Necati Özkan ve Seçim Zamanı

Obama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Obama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2016 Pazartesi

"Değişim" kelimesinin içini doldurabilmek kolay değildir

Siyasi kampanyalarda partilerin seçim sloganlarının önemi nedir? Bu sloganlardan sadece kararsızlar diye adlandırılan seçmen kesimleri mi etkilenir?

Seçim kampanyalarında sloganlar önemlidir ama, sadece iyi bir slogan ile seçimin kazanılabileceğine dair dünya demokrasi tarihinde tek bir örnek yoktur. Seçim kampanyaları özü itibariyle doğru bir liderin, doğru bir fikirle ve doğru bir ekip ile sonuç alabildiği uzun süreli, çok etkenli karmaşık bir mücadeledir. Bu mücadelede lidere,  fikre ve ekibe tam uyan, bununla birlikte zamanın ruhunu da hesaba katan bir slogan işleri kolaylaştırabilir. Slogan o liderin (adayın) seçmenlerin hayatına ait yüzlerce soruna ilişkin çözüm önerilerinin ve vaatlerin özeti olacak şekilde kodlanabilirse işe yarayabilir. Böylesi bir durumda, slogan sadece kararsız seçmenleri etkilemekle kalmaz, adaya (lidere) oy vermeye karar vermiş olan seçmenlerin parti gönüllüsü gibi davranmasına ve sahada seçmenlerin mobilizasyonuna da katkı sağlar.

“Change” yani “Değişim” sloganı Obama ile özdeşleşen bir seçim sloganı olarak hafızalarda yer etmiş durumda.  Obama’yı başarıya ulaştıran bu sloganı en son Kanada’nın genç Başbakanı Justin Trudeau “Real change for the middle class” yani “Orta sınıf için gerçek değişim” sloganında kullandı ve başarıya ulaştı. Dünyamızda ki diğer örnekleri de göz önünde bulundurarak “Değişim” sloganın siyasetçiyi başarıya götüren büyüsü nedir?

Evet, 2008’de ABD’de Obama, ardından Fransa’da Fransois Hollande ve nihayet Kanada’da Justin Trudeau “Değişim” sloganıyla iktidar oldular...

Obama’ya 2008 ABD başkanlık seçimlerini kazandırdığına inanılan “Değişim”  ve “Umut” kelimeleri aslında siyasetin yüz yıllardır kullandığı en eski ve en klişe iki kelime, iki sihirli sözcüktür. Siyasette bu iki sözcük kadar etkili olabilmiş güçte sözcükler bulabilmek kolay değildir. Bu sözcüklerin kullanılmadığı ülke ve demokrasi bulabilmek pek te mümkün değildir.

Ama sadece “değişim” sloganını kullanmak tek başına başarı için yeterli değildir. 

Örneğin, 1999 Genel Seçimlerinde Deniz Baykal ve o zamanki CHP “değişim” kelimesini ana slogan olarak kullanmıştır ama barajın altında kalmıştır. Zira, “değişim” kelimesinin içini doldurabilmek, sahiden “değişim” yapabilecek bir lider /aday/ parti olarak algılanabilmek öyle çok kolay bir iş değildir. “Değişimci” olarak algılanmayı başarsanız bile zafer elde edebilmeniz garanti olmayabilir.

Peki o halde örneğin Obama kampanyasında “Değişim” sloganı neden işe yaradı? 

“Değişim” kelimesinin Obama’ya seçim kazandırmış olmasının ana nedeni öncelikle zamanın ruhudur. Obama’dan önce 8 yıl süreyle ABD’yi yönetmiş olan George W. Bush ve Neo Con’lar ülkeyi o denli yanlış yönetmişler ve Afganistan’dan Irak’a kadar dünyanın çeşitli ülkelerinde o denli kan dökmüşlerdir ki... Tüm bu hataların sonucu olarak 2008 sonbaharında başlayan global ekonomik kriz, sıradan Amerikan vatandaşının hayatını o denli allak bullak etmiştir ki... “Değişim” Amerika için gerçek bir ihtiyaç haline gelmiştir. 

