerinin yarattığı algı, Kürt siyasetinin giderek anormalleşmekte olduğunu gösteriyordu. Ortaya çıkan algı, sivil siyaset algısı değildi artık. Özellikle PKK militanlarına benzer üniformalar giyen bu politikacılar ülkenin batısında kaygı uyandırmaya başlamıştı.

KCK, sivil itaatsizlik ve TBMM boykotu

6 Ocak ayından itibaren Güneydoğu’da şiddet ikliminin tohumları artık herkesin dikkatini çekecek seviyeye ulaşmıştı. Güvenlik güçleri zaman zaman aşırı güç kullanıyordu. Her KCK duruşması gerginliği biraz daha tırmandırıyordu. BDP’nin geliştirdiği sivil itaatsiz eylemleri ileNevruz kutlamaları sırasında yaşananlar gerginlikleri yaygınlaştırıyordu.

Kürt siyasetinde egemen olan hava, iktidara tam güvensizlikti. BDP kendi tutumunu, devletin eski tarz baskı politikalarına dönmesine bağlıyordu. PKK’nın eylemsizlik kararını seçim sonuna kadar uzatmış olması, iktidara tanınan son şans olarak adlandırılıyordu.

BDP Seçim kampanyasının ana stratejisi: Gerginlik

BDP’nin kampanyasının ana stratejisi daha fazla gerginlikti. Güvenlik güçleriyle yapılan aleni zıtlaşmaların BDP oylarını artıracağı varsayılıyordu. Ortaya çıkacak gerilimden nasıl geri dönüleceği kimsenin umurunda değildi.

BDP, milletvekili adaylarını belirlerken iki farklı amacı tek potada eritti. Hem ağırlıklı olarak kendi çizgisinden isimler aday gösterilecek, hem de daha uzlaşmacı bir algı yaratılacaktı. Böylece bir taraftan adayların ağırlıklı kısmı militan nitelikli kişilerden (özellikle KCK davasından tutuklu olan siyasetçilerden) seçildi. Diğer taraftan da doğrudan Kürt siyasetiyle özdeşleşmemiş Türk solundan isimler, hatta muhafazakar ve ayrılıkçı olmayan bazı Kürt isimler. BDP adaylıklarındaki kadın-erkek oranı bu kez kadınlar aleyhine bozulsa da tabanın sesinin listelere yansıması sağlandı.

Öte yandan Türk solundan gösterilen saygın isimler, BDP’ye Batıda sosyalist seçmenlerin oyunu kazanmandırmakla kalmadı, medya ve aydın desteği de sağladı. Bu seçimde BDP, daha güçlü bir ideolojik ve bölgesel cephe kurmuş gibi görünüyordu.

Okuma yazma bilmeyen seçmenlere ölçülü ipler

Büyük illerdeki adayların bir kaçı dışında BDP seçim kampanyasında profesyonel bir iletişim ekibiyle çalışmadı. BDP’nin kampanyası özünde bir taban hareketi (Grassroots) kampanyasıydı. Söylem olarak Abdullah Öcalan’ın hapishane şartlarının iyileştirilmesi, Nevruz kutlamaları ve “sivil itaatsizlik” eylemleri gibi konuları kullanarak taban hareketlendirdi.

BDP’nin saha takımı, seçim günü için kendi seçmen tabanını sandığa daha da titiz hazırladı. Sahadaki görevliler, sokak sokak, mahalle mahalle seçmeni örgütledi. Örneğin okuma-yazması olmayan seçmenlere hangi bağımsız adaya oy lazımsa, ona göre ölçeklendirilmiş ipler vererek sandığa yolladı.

Sonuç: 35 milletvekili ile Meclis’i protesto

BDP, 12 Haziran Seçimiyle Kürt siyasetinin tüm zamanlarda elde ettiğini en fazla sandalyeyi kazanmış oldu. Buna rağmen seçmen oranında dikkate değer bir yükselmeden bahsedebilmek neredeyse imkansız. 12 Haziran Genel Seçimleri’nde aday olan tüm bağımsızların aldığı oylardan BDP’nin destekleri çıkarıldığı zaman toplamda yüzde 6.3’lük bir oy oranı elde edildi. Ortaya çıkan gerçek şu ki, Kürt siyasi hareketi ne yaparsa yapsın seçmen desteği yüzde 7’ye bir türlü ulaşmıyor.
Aslında bu sonuç Kürt sorununu çözmek isteyen siyaset için bir ölçüde şanştır. Çünkü bir kez daha ortaya çıktı ki, bölge seçmeni gerginlik siyasetine tümden onay vermiyor.

Ne yazık ki, seçim sonrası gelişen olaylar, siyasetin ve yargının milletvekili seçilen kişilerin tutukluluk sorununu çözememesi mevcut gerginliği daha da artırdı. Ve BDP, TBMM’ye girmeyi reddetti. Seçim sonrası BDP’nin daha barışçıl amaçlara hizmet edeceği beklenirken, seçim öncesinin umutları giderek kayboldu.

Bu ülkede yaşayan aklı başında çoğunluk biliyor ki, Kürt sorunu gerçek bir sorun. Ve siyaset, ne yapıp yapıp bu soruna kısa zamanda çare üretmelidir. Yeni anayasa bu sorunun tümüyle çözümü için kaçırılmayacak en büyük fırsattır. Bütün diğer partiler gibi, BDP de yeni anayasa sürecinde oluşacak büyük uzlaşmanın bir parçası olmak ya da olmamak gibi çok temel bir kararı vermek ve gereğini yerine getirmek durumunda.

Milliyet Gazetesi için hazırladığım 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin 16 Eylül 2011'de yayınlanan BDP bölümü...

25 Eylül 2011 Pazar

CHP 5 dramatik hata yaptı, kaybetti



CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 12 Haziran kampanyası için mitingde


Eski CHP’ - ‘Yeni CHP’

Ana muhalefet partisinin yaptığı dramatik hatalardan ilki, bir siyasi parti olarak bizzat CHP’nin kendisiyle ve politik pozisyonuyla ilgilidir. Pazarlama iletişimi diliyle ifade edersek, bizatihi ürünle ilgili olandır.


Kemal Kılıçdaroğlu, Önder Sav’ı diskalifiye ettiği gün ilk kez “Yeni CHP” kavramını kullanmıştı. O andan itibaren de bu kavram, entelektüel kesimlerde, medyada ve seçmenlerin arasında heyecan yarattı, geniş yankı buldu. Başta Önder Sav olmak üzere partinin eski ve cari kadrosunun bir bölümü bu diskura aynı günden başlamak üzere derhal refleks gösterdi. Eskilerin söz konusu refleksi CHP liderliğinde çekingenlik yarattı. Ve CHP yönetimi ertesi sabahtan itibaren “Yeni CHP” kavramını ya hiç kullanmama veya çok çekingen bir şekilde kullanma yolunu tercih etti.


Bu utangaç tavrın sonucu “Yeni CHP”nin ne olduğunu kimse tam olarak anlayamadı. Yapılmaya çalışılan her ne idiyse ortaya konulamaması, kavramın içinin doldurulamaması; doldurulduysa dahi anlatılamaması seçime giden süreçte yapılan en önemli stratejik hataydı.


Oysa “Yeni CHP”, CHP için başarıya ulaşması yolunda gerçek bir madendi. Neden?


Dünya demokrasi tarihindeki tek örnek 
CHP, İstiklal Savaşı’nı örgütleyen kadro tarafından fakat, istiklal kazanıldıktan sonra kurulmuş bir parti. Buna rağmen CHP, seçmenin özgürce oy kullandığı 1950’den sonra hiç bir seçimde tek başına iktidar yüzü göremedi. Partinin eski efsane lideri, “Kıbrıs Fatihi” ve "Karaoğlan” lakaplı Bülent Ecevit dahi CHP’yi tek başına iktidar yapmayı başaramadı. CHP’nin bu durumunun dünya demokrasilerinde bir başka örneği yoktur!


