24 Haziran 2018 Seçimlerinden kısa bir süre önce, 8 Mayıs 2018'de Cüneyt Özdemir'in programı için yaptığım değerlendirmeler...
Siyaset hayatın tamamını etkiler. Seçim zamanı ise siyasetin tüm dinamiklerini...
HDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Nisan 2019 Perşembe
13 Nisan 2017 Perşembe
16 Nisandan Davut ve Golyat efsanesi çıkar mı?
Tarihteki destansı zaferlerin hepsi orantısız mücadele
koşullarından doğmuştur.
Bundan yaklaşık üç bin yıl önce Ortadoğu’da savaşan taraflar,
kendilerini temsil etmek üzere birer savaşçı tayin eder, böylelikle meydan
muharebesinde binlerce erkeğin telef olmasını önlerlerdi. Eski Ahit günlerinde
İsrail Krallığı ile Filistin orduları karşılaştığında, Filistinliler de kendilerini
temsil etmek üzere 4 metre boyundaki dev bir savaşçıyı çıkarırlar. Golyat adlı
bu azman dev, tunçtan bir miğfer ve tüm bedenini kaplayan kalın bir zırh giymiştir.
İsrailoğulları tarafında ise bu korkunç deve karşı toy, çelimsiz ve genç bir çoban olan
Davut çıkar. Davut’un gözle görünür bir gücü yoktur ama, çarpışmayı
kazanabileceğine ilişkin bir inancı ve kendine güveni vardır. Tarihin en
unutulmaz çarpışması böylesine adil olmayan şartlarda başlar.
Golyat’ın karşısında teke tek mücadelede hiç bir insan
evladının şansı yoktur, değil ki çelimsiz Davut’un olsun. Ama Davut, oyunun
kurallarını değiştirir. Azametli devi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yöntemle alt eder.
Golyat ile kol mesafesinde çarpışmaya girmek yerine ona doğru koşarken, beklenmedik şekilde sapanını çıkarır ve
Golyat’ın başındaki miğferde bulunan tek açık yerden alnına taş fırlatır.
Golyat’ın devirdikten sonra da, kendi kılıcıyla devin kellesini bedeninden
ayırır.
Olağan mağlupların kendilerinden kat kat üstün rakiplerine karşı zafer kazanabilecekleri fikrinin ilham kaynağı olan Davut ve
Golyat’ın o unutulmaz çarpışması, bugünlerde bu topraklarda ansızın çıkıveren referandum kapışmasında gerçekleşebilir mi?
AKP’NİN İNSANLIĞA
ARMAĞANI
Türkiye bu referandumda önemli
bir buluşu oylayacak. Bugüne değin yeryüzündeki demokratik hükümet sistemlerinin
4 türü olduğu bilinirdi: Parlamenter sistem - Başkanlık sistemi - Yarı
başkanlık sistemi - Meclis hükümeti sistemi.
Beşinci bir hükümet sistemi "keşfeden" AKP şimdi seçmeni
buna ikna etmeye çalışıyor. Yeni sistem arayışlarını başlangıçta "Başkanlık sistemi" olarak
tanımlayan AKP, önerdikleri ile gerçek başkanlık sistemi arasındaki uçurum
ortaya çıktıkça bu tanımlamadan geri adım attı ve önerisini "Türk tipi başkanlık sistemi"
olarak damgalamaya çalıştı.
Ancak bu da önerilen sistemin gerçek başkanlık sistemiyle
kıyaslanmasını ve hayati farklılıkların gösterilmesinin önüne geçemediği için
AKP keşfettiği sisteme yeni bir ad daha verdi: "Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi".
İşte Türkiye 16 Nisan'da bu bütünüyle kendine özgü sistemi oylayacak. Bu sistemin en temel
özelliği kuvvetler ayrılığını, kontrol ve dengeyi bütünüyle sistemin dışına
çıkarmış olması. Geriye kalan sisteme de her türlü isim verilebilir ancak demokratik diyebilmek imkansız.
Aksi söylense de bu değişiklik devletin bütünüyle Erdoğan'ın
sahip olduğu güce göre ve onun istekleri doğrultusunda dizayn edilmesinden
ibaret. Zaten kamuoyu da referandumu temelde Erdoğan'ın oylanması gibi
algılıyor.
EVET KAMPANYASI
Tabii Evet cephesi de Hayır cephesi de açıkça bu algının
üzerine bir kampanya inşa etmeyi riskli gördükleri için konunun etrafından
dolaşan, ağırlıklı olarak duygulara seslenen kampanyalar yürütüyorlar.
Örneğin AKP bugüne kadar 4 farklı temaya sahip filmler
yayınladı.
"Milyonlarca Evet" ve "Evet ile güçlü Türkiye" diyen ilk filmler AKP'nin icraatlarına övgü niteliğindeydi. Görkemli kalabalıklara, önemli inşaat başarılarına ve müziğe dayanan bu filmler AKP'nin gücünü ve tabii bu gücün arkasındaki isim olan Erdoğan'ı vurgulamayı amaçlıyordu.
AKP'nin ikinci ve üçüncü grup filmleri yeni sistemin ne
getirdiği ve siyasi hayatta hangi sorunları çözeceğine dairdi. Bu filmler daha
önceki AKP filmlerine göre oldukça etkisiz kaldılar ve çok da fazla
yayılamadılar. Çünkü resmen öyle görünse de bu anayasa değişikliklerinin özü
fiilen bu referandumun konusu değildi.
Son olarak yayınlanan "Tüm
kalbimle Evet" filmleri başlangıçtaki "Evet ile güçlü Türkiye" mesajına geri dönen ve bu mesajı
bu kez de tek tek, ülkenin tüm kentlerinden vatandaşların ağzından ileten
çalışmalardı.
AKP, "Kararımız
net, oyumuz evet", "Türkiye
için tüm kalbimle evet", "Daima millet kararımız evet" gibi,
aslında bir fikir içermeyen sloganlarla kampanyayı yürüttü. Bu hiçbir şey
söylemeyen, fikirsiz kampanyanın aslında AKP açısından doğru bir yol olduğunu
da kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü 15 yıldır iktidarda olan bir partinin ve çok
güçlü liderinin neden daha fazla güç istediğini rasyonel olarak anlatabilmek
kolay değildi.
Evet kampanyası dijital dünyada da aynı tek boyutluluk
içerisinde devam etti. Kampanya sosyal medyada gerçek anlamda sivil bir katkı bulamadı. Sivil toplum
kuruluşlarının ya da bireylerin evet mesajı veren farklı farklı ve etkili
işlerine pek tanık olunmadı.
HAYIR KAMPANYASI
Buna karşılık, çok geniş bir siyasi yelpazeyi içeren Hayır
cephesi sosyal medyada da aynı çeşitliliği etkili biçimde yansıttı. CHP, muhalif
MHP'liler, HDP ve hatta İslamcı Saadet Partisi’nden farklı boyutlarıyla Hayır
diyen işler görüldü. Çok sayıda sivil inisiyatif ve STK'nın da girişimleriyle çok başlı ve çok renkli bir Hayır
kampanyası yürütüldü.