“Değişim ihtiyacının” yakıcı hale geldiği böylesi bir dönemeçte, hem kişisel geçmişi, hem temsil ettiği değerler ve hem de söylemleriyle Obama Amerika’ya çare olabilecek yegane alternatif olmayı başardığı için sonuç alabilmiştir. Obama’nın tarihi zaferinin temel nedeni sadece budur; seçmenin değişmeye gerçekten ihtiyaç duyması ve Obama’nın bir lider ve aday olarak “değişim” kelimesinin içini tam olarak doldurabilmesi...

Kanada’da için de durum çok benzerdir. Muhafazakar başbakan Stephen Harper 2006 - 2015 arası Kanada ekonomisini öylesine kötü yönetmiştir ki , 10 yılın sonunda “değişim” Kanadalı seçmen için de bir ihtiyaç haline gelmiştir. Justin Trudeau’da bu ihtiyacı zamanında görmüş ve bu ihtiyaca uygun politikalar geliştirerek değişimin sembolü olmuş ve kazanmıştır.

Özetle sihri sloganda değil liderde, fikirde ve kadroda aramak gerekir.

Aslında başarıya ve geniş seçmen kesimlerine hitap eden bu sloganların arasına İspanya’da karşımıza çıkan “Podemos” yani “Yapabiliriz” hareketini de dâhil edebilir miyiz? Çünkü bu tarz bir siyasi parti isimi ve sloganı ideolojik kenetlenmeden öte seçmenlere “siz, birey olarak yapabilirisiniz. Değişim sizin elinizde” mesajı vermiyor mu?

Siyasetçiler, seçmenlerin sorunlarına çözüm bulabildikleri sürece tercih edilirler. Çözüm olmak yerine kirlenirler ve sonuçta meselenin bizatihi kendisine dönüşürlerse, halk hareketleri yada bir diğer ifadeyle “popülist hareketler” ortaya çıkar. 

Popülist hareketler çoğu kez kendiliğinden ve lidersiz olarak ortaya çıkar. Yani siyaset kurumuna refleks olarak doğarlar ve pek çok örnekte görüldüğü gibi siyasi bir sonuca ulaşamadan dağılırlar. 

Podemos da böyle bir hareket. Yani, “Podemos” İspanyol dilindeki kelime karşılığı olan “Yapabiliriz” anlamı sayesinde değil, mevcut siyasetçilerin seçmenin derdine derman olamaması yüzünden ortaya çıkmıştır ve muhtemelen Almanya ve Avusturya’daki “Pediga Hareketi” gibi anlamlı bir siyasi sonuca erişemeden dağılacaktır. Buna karşın bir diğer popülist hareket olan İtalya’daki “5 Star Hareketi”, baştan bir lidere ve programa sahip olduğu için siyaseten sonuç alabilmiştir.

Şimdi ülkemize dönelim. 10 Mart tarihinde başlayarak Türkiye, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerini geride bıraktı. Son 9 ay Türkiye için uzun bir seçim dönemi olarak geçti ve bu seçim dönemi AK Parti iktidara yeniden iktidara gelmesi ile sonlandı. Parlamentodaki siyasi partilerin iki seçim dönemindeki siyasi kampanyalarına bakarsak, partilerin iki seçim dönemindeki siyasi sloganlarını başarılı buluyor musunuz?

2005 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi ve Halkların Demokrasi Partisi seçimleri belirleyen iki siyasi parti oldular.

CHP bu seçimlerde ne ilerleyebildi, ne de geriledi. MHP ise 7 Haziran’dan sonra üst üste yaptığı stratejik hatalarla dramatik şekilde mevzi kaybetti. HDP, 7 Haziran’da elde ettiği başarıyı koruyamamış olsa da “Türkiyelileşme” stratejisiyle demokratik parlamenter sistemin kalıcı gücü olmayı hak etti.

Adalet ve Kalkınma Partisi ise 7 Haziran’da tek başına iktidar olma pozisyonunu kaybedince hızla bir durum muhakemesi yaptı, stratejik kentlerde adayları değiştirme dahil gerekli tedbirleri aldı ve sonuçta istediğini elde etti. Ama iktidar partisinin sağlam bir fikre dayalı etkileyici bir slogan kullanarak zafer elde ettiğini iddia edebilmek te akla ziyan bir tavır olur. Çünkü iktidar partisine zaferi sağlayan asıl faktör, ülkede yaşayan hemen her ferdin yakın gelecekten endişe duymasına neden olan “belirsizlik” ortamıdır. Çeşitli güçler tarafından yaratılan “belirsizlik” ortamı seçmenin denediği bildiği adrese yeniden yönelmesini kolaylaştırmıştır.

1 Kasım seçim sürecinde kampanyalar o denli tali bir öneme sahipti ki, seçimlerin üzerinden henüz bir kaç haftanın geride kaldığı bu günlerde, “Meclise girmeyi başarmış olan 4 siyasi partinin her hangi birinin sloganını hatırlayan var mı?” diye sorsanız, anlamlı bir cevaba erişemezsiniz.

Gerçekte, 7 Haziran’da iktidar şansını elde ettikleri halde ortak bir zeminde uzlaşmayı beceremeyen muhalefet partileri Adalet ve Kalkınma Partisi’ne dördüncü seçim zaferini kendi elleriyle ikram etmişlerdir. Bir diğer ifadeyle seçmen, ülkeyi hükümetsiz bırakan muhalefet partilerini haklı olarak cezalandırmıştır.

The Diplomatic Observer dergisi, Ocak 2016 sayısında yayınlanan söyleşiden...


5 Kasım 2015 Perşembe

Bildiğimiz politikanın sonuna doğru mu?

Siyasetsiz siyaset 2016'da işe yarayacak mı? 
Kasım 2016’da yapılacak olan ABD başkanlık seçimlerine doğru geri sayım devam ediyor. Her iki siyasi parti içinde giderek kızışan şenlikli bir önseçim süreci yaşanıyor. Demokratik Parti’deki yarışın favori ismi Hillary Clinton. Görünen o ki, kendi ayaklarına kurşun sıkmayı başarmazsa, partisinin resmi adayı olacak. Muhtemelen de ülkesinin ilk kadın başkanı.

Ama Cumhuriyetçi Parti içindeki önseçim ipini göğüsleyebilecek aday ise henüz belirsiz. Yarışan 16 adaydan emlak milyarderi Donald Trump açık ara önde ama, partisinin resmi adaylığını kazanıp kazanmayacağı çok tartışılıyor.

DAĞDAN GELİP BAĞDAKİLERİ KOVDULAR

8 Yıllık Obama dönemi, ABD siyasetinde kutuplaşmanın en yüksek seviyelere çıktığı dönem oldu. Obama’nın ülke ve Kongre gündemine getirdiği her sosyal politika yasa tasarısı Cumhuriyetçilerin sert blokuyla karşılaştı. İki tarafın siyasetçileri ülkenin sorunlarını çözmeye mesai harcamak yerine, son 8 yılı birbirlerini bloklamak için harcadılar. Siyasetin itibarı kimsenin derdi olmadı.

Cumhuriyetçi Parti gerek 2008’de, gerekse de 2012’de Obama’yı alt edebilecek bir lider üretemedi. Muhafazakar kanat tam da Bush ailesinin yeni temsilcisi olan Jebb Bush’un 2016 için “kaçınılmaz adaylığına” alıştırılıyordu ki, oyuna 3 outsider (harici) oyuncu girdi : Emlak kralı Donald Trump, beyin cerrahı Ben Carson ve HP’nin eski CEO Carly Fiorina

Siyaset tecrübeleri sıfır olan bu 3 aday, sergiledikleri performansla partinin ağır toplarını tümden geride bırakmayı başardılar. Amerikan halkı siyasilerden o kadar soğumuştu ki, yeni isimlerin zamanı gelmişti.

“FAKİR AMA GURURLU” DEĞİL, “ZENGİN VE NARSİST”

Donald Trump adaylığını anons ettiğinde müstehzi değerlendirmelerle karşılandı. Bir kaç ay içinde yaptığı gaflar, agresif hücumları, rakiplerini küçümseyen sivri dili ve pervasızlığı nedeniyle NBC ve FOX TV gibi kimi medya kuruluşlarının sansürüyle karşılaştı.

Trump zenginliğini göstere göstere kampanyasına başladı. En sık kullandığı cümlelerden biri “Benim en güzel tarafım zengin olmam.” Sık sık bankada 7 milyar dolarının olduğunu dile getiriyor.

Cumhuriyetçi adayların TV’de kapıştıkları ilk düelloda, ön seçimi kaybederse diğer adayları desteklemeyeceğini, çünkü buna layık olmadıklarını söyledi. Rakiplerini kuklaya benzetti.

 Bir rakibi “Adaylığı kaybetme riskine karşı kendini peşinen korumaya alıyor çünkü kendisi siyasetçileri satın almaya alışkın" dediğinde Trump, "Doğru, buradaki birçok siyasetçiye para verdim. Hillary Clinton da buna dahil. Para verdim, o da düğünüme katıldı” diye cevap verdi.

“POLITICALLY INCORRECT”

Tabulara saldırıyor, rakipleriyle alenen dalga geçiyor. Twitter hesabından sadece rakiplerine değil, medya mensuplarına da hakaret yağdırabiliyor.

Trump’un siyasi doğruluk gibi bir derdi yok. "Amerika’nın siyasi doğruculukla uğraşacak vakti yok. Başımız dertte. Artık kazanamıyoruz. Ticarette Çin, sınırlarda Meksika bizi dövüyor. Önüne gelen bizi yeniyor. Ben seçilirsem Çin’i sürekli döveceğim” diyor. Japonya’ya karşı tavrı da farklı değil: “Japonlar bize milyonlarca otomobil satıyor. En son ne zaman Tokyo’da bir Chevrolet gördünüz? Amerika için neyin doğru olduğunu ben bilirim” diyor.

Kampanyasının sloganı: “Amerika’yı yeniden büyük yapalım.”

Siyasetçileri devamlı küçümsüyor. Eleştirileri sadece Obama ve Demokratlarla da sınırlı değil. Cumhuriyetçi eski başkanlar da Trump’un sivri dilinden paylarını alıyor.

Örneğin, TV’deki ikinci tartışma programında Jebb Bush’a kardeşi eski başkan George W. Bush’un için “Senin kardeşin o kadar kötüydü ki, başımıza Obama belasını o sardı. O kadar büyük felakete yol açtı ki, ardından Lincoln gelse seçilemezdi” diye eleştirdi.

 CİDDİYET YERİNE EĞLENCE

Siyasi alanda kazanamayacağı ciddi tartışmalara girmektense, eğlenceye yönelmeyi tercih ediyor. O kadar ki, kendisiyle dalga geçilmesine aldırmıyor, hatta kendisi bile kendisiyle alay ediyor.

Örneğin ünlü sunucu Jimmy Fallon’un Trump kılığına girip kendisini tiye alan videolarına tepki göstermek yerine, “Donald Trump aynada kendi kendisiyle röportaj yapıyor” adlı videoda bile Fallon’la birlikte oynadı. (Bakınız: https://www.youtube.com/watch?v=c2DgwPG7mAA)

ODAKLANMANIN ZAFERİ

Bütün bunlara rağmen Trump’un şimdiye kadar elde ettiği sonucu pazarlamanın en temel kuralıyla izah etmek mümkün: Odaklanma.

Trump’ın odağı göçmenler. Önceliği ise Meksikalılar. Meksika sınırına duvar öreceğini, bedelini Meksikalılardan alacağını ve yasadışı 11 milyon Meksikalıyı geri göndereceğini söylüyor. “Ülkeye uyuşturucu getiriyorlar, durmadan suç işliyorlar. Bunların hepsi tecavüzcü” diyebiliyor. Kendisine ısrarla soru sormak isteyen Meksika kökenli bir gazeteciyi basın toplantısından kapı dışarı attırabiliyor.

Suriyeliler konusunda da benzeri şekilde davranıyor. Amerikanın şu ana kadar kabul ettiği Suriyeli mültecilerin tamamımı geri göndereceğini söylüyor : “200 bin Suriyeli mülteciyi almak istediğimizi duyuyorum. Bunlar IŞİD militanı olabilirler. Düşünün 200 bin kişilik ordu!” diyor ve ekliyor “Kazanırsam hepsi geri gidecekler!”

SİYASETİN SONU MU, YENİ POPÜLER SAĞ MI?

Özetle TrumpÇay Partisi milliyetçiliğini” popülizmle aynı pota eritiyor. Aşırı muhafazakar tabana sesleniyor. Ancak söylemleri Cumhuriyetçi Parti tabanında beğeni kazandığı kadar tepki de görüyor.

Her ne kadar bugün en önde koşuyor olsa da, Donald Trump’ın Parti elitlerinden onay alıp alamayacağını kestiremek zor. Çünkü parti ruhunun eninde sonunda bu yarışa müdahale etme ihtimali var.

Zira Trump’ın popüler çizgisinin partiye seçim kaybettirebileceği çok konuşuluyor. Örnek olarak ta Trump gibi siyaset dışından gelip önseçim kazanan ve Demokrat Parti’nin adayı olan George McGovern’in Nixon karşısında 50 eyaletin 49’unu kaybettiği 1972 Başkanlık Seçimleri gösteriliyor.

MediaCat, Kasım 2015


1 Kasım 2015 Pazar

1 Kasım’da Davutoğlu hangi fikri temsil ediyor?

Seçim kazanmak bir fikrin temsilcisi olmakla mümkündür. 2002 Genel seçimlerinde Erdoğan “yenilenme” fikrinin temsilcisi olmayı başardığı için kazandı. 2007’de “kalkınma” fikrinin temsilcisi oldu. 2011’de ise “istikrar” fikrinin…

Benzer şekilde Obama, 2008’de sadece “değişim” fikrine odaklanarak devrim yapabildi. Keza 2012’de “ilerleme” fikriyle kazanabildi.

2016 ABD başkanlık seçimlerine yönelik önseçimde Cumhuriyetçi Parti’de yarışan 16 adaydan Donald Trump, “göçmenler” konusuna odaklanan bir kampanya fikrinin sahibi olduğu için yılların tecrübeli siyasetçilerini geride bırakabiliyor...

7 Haziran AKP kampanyasının bir fikri var mıydı? “Yeni Türkiye” seçmen için bir fikir miydi, yoksa sadece Erdoğan’ın kişisel kariyer planını mı tarifliyordu? “Onlar konuşur, AKP yapar” derken Davutoğlu kendisiyle ilgili bir şey mi diyor muydu, yoksa Erdoğan’la ilgili bir şey dediği için mi kaybetmişti?

7 Haziran kampanyasında Kılıçdaroğlu’nun fikri neydi hatırlayan var mı? Fikir “Emekliye çift ikramiye” miydi? Yoksa “Milletçe alkışlıyoruz” muydu? Fikri anlaşılamadığı için mi CHP tarihindeki en yüksek bütçeli kampanyaya rağmen Kılıçdaroğlu oy kaybetti?

Bahçeli 7 Haziran’da ne diyordu bilen var mı?

Peki Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” cümlesindeki ana fikri unutabilen var mı?

Az konuşmak mı, her şeyi konuşmak mı?

Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, seçim kampanyaları sadece ve sadece fikirlerin ve liderlerin yarışıdır. Lider bir fikri temsil etmenin ne demek olduğunu anlayabilir ve o fikre odaklanmayı başarabilirse seçimi kazanabilir.

Kendi pozisyonuna uygun olan basit ve temel bir “fikre odaklanmak” yerine her konuda konuşmaya yönelik bir strateji uygulayan her lider, sandıkta kaybetmeyi garantiler. İşin kötüsü, neden kaybettiğini de çoğu kez anlayamaz.

Davutoğlu ne yaptığını biliyor mu?

Aslında Davutoğlu, 1 Kasım kampanyası için başlangıçta “İlk günkü aşkla hadi bismillah” diyerek yola çıkmak istemişti ama, “hadi bismillah” lafı CHP’li Tanal’ın başvurusu sonucu YSK’ya takılınca “İlk günkü aşkla hep birlikte” diyerek kampanyasına başlayabildi.

AKP’nin 2002 seçimlerindeki sloganlarından biri de  “Adalet için, Kalkınma için, İstikrar için, Türkiye için, Tek Başına İş Başına”ydı. 13 yıllık  tek parti iktidarından sonra Davutoğlu yine “Tek başına iş başına” diyerek seçmenden oy istiyor.

Bunun anlamı, “benim sözüm, benim vaadim tükendi, bir arpa boyu yol gittim” demektir. 7 Haziran yenilgisinden sonra AKP içerisinde “fabrika ayarlarına dönmek”ten söz edenler, partinin son yıllardaki performansını mahcup da olsa eleştirenler vardı.

Ancak sonuçta şu ortaya çıktı ki, Davutoğlu ve partisi 2002’ye ancak slogan düzeyinde dönebilecek durumdalar...

Öte yandan, Davutoğlu “Sen ben yok Türkiye var” dediğinde de insanın aklına “Peki hangi Türkiye?  Yeni Türkiye mi Eski Türkiye mi?” sorusu geliyor ister istemez. Seçmenlerin en az % 60’ının “Yeni” ve “Eski” Türkiye biçiminde sözde bir ayrımın üzerinden kutuplaştırıcı politikalar ürettiğine inandığı AKP, 1 Kasım kampanyasında “Yeni Türkiye”yi unutmaya hazır bir görünüm sergilemek istiyor, ama, bir kez daha samimiyet duvarına tosluyor.

Davutoğlu’nun bu kampanyadaki en önemli sorunu, kendisine oy veren seçmenlerinin bile inanmadığı sözler ve pozisyonlarla kampanya yürütmeye çalışmasıdır. Kendine ait, kendini ve yapacaklarını tarif edebilen ve 1 Kasım seçiminin yapılma gerekçesini samimiyetle savunabilen bir fikrinin olmamasıdır.

O nedenle kampanyasında, tek ve güçlü bir ana fikir yerine, hemen her şey var. O nedenle her gün bir başka lider profili sergiliyor ve ne yapacağını bilemiyor.

O nedenle de, 7 Haziran CHP Seçim Bildirgesi'ndeki taktik vaatlerin bir bölümünü kopyalama yoluna gitti.

Özetle Davutoğlu, ülkeyi Erdoğan değil de kendisi “yönetiyormuş gibi” yapmaya dayalı bir kampanya yönetiyor… Bugünün verili siyasi ortamında tek başına bu fikir bile işe yarayacak gibi görünebilirdi ama, Davutoğlu’nun bu fikrin samimiyetine inanacak seçmen bulması dahi zor.

1 Kasım akşamı Davutoğlu’nun göreceği muhtemel fotoğraf

Türkiye seçim tarihi, seçmen davranışları ve seçmenlerin tarihi anlardaki demokratik refleksleri hakkında azıcık fikir sahibi olan herkes, Davutoğlu’nun bu seçimden zaferle çıkmasının imkansız olduğunu tahmin edebilir. Bunun için veriye bile gerek yok..

Bir lider; bırakın sağlam ve güçlü bir fikri, liderlik yaptığı kısa dönemde kendi kararlarını vermekten uzak olduğuna dair oluşan algıyı tersine çevirememişse… Ekonomideki riskli gidişe karşı bir varlık gösterememişse… Dövizin artışını durduramamışsa… Ülkenin kan gölüne dönmesini engelleyememişse… Ülkenin en köklü sorunu olan Kürt sorununu Arap saçına çevirmişse… Dış politikada aldığı stratejik kararların hemen hepsinin battığı tescillenmişse… O liderin kazanmasını sağlam ve güçlü bir “fikir” bile sağlayamaz.

Belki, güvenlik politikalarına dayalı bir korkutma kampanyasına bel bağlayarak seçmen tarafından ödüllendirilmeyi  bekleyebilir…

Ama bir iktidar partisi korkutma kampanyasına ihtiyaç duyuyorsa, kazanmak için değil, mutlak yenilgiyi geciktirmek için uğraşıyor demektir.

Yarın: Peki ya muhalefet partileri?

Radikal, 29 Ekim 2015

3 Ekim 2015 Cumartesi

Amerikan seçmeni bir "sosyalisti" başkan seçer mi?


75 yaşındaki "Demokratik sosyalist"

HILLARY OLMAZSA, SOSYALİST “BERNİE” VERELİM

Amerikan başkanlık seçimlerinde 8 yıllık Demokrat dönem sona eriyor mu? Obama’nın Bush sonrası devraldığı dibe vurmuş ekonomiyi iyileştirmesi, istihdamı artırması, enerjide ABD’yi dışa bağımlılığı sonlandıracak noktalara yöneