Necati Özkan ve Seçim Zamanı

HDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2017 Perşembe

16 Nisandan Davut ve Golyat efsanesi çıkar mı?

Tarihteki destansı zaferlerin hepsi orantısız mücadele koşullarından doğmuştur.

Bundan yaklaşık üç bin yıl önce Ortadoğu’da savaşan taraflar, kendilerini temsil etmek üzere birer savaşçı tayin eder, böylelikle meydan muharebesinde binlerce erkeğin telef olmasını önlerlerdi. Eski Ahit günlerinde İsrail Krallığı ile Filistin orduları karşılaştığında, Filistinliler de kendilerini temsil etmek üzere 4 metre boyundaki dev bir savaşçıyı çıkarırlar. Golyat adlı bu azman dev, tunçtan bir miğfer ve tüm bedenini kaplayan kalın bir zırh giymiştir. İsrailoğulları tarafında ise bu korkunç deve karşı toy, çelimsiz ve genç bir çoban olan Davut çıkar. Davut’un gözle görünür bir gücü yoktur ama, çarpışmayı kazanabileceğine ilişkin bir inancı ve kendine güveni vardır. Tarihin en unutulmaz çarpışması böylesine adil olmayan şartlarda başlar.

Golyat’ın karşısında teke tek mücadelede hiç bir insan evladının şansı yoktur, değil ki çelimsiz Davut’un olsun. Ama Davut, oyunun kurallarını değiştirir. Azametli devi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yöntemle alt eder. Golyat ile kol mesafesinde çarpışmaya girmek yerine ona doğru koşarken, beklenmedik şekilde sapanını çıkarır ve Golyat’ın başındaki miğferde bulunan tek açık yerden alnına taş fırlatır. Golyat’ın devirdikten sonra da, kendi kılıcıyla devin kellesini bedeninden ayırır.

Olağan mağlupların kendilerinden kat kat üstün rakiplerine karşı zafer kazanabilecekleri fikrinin ilham kaynağı olan Davut ve Golyat’ın o unutulmaz çarpışması, bugünlerde bu topraklarda ansızın çıkıveren referandum kapışmasında gerçekleşebilir mi?

AKP’NİN İNSANLIĞA ARMAĞANI

Türkiye bu referandumda önemli bir buluşu oylayacak. Bugüne değin yeryüzündeki demokratik hükümet sistemlerinin 4 türü olduğu bilinirdi: Parlamenter sistem - Başkanlık sistemi - Yarı başkanlık sistemi - Meclis hükümeti sistemi.

Beşinci bir hükümet sistemi "keşfeden" AKP şimdi seçmeni buna ikna etmeye çalışıyor. Yeni sistem arayışlarını başlangıçta "Başkanlık sistemi" olarak tanımlayan AKP, önerdikleri ile gerçek başkanlık sistemi arasındaki uçurum ortaya çıktıkça bu tanımlamadan geri adım attı ve önerisini "Türk tipi başkanlık sistemi" olarak damgalamaya çalıştı.

Ancak bu da önerilen sistemin gerçek başkanlık sistemiyle kıyaslanmasını ve hayati farklılıkların gösterilmesinin önüne geçemediği için AKP keşfettiği sisteme yeni bir ad daha verdi: "Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi".

İşte Türkiye 16 Nisan'da bu bütünüyle kendine özgü sistemi oylayacak. Bu sistemin en temel özelliği kuvvetler ayrılığını, kontrol ve dengeyi bütünüyle sistemin dışına çıkarmış olması. Geriye kalan sisteme de her türlü isim verilebilir ancak demokratik diyebilmek imkansız.

Aksi söylense de bu değişiklik devletin bütünüyle Erdoğan'ın sahip olduğu güce göre ve onun istekleri doğrultusunda dizayn edilmesinden ibaret. Zaten kamuoyu da referandumu temelde Erdoğan'ın oylanması gibi algılıyor.

EVET KAMPANYASI

Tabii Evet cephesi de Hayır cephesi de açıkça bu algının üzerine bir kampanya inşa etmeyi riskli gördükleri için konunun etrafından dolaşan, ağırlıklı olarak duygulara seslenen kampanyalar yürütüyorlar. 

Örneğin AKP bugüne kadar 4 farklı temaya sahip filmler yayınladı.     


"Milyonlarca Evet" ve "Evet ile güçlü Türkiye" diyen ilk filmler AKP'nin icraatlarına övgü niteliğindeydi. Görkemli kalabalıklara, önemli inşaat başarılarına ve müziğe dayanan bu filmler AKP'nin gücünü ve tabii bu gücün arkasındaki isim olan Erdoğan'ı vurgulamayı amaçlıyordu.

AKP'nin ikinci ve üçüncü grup filmleri yeni sistemin ne getirdiği ve siyasi hayatta hangi sorunları çözeceğine dairdi. Bu filmler daha önceki AKP filmlerine göre oldukça etkisiz kaldılar ve çok da fazla yayılamadılar. Çünkü resmen öyle görünse de bu anayasa değişikliklerinin özü fiilen bu referandumun konusu değildi.

Son olarak yayınlanan "Tüm kalbimle Evet" filmleri başlangıçtaki "Evet ile güçlü Türkiye" mesajına geri dönen ve bu mesajı bu kez de tek tek, ülkenin tüm kentlerinden vatandaşların ağzından ileten çalışmalardı.

AKP, "Kararımız net, oyumuz evet", "Türkiye için tüm kalbimle evet", "Daima millet kararımız evet" gibi, aslında bir fikir içermeyen sloganlarla kampanyayı yürüttü. Bu hiçbir şey söylemeyen, fikirsiz kampanyanın aslında AKP açısından doğru bir yol olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü 15 yıldır iktidarda olan bir partinin ve çok güçlü liderinin neden daha fazla güç istediğini rasyonel olarak anlatabilmek kolay değildi.

Evet kampanyası dijital dünyada da aynı tek boyutluluk içerisinde devam etti. Kampanya sosyal medyada gerçek anlamda sivil bir katkı bulamadı. Sivil toplum kuruluşlarının ya da bireylerin evet mesajı veren farklı farklı ve etkili işlerine pek tanık olunmadı.

HAYIR KAMPANYASI

Buna karşılık, çok geniş bir siyasi yelpazeyi içeren Hayır cephesi sosyal medyada da aynı çeşitliliği etkili biçimde yansıttı. CHP, muhalif MHP'liler, HDP ve hatta İslamcı Saadet Partisi’nden farklı boyutlarıyla Hayır diyen işler görüldü. Çok sayıda sivil inisiyatif ve STK'nın da girişimleriyle çok başlı ve çok renkli bir Hayır kampanyası yürütüldü.

Hayır cephesinin merkezi gücü olan CHP bütün boyutlarıyla tam bir kampanya yürüttü. CHP'nin kampanyası da "Geleceğim için hayır" diyen küçük bir kız çocuğu görseli ve bu mesajı veren çocukları gösteren filmlere dayanıyordu.

Pozitif bir etki yaratmayı hedefleyen bu kampanya da tıpkı AKP kampanyası gibi hiçbir şey söylememe başarısına sahipti. Böylece CHP de hiçbir şey söylemediği için hata yapmamış, kendisiyle aynı cephede yer alan diğer siyasi partileri rahatsız edecek görüş ve tutumlar sergilememiş oluyordu.

İki tarafın sözcülerinin kampanya süresince birbirlerine karşı kullandıkları dil, resmi kampanyaların pek bir şey demeden ve soft bir tonda konuşan dilinden yüz seksen derece farklıydı. Evet kampanyasının sözcüleri Hayır oyu verecekleri “darbeci”, “düşman”, “terörist” olmakla itham eden şeyler söylediler. Kampanya boyunca hem böyle şeyler söylediler hem de seçmenler arasında hiçbir ayrım yapmadıklarını iddia ettiler. 

Örneğin Erdoğan, Hayır diyenlerin 15 Temmuz darbecilerinin yanında yer alacağını söylerken, Hayır cephesinin önde gelen aktörü Kılıçdaroğlu da,  15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan'ın kontrolünde gelişen planlı bir eylem olduğunu iddia etti.

Bu referandumda AKP, tam olarak anlaşılmayan bir biçimde anayasa değişikliklerini öneren ve destekleyen MHP ile birlikte Evet kampanyası yürüttü. Ancak milliyetçi bir parti olan MHP tabanının ve önde gelen isimlerinin önemli bir bölümü Hayır cephesi içerisinde yer aldılar. Bu durum da AKP'nin milliyetçi seçmenlere özel bir ağırlık vermesine yol açtı. Bu zorunluluk nedeniyle Türkiye'nin zaten uzun bir liste oluşturan "dış düşmanları"na, referandum dönemine özelmiş gibi görünen yeni düşmanlıklar eklendi. Örneğin Hollanda birden Türkiye'nin ve referandumun önemli bir gündem maddesi haline getirildi.

Türkiye zaten demokrasi, yargı ve medya bağımsızlığındaki büyük sorunları nedeniyle seçimlerde eşit ve adil bir rekabetin yürütülebileceği bir ülke konumunda değildi. Sonuç olarak bu referandumda da bu özelliğini pekiştirdi. Evet cephesi 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yüzde 62'lik bir oy oranına sahip partilerden (AKP - MHP - BBP) oluşuyor ve çok önemli bir kamu gücüne sahip. Bununla birlikte, 16 Nisan'a birkaç gün kala görünen tablo, referandumun başa baş geçeceği ve her iki seçeneğin de kazanmasının sürpriz olmayacağı şeklinde.

 ADALETSİZ REKABET 

Referandumda tarafların güçleri o kadar orantısız ki. Ne adil bir yarıştan, ne demokratik teamüllerden, ne hakkaniyetli bir devlet yönetiminden, ne de hukuktan bahsedebilmek mümkün. OHAL koşullarının kanırtırcasına zorlandığı antidemokratik bir ortamda cereyan ediyor herşey.

Evet cephesinin tek, güçlü ve kararlı bir lideri var. Muazzam bir seçmen ilişkileri yönetim becerileri, sınırsız finansal imkanları var. Anormal bir medya desteği ve ülkenin medya evrenini domine eden bir kampanya dağılımı var. Ülkedeki 24 TV kanalından 22’si Evet cephesine çalışıyor. Devlet kurumları, devlet bankaları, bakanlıklar, belediyelerin büyük çoğunluğu ve örgütlü devlet gücü, yasaları ve demokratik teamülleri çiğneme pahasına Evete lojistik destek sağlıyorlar. Doğu ve Güneydoğu’da kolluk güçleri bile “ya devletin yanındasın yada karşısında” diyerek seçmeni baskılıyor. Özetle Evet tarafı, aynen Golyat gibi azametli, korkutucu bir büyük makina.

Hayır cephesi güçlü lider bir yana, güçlü bir kampanya makinasına dahi sahip değil. Parası yok, medyası yok, seçmen ilişkilerini yönetebilecek becerisi ve hazırlığı yok. Ama Hayır cephesinde çok renklilik ve çok seslilik var. Hayır cephesinde, seçmenin ve seçmen kümelerinin, sivil toplum kuruluşlarının, platformların, inisiyatiflerin demokratik katılımı ve heyecanı var. Üç beş kadından, az sayıda gençlerden, sekiz on akademisyenden, hukukçulardan oluşan amatör ama inançlı, iradeli yüzlerce sivil oluşum... Hayır cephesinin muhtemelen en önemli kozu, elini taşın altına koyma iradesi sergileyen bu yüzlerce insiyatif. İlk kez Hayır cephesini temsil eden kesimlerde güçlü bir “Kazanabiliriz” umudu ve iştahı var.

YENİ BİR EFSANE MÜMKÜN MÜ?

16 Nisan’a 3 gün kala, referandumda yarışan tarafların güçleri Davut ve Golyat karşılaşmasındaki fotoğrafı andırıyor. Bir tarafta fütursuzca güç kullanan, gerçek olmayan konuları bile gerçekmiş gibi pazarlayabilen bir büyük propaganda güçü... Diğer tarafta çelimsiz, acemi insiyatiflerden ve yetersiz muhalefetten oluşan ama, karşısındaki devi yenebileceğine inanan grupçuklar.

Eğer yayınlanan- yayınlanmayan araştırmalar doğruysa, eğer o araştırmalarda denekler gerçek kararlarını dile getirebildilerse 16 Nisan günü Hayır cephesi kazanabilir. Ve eğer Hayır kazanırsa, 17 Nisan’dan itibaren tüm dünya bir efsaneden bahsetmeye başlayabilir. İşte o zaman bu efsane Türkiye’nin geleceğinde, huzurunda ve demokrasisinde pek çok olumlu gelişmeyi ateşleyebilir.

11 Ocak 2016 Pazartesi

"Değişim" kelimesinin içini doldurabilmek kolay değildir

Siyasi kampanyalarda partilerin seçim sloganlarının önemi nedir? Bu sloganlardan sadece kararsızlar diye adlandırılan seçmen kesimleri mi etkilenir?

Seçim kampanyalarında sloganlar önemlidir ama, sadece iyi bir slogan ile seçimin kazanılabileceğine dair dünya demokrasi tarihinde tek bir örnek yoktur. Seçim kampanyaları özü itibariyle doğru bir liderin, doğru bir fikirle ve doğru bir ekip ile sonuç alabildiği uzun süreli, çok etkenli karmaşık bir mücadeledir. Bu mücadelede lidere,  fikre ve ekibe tam uyan, bununla birlikte zamanın ruhunu da hesaba katan bir slogan işleri kolaylaştırabilir. Slogan o liderin (adayın) seçmenlerin hayatına ait yüzlerce soruna ilişkin çözüm önerilerinin ve vaatlerin özeti olacak şekilde kodlanabilirse işe yarayabilir. Böylesi bir durumda, slogan sadece kararsız seçmenleri etkilemekle kalmaz, adaya (lidere) oy vermeye karar vermiş olan seçmenlerin parti gönüllüsü gibi davranmasına ve sahada seçmenlerin mobilizasyonuna da katkı sağlar.

“Change” yani “Değişim” sloganı Obama ile özdeşleşen bir seçim sloganı olarak hafızalarda yer etmiş durumda.  Obama’yı başarıya ulaştıran bu sloganı en son Kanada’nın genç Başbakanı Justin Trudeau “Real change for the middle class” yani “Orta sınıf için gerçek değişim” sloganında kullandı ve başarıya ulaştı. Dünyamızda ki diğer örnekleri de göz önünde bulundurarak “Değişim” sloganın siyasetçiyi başarıya götüren büyüsü nedir?

Evet, 2008’de ABD’de Obama, ardından Fransa’da Fransois Hollande ve nihayet Kanada’da Justin Trudeau “Değişim” sloganıyla iktidar oldular...

Obama’ya 2008 ABD başkanlık seçimlerini kazandırdığına inanılan “Değişim”  ve “Umut” kelimeleri aslında siyasetin yüz yıllardır kullandığı en eski ve en klişe iki kelime, iki sihirli sözcüktür. Siyasette bu iki sözcük kadar etkili olabilmiş güçte sözcükler bulabilmek kolay değildir. Bu sözcüklerin kullanılmadığı ülke ve demokrasi bulabilmek pek te mümkün değildir.

Ama sadece “değişim” sloganını kullanmak tek başına başarı için yeterli değildir. 

Örneğin, 1999 Genel Seçimlerinde Deniz Baykal ve o zamanki CHP “değişim” kelimesini ana slogan olarak kullanmıştır ama barajın altında kalmıştır. Zira, “değişim” kelimesinin içini doldurabilmek, sahiden “değişim” yapabilecek bir lider /aday/ parti olarak algılanabilmek öyle çok kolay bir iş değildir. “Değişimci” olarak algılanmayı başarsanız bile zafer elde edebilmeniz garanti olmayabilir.

Peki o halde örneğin Obama kampanyasında “Değişim” sloganı neden işe yaradı? 

“Değişim” kelimesinin Obama’ya seçim kazandırmış olmasının ana nedeni öncelikle zamanın ruhudur. Obama’dan önce 8 yıl süreyle ABD’yi yönetmiş olan George W. Bush ve Neo Con’lar ülkeyi o denli yanlış yönetmişler ve Afganistan’dan Irak’a kadar dünyanın çeşitli ülkelerinde o denli kan dökmüşlerdir ki... Tüm bu hataların sonucu olarak 2008 sonbaharında başlayan global ekonomik kriz, sıradan Amerikan vatandaşının hayatını o denli allak bullak etmiştir ki... “Değişim” Amerika için gerçek bir ihtiyaç haline gelmiştir. 

“Değişim ihtiyacının” yakıcı hale geldiği böylesi bir dönemeçte, hem kişisel geçmişi, hem temsil ettiği değerler ve hem de söylemleriyle Obama Amerika’ya çare olabilecek yegane alternatif olmayı başardığı için sonuç alabilmiştir. Obama’nın tarihi zaferinin temel nedeni sadece budur; seçmenin değişmeye gerçekten ihtiyaç duyması ve Obama’nın bir lider ve aday olarak “değişim” kelimesinin içini tam olarak doldurabilmesi...

Kanada’da için de durum çok benzerdir. Muhafazakar başbakan Stephen Harper 2006 - 2015 arası Kanada ekonomisini öylesine kötü yönetmiştir ki , 10 yılın sonunda “değişim” Kanadalı seçmen için de bir ihtiyaç haline gelmiştir. Justin Trudeau’da bu ihtiyacı zamanında görmüş ve bu ihtiyaca uygun politikalar geliştirerek değişimin sembolü olmuş ve kazanmıştır.

Özetle sihri sloganda değil liderde, fikirde ve kadroda aramak gerekir.

Aslında başarıya ve geniş seçmen kesimlerine hitap eden bu sloganların arasına İspanya’da karşımıza çıkan “Podemos” yani “Yapabiliriz” hareketini de dâhil edebilir miyiz? Çünkü bu tarz bir siyasi parti isimi ve sloganı ideolojik kenetlenmeden öte seçmenlere “siz, birey olarak yapabilirisiniz. Değişim sizin elinizde” mesajı vermiyor mu?

Siyasetçiler, seçmenlerin sorunlarına çözüm bulabildikleri sürece tercih edilirler. Çözüm olmak yerine kirlenirler ve sonuçta meselenin bizatihi kendisine dönüşürlerse, halk hareketleri yada bir diğer ifadeyle “popülist hareketler” ortaya çıkar. 

Popülist hareketler çoğu kez kendiliğinden ve lidersiz olarak ortaya çıkar. Yani siyaset kurumuna refleks olarak doğarlar ve pek çok örnekte görüldüğü gibi siyasi bir sonuca ulaşamadan dağılırlar. 

Podemos da böyle bir hareket. Yani, “Podemos” İspanyol dilindeki kelime karşılığı olan “Yapabiliriz” anlamı sayesinde değil, mevcut siyasetçilerin seçmenin derdine derman olamaması yüzünden ortaya çıkmıştır ve muhtemelen Almanya ve Avusturya’daki “Pediga Hareketi” gibi anlamlı bir siyasi sonuca erişemeden dağılacaktır. Buna karşın bir diğer popülist hareket olan İtalya’daki “5 Star Hareketi”, baştan bir lidere ve programa sahip olduğu için siyaseten sonuç alabilmiştir.

Şimdi ülkemize dönelim. 10 Mart tarihinde başlayarak Türkiye, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerini geride bıraktı. Son 9 ay Türkiye için uzun bir seçim dönemi olarak geçti ve bu seçim dönemi AK Parti iktidara yeniden iktidara gelmesi ile sonlandı. Parlamentodaki siyasi partilerin iki seçim dönemindeki siyasi kampanyalarına bakarsak, partilerin iki seçim dönemindeki siyasi sloganlarını başarılı buluyor musunuz?