CHP’nin bu başarısızlığının nedeni CHP liderlerinin yetersizlikleri veya parti örgütlerinin zayıflığı değildir; CHP’nin kendini konumlama biçimidir. Özetlersek; son yarım asırdır, CHP’nin bütün liderleri, üyeleri söze, “Cumhuriyeti biz kurduk” ve “Cumhuriyeti biz koruyacağız” diye başlıyorlar. Farkında değiller ama, bu söylem bir ötekileştirme söylemi. “Cumhuriyeti biz kurduk, biz koruyacağız” derken, aynı zamanda seçmenin bir bölümüne “siz de karşıydınız” ve ”yıkmak istiyorsunuz” demiş oluyorsunuz. Bu söylem ve bu söylemin sebep olduğu politikalar yüzünden CHP, tek parti tekelinin ortadan kalktığı günden sonra muhafazakâr seçmen kesimlerinin ne oyunu kazanabildi, ne de sempatisini.



Yeniden konumlandırma açık şekilde anlatılamadı


Kılıçdaroğlu yönetiminin başarılı olabilmesi için ana muhalefetin yeniden konumlandırılmaya ihtiyacı vardı. CHP’nin onlarca yılda oluşmuş ve seçmenin hafızasında yer etmiş olan negatif pozisyonunun değiştirilmesi ve pozitif, yeni bir iletişim dilinin geliştirilmesi şarttı. Bu yeni dille CHP, ülkenin geleceği için umut dolu bir vizyon ortaya koyabilmeliydi.


Siyaset pazarında AKP muhafazakâr-milliyetçi, MHP Türk Milliyetçisi, BDP ise Kürt milliyetçisi konumlarını doldurduklarına göre CHP’ye evrensel sosyal demokrasi konumu kalıyordu. “Yeni CHP” kavramı işte bu doğrultuda stratejik bir yöneliş gibi telaffuz edilmişti. Ama CHP liderliği bu niyetini açık bir şekilde anlatmadı, anlatamadı.


Bu stratejik konumlama yerine, parti liderliği seçim kampanyası sürecinde seçmen kesimlerini segmente ederek, o kesimlere dönük politikaların paketlendiği muhtelif  “açılımlar” yaptı. Üstelik bu açılımları sadece entelektüel kesimlerin anlayabileceği şekilde yaptı. Her bir açılım akademik bir “paper” gibi hazırlanıp, sınırlı sayıdaki gazeteciye veya aydına anlatıldı.


Aslında ortada politik bir netlik yoktu; sadece bir arayış vardı. Arayış partiye yeni katılmış olan akademisyenlere ihale edilmişti. Akademisyenler de kendilerinden bekleneceği gibi bu süreçte CHP’yi bir akademiye çevirdiler. Seçmeni dinlemek ve örgütü işin içine katmak yerine, masa üstü teorik analizlerle zamanı doldurdular.


Öyle ki, seçime haftalar kala parti liderliği, örgütü ve seçmeni dinlemek yerine, akademisyenlerden her gün bir başka sunum dinliyordu. Kılıçdaroğlu’nun tabiriyle parti MYK’sı “Sunum manyağı" yapılmıştı. Ama bizler, seçmen olarak “Yeni CHP” neydi, nasıl bir Türkiye vizyonu öngörüyordu; eski, “devletçi” ve “ceberut” CHP’den farkı neydi anlayamadık.



‘Yeni CHP’nin potansiyeli geç idrak edildi


CHP liderliği “Yeni CHP” konumlamasının değerini ve kazanma potansiyelini seçime sadece bir kaç hafta kala idrak etti. Parti sözcüleri hemen her TV programında, gazete söyleşisinde “Yeni CHP” tanımını kullanmaya başladı. Lakin iş işten geçmişti. Zaten profesyonel seçim kampanyası tek kelime ile bile olsa “Yeni CHP”den bahsetmiyordu.


Oysa ki İpsos KMG Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün seçim günü yapmış olduğu sandık sonrası (exit-poll) araştırması, CHP’ye oy veren seçmenlerin yüzde 77’sinin eski CHP’ye değil, Kılçdaroğlu’nun yeni çizgisine oy vermiş olduklarını gösteriyordu. Üstelik “Yeni CHP” konumlamasının içi; özgürlükler, insan hakları, demokrasi ve yurttaşların günlük hayatının iyileştirilmesi konusunda henüz tam olarak doldurulmamışken.


Araştırmadan net olarak çıkan şuydu ki, eski yapının refleksinden çekinen CHP liderliği, “Yeni CHP” söyleminin içini doldurma konusunda utangaç davranmak yerine cesaretle tam tersini yapmış olsaydı, partinin yüzde 35’leri geçmesi pekala mümkün olacaktı. Tüm bulanıklığına rağmen “Yeni CHP” diskuru bir önceki seçime nazaran ana muhalefete ilave yüzde 17 seçmen kazandırmıştı.


IPSOS KMG Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün seçim günü yaptığı anket, CHP’ye oy veren seçmenlerin yüzde 77’sinin Kılıçdaroğlu’nun yeni politikaları nedeniyle oy verdiğini işaret ediyordu.

Milliyet Gazetesi için hazırladığım 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin 13 Eylül 2011'de yayınlanan CHP-2 bölümü... 

18 Eylül 2011 Pazar

Seçmen kime, neden oy veriyor?

ÖDÜLLÜ İLETİŞİMCİ NECATİ ÖZKAN, 2011 GENEL SEÇİM SONUCUNU MİLLİYET İÇİN İNCELEDİ" (12 Eylül 2011)


12 Haziran seçimlerinin üstünden tam 90 gün geçti. Bu sürede CHP ‘nin yemin krizi ile BDP’nin meclis boykotu yaşandı. TSK’nın tepesindeki 4 general istifa etti. Yeni bir global ekonomik krizin öncü sarsıntıları hissedilmeye başlandı. Güneydoğu’da kanlı olayların artmasıyla Ramazan ortasında Kandil’e dönük yeni bir hava operasyonu daha başlatıldı vs...

Bu yoğun gündem, 12 Haziran’da hangi partinin neden kazandığını, hangi partinin neden kaybettiğini sakin bir kafayla analiz etmemizi engelledi. Bu yazılarla bunu yapmaya çalışacağız.

Seçmen kime, neden oy veriyor?
Literatürde seçmenlerin neden bir partiye değil de diğerine yöneldiğini açıklayan çok sayıda model bulmak mümkündür. Seçmen; ideoloji, liderlik gücü, partinin konumu, politikalar, parti örgütlerinin gücü, etnik köken, ulusal-kültürel ve manevi değerler, ekonomi, uluslarası koşullar gibi faktörlerden etkilenerek karar vermiş olabilir. Seçimlerin mekanizması aynı olsa da, her seçimde değişkenler farklıdır. O yüzden siyasi iletişim disiplininde “Her seçim aynıdır; her seçim farklıdır” denir.

Bir başka anlatımla, seçmen davranışını açıklayabilmek için her ülkede ve her seçimde geçerli tek ve sihirli bir model mevcut değildir. Seçmenlerin medyada yayınlanan anketlere bağlı olarak karar verdiklerini gösteren bilimsel bir çalışma da yoktur. Yani, anketlerin seçmenleri yönlendirdiği ve herkes kime oy veriyorsa ona oy verme eğilimi - “bandwagon etkisi”- yarattığı şeklindeki düşünüş tümden bir şehir efsanesidir.

Bunu söylerken elbette ki kamuoyu araştırmaları gereksizdir demiyoruz. Araştırmalar önemlidir ama, araştırmalar seçim sonucunu belirlemezler. Araştırma yaptırmadan seçim kampanyası planlanamaz, planlanmamalıdır. Araştırma yapmanın nedeni bulguları medyaya servis etmek değil, seçimi kazanmanıza yardımcı olacak bilgilere ulaşmak olmalıdır.

Seçmen tercihlerinin nedenlerini anlamak için, en kolay değerlendirme yapılabilecek alan siyasi partilerin seçim kampanyalarıdır. Çünkü kampanyalar alenidir. Seçimlerde oy verecek olan seçmenlerin kararını etkilemek için yapılan her şey bu kampanyalara dahildir. Bununla birlikte, seçimden seçime değişiklik gösterse de genel olarak, seçmenlerin çoğunluğu (yüzde 75- 85 arası) seçim gününden aylar önce kararını vermiş olur. Seçim kampanyaları, kalan yüzde15 -25’lik dilimdeki seçmenin kararını etkilemek için yapılır.


İPSOS KMG Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün 1200 seçmenle yaptığı araştırma, seçmenlerin yüzde 80’lik ağırlıklı çoğunluğunun hangi partiye oy vereceğine seçimden aylar önce karar verdiğini gösteriyor.

Bu nedenle biz bu dizide, seçim sonucuna etki eden faktörler arasından seçim kampanyalarına odaklanacağız. Ve partilerin başarı yada başarısızlıklarını siyasi iletişimi kullanabilme becerilerine bakarak değerlendireceğiz.

12 Haziran’ın mağlupları ve galipleri
Bu kez genel merkez binası 22 Temmuz 2007 gecesinde olduğu kadar karanlık ve tenha değildi belki ama, seçimleri CHP’nin kazanacağına inananlar 12 Haziran akşamı yeni bir şok daha yaşadılar. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kimi sözcüleri kampanya boyunca ısrarla araştırma şirketlerinin yayınladığı verilerin doğru olmadığını söylemiş ve CHP’nin sandıkta sürpriz yapacağını iddia etmişlerdi. CHP’nin en azından iktidar ortağı olacağına ya gerçekten inanıyor ya da yalnızca buna yönelik bir algı oluşturmaya çalışıyorlardı. Ne var ki sandıklar açıldığı zaman, saygın araştırma şirketlerinin bir iki puanlık yanılmalarla doğruya yakın tahminlerde bulundukları ortaya çıktı.

2007 seçimlerine göre oyunu bir nebze artırmış gibi gözükse de genel algı CHP’nin 2011 Genel Seçimlerinin asıl mağlup partisi olduğuydu.

MHP barajı net biçimde geçtiği halde kaybeden partilerden biri olarak algılanırken, MHP’nin yarısından daha az oy alan BDP kazanan parti algısı yaratmayı başarmıştı

12 Haziran’ın kesin tek galibi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) oldu. AKP 10. kuruluş yılını henüz geride bırakırken, 3’ü genel seçim, 2’si yerel seçim ve 2’si referandum olmak üzere 7 seçim zaferi elde etmişti. AKP bu zaferleriyle, ülkemiz demokrasi tarihinde benzersiz bir seçim makinası olduğunu kanıtlamakla kalmamış, aynı zamanda dünya demokrasilerinde eşine ender rastlanır bir başarının sahibi de olmuştur.

Diğer yandan 12 Haziran Genel Seçimleri, siyaset arenasındaki onlarca küçük partinin iddialarını, kısa vade için, topyekün ortadan kaldırmıştır. Parlamentoya girebilen dördü dışında, yasal olarak varlıklarını sürdürmekte olan 60’ın üzerindeki siyasi parti, 12 Haziran tarihi itibariyle artık toplumsal ihtiyaç olmaktan çıkmış oldular.

Milliyet Gazetesi'nde 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin ilk bölümünden....

5 Nisan 2011 Salı

Seçim Kampanyaları Başlıyor


Bundan tam altı gün sonra, 11 Nisan Pazartesi günü 12 Haziran Genel Seçimlerine katılma hakkı olan siyasi partiler, miletvekili aday listelerini YSK'ya teslim edecekler. Partilerin ve YSK'nın bu listelerde düzeltme yapma olasılıkları 10 gün süreyle devam edecek olsa da, YSK'ya bildirilecek olan isimler yüzde 95 oranında kesin olacak.

Listelerin YSK'ya teslim edilmesinden sonra çeşitli kırgınlıklar ve kopmalar yaşanacak elbette. Bu süreç, Nisan'ın son haftasında bitecek ve siyasi partileri ondan sonra meydanlarda görmeye başlayacağız.

BDP, MHP ve CHP Sahada…

Aslında bazı siyasi partiler sahaya çoktan indiler. Bu partiler, hemen her hafta bir başka ilde kampanya yapıyorlar.

Sahaya ilk inen siyasi parti MHP. MHP Ocak ortasından beri “Ses Ver Türkiye” sloganıyla mitingler yapıyor. Kampanyanın profesyonel tarafını henüz görmedik, ama, kampanyanın saha kısmında epey yol alındı. Çünkü, MHP referandumdan sonra üzerinde çok tartışılan bir siyasi parti haline gelmişti. MHP’nin bu seçimde barajı geçip geçemeyeceği pek çok platformda tartışılır olmuştu. Devlet Bahçeli, bu tehlikeyi algıladı ve kampanyasına erken başladı. Küskün milliyetçi isimleri babaocağına çağırmaya başladı. MHP’nin giderek toparlayabileceğini ve % 13-15 bandında bir yerlere oturabileceğini düşünüyorum.

Sahadaki ikinci parti BDP. BDP’nin kampanyası daha çok bir taban hareketi (Grassroots) kampanyası. BDP, Abdullah Öcalan’ın hapishane şartlarının iyileştirilmesi, Nevruz kutlamaları ve "Sivil İtaatsizlik" eylemleri gibi farklı taktikleri kullanarak tabanını hareketlendiriyor. Kürt siyaseti, referandum sürecindeki “boykot” kampanyasıyla “bölgenin asıl ve en önemli temsilcisi benim” demek istemişti. Bölgede AKP'den daha güçlü bir seçmen desteğine sahip olduğunu kanıtlamak istemişti. Halen yürütmekte olduğu kampanyayla bu pozisyonunu pekiştirmek ve oylarını artırmak istiyor. Hedefi, bağımsız seçilecek 30 civarında milletvekiliyle mecliste daha kalabalık bir gruba ulaşmak.

Kampanyaya erken başlayan üçüncü siyasi parti ise CHP. Kasım’daki olağanüstü kurultaydan hemen sonra kampanya hazırlıklarına başladı. CHP, Aralık, Ocak ve Şubat aylarında sergilediği kaotik yapıyı ve iletişim kazalarını şimdilerde geride bıraktı. Aile Sigortası, Bedelli Askerlik, Ekonomik Program, Genceartı, Güneydoğu Kalkınma Projesi gibi projelerini bir biri peşi sıra lanse etmeye başladı. Diğer partilerden farklı olarak, CHP televizyon mecrasında da parayla yer satın alarak reklam yapıyor. Şu ana kadar CHP'nin tek spotunu gördük: Aile Sigortası adlı bu film, heyecan yaratacak, kendisini konuşturacak bir film değil; son derece sıradan ama yanlış olmayan bir siyasi ürün filmi. CHP kampanyasında henüz kreatif bir ruh yaratılamamış olsa da, erken başlamanın avantajlarını görecektir. CHP sözcülerinin ağzından kendisine hedef olarak % 35'in üstünü koymuş gözüküyor. Doğrusu şu ana kadar netleşen stratejisive kampanyasıyla bu hedefi tutturması kolay değil. Ama parti içinde yeni iletişim kazaları çıkmazsa, halen devam eden bu vasat kampanyayla dahi CHP, 12 Haziran'da %26-%30 bandına yaklaşabilir.

Henüz ortaya çıkmamış iki kampanya var.

Biri kurulmaya çalışılan Saadet Partisi, Türkiye Partisi, Demokrat Parti ve belki de DSP ittifakının kampanyası. İttifak kurmaya çalışan bu partilerin ortak amacı barajı aşmak. Ama önce çatı konusunda netleşmeleri gerekiyor. Sızan bilgilerden çatı parti meselesinin daha çözülemediği ortaya çıkıyor.

Diğer parti ise AKP. Başbakan Erdoğan şimdilik, kampanya gibi gözükmeyen bir kampanya yapıyor. Hemen her hafta, bir başka ilde toplu açılışlar yapıyor. Ve bu açılışlar onlarca TV kanalından canlı yayınlanıyor. Görünüşte bu açılışlar birer hükümet icraatı. Ama herkes pekala farkında ki bu açılışlar, AKP'nin kamu kaynaklarıyla yaptığı seçim kampanyasının ilk aşaması.

Buna rağmen, bu seçimlerde profesyonel kampanyaya en son başlayacak olan parti muhtemelen AKP olacak. Siyasi gelişmeleri son ana kadar okumak, rakiplerin oyun planlarını gözlemek ve rakiplerden daha taze fikirler kullanan bir strateji izlemek niyetinde oldukları anlaşılıyor.

Muhtemelen de en baskın ve en yaygın kampanyayı yine AKP uygulayacak. Çünkü başta Başbakan Erdoğan olmak üzere iktidarın çeşitli sözcülerinin demeçlerinden AKP'nin, 13 Haziran'ı değil 2023'ü hedefleyen bir kampanya yapmak istediği anlaşılıyor. Hedef 2023 Kampanyası'nda hedef anayasa yapabilecek çoğunluğa ulaşmakmış!

Bu iddialı hedef, iddialı bir kampanya gerektirir. Bakalım AKP'nin ajansı bunu becerebilecek mi?

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Kurultayda Herkes CHP’yi değil Türkiye’yi Düşünmeli’

Eğer bu son nedenle CHP’nin oyları ciddi bir inişe geçer, parti giderek etkisizleşirse, birinci şık: “Türkiye Kürt, türban, anayasa vs. bütün sorunlarını daha kolay çözebilir, çünkü bir engel ortadan kalkmış olur”?
Tam tersi olur. Demokrasi sonuçta bir check-balans sistemi. Türkiye’de terazinin bir kefesi zaten epeydir çok havada duruyor, bunun düzelmesi yerine bir de diğer kefe tamamen boşalırsa bütün sistem altüst olur.

Peki, ikinci şık: “CHP düşerse yeni bir sol partinin önü açılır”?
Her siyasi parti bir toplumsal ihtiyaçtan çıkar ve toplumsal ihtiyaç var olduğu sürece o siyasi parti yaşamaya devam eder. Eğer CHP toplumsal ihtiyaç olmaktan çıkarsa o boşluğu bir başka gücün dolduracağı kesin. Ama şunu da görüyoruz: Halihazırda CHP’nin dışında sekiz tane başka kendisini sol, sosyal demokrat olarak tanımlayan yapı var Türkiye’de ve onlara ilgi yok; neden? Çünkü beğenilmese de sol ve sosyal demokratların ana akım partisi hâlâ CHP.

Üçüncü şık: “MHP ana muhalefet partisi olur”?
Gayet tabii ki, Türkiye her an daha sağa kayabilir, bunun dinamiği şu anda da var zaten. Eğer CHP bu süreçten güçlü çıkmayı beceremezse, onun yerine kurulacak herhangi bir sol partinin kendini anlatması, liderini programını kabul ettirmesi zaman alacağından, hele de erken bir seçime gidilirse, MHP’ye kayışlar büyük olur. Bu seçmen kaymalarını zaten son yerel seçimde de gördük.

Hele Kürt sorunu tartışması üzerinden bir seçime gidilirse?
Aynen öyle ve asıl tehlikeli hat işte bu. Kutuplaşmanın ekseni tamamen Türk-Kürt meselesine oturur, ki buradan da en fazla kazanan Ak Parti değil, MHP ile BDP olur.
Dolayısıyla bence CHP’nin göz ardı edilemeyecek, çok önemli bir misyonu var ve bu kurultayda görev alacak herkesin siyasi liderlerini, hatta CHP’yi değil, Türkiye’yi düşünerek bir karar vermesi lazım. Çünkü bir an önce yaşayabileceğimiz en maksimum toleransla birbirimizi kabul edebileceğimiz bir Türkiye’yi inşa edebilecek güçlü bir CHP lazım.

Milliyet, Devrim Sevimay ile Soru-Cevap, 17 Mayıs 2010