Hayır cephesinin merkezi gücü olan CHP bütün boyutlarıyla tam
bir kampanya yürüttü. CHP'nin kampanyası da "Geleceğim için hayır" diyen küçük bir kız çocuğu görseli
ve bu mesajı veren çocukları gösteren filmlere dayanıyordu.
Pozitif bir etki yaratmayı hedefleyen bu kampanya da tıpkı
AKP kampanyası gibi hiçbir şey söylememe
başarısına sahipti. Böylece CHP de hiçbir
şey söylemediği için hata yapmamış, kendisiyle aynı cephede yer alan diğer
siyasi partileri rahatsız edecek görüş ve tutumlar sergilememiş oluyordu.
İki tarafın sözcülerinin kampanya süresince birbirlerine
karşı kullandıkları dil, resmi kampanyaların pek bir şey demeden ve soft bir
tonda konuşan dilinden yüz seksen derece farklıydı. Evet kampanyasının sözcüleri
Hayır oyu verecekleri “darbeci”, “düşman”,
“terörist” olmakla itham eden şeyler söylediler. Kampanya boyunca hem böyle
şeyler söylediler hem de seçmenler arasında hiçbir ayrım yapmadıklarını iddia
ettiler.
Örneğin Erdoğan, Hayır diyenlerin 15 Temmuz darbecilerinin
yanında yer alacağını söylerken, Hayır cephesinin önde gelen aktörü
Kılıçdaroğlu da, 15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan'ın
kontrolünde gelişen planlı bir eylem olduğunu iddia etti.
Bu referandumda AKP, tam olarak anlaşılmayan bir biçimde anayasa
değişikliklerini öneren ve destekleyen MHP ile birlikte Evet kampanyası
yürüttü. Ancak milliyetçi bir parti olan MHP tabanının ve önde gelen
isimlerinin önemli bir bölümü Hayır cephesi içerisinde yer aldılar. Bu durum da
AKP'nin milliyetçi seçmenlere özel bir ağırlık vermesine yol açtı. Bu
zorunluluk nedeniyle Türkiye'nin zaten uzun bir liste oluşturan "dış düşmanları"na, referandum
dönemine özelmiş gibi görünen yeni düşmanlıklar eklendi. Örneğin Hollanda birden Türkiye'nin ve referandumun
önemli bir gündem maddesi haline getirildi.
Türkiye zaten demokrasi, yargı ve medya bağımsızlığındaki
büyük sorunları nedeniyle seçimlerde eşit ve adil bir rekabetin
yürütülebileceği bir ülke konumunda değildi. Sonuç olarak bu referandumda da bu
özelliğini pekiştirdi. Evet cephesi 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yüzde 62'lik bir oy oranına sahip
partilerden (AKP - MHP - BBP) oluşuyor ve çok önemli bir kamu gücüne sahip.
Bununla birlikte, 16 Nisan'a birkaç gün kala görünen tablo, referandumun başa
baş geçeceği ve her iki seçeneğin de kazanmasının sürpriz olmayacağı şeklinde.
ADALETSİZ REKABET
Referandumda tarafların güçleri o kadar orantısız ki. Ne adil
bir yarıştan, ne demokratik teamüllerden, ne hakkaniyetli bir devlet
yönetiminden, ne de hukuktan bahsedebilmek mümkün. OHAL koşullarının
kanırtırcasına zorlandığı antidemokratik bir ortamda cereyan ediyor herşey.
Evet cephesinin tek, güçlü ve kararlı bir lideri var. Muazzam
bir seçmen ilişkileri yönetim becerileri, sınırsız finansal imkanları var. Anormal bir medya
desteği ve ülkenin medya evrenini domine eden bir kampanya dağılımı var. Ülkedeki
24 TV kanalından 22’si Evet cephesine çalışıyor. Devlet kurumları, devlet
bankaları, bakanlıklar, belediyelerin büyük çoğunluğu ve örgütlü devlet gücü,
yasaları ve demokratik teamülleri çiğneme pahasına Evete lojistik destek
sağlıyorlar. Doğu ve Güneydoğu’da kolluk güçleri bile “ya devletin yanındasın yada
karşısında” diyerek seçmeni baskılıyor. Özetle Evet tarafı, aynen Golyat gibi
azametli, korkutucu bir büyük makina.
Hayır cephesi güçlü lider bir yana, güçlü bir kampanya
makinasına dahi sahip değil. Parası yok, medyası yok, seçmen ilişkilerini
yönetebilecek becerisi ve hazırlığı yok. Ama Hayır cephesinde çok renklilik ve
çok seslilik var. Hayır cephesinde, seçmenin ve seçmen kümelerinin, sivil toplum
kuruluşlarının, platformların, inisiyatiflerin demokratik katılımı ve heyecanı
var. Üç beş kadından, az sayıda gençlerden, sekiz on akademisyenden, hukukçulardan oluşan amatör ama
inançlı, iradeli yüzlerce sivil oluşum... Hayır cephesinin muhtemelen en önemli
kozu, elini taşın altına koyma iradesi sergileyen bu yüzlerce insiyatif. İlk kez Hayır cephesini temsil eden kesimlerde
güçlü bir “Kazanabiliriz” umudu ve
iştahı var.
YENİ BİR
EFSANE MÜMKÜN MÜ?
16 Nisan’a 3 gün kala, referandumda yarışan tarafların
güçleri Davut ve Golyat karşılaşmasındaki fotoğrafı andırıyor. Bir tarafta
fütursuzca güç kullanan, gerçek olmayan konuları bile gerçekmiş gibi
pazarlayabilen bir büyük propaganda güçü... Diğer tarafta çelimsiz, acemi
insiyatiflerden ve yetersiz muhalefetten oluşan ama, karşısındaki devi yenebileceğine
inanan grupçuklar.
Eğer yayınlanan- yayınlanmayan araştırmalar doğruysa, eğer o
araştırmalarda denekler gerçek kararlarını dile getirebildilerse 16 Nisan günü Hayır cephesi kazanabilir. Ve eğer Hayır kazanırsa, 17 Nisan’dan itibaren tüm dünya bir efsaneden
bahsetmeye başlayabilir. İşte o zaman bu efsane Türkiye’nin geleceğinde, huzurunda ve
demokrasisinde pek çok olumlu gelişmeyi ateşleyebilir.
Etiketler:
15 Temmuz,
16 Nisan,
AKP,
BBP,
CHP,
Erdoğan,
Evet,
Hayır,
HDP,
Hollanda,
Kılıçdaroğlu,
MHP,
Necati Özkan,
Referandum,
Saadet Partisi
11 Ocak 2016 Pazartesi
"Değişim" kelimesinin içini doldurabilmek kolay değildir
Siyasi kampanyalarda
partilerin seçim sloganlarının önemi nedir? Bu sloganlardan sadece kararsızlar
diye adlandırılan seçmen kesimleri mi etkilenir?
Seçim
kampanyalarında sloganlar önemlidir ama, sadece iyi bir slogan ile seçimin
kazanılabileceğine dair dünya demokrasi tarihinde tek bir örnek yoktur. Seçim
kampanyaları özü itibariyle doğru bir liderin, doğru bir fikirle ve
doğru bir ekip ile sonuç alabildiği uzun süreli, çok etkenli karmaşık bir mücadeledir.
Bu mücadelede lidere,
fikre ve ekibe tam uyan, bununla birlikte zamanın ruhunu da hesaba katan
bir slogan işleri kolaylaştırabilir. Slogan o liderin (adayın) seçmenlerin hayatına
ait yüzlerce soruna ilişkin çözüm önerilerinin ve vaatlerin özeti olacak
şekilde kodlanabilirse işe yarayabilir. Böylesi bir durumda, slogan sadece
kararsız seçmenleri etkilemekle kalmaz, adaya (lidere) oy vermeye
karar vermiş olan seçmenlerin parti gönüllüsü gibi davranmasına ve sahada seçmenlerin
mobilizasyonuna da katkı sağlar.
“Change” yani “Değişim”
sloganı Obama ile özdeşleşen bir seçim sloganı olarak hafızalarda yer etmiş
durumda. Obama’yı başarıya ulaştıran bu
sloganı en son Kanada’nın genç Başbakanı Justin Trudeau “Real change for the middle class”
yani “Orta sınıf için gerçek değişim” sloganında kullandı ve başarıya ulaştı.
Dünyamızda ki diğer örnekleri de göz önünde bulundurarak “Değişim” sloganın
siyasetçiyi başarıya götüren büyüsü nedir?
Evet,
2008’de ABD’de Obama, ardından
Fransa’da Fransois Hollande ve
nihayet Kanada’da Justin Trudeau
“Değişim” sloganıyla iktidar oldular...
Obama’ya
2008 ABD başkanlık seçimlerini kazandırdığına inanılan “Değişim” ve “Umut” kelimeleri aslında siyasetin yüz
yıllardır kullandığı en eski ve en klişe iki kelime, iki sihirli sözcüktür.
Siyasette bu iki sözcük kadar etkili olabilmiş güçte sözcükler bulabilmek kolay
değildir. Bu sözcüklerin kullanılmadığı ülke ve demokrasi bulabilmek pek te mümkün
değildir.
Ama
sadece “değişim” sloganını kullanmak tek başına başarı için yeterli değildir.
Örneğin, 1999 Genel Seçimlerinde Deniz
Baykal ve o zamanki CHP “değişim” kelimesini ana slogan olarak kullanmıştır
ama barajın altında kalmıştır. Zira, “değişim” kelimesinin içini doldurabilmek,
sahiden “değişim” yapabilecek bir lider /aday/ parti olarak algılanabilmek öyle
çok kolay bir iş değildir. “Değişimci” olarak algılanmayı başarsanız bile zafer
elde edebilmeniz garanti olmayabilir.
Peki o
halde örneğin Obama kampanyasında “Değişim” sloganı neden işe yaradı?
“Değişim”
kelimesinin Obama’ya seçim kazandırmış olmasının ana nedeni öncelikle zamanın
ruhudur. Obama’dan önce 8 yıl süreyle ABD’yi yönetmiş olan George W. Bush ve Neo Con’lar
ülkeyi o denli yanlış yönetmişler ve Afganistan’dan Irak’a kadar dünyanın
çeşitli ülkelerinde o denli kan dökmüşlerdir ki... Tüm bu hataların sonucu
olarak 2008 sonbaharında başlayan global ekonomik kriz, sıradan Amerikan vatandaşının
hayatını o denli allak bullak etmiştir ki... “Değişim” Amerika için gerçek bir
ihtiyaç haline gelmiştir.
“Değişim ihtiyacının” yakıcı hale geldiği böylesi bir
dönemeçte, hem kişisel geçmişi, hem temsil ettiği değerler ve hem de söylemleriyle
Obama Amerika’ya çare olabilecek yegane alternatif olmayı başardığı için sonuç
alabilmiştir. Obama’nın tarihi zaferinin temel nedeni sadece budur; seçmenin
değişmeye gerçekten ihtiyaç duyması ve Obama’nın bir lider ve aday olarak “değişim”
kelimesinin içini tam olarak doldurabilmesi...
Kanada’da
için de durum çok benzerdir. Muhafazakar başbakan Stephen Harper 2006 - 2015 arası Kanada ekonomisini öylesine kötü
yönetmiştir ki , 10 yılın sonunda “değişim” Kanadalı seçmen için de bir ihtiyaç haline gelmiştir. Justin Trudeau’da bu ihtiyacı zamanında görmüş ve bu ihtiyaca uygun politikalar
geliştirerek değişimin sembolü olmuş ve kazanmıştır.
Özetle
sihri sloganda değil liderde, fikirde ve kadroda aramak gerekir.
Aslında başarıya ve geniş seçmen kesimlerine hitap eden bu sloganların
arasına İspanya’da karşımıza çıkan “Podemos” yani “Yapabiliriz” hareketini de dâhil
edebilir miyiz? Çünkü bu tarz bir siyasi parti isimi ve sloganı ideolojik
kenetlenmeden öte seçmenlere “siz, birey olarak yapabilirisiniz. Değişim sizin
elinizde” mesajı vermiyor mu?
Siyasetçiler,
seçmenlerin sorunlarına çözüm bulabildikleri sürece tercih edilirler. Çözüm olmak
yerine kirlenirler ve sonuçta meselenin bizatihi kendisine dönüşürlerse, halk
hareketleri yada bir diğer ifadeyle “popülist hareketler” ortaya çıkar.
Popülist hareketler çoğu kez kendiliğinden ve lidersiz olarak ortaya çıkar. Yani
siyaset kurumuna refleks olarak doğarlar ve pek çok örnekte görüldüğü gibi siyasi
bir sonuca ulaşamadan dağılırlar.
Podemos da böyle bir hareket. Yani, “Podemos”
İspanyol dilindeki kelime karşılığı olan “Yapabiliriz” anlamı sayesinde değil, mevcut
siyasetçilerin seçmenin derdine derman olamaması yüzünden ortaya çıkmıştır ve
muhtemelen Almanya ve Avusturya’daki “Pediga
Hareketi” gibi anlamlı bir siyasi sonuca erişemeden dağılacaktır. Buna
karşın bir diğer popülist hareket olan İtalya’daki “5 Star Hareketi”, baştan bir lidere ve programa sahip olduğu için
siyaseten sonuç alabilmiştir.
Şimdi ülkemize dönelim. 10
Mart tarihinde başlayarak Türkiye, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerini geride
bıraktı. Son 9 ay Türkiye için uzun bir seçim dönemi olarak geçti ve bu seçim
dönemi AK Parti iktidara yeniden iktidara gelmesi ile sonlandı. Parlamentodaki
siyasi partilerin iki seçim dönemindeki siyasi kampanyalarına bakarsak, partilerin
iki seçim dönemindeki siyasi sloganlarını başarılı buluyor musunuz?
2005
yılında Adalet ve Kalkınma Partisi ve
Halkların Demokrasi Partisi
seçimleri belirleyen iki siyasi parti oldular.
CHP
bu seçimlerde ne ilerleyebildi, ne de geriledi. MHP ise 7 Haziran’dan sonra üst
üste yaptığı stratejik hatalarla dramatik şekilde mevzi kaybetti. HDP, 7
Haziran’da elde ettiği başarıyı koruyamamış olsa da “Türkiyelileşme”
stratejisiyle demokratik parlamenter sistemin kalıcı gücü olmayı hak etti.
Adalet ve Kalkınma Partisi
ise 7 Haziran’da tek başına iktidar olma pozisyonunu kaybedince hızla bir durum
muhakemesi yaptı, stratejik kentlerde adayları değiştirme dahil gerekli
tedbirleri aldı ve sonuçta istediğini elde etti. Ama iktidar partisinin sağlam
bir fikre dayalı etkileyici bir slogan kullanarak zafer elde ettiğini iddia edebilmek
te akla ziyan bir tavır olur. Çünkü iktidar partisine zaferi sağlayan asıl
faktör, ülkede yaşayan hemen her ferdin yakın gelecekten endişe duymasına neden
olan “belirsizlik” ortamıdır. Çeşitli güçler tarafından yaratılan “belirsizlik”
ortamı seçmenin denediği bildiği adrese yeniden yönelmesini kolaylaştırmıştır.
1
Kasım seçim sürecinde kampanyalar o denli tali bir öneme sahipti ki, seçimlerin
üzerinden henüz bir kaç haftanın geride kaldığı bu günlerde, “Meclise girmeyi başarmış olan 4 siyasi
partinin her hangi birinin sloganını hatırlayan var mı?” diye sorsanız, anlamlı
bir cevaba erişemezsiniz.
Gerçekte,
7 Haziran’da iktidar şansını elde ettikleri halde ortak bir zeminde uzlaşmayı
beceremeyen muhalefet partileri Adalet ve Kalkınma Partisi’ne dördüncü seçim
zaferini kendi elleriyle ikram etmişlerdir. Bir diğer ifadeyle seçmen, ülkeyi
hükümetsiz bırakan muhalefet partilerini haklı olarak cezalandırmıştır.
The Diplomatic Observer dergisi, Ocak 2016 sayısında yayınlanan söyleşiden...
Etiketler:
5 Star,
AKP,
CHP,
değişim,
Deniz Baykal,
François Hollande,
George W. Bush,
HDP,
Justin Trudeau,
Necati Özkan,
Obama,
Pegida,
Podemos,
Stephen Harper
17 Eylül 2015 Perşembe
Bütün partilerin bildiği sır...
7 Haziran'da güvenlik ve güvenilirlik açısından bir
hayli yüksek meşruiyete sahip bir seçim yaptık. Peki 1 Kasım'da ne yaşayacağız?
Seçim güvenliği ve seçim sonuçlarının güvenilirliği açısından 2 Kasım'da nasıl
bir Türkiye'ye uyanacağız?
Vatandaşlar olarak bu soruları sormak için yeterince
sebebimiz var. Bundan önceki yazımda bu çerçevede 1 Kasım seçimlerine özel bir meseleye
dikkat çekmiş ve seçimde "bindirilmiş kıta ihtimaline dikkat"
demiştim.
(http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/1_kasimda_bindirilmis_kita_ihtimaline_dikkat-1429151)
Meclis'teki partilerin, daha fazla milletvekili çıkarmak için hangi
seçim çevresinde kaç oya ihtiyacı olduğunu önceki seçimlere oranla çok daha
kesin biçimde bildiğini ve partilerin, bazı seçim çevrelerine yoğunlaşmaya
dayalı oyun planları uygulayabileceğini belirtmiştim.
Eğer şu ya da bu parti, 1
Kasım'da hile yapmaya niyetli ise şartlar onlara önemli bir avantaj sunuyor
diye uyarmış; adil ve özgür seçimlerin gereğine inanan herkes bu konuda dikkatli
olsun demiştim. "Seçmenin kendi
seçim bölgesindeki seçmen sayısının 7 Haziran ile 1 Kasım arasında anormal bir
biçimde artış göstermediğinden emin olarak sandığa gitmesini sağlamak
zorundayız." diye de eklemiştim.
PARTİLERİN GÖRDÜĞÜ TABLO
Bilindiği
gibi Türkiye’de 1960’ların başından beri adına d’Hondt denilen nispi temsil sistemi uygulanıyor. Bu sisteme göre, her seçim çevresinde
partilerin aldığı oy toplamı, sırasıyla 1’e, 2’ye, 3’e, 4’e vs bölünüyor. O
seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşıncaya kadar bölme işlemi
devam ediyor. Elde edilen paylar, parti farkı gözetmeksizin, büyükten küçüğe
doğru sıralanıyor. Ve o seçim çevresinden çıkacak olan milletvekillikleri bu
sıralamaya göre partilere dağıtılıyor.
Biz de 7 Haziran Genel Seçimlerindeki sonuçları her
seçim çevresi için d’Hondt sistemine
göre tek tek analiz ederek, 1 Kasım için kritik illeri anlamaya çalıştık.
Aşağıdaki
tablo, 7 Haziran Genel Seçimlerinin sonuçlarına göre, belirli bir seçim
çevresinde herhangi bir partinin kazandığı son milletvekilliğinin başka bir
partiye geçebilmesi için gerekli olan asgari oy miktarını gösteriyor.
BİR KAÇ BİN OYLA MİLLETVEKİLLİĞİ
EL DEĞİŞTİREBİLİR
Bu
tabloda yalnızca, son milletvekilliğinin değişmesi için 5 bin civarı ve daha az
oy farkı içeren seçim çevrelerini okurlarla paylaşıyorum. Buna benzer bir tablo, 6-10
bin oy farkı olan seçim çevreleri için de hazırlanabilir.
Tabloda belirtilen sayılar, son milletvekilliğini kazanmaya en yakın partinin ihtiyacı olan oy miktarının katsayısını göstermektedir. Kimi şehirlerde, benzeri bir miktara yakın oyla milletvekilliğini elde edebilecek ikinci bir parti de bulunabiliyor.
Aşağıdaki
tabloyu bu seçim çevrelerinde mutlaka hile yapılacak diye yorumlamak elbette
doğru olmaz. Ancak bu tablonun, hileye tevessül edebilecekler için, "işe yarar koordinatlar" sunduğuna
da şüphe yok.
STRATEJİK SEÇMEN DAVRANIŞI
Ayrıca
bu tablo, stratejik seçmen denilen, somut olarak yaratacağı sonuca göre oy
verme davranışını benimseyen seçmenler açısından da bir anlam ifade ediyor. Gerçekten
de seçmenlerin bir bölümü, oyum boşa gitmesin düşüncesiyle, rejimde bir tehlike
hissettiği gerekçesiyle, ülkenin gidişatını değiştirmek için zorunlu adres
olarak görmesi nedeniyle, veya kendine en yakın hissettiği partinin o seçim
çevresinde gösterdiği adayı benimsememesi gibi gerekçelerle kendileri açısından
en iyi ikinci alternatife yönelebiliyorlar. Bu tür sonuca odaklı seçmenler
destekledikleri veya karşı çıktıkları partilerin kendi şehirlerinde bir fazla
milletvekili alması ya da alamaması için 7 Haziran'da oy vermedikleri bir
partiye oy verebilirler.
Her
halükarda 1 Kasım'a giderken siyasi partilerin gördüğü bu tablonun seçmenler
tarafından da bilinmesi, Avrupa
Parlamentosu Venedik Komisyonu'nun (Avrupa
Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu) "Seçmenlerin düşünce oluşturma
özgürlüğü" olarak tanımladığı özgürlüğün bir gereğidir.
ÖRNEK : İSTANBUL 3. BÖLGE
Okurun
1 Kasım akşamı karşı karşıya kalabileceğimiz seçim güvenliği riskini daha net
anlaması için yukarıdaki tablonun ne anlam ifade ettiği ile ilgili bir örnek verelim.
Aşağıdaki
ikinci tabloda İstanbul 3. Bölge seçim çevresi (Üstteki tabloda kazandıran oy sayısı 254 olarak gözüken çevre) ile ilgili hesaplamaya bakalım.
Bu seçim çevresinde, AKP 1.149.778, CHP 803.249, MHP 329.515 ve HDP
421.903 toplam oy almış. D’Hondt sistemine
göre partilen toplam oyları aynı
oranda tek tek bölündüğünde, 7 Haziran akşamı AKP 13, CHP 9, MHP 4 ve HDP 5 milletvekili çıkarmaya hak kazanmış.
Bu
hesaplamada kilit nokta, sonuncu
milletvekilinin kaç oy farkla kazanıldığıdır. Buna göre, MHP 82.379 oyla bu
seçim çevresindeki 31. milletvekilliğini kazanmış. Rakamları tersinden okursak,
ilave 253 oy (toplamda 253 x 14 = 3.542 oy) sağlayabilseydi AKP kendi 14ncü
milletvekilini, ilave 2.055 oy (toplamda 2.055 x 10 = 20.550 oy) sağlayabilseydi
CHP kendi 10nuncu ve seçim çevresinin 31. milletvekilini kazanmış olacaktı.
YSK tarafından açıklanmış olan seçim takvimine
göre bu Pazar günü yurtiçi ve yurtdışı seçmen kütükleri kesinleşecek. Yurtiçi seçmenlerin oy vereceği yer
ve sandıklar belirlenmiş olacak. Yurtdışı seçmenlerin oy kullanacakları
temsilcilikler, tarih aralığı ve yer bilgileri www.ysk.gov.tr adresinden ilan edilecek.
Bu nedenle, seçim güvenliği için en önemli risk olan
başka seçim bölgelerinden küçük oy kaydırmaları ile milletvekilliklerinin el
değiştirebileceği seçim çevrelerine odaklanılması olağanüstü önemlidir. Özetle ilgili tüm siyasi partilere çağrımızı
tekrarlıyoruz. Seçmen listeleri ile ilgili gerekli kontrolleri ve itirazları
yapabileceğiniz son tarih 20 Eylül
Pazar’dır.
11 Eylül 2015 Cuma
Kalabalıkların bilgeliği
1 Kasım seçimlerine doğru giderken pek çok anket, analiz ve yorum duyuyoruz. Acaba bu anket sonuçlarına ne kadar güvenebiliriz? Acaba 1 Kasım'da seçmenlerin kararı nasıl şekillenecek?
Siyasi partilerin ve liderlerin 7 Haziran'dan sonra yaptıkları veya yapmadıklarını seçmen nasıl değerlendirecek? Hangi partilerin oy artırması, hangi partilerin oy kaybetmesi mümkün görünüyor? 1 Kasım'da beklenmeyen bir sonuç çıkabilir mi? "Kalabalıkların aklı" var mı, varsa 1 Kasım'ı nasıl şekillendirebilir?
HaberTürk TV'de Fatih Altaylı'nın yönettiği Teketek programında bu soruların ve başka bazı soruların cevaplarını vermeye çalıştık.
Siyasi partilerin ve liderlerin 7 Haziran'dan sonra yaptıkları veya yapmadıklarını seçmen nasıl değerlendirecek? Hangi partilerin oy artırması, hangi partilerin oy kaybetmesi mümkün görünüyor? 1 Kasım'da beklenmeyen bir sonuç çıkabilir mi? "Kalabalıkların aklı" var mı, varsa 1 Kasım'ı nasıl şekillendirebilir?
HaberTürk TV'de Fatih Altaylı'nın yönettiği Teketek programında bu soruların ve başka bazı soruların cevaplarını vermeye çalıştık.
Etiketler:
1 Kasım 7 Haziran,
AKP,
Bahçeli,
CHP,
Davutoğlu,
Demirtaş,
Erdoğan,
Fatih Altaylı,
HaberTürk,
HDP,
Kılıçdaroğlu,
MHP,
Necati Özkan,
Teketek
31 Ağustos 2015 Pazartesi
1 Kasım seçimlerinin ruhu: Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz!
Hızla 1
Kasım seçimlerine doğru giderken, seçim sonucuna dair anketler, analizler, yorum
ve tahminler ana gündem konumuz oldu. Bütün siyasi gelişmeleri seçim sonucunu
nasıl etkileyeceği açısından değerlendiriyoruz. 2 Kasım sabahı büyük ihtimalle,
8 Haziran sabahı gördüğümüz tabloya yakın bir tablo ile karşı karşıya
kalacağımıza ilişkin yaygın bir kanaat var.
Ama ıskalanmaması
gereken bir gerçek var: Bir hükümet
kurulamadığı için birkaç ay içinde yeniden seçime gitmek Türkiye’nin daha önce
yaşadığı bir tecrübe değil. Böylesi bir seçimde seçmenin nasıl davrandığına
ilişkin elimizde hiçbir veri yok. Bu nedenle seçmenin 1 Kasım’da nasıl
davranabileceği konusunda akıl yürütürken ihtiyatlı olmakta yarar var.
Çünkü, daha
önce bazı kritik dönemlerde de yaşandığı gibi, seçmen davranışında beklenenin ötesinde kaymalar ortaya
çıkabilir.
Şu anda, 4 Partili meclis yapısı ve birinci ve ikinci
partilerin yerinin değişmeyeceği neredeyse kesin gibi görünüyor. Milletvekili
sayısı hatta oy oranı açısından da üçüncü ve dördüncü partinin yerlerinin değişebileceğine
dair yorum ve anket sonuçları görüyoruz.
Fakat bütün bunları şimdiden kesin bir veri
gibi kabul etmemek gerek. Çünkü 7 Haziran sonrası ortaya çıkan kaotik ortamın
nerelere varabileceğini henüz bilmiyoruz. Partilerin aday listelerinin
özellikle küçük seçim çevrelerinde yaratacağı etkiyi ve bu etkinin nihai meclis
tablosunu nasıl şekillendireceğini de bilemiyoruz. Nihayetinde 12 Eylül’deki
AKP kongresinde, tüm oyun planlarını alt üst edecek bir değişim ve yenilenmeye
cesaret edilip edilmeyeceğini de kestiremiyoruz.
Tüm bunlara rağmen, yaratılan toplumsal
gerilimin, seçmen kararında bir büyük kırılmaya yol açma ihtimalini ve erken
seçime gidilmesine neden olan tüm siyasi aktörleri kökten cezalandırma
eğiliminde olabilme ihtimalini de peşinen yok sayamayız.
Nitekim seçmenin, 1995’te koalisyon hükümetinin
bozulmasında etkili olan Deniz Baykal liderliğindeki CHP’yi, 2002’de benzeri
bir duruma neden olan Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP’yi barajın altına
ittiğini biliyoruz.
Çeşitli araştırmalardan şimdilik gözüken net
fotoğraf şu ki, aşağı yukarı seçmenin
%90’a yakını kararını vermiş durumda. Çok küçük bir bölüm seçmen ise sandık
başına gitmeyecek bir kararlılıkta görünüyor. Dolayısıyla 1 Kasım’da kararsız gözüken
çok küçük bir orandaki seçmenin davranışı sonuçları belirleyecek.
PARTİLERİN KONUMLARI VE 1 KASIM’A MUHTEMEL
ETKİLERİ
Her seçimin
ayrı bir ruhu vardır. Ve bu ruha uygun davranan siyasi parti ve liderler sonuç
alabilirler. Seçime doğru giderken siyasi partilerin önlerinde duran ana
mesele, 1 Kasım seçimlerinin olağanüstü ruhunu kavramaktır.
Bugün
itibariyle son derece düşük bir orana gerileyen “kararsız seçmen” 1 Kasım’da vereceği oyun yaratacağı somut sonuç konusunda,
önceki seçimlerden çok daha duyarlı
olacaktır. Vereceği oyun muhtemel hükümet formüllerinden hangisini mümkün
kılacağı konusunda çok daha ince eleyip sık dokuyacaktır.
1 Kasım seçimlerinde programlar, vaatler,
çılgın projeler ve siyasi iletişim taktikleri minimum düzeyde sonuç verecektir.
Çünkü 1 Kasım seçimleri, siyasi partilerin ve liderlerin bu seçimin öne
çıkardığı meselelere dair aldıkları pozisyonların seçmen kararını maksimum
düzeyde etkileyeceği bir seçim olacak.
Partiler, Kasım seçimlerinin daha önce örneği yaşanmamış, çok özel ve
farklı boyutları olan bir seçim olduğunu bilerek kampanya yürütmek
zorundalar. 1 Kasım seçimini doğru tanımlamak ve bu seçimin anlamı konusunda
seçmenle paralel bir anlayış ve duygu içerisinde davranmak her parti için
hayati olacaktır.
MHP’NİN
POZİSYONU : AŞAĞI TÜKÜRSEN SAKAL...
Bu açıdan bakıldığında, 7 Haziran’dan sonra
sergilediği siyasi tavır nedeniyle MHP’nin kararsız seçmenlerin ilgisine fazlaca
mazhar olamayacağı anlaşılıyor. Çünkü bugün itibariyle kararsız seçmenin,
MHP’ye vereceği oyun neticede bir
hükümetin kurulmasını sağlayacağına dair inancı kalmadı.
MHP muhtemel bir felaketten kurtulmak veya en
azından oylarını nispeten korumak istiyorsa siyasi pozisyonunu değiştirdiğini
peşinen ve erkenden ilan etmelidir. MHP seçmene 1 Kasım seçiminden sonraki muhtemel
koalisyon kurma sürecinde farklı davranabileceğinin işaretlerini vermek
zorundadır. Ama, doğrusu bu kadar büyük bir manevra siyaseten çok kolay
değildir ve bu kadar kısa sürede bu kadar büyük bir pozisyon değişikliğinin çok
dikkatli yapılması şarttır.
CHP’NİN
POZİSYONU: “TÜRKİYE’NİN BİRLEŞTİRİCİ GÜCÜ” OLMANIN AVANTAJI
Kararsız seçmenin, vereceği oyun yaratacağı
somut sonuç konusunda daha önce olmadığı kadar hassas hale gelmesinden en
avantajlı çıkacak olan parti, bugün itibariyle CHP’dir. Çünkü CHP bu süreçte
diğer tüm partilerle koalisyon kurma
esnekliğine sahip olduğunu seçmene gösterdi. CHP hem CHP+ MHP + HDP
koalisyonuna, hem AKP + CHP koalisyona, hem de HDP destekli bir MHP + CHP koalisyonuna
açık bir pozisyon aldı. Dahası, 7 Haziran’da aldığı oylar bakımından üçüncü
sırada olan MHP Genel başkanına Başbakanlık
dahi teklif etti. Araştırmalardan anlaşılıyor ki, seçmen, CHP’nin bu
tutumunu olumlu buldu. Kararsız seçmen, CHP’ye vereceği oyun bir koalisyon
hükümetinin kurulmasına destek olmak anlamına geleceğinden emin
durumdadır.
Aslında 7 Haziran’dan bu yana yaşananlar,
CHP’nin 2014 yerel seçimlerinden önce kendi pozisyonuna dair yaptığı yeni
tanımlamanın ne kadar güncel, ne kadar gerçekçi olduğunu, Türkiye’nin temel
ihtiyaçlarına ne kadar doğru bir karşılık verdiğini de göstermiştir. Hatırlanacağı
gibi, CHP 2014 yerel seçimlerinden önce kendisini “Türkiye’nin Birleştirici Gücü” olarak tanımlamış ve bu konumlamayı
yalnızca yerel seçime dönük olarak değil, genel
bir siyasi hattı işaret etmek üzere yapmıştı. Son birkaç ayda bu hattın
doğruluğunu gördük.
Bugün AKP’yi
de MHP’yi de HDP’yi de bir koalisyon masası etrafında bir araya getirebilecek
yegane demokratik güç olarak CHP’nin pozisyonu netleşti. Doğrusu her geçen gün daha iyi anlaşılmaya
başlandı ki, Türkiye’nin böyle bir birleştirici
güce hakikaten çok ihtiyacı vardır. Çünkü yıllardır yaşanan kutuplaşmanın
ülkemiz siyasetçilerini “koalisyon bile
kuramaz” hale getirmiş olması artık zurnanın son deliğidir. Kutuplaşmaya
dayalı siyasetin iktidar yaratmaya yetmediği bir noktaya gelmiş durumdayız.
CHP’nin bu pozisyonunu 1 Kasım’a kadar olan
süreçte daha da pekiştirmesi ve bu değerli pozisyonun farkında olarak pozitif,
güleryüzlü, genç ve motive edici bir iletişim geliştirmesi şarttır.
AKP’NİN POZİSYONU:
SEÇMENE ŞANTAJ YAPAN İLETİŞİM DİLİNİN DEZAVANTAJI
Bu seçimde kararsız seçmen, bu kadar kısa
süre içinde ülkeyi yeniden seçim yapmak zorunda bırakan ve ülkeyi gerilime
taşıyan iradeyi tespit etme ve onu cezalandırma eğilimi içinde olacaktır.
Seçmenin zihninde şu sorular olduğunu
görüyoruz: Kasım seçimleri de 7 Haziran
gibi sonuçlanırsa ne olacak? Bu seçimler ne zamana kadar tekrarlanacak? Ülkeyi
her üç ayda bir seçime götürmekten kurtarmak için kim fedakarlık yapmalı; seçmenler
mi siyasetçiler mi?
Bütün bu haklı soruların yanıtları, kararsız
seçmende koalisyona izin vermeyip ülkeyi seçime gönderen iradeyi cezalandırma
eğilimini güçlendirmektedir.
Seçmeni “ya
AKP ya istikrarsızlık” , “ya AKP ya
terör ortamı” gibi bir ikilem içerisinde bırakmaya dayalı bir seçim
stratejisi yürüttüğü apaçık görülen AKP’nin bu stratejiyle, 1 Kasım’da istediği
sonucu alması mümkün görünmemektedir.
“400
milletvekili verin başkanlık işi huzur içinde çözülsün” demekten “tek başına iktidar verin, istikrarsızlık ve terör bitsin”e
gerileyen AKP bu şantajcı yaklaşımının bedelini sandıkta ağır biçimde
ödeyebilir.
7 Haziranda AKP’nin oy kaybetmesinde
Erdoğan’ın tutum ve davranışlarının da etkili olduğunu çeşitli araştırmalardan
algılayabiliyoruz. Anket sonuçları bize, “erken seçimi en çok kim istiyor”
sorusunun “Cumhurbaşkanı” olarak
yanıtlandığını gösteriyor. Koalisyona izin vermeyen, ülkeyi seçime gönderen
Erdoğan bu tutumuyla AKP’ye yeni oy kayıpları yaşatacak gibi görünüyor.
AKP bu pozisyonunda inat ettiği müddetçe
seçmen desteğini kaybetmeye devam edecektir. AKP bu süreçte derhal, kimi
sözcülerinin dile getirdiği gibi, “Fabrika
ayarlarına” dönmenin sinyallerini vermelidir. Tabii bir yandan Erdoğan’ın
siyasetini sorgusuz sualsiz onaylamaya devam ederken bir yandan da “fabrika
ayarları”na dönülüp dönülemeyeceği de cevaplanması gereken önemli bir soru.
HDP’NİN POZİSİYONU:
DAHA ETKİLİ BİR BARIŞ DİLİ
Seçimler zihinlerde kazanılır. Zihinlerde
algınız negatifse nötre, nötrse pozitife çevirmek zorundasınız. HDP bu yolda
epey yol aldı ve bir etnisite partisi olduğu yolundaki net algıyı
bulanıklaştırıp, “Türkiyeli” algısı inşa etti. HDP’nin bu süreçte, bu
pozisyonunu tahkim edici iletişim dilini sürdürmesi, renklendirmesi ve sahaya
yayması gerekir ancak yetmez.
Demirtaş’ın, PKK’ya yönelik “amasız silahlı
eylemleri durdurma” çağrısı, HDP’nin kararsız seçmen üzerinde etkili
olabileceği en önemli alana işaret etmektedir. HDP bu çağrıyı güçlendirip, kitleselleştirdiği,
çağrının samimiyetine dair çeşitli kesimlerdeki kuşku bulutlarını dağıttığı ölçüde
oylarını artırabilir. HDP barış diliyle konuşmakla yetinemez; bu dil ve
yaklaşımla etkili olabileceğini, sonuç alabileceğini de daha fazla kanıtlamak
durumundadır.
SON SÖZ: GÖRÜŞMEK
İÇİN KOLTUK PAZARLIĞI MI ŞART?
1 Kasım seçimlerini en az 7 Haziran seçimleri
kadar huzurlu ve güvenli bir ortamda gerçekleştirmek zorundayız. Bunun
koşullarını yaratmak görevi başta iktidar olmak üzere bütün siyasi
partilerdedir. Parti liderlerinden, seçim sonrasının muhtemel koalisyon
görüşmeleri sırasında birbirlerine sergileyecekleri nezaketin ve karşılıklı
konuşarak anlaşma heveslerinin bir kısmını da seçimden önce sergilemelerini
bekliyoruz. Ülke bu kadar büyük bir gerilim ve kan gölü içerisindeyken bile siyasi
partilerin bir araya gelip akan kanın durdurulması, seçim güvenliğinin
sağlanması yolunda “istikşafi” görüşmeler dahi yapmıyor olmaları ülkemiz
demokrasisi adına son derece umut kırıcı ve üzücüdür.
Partiler arasında medeni bir ilişki ve sorun
çözmeye dönük ciddi bir iletişim kurulabilmesi için ille de işin ucunda bir
bakanlık pazarlığı olması mı gerekiyor?
Radikal, 29 Ağustos 2015
16 Haziran 2015 Salı
Demirtaş ve "Strateji" kazandı
Pek çok kesimden yükselen itirazlara rağmen otoriter
bir başkanlık rejiminin; “Yeni Türkiye” ambalajıyla
ülkeye dayatılması seçimin sonucunu belirleyecek seçmen kesimlerinde derin bir korku yaratmıştı. Ekonomik
programa yönelmeyi seçen CHP’nin aksine HDP, bu korkuya cevap verdiği ölçüde kazanacağını erkenden kavradı.
HDP’nin seçim stratejisi, tam da bu nedenle korku odaklı bir iletişim perspektifi üzerinde
şekillendi. “Ya HDP barajı geçemezse,
düşünün neler olur?”
Sözkonusu olan, gerçekçi bir korkuydu ve oluşması muhtemel
Meclis aritmetiği dolayısıyla HDP bu korkuya neredeyse matematiksel kesinlikte
bir çare de önerebilmekteydi. Bu nedenle
HDP kampanyası, odağına seçmenin korkularını
aldı ama korku – umut dengesini de makul bir düzeyde tutmayı başardı.
Açıktı ki, daha da
baskıcı bir “Erdoğan rejimi”ne geçme korkusu
seçmenlerin bir kısmına “HDP’ye evet”
dedirtecekti. Ama aynı zamanda
geçerli ikinci bir korku daha vardı: “Ya
HDP, Erdoğan’la gizlice anlaştıysa? Ya da
seçimden sonra anlaşırsa?” Bu korku da kararsız seçmende “HDP’ye hayır!” eğilimini
güçlendirebilirdi. Bu nedenle Selahattin
Demirtaş çıktı; basit ve etkili bir şekilde tek bir cümleyle Erdoğan’a “Seni
başkan yaptırmayacağız”dedi. HDP kampanyası o gün en önemli eşiği
atlamıştı.
HDP seçmen korkularına dayalı bu stratejiye odaklanmakla kalmadı, Eşbaşkanı
Selahattin Demirtaş ve diğer parti sözcülerinin ağzından defalarca verilen söze ihanet edilmeyeceğine ilişkin açıklamalar
yaptı. HDP sözcüleri kararsız seçmenin ikna edilmesinin bu ikinci korkunun
aşılmasına bağlı olduğunu anlamıştı.
Pazarlama literatürüyle ifade edecek olursak,
HDP’nin barajı aşmaya odaklı konumlandırması basit ve netti: “Erdoğan’ı durdurabilecek tek parti!”
DEMİRTAŞ, ERDOĞAN’A
KARŞI KAZANDI
Bu açıdan bakıldığında, 7 Haziran genel
seçimleri aslında iki kişi arasında geçti diyebiliriz: Kendisi için tasarlanmış
bir “sözde Başkanlık rejimini”kurmak
için “400 milletvekili verin ve bu
iş huzur içinde çözülsün” diyen Recep
Tayyip Erdoğan ile Meclis kürsüsüne çıkıp “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek inen Selahattin Demirtaş arasında…
42 yaşında genç bir lider olan Selahattin
Demirtaş 7 Haziran seçimlerinde karizması ve sempatisiyle, siyaset yapma
üslubuyla partisine fazladan oy
kazandırabilen tek lider oldu. HDP ile birlikte bu seçimde oyları artan
diğer bir parti de MHP’dir, ancak bu
artışta Bahçeli’nin liderliğinin etkisinin önemli bir unsur olduğunu söylemek
zor.
EKONOMİK VAATLER
Seçmen tercihlerine ilişkin olarak söylenen “Seçmen cebindeki paraya bakar” genel
tespiti doğrudur ancak, olağan koşullar altında doğrudur. Pek çok seçmen segmenti için 7 Haziran’ın normal bir seçim olamayacağı açıktı. Ayrıca,
17 – 25 Aralık soruşturmalarından sonra ortaya çıkan durum nedeniyle, AKP
seçmen dönüp cebindeki paraya bakmasın diye olağanüstü koşullar yaratmaya
çalışıyor ya da bu algıyı güçlendirmeye çalışıyordu.
HDP
barajı geçerse, “HDP’liler Türkiye’yi
çok iyi yönetirler, hayatımızı muazzam iyileştirirler” inancından dolayı
geçmeyecekti. Buna rağmen “Ekonomik
Vaatler”de bulunmaktan geri durmadı. Çünkü bu vaatler belki kimsenin oy
tercihini etkilemeyecekti ama, HDP’nin bir Türkiye partisi olarak algılanmasını
pekiştirecekti.
YENİ KİMLİK KONUMLANDIRMASI :
“BİZ’LER MECLİSE”
Asgari
ücretin 1800 lira olması gibi somut ekonomik vaatler içerse de HDP
kampanyasının “umut” boyutu bir “kimlik
siyaseti” stratejisi üzerinde yükseldi. Ancak bu, bugüne kadar alışık
olduğumuz türden ayrılan bir kimlik siyasetiydi. Burada “çoğul kimlikler” yani “bizler”merkezi bir yer tutuyordu. Ve
bütün kimlikleri içermeyi öneren, bütün
kimlikleri eşitlemeyi vaat eden bir dil kullanılıyordu. Bu vaat,
demokrasinin sıcak yüzüydü.
Makul bir korku – umut dengesinin de bir
gereği olarak, HDP şarkılı türkülü, güleryüzlü
bir reklam kampanyası yürüttü. O kadar ki TV filmlerinde iki eş başkanı halay çekerken ya da hiç
konuşmaksızın HDP seçim şarkısı eşliğinde gülümserken bile gördük. HDP halay
çeken eş başkanlar filmiyle, CHP’nin
2014 yerel seçimlerindeki, belediye başkan adaylarının hep birlikte “Hayat Bayram Olsa”
şarkısını söylediği reklam filminden sonra, “güleryüzlü, insana umut veren bir siyaset” mesajı verme
yolunda yeni bir örnek oluşturdu.
Selahattin Demirtaş’ın kendisi de, HDP
kampanyasındaki mesajlarla uyum içerisinde bir performans
sergiledi. Seçmen, Demirtaş’ı ekranlarda gördükçe HDP’nin Türkiyelileştiğine, bir Türkiye partisi olma yoluna girdiğine
daha fazla ikna oldu.
SAMİMİYET,
TEVAZU, ESPRİ, HAZIRCEVAPLIK
Selahattin Demirtaş, samimiyetiyle,
tevazusuyla seçmenin gönlünde, partisinin aldığı oyun üzerinde bir yer kazandı,
geniş kesimler tarafından sevildi.
Sosyal medyada, sevenleri arasında “Selocan”, “Selo başgan” gibi lakaplarla da çağrılan Demirtaş hiç şüphesiz
yeni seçmene ulaşma yolunda sosyal
medyayı en etkin kullanan liderdi. Bizzat kendisinin yazdığı anlaşılan
tweet’lerle sosyal medyanın ruhuna ve
imkanlarına en uygun biçimde davrandı.
HDP bu kampanyada barış yolunda ilerleme
kararlılığını gösterdi ve kendilerinin de farkında oldukları gibi, dikkate
değer ölçüde emanet oy aldı. Ne var
ki bu kampanya dönemindeki dilini ve kapsayıcı yaklaşımını koruyup geliştirdiği
ölçüde HDP’nin bu emanet oyları kalıcı hale getirmesi ve yeni seçmenler
kazanması kuvvetle muhtemel.
KÜRT SİYASETİNİN
ARTIK YENİ BİR LİDERİ DAHA VAR
Bir partinin üst yönetimi kaç kişiden meydana
gelirse gelsin, partinin ideolojisi ve programı ne olursa olsun sonuçta seçmen lidere oy verir. Lider,
partisinin ideolojisini, programını, vaatlerini seçmenin anlayacağı,
sevebileceği ve ikna olabileceği şekilde anlatabildikçe lider olur.
Selahattin Demirtaş, 7 Haziran’da elde ettiği
sonuçla Kürt siyasi hareketinin kaderini değiştirmeyi başardı. Kürt siyasi
hareketinin son 10 seçimde
alabildiği ortalama 5,1’lik seçmen desteğini %13.1’e çıkaran asli güç oldu.
Demirtaş bu performansla Kürt siyasi hareketi
içerisindeki rüştünü de ispat etmiş
oldu. Başlangıçta liderliği çok da istenmediği halde (Demirtaş’ın BDP’de
kalması iradesi sergilendiği ve bu nedenle BDP’den ayrılan son kişilerden biri
olduğu hatırlanırsa) HDP’yi bir etnisite
partisi olmaktan çıkarıp Türkiye
partisi haline getirdi ve büyütüp önünü açtı.
Demirtaş’ın bu muazzam başarısı, silahlı mücadeleyi başlatan ve halen dağda elde silah beklemeye devam eden
kadroların varlığını Kürt seçmenler nezdinde de daha fazla sorgulanır hale getirdi.
Demirtaş artık “Erdoğan’ı durduran”, “çözüm süreci”ni güçlendiren ve toplumu
kalıcı barış yolunda umutlandıran güçlü bir aktör olarak siyaset sahnesindedir.
Radikal, 13 Haziran 2015
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