2005 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi ve Halkların Demokrasi Partisi seçimleri belirleyen iki siyasi parti oldular.

CHP bu seçimlerde ne ilerleyebildi, ne de geriledi. MHP ise 7 Haziran’dan sonra üst üste yaptığı stratejik hatalarla dramatik şekilde mevzi kaybetti. HDP, 7 Haziran’da elde ettiği başarıyı koruyamamış olsa da “Türkiyelileşme” stratejisiyle demokratik parlamenter sistemin kalıcı gücü olmayı hak etti.

Adalet ve Kalkınma Partisi ise 7 Haziran’da tek başına iktidar olma pozisyonunu kaybedince hızla bir durum muhakemesi yaptı, stratejik kentlerde adayları değiştirme dahil gerekli tedbirleri aldı ve sonuçta istediğini elde etti. Ama iktidar partisinin sağlam bir fikre dayalı etkileyici bir slogan kullanarak zafer elde ettiğini iddia edebilmek te akla ziyan bir tavır olur. Çünkü iktidar partisine zaferi sağlayan asıl faktör, ülkede yaşayan hemen her ferdin yakın gelecekten endişe duymasına neden olan “belirsizlik” ortamıdır. Çeşitli güçler tarafından yaratılan “belirsizlik” ortamı seçmenin denediği bildiği adrese yeniden yönelmesini kolaylaştırmıştır.

1 Kasım seçim sürecinde kampanyalar o denli tali bir öneme sahipti ki, seçimlerin üzerinden henüz bir kaç haftanın geride kaldığı bu günlerde, “Meclise girmeyi başarmış olan 4 siyasi partinin her hangi birinin sloganını hatırlayan var mı?” diye sorsanız, anlamlı bir cevaba erişemezsiniz.

Gerçekte, 7 Haziran’da iktidar şansını elde ettikleri halde ortak bir zeminde uzlaşmayı beceremeyen muhalefet partileri Adalet ve Kalkınma Partisi’ne dördüncü seçim zaferini kendi elleriyle ikram etmişlerdir. Bir diğer ifadeyle seçmen, ülkeyi hükümetsiz bırakan muhalefet partilerini haklı olarak cezalandırmıştır.

The Diplomatic Observer dergisi, Ocak 2016 sayısında yayınlanan söyleşiden...


17 Eylül 2015 Perşembe

Bütün partilerin bildiği sır...

7 Haziran'da güvenlik ve güvenilirlik açısından bir hayli yüksek meşruiyete sahip bir seçim yaptık. Peki 1 Kasım'da ne yaşayacağız? Seçim güvenliği ve seçim sonuçlarının güvenilirliği açısından 2 Kasım'da nasıl bir Türkiye'ye uyanacağız?

Vatandaşlar olarak bu soruları sormak için yeterince sebebimiz var. Bundan önceki yazımda bu çerçevede 1 Kasım seçimlerine özel bir meseleye dikkat çekmiş ve seçimde "bindirilmiş kıta ihtimaline dikkat" demiştim.
(http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/1_kasimda_bindirilmis_kita_ihtimaline_dikkat-1429151)   

Meclis'teki partilerin, daha fazla milletvekili çıkarmak için hangi seçim çevresinde kaç oya ihtiyacı olduğunu önceki seçimlere oranla çok daha kesin biçimde bildiğini ve partilerin, bazı seçim çevrelerine yoğunlaşmaya dayalı oyun planları uygulayabileceğini belirtmiştim. 

Eğer şu ya da bu parti, 1 Kasım'da hile yapmaya niyetli ise şartlar onlara önemli bir avantaj sunuyor diye uyarmış; adil ve özgür seçimlerin gereğine inanan herkes bu konuda dikkatli olsun demiştim.  "Seçmenin kendi seçim bölgesindeki seçmen sayısının 7 Haziran ile 1 Kasım arasında anormal bir biçimde artış göstermediğinden emin olarak sandığa gitmesini sağlamak zorundayız." diye de eklemiştim.

PARTİLERİN GÖRDÜĞÜ TABLO

Bilindiği gibi Türkiye’de 1960’ların başından beri adına d’Hondt denilen nispi temsil sistemi uygulanıyor. Bu sisteme göre, her seçim çevresinde partilerin aldığı oy toplamı, sırasıyla 1’e, 2’ye, 3’e, 4’e vs bölünüyor. O seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşıncaya kadar bölme işlemi devam ediyor. Elde edilen paylar, parti farkı gözetmeksizin, büyükten küçüğe doğru sıralanıyor. Ve o seçim çevresinden çıkacak olan milletvekillikleri bu sıralamaya göre partilere dağıtılıyor.

Biz de 7 Haziran Genel Seçimlerindeki sonuçları her seçim çevresi için d’Hondt sistemine göre tek tek analiz ederek, 1 Kasım için kritik illeri anlamaya çalıştık.

Aşağıdaki tablo, 7 Haziran Genel Seçimlerinin sonuçlarına göre, belirli bir seçim çevresinde herhangi bir partinin kazandığı son milletvekilliğinin başka bir partiye geçebilmesi için gerekli olan asgari oy miktarını gösteriyor.


BİR KAÇ BİN OYLA MİLLETVEKİLLİĞİ EL DEĞİŞTİREBİLİR

Bu tabloda yalnızca, son milletvekilliğinin değişmesi için 5 bin civarı ve daha az oy farkı içeren seçim çevrelerini okurlarla paylaşıyorum. Buna benzer bir tablo, 6-10 bin oy farkı olan seçim çevreleri için de hazırlanabilir.

Tabloda belirtilen sayılar, son milletvekilliğini kazanmaya en yakın partinin ihtiyacı olan oy miktarının katsayısını göstermektedir. Kimi şehirlerde, benzeri bir miktara yakın oyla milletvekilliğini elde edebilecek ikinci bir parti de bulunabiliyor.

Aşağıdaki tabloyu bu seçim çevrelerinde mutlaka hile yapılacak diye yorumlamak elbette doğru olmaz. Ancak bu tablonun, hileye tevessül edebilecekler için, "işe yarar koordinatlar" sunduğuna da şüphe yok. 

STRATEJİK SEÇMEN DAVRANIŞI

Ayrıca bu tablo, stratejik seçmen denilen, somut olarak yaratacağı sonuca göre oy verme davranışını benimseyen seçmenler açısından da bir anlam ifade ediyor. Gerçekten de seçmenlerin bir bölümü, oyum boşa gitmesin düşüncesiyle, rejimde bir tehlike hissettiği gerekçesiyle, ülkenin gidişatını değiştirmek için zorunlu adres olarak görmesi nedeniyle, veya kendine en yakın hissettiği partinin o seçim çevresinde gösterdiği adayı benimsememesi gibi gerekçelerle kendileri açısından en iyi ikinci alternatife yönelebiliyorlar. Bu tür sonuca odaklı seçmenler destekledikleri veya karşı çıktıkları partilerin kendi şehirlerinde bir fazla milletvekili alması ya da alamaması için 7 Haziran'da oy vermedikleri bir partiye oy verebilirler. 

Her halükarda 1 Kasım'a giderken siyasi partilerin gördüğü bu tablonun seçmenler tarafından da bilinmesi, Avrupa Parlamentosu Venedik Komisyonu'nun (Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu)  "Seçmenlerin düşünce oluşturma özgürlüğü" olarak tanımladığı özgürlüğün bir gereğidir.  

ÖRNEK : İSTANBUL 3. BÖLGE

Okurun 1 Kasım akşamı karşı karşıya kalabileceğimiz seçim güvenliği riskini daha net anlaması için yukarıdaki tablonun ne anlam ifade ettiği ile ilgili bir örnek verelim.

Aşağıdaki ikinci tabloda İstanbul 3. Bölge seçim çevresi (Üstteki tabloda kazandıran oy sayısı 254 olarak gözüken çevre) ile ilgili hesaplamaya bakalım. Bu seçim çevresinde, AKP 1.149.778, CHP 803.249, MHP 329.515 ve HDP 421.903 toplam oy almış. D’Hondt sistemine göre partilen toplam oyları aynı oranda tek tek bölündüğünde, 7 Haziran akşamı AKP 13, CHP 9, MHP 4 ve HDP 5 milletvekili çıkarmaya hak kazanmış.


Bu hesaplamada kilit nokta, sonuncu milletvekilinin kaç oy farkla kazanıldığıdır. Buna göre, MHP 82.379 oyla bu seçim çevresindeki 31. milletvekilliğini kazanmış. Rakamları tersinden okursak, ilave 253 oy (toplamda 253 x 14 = 3.542 oy) sağlayabilseydi AKP kendi 14ncü milletvekilini, ilave 2.055 oy (toplamda 2.055 x 10 = 20.550 oy) sağlayabilseydi CHP kendi 10nuncu ve seçim çevresinin 31. milletvekilini kazanmış olacaktı.

YSK tarafından açıklanmış olan seçim takvimine göre bu Pazar günü yurtiçi ve yurtdışı seçmen kütükleri kesinleşecek. Yurtiçi seçmenlerin oy vereceği yer ve sandıklar belirlenmiş olacak. Yurtdışı seçmenlerin oy kullanacakları temsilcilikler, tarih aralığı ve yer bilgileri www.ysk.gov.tr adresinden ilan edilecek.

Bu nedenle, seçim güvenliği için en önemli risk olan başka seçim bölgelerinden küçük oy kaydırmaları ile milletvekilliklerinin el değiştirebileceği seçim çevrelerine odaklanılması olağanüstü önemlidir. Özetle ilgili tüm siyasi partilere çağrımızı tekrarlıyoruz. Seçmen listeleri ile ilgili gerekli kontrolleri ve itirazları yapabileceğiniz son tarih 20 Eylül Pazar’dır.

11 Eylül 2015 Cuma

Kalabalıkların bilgeliği

1 Kasım seçimlerine doğru giderken pek çok anket, analiz ve yorum duyuyoruz. Acaba bu anket sonuçlarına ne kadar güvenebiliriz? Acaba 1 Kasım'da seçmenlerin kararı nasıl şekillenecek?

Siyasi partilerin ve liderlerin 7 Haziran'dan sonra yaptıkları veya yapmadıklarını seçmen nasıl değerlendirecek? Hangi partilerin oy artırması, hangi partilerin oy kaybetmesi mümkün görünüyor? 1 Kasım'da beklenmeyen bir sonuç çıkabilir mi? "Kalabalıkların aklı" var mı, varsa 1 Kasım'ı nasıl şekillendirebilir?


HaberTürk TV'de Fatih Altaylı'nın yönettiği Teketek programında bu soruların ve başka bazı soruların cevaplarını vermeye çalıştık.  

31 Ağustos 2015 Pazartesi

1 Kasım seçimlerinin ruhu: Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz!

Hızla 1 Kasım seçimlerine doğru giderken, seçim sonucuna dair anketler, analizler, yorum ve tahminler ana gündem konumuz oldu. Bütün siyasi gelişmeleri seçim sonucunu nasıl etkileyeceği açısından değerlendiriyoruz. 2 Kasım sabahı büyük ihtimalle, 8 Haziran sabahı gördüğümüz tabloya yakın bir tablo ile karşı karşıya kalacağımıza ilişkin yaygın bir kanaat var.  

Ama ıskalanmaması gereken bir gerçek var:  Bir hükümet kurulamadığı için birkaç ay içinde yeniden seçime gitmek Türkiye’nin daha önce yaşadığı bir tecrübe değil. Böylesi bir seçimde seçmenin nasıl davrandığına ilişkin elimizde hiçbir veri yok. Bu nedenle seçmenin 1 Kasım’da nasıl davranabileceği konusunda akıl yürütürken ihtiyatlı olmakta yarar var.

Çünkü, daha önce bazı kritik dönemlerde de yaşandığı gibi, seçmen davranışında beklenenin ötesinde kaymalar ortaya çıkabilir.

Şu anda,  4 Partili meclis yapısı ve birinci ve ikinci partilerin yerinin değişmeyeceği neredeyse kesin gibi görünüyor. Milletvekili sayısı hatta oy oranı açısından da üçüncü ve dördüncü partinin yerlerinin değişebileceğine dair yorum ve anket sonuçları görüyoruz.   

Fakat bütün bunları şimdiden kesin bir veri gibi kabul etmemek gerek. Çünkü 7 Haziran sonrası ortaya çıkan kaotik ortamın nerelere varabileceğini henüz bilmiyoruz. Partilerin aday listelerinin özellikle küçük seçim çevrelerinde yaratacağı etkiyi ve bu etkinin nihai meclis tablosunu nasıl şekillendireceğini de bilemiyoruz. Nihayetinde 12 Eylül’deki AKP kongresinde, tüm oyun planlarını alt üst edecek bir değişim ve yenilenmeye cesaret edilip edilmeyeceğini de kestiremiyoruz.

Tüm bunlara rağmen, yaratılan toplumsal gerilimin, seçmen kararında bir büyük kırılmaya yol açma ihtimalini ve erken seçime gidilmesine neden olan tüm siyasi aktörleri kökten cezalandırma eğiliminde olabilme ihtimalini de peşinen yok sayamayız.

Nitekim seçmenin, 1995’te koalisyon hükümetinin bozulmasında etkili olan Deniz Baykal liderliğindeki CHP’yi, 2002’de benzeri bir duruma neden olan Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP’yi barajın altına ittiğini biliyoruz.

Çeşitli araştırmalardan şimdilik gözüken net fotoğraf şu ki, aşağı yukarı seçmenin %90’a yakını kararını vermiş durumda. Çok küçük bir bölüm seçmen ise sandık başına gitmeyecek bir kararlılıkta görünüyor. Dolayısıyla 1 Kasım’da kararsız gözüken çok küçük bir orandaki seçmenin davranışı sonuçları belirleyecek.

PARTİLERİN KONUMLARI VE 1 KASIM’A MUHTEMEL ETKİLERİ

Her seçimin ayrı bir ruhu vardır. Ve bu ruha uygun davranan siyasi parti ve liderler sonuç alabilirler. Seçime doğru giderken siyasi partilerin önlerinde duran ana mesele, 1 Kasım seçimlerinin olağanüstü ruhunu kavramaktır.

Bugün itibariyle son derece düşük bir orana gerileyen “kararsız seçmen” 1 Kasım’da vereceği oyun yaratacağı somut sonuç konusunda, önceki seçimlerden çok daha duyarlı olacaktır. Vereceği oyun muhtemel hükümet formüllerinden hangisini mümkün kılacağı konusunda çok daha ince eleyip sık dokuyacaktır.

1 Kasım seçimlerinde programlar, vaatler, çılgın projeler ve siyasi iletişim taktikleri minimum düzeyde sonuç verecektir. Çünkü 1 Kasım seçimleri, siyasi partilerin ve liderlerin bu seçimin öne çıkardığı meselelere dair aldıkları pozisyonların seçmen kararını maksimum düzeyde etkileyeceği bir seçim olacak.

Partiler, Kasım seçimlerinin daha önce örneği yaşanmamış, çok özel ve farklı boyutları olan bir seçim olduğunu bilerek kampanya yürütmek zorundalar. 1 Kasım seçimini doğru tanımlamak ve bu seçimin anlamı konusunda seçmenle paralel bir anlayış ve duygu içerisinde davranmak her parti için hayati olacaktır.

MHP’NİN POZİSYONU : AŞAĞI TÜKÜRSEN SAKAL...

Bu açıdan bakıldığında, 7 Haziran’dan sonra sergilediği siyasi tavır nedeniyle MHP’nin kararsız seçmenlerin ilgisine fazlaca mazhar olamayacağı anlaşılıyor. Çünkü bugün itibariyle kararsız seçmenin, MHP’ye vereceği oyun neticede bir hükümetin kurulmasını sağlayacağına dair inancı kalmadı.

MHP muhtemel bir felaketten kurtulmak veya en azından oylarını nispeten korumak istiyorsa siyasi pozisyonunu değiştirdiğini peşinen ve erkenden ilan etmelidir. MHP seçmene 1 Kasım seçiminden sonraki muhtemel koalisyon kurma sürecinde farklı davranabileceğinin işaretlerini vermek zorundadır. Ama, doğrusu bu kadar büyük bir manevra siyaseten çok kolay değildir ve bu kadar kısa sürede bu kadar büyük bir pozisyon değişikliğinin çok dikkatli yapılması şarttır.

CHP’NİN POZİSYONU: “TÜRKİYE’NİN BİRLEŞTİRİCİ GÜCÜ” OLMANIN AVANTAJI

Kararsız seçmenin, vereceği oyun yaratacağı somut sonuç konusunda daha önce olmadığı kadar hassas hale gelmesinden en avantajlı çıkacak olan parti, bugün itibariyle CHP’dir. Çünkü CHP bu süreçte diğer tüm partilerle koalisyon kurma esnekliğine sahip olduğunu seçmene gösterdi. CHP hem CHP+ MHP + HDP koalisyonuna, hem AKP + CHP koalisyona, hem de HDP destekli bir MHP + CHP koalisyonuna açık bir pozisyon aldı. Dahası, 7 Haziran’da aldığı oylar bakımından üçüncü sırada olan MHP Genel başkanına Başbakanlık dahi teklif etti. Araştırmalardan anlaşılıyor ki, seçmen, CHP’nin bu tutumunu olumlu buldu. Kararsız seçmen, CHP’ye vereceği oyun bir koalisyon hükümetinin kurulmasına destek olmak anlamına geleceğinden emin durumdadır. 

Aslında 7 Haziran’dan bu yana yaşananlar, CHP’nin 2014 yerel seçimlerinden önce kendi pozisyonuna dair yaptığı yeni tanımlamanın ne kadar güncel, ne kadar gerçekçi olduğunu, Türkiye’nin temel ihtiyaçlarına ne kadar doğru bir karşılık verdiğini de göstermiştir. Hatırlanacağı gibi, CHP 2014 yerel seçimlerinden önce kendisini “Türkiye’nin Birleştirici Gücü” olarak tanımlamış ve bu konumlamayı yalnızca yerel seçime dönük olarak değil, genel bir siyasi hattı işaret etmek üzere yapmıştı. Son birkaç ayda bu hattın doğruluğunu gördük.

Bugün AKP’yi de MHP’yi de HDP’yi de bir koalisyon masası etrafında bir araya getirebilecek yegane demokratik güç olarak CHP’nin pozisyonu netleşti. Doğrusu her geçen gün daha iyi anlaşılmaya başlandı ki, Türkiye’nin böyle bir birleştirici güce hakikaten çok ihtiyacı vardır. Çünkü yıllardır yaşanan kutuplaşmanın ülkemiz siyasetçilerini “koalisyon bile kuramaz” hale getirmiş olması artık zurnanın son deliğidir. Kutuplaşmaya dayalı siyasetin iktidar yaratmaya yetmediği bir noktaya gelmiş durumdayız.

CHP’nin bu pozisyonunu 1 Kasım’a kadar olan süreçte daha da pekiştirmesi ve bu değerli pozisyonun farkında olarak pozitif, güleryüzlü, genç ve motive edici bir iletişim geliştirmesi şarttır.

AKP’NİN POZİSYONU: SEÇMENE ŞANTAJ YAPAN İLETİŞİM DİLİNİN DEZAVANTAJI

Bu seçimde kararsız seçmen, bu kadar kısa süre içinde ülkeyi yeniden seçim yapmak zorunda bırakan ve ülkeyi gerilime taşıyan iradeyi tespit etme ve onu cezalandırma eğilimi içinde olacaktır.

Seçmenin zihninde şu sorular olduğunu görüyoruz:  Kasım seçimleri de 7 Haziran gibi sonuçlanırsa ne olacak? Bu seçimler ne zamana kadar tekrarlanacak? Ülkeyi her üç ayda bir seçime götürmekten kurtarmak için kim fedakarlık yapmalı; seçmenler mi siyasetçiler mi?
Bütün bu haklı soruların yanıtları, kararsız seçmende koalisyona izin vermeyip ülkeyi seçime gönderen iradeyi cezalandırma eğilimini güçlendirmektedir. 

Seçmeni “ya AKP ya istikrarsızlık” , “ya AKP ya terör ortamı” gibi bir ikilem içerisinde bırakmaya dayalı bir seçim stratejisi yürüttüğü apaçık görülen AKP’nin bu stratejiyle, 1 Kasım’da istediği sonucu alması mümkün görünmemektedir. 

“400 milletvekili verin başkanlık işi huzur içinde çözülsün” demekten “tek başına iktidar verin, istikrarsızlık ve terör bitsin”e gerileyen AKP bu şantajcı yaklaşımının bedelini sandıkta ağır biçimde ödeyebilir.

7 Haziranda AKP’nin oy kaybetmesinde Erdoğan’ın tutum ve davranışlarının da etkili olduğunu çeşitli araştırmalardan algılayabiliyoruz. Anket sonuçları bize, “erken seçimi en çok kim istiyor” sorusunun “Cumhurbaşkanı” olarak yanıtlandığını gösteriyor. Koalisyona izin vermeyen, ülkeyi seçime gönderen Erdoğan bu tutumuyla AKP’ye yeni oy kayıpları yaşatacak gibi görünüyor.

AKP bu pozisyonunda inat ettiği müddetçe seçmen desteğini kaybetmeye devam edecektir. AKP bu süreçte derhal, kimi sözcülerinin dile getirdiği gibi, “Fabrika ayarlarına” dönmenin sinyallerini vermelidir. Tabii bir yandan Erdoğan’ın siyasetini sorgusuz sualsiz onaylamaya devam ederken bir yandan da “fabrika ayarları”na dönülüp dönülemeyeceği de cevaplanması gereken önemli bir soru.

HDP’NİN POZİSİYONU: DAHA ETKİLİ BİR BARIŞ DİLİ

Seçimler zihinlerde kazanılır. Zihinlerde algınız negatifse nötre, nötrse pozitife çevirmek zorundasınız. HDP bu yolda epey yol aldı ve bir etnisite partisi olduğu yolundaki net algıyı bulanıklaştırıp, “Türkiyeli” algısı inşa etti. HDP’nin bu süreçte, bu pozisyonunu tahkim edici iletişim dilini sürdürmesi, renklendirmesi ve sahaya yayması gerekir ancak yetmez.      

Demirtaş’ın, PKK’ya yönelik “amasız silahlı eylemleri durdurma” çağrısı, HDP’nin kararsız seçmen üzerinde etkili olabileceği en önemli alana işaret etmektedir. HDP bu çağrıyı güçlendirip, kitleselleştirdiği, çağrının samimiyetine dair çeşitli kesimlerdeki kuşku bulutlarını dağıttığı ölçüde oylarını artırabilir. HDP barış diliyle konuşmakla yetinemez; bu dil ve yaklaşımla etkili olabileceğini, sonuç alabileceğini de daha fazla kanıtlamak durumundadır.

SON SÖZ: GÖRÜŞMEK İÇİN KOLTUK PAZARLIĞI MI ŞART?  

1 Kasım seçimlerini en az 7 Haziran seçimleri kadar huzurlu ve güvenli bir ortamda gerçekleştirmek zorundayız. Bunun koşullarını yaratmak görevi başta iktidar olmak üzere bütün siyasi partilerdedir. Parti liderlerinden, seçim sonrasının muhtemel koalisyon görüşmeleri sırasında birbirlerine sergileyecekleri nezaketin ve karşılıklı konuşarak anlaşma heveslerinin bir kısmını da seçimden önce sergilemelerini bekliyoruz. Ülke bu kadar büyük bir gerilim ve kan gölü içerisindeyken bile siyasi partilerin bir araya gelip akan kanın durdurulması, seçim güvenliğinin sağlanması yolunda “istikşafi” görüşmeler dahi yapmıyor olmaları ülkemiz demokrasisi adına son derece umut kırıcı ve üzücüdür. 

Partiler arasında medeni bir ilişki ve sorun çözmeye dönük ciddi bir iletişim kurulabilmesi için ille de işin ucunda bir bakanlık pazarlığı olması mı gerekiyor?  

Radikal, 29 Ağustos 2015

16 Haziran 2015 Salı

Demirtaş ve "Strateji" kazandı

Pek çok kesimden yükselen itirazlara rağmen otoriter bir başkanlık rejiminin; “Yeni Türkiye” ambalajıyla ülkeye dayatılması seçimin sonucunu belirleyecek seçmen kesimlerinde derin bir korku yaratmıştı. Ekonomik programa yönelmeyi seçen CHP’nin aksine HDP, bu korkuya cevap verdiği ölçüde kazanacağını erkenden kavradı.
HDP’nin seçim stratejisi, tam da bu nedenle   korku odaklı bir iletişim perspektifi üzerinde şekillendi. “Ya HDP barajı geçemezse, düşünün neler olur?” 
Sözkonusu olan,  gerçekçi bir korkuydu ve oluşması muhtemel Meclis aritmetiği dolayısıyla HDP bu korkuya neredeyse matematiksel kesinlikte bir çare de önerebilmekteydi.  Bu nedenle HDP  kampanyası, odağına seçmenin korkularını aldı ama korku – umut dengesini de makul bir düzeyde tutmayı başardı.
Açıktı ki,  daha da baskıcı bir “Erdoğan rejimi”ne geçme korkusu seçmenlerin bir kısmına “HDP’ye evet” dedirtecekti. Ama aynı zamanda geçerli ikinci bir korku daha vardı: “Ya HDP,  Erdoğan’la gizlice anlaştıysa? Ya da seçimden sonra anlaşırsa?” Bu korku da kararsız seçmende “HDP’ye hayır!” eğilimini güçlendirebilirdi.  Bu nedenle Selahattin Demirtaş çıktı; basit ve etkili bir şekilde tek bir cümleyle Erdoğan’a “Seni başkan yaptırmayacağız”dedi. HDP kampanyası o gün en önemli eşiği atlamıştı.
HDP seçmen korkularına dayalı bu stratejiye odaklanmakla kalmadı, Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve diğer parti sözcülerinin ağzından defalarca verilen söze ihanet edilmeyeceğine ilişkin açıklamalar yaptı. HDP sözcüleri kararsız seçmenin ikna edilmesinin bu ikinci korkunun aşılmasına bağlı olduğunu anlamıştı.
Pazarlama literatürüyle ifade edecek olursak, HDP’nin barajı aşmaya odaklı konumlandırması basit ve netti: “Erdoğan’ı durdurabilecek tek parti!”
DEMİRTAŞ, ERDOĞAN’A KARŞI KAZANDI
Bu açıdan bakıldığında, 7 Haziran genel seçimleri aslında iki kişi arasında geçti diyebiliriz: Kendisi için tasarlanmış bir “sözde Başkanlık rejimini”kurmak için “400 milletvekili verin ve bu iş huzur içinde çözülsün” diyen Recep Tayyip Erdoğan ile Meclis kürsüsüne çıkıp “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek inen Selahattin Demirtaş arasında…
42 yaşında genç bir lider olan Selahattin Demirtaş 7 Haziran seçimlerinde karizması ve sempatisiyle, siyaset yapma üslubuyla partisine fazladan oy kazandırabilen tek lider oldu. HDP ile birlikte bu seçimde oyları artan diğer bir parti de MHP’dir, ancak  bu artışta Bahçeli’nin liderliğinin etkisinin önemli bir unsur olduğunu söylemek zor. 
EKONOMİK VAATLER
Seçmen tercihlerine ilişkin olarak söylenen “Seçmen cebindeki paraya bakar” genel tespiti doğrudur ancak, olağan koşullar altında doğrudur.  Pek çok seçmen segmenti için 7 Haziran’ın normal bir seçim olamayacağı açıktı. Ayrıca, 17 – 25 Aralık soruşturmalarından sonra ortaya çıkan durum nedeniyle, AKP seçmen dönüp cebindeki paraya bakmasın diye olağanüstü koşullar yaratmaya çalışıyor ya da bu algıyı güçlendirmeye çalışıyordu.
HDP barajı geçerse, “HDP’liler Türkiye’yi çok iyi yönetirler, hayatımızı muazzam iyileştirirler” inancından dolayı geçmeyecekti. Buna rağmen “Ekonomik Vaatler”de bulunmaktan geri durmadı. Çünkü bu vaatler belki kimsenin oy tercihini etkilemeyecekti ama, HDP’nin bir Türkiye partisi olarak algılanmasını pekiştirecekti.

YENİ KİMLİK KONUMLANDIRMASI : “BİZ’LER MECLİSE”

Asgari ücretin 1800 lira olması gibi somut ekonomik vaatler içerse de HDP kampanyasının “umut” boyutu  bir “kimlik siyaseti” stratejisi üzerinde yükseldi. Ancak bu, bugüne kadar alışık olduğumuz türden ayrılan bir kimlik siyasetiydi. Burada “çoğul kimlikler” yani “bizler”merkezi bir yer tutuyordu. Ve bütün kimlikleri içermeyi öneren, bütün kimlikleri eşitlemeyi vaat eden bir dil kullanılıyordu. Bu vaat, demokrasinin sıcak yüzüydü.

Makul bir korku – umut dengesinin de bir gereği olarak, HDP şarkılı türkülü, güleryüzlü bir reklam kampanyası yürüttü. O kadar ki TV filmlerinde iki eş başkanı halay çekerken ya da hiç konuşmaksızın HDP seçim şarkısı eşliğinde gülümserken bile gördük. HDP halay çeken eş başkanlar filmiyle, CHP’nin 2014 yerel seçimlerindeki, belediye başkan adaylarının hep birlikte “Hayat Bayram Olsa” şarkısını söylediği reklam filminden sonra, “güleryüzlü, insana umut veren bir siyaset” mesajı verme yolunda yeni bir örnek oluşturdu.
Selahattin Demirtaş’ın kendisi de, HDP kampanyasındaki mesajlarla uyum içerisinde bir performans sergiledi. Seçmen, Demirtaş’ı ekranlarda gördükçe HDP’nin Türkiyelileştiğine, bir Türkiye partisi olma yoluna girdiğine daha fazla ikna oldu.
SAMİMİYET, TEVAZU, ESPRİ, HAZIRCEVAPLIK
Selahattin Demirtaş, samimiyetiyle, tevazusuyla seçmenin gönlünde, partisinin aldığı oyun üzerinde bir yer kazandı, geniş kesimler tarafından sevildi. 
Sosyal medyada, sevenleri arasında “Selocan”, “Selo başgan” gibi lakaplarla da çağrılan Demirtaş hiç şüphesiz yeni seçmene ulaşma yolunda sosyal medyayı en etkin kullanan liderdi. Bizzat kendisinin yazdığı anlaşılan tweet’lerle sosyal medyanın ruhuna ve imkanlarına en uygun biçimde davrandı.
HDP bu kampanyada barış yolunda ilerleme kararlılığını gösterdi ve kendilerinin de farkında oldukları gibi, dikkate değer ölçüde emanet oy aldı. Ne var ki bu kampanya dönemindeki dilini ve kapsayıcı yaklaşımını koruyup geliştirdiği ölçüde HDP’nin bu emanet oyları kalıcı hale getirmesi ve yeni seçmenler kazanması kuvvetle muhtemel.
KÜRT SİYASETİNİN ARTIK YENİ BİR LİDERİ DAHA VAR
Bir partinin üst yönetimi kaç kişiden meydana gelirse gelsin, partinin ideolojisi ve programı ne olursa olsun sonuçta seçmen lidere oy verir. Lider, partisinin ideolojisini, programını, vaatlerini seçmenin anlayacağı, sevebileceği ve ikna olabileceği şekilde anlatabildikçe lider olur.
Selahattin Demirtaş, 7 Haziran’da elde ettiği sonuçla Kürt siyasi hareketinin kaderini değiştirmeyi başardı. Kürt siyasi hareketinin son 10 seçimde alabildiği ortalama 5,1’lik seçmen desteğini %13.1’e çıkaran asli güç oldu.
Demirtaş bu performansla Kürt siyasi hareketi içerisindeki rüştünü de ispat etmiş oldu. Başlangıçta liderliği çok da istenmediği halde (Demirtaş’ın BDP’de kalması iradesi sergilendiği ve bu nedenle BDP’den ayrılan son kişilerden biri olduğu hatırlanırsa) HDP’yi bir etnisite partisi olmaktan çıkarıp Türkiye partisi haline getirdi ve büyütüp önünü açtı.
Demirtaş’ın bu muazzam başarısı, silahlı mücadeleyi başlatan ve halen dağda elde silah beklemeye devam eden kadroların varlığını Kürt seçmenler nezdinde de daha fazla sorgulanır hale getirdi. 

Demirtaş artık “Erdoğan’ı durduran”,  “çözüm süreci”ni güçlendiren ve toplumu kalıcı barış yolunda umutlandıran güçlü bir aktör olarak siyaset sahnesindedir.
Radikal, 13 Haziran 2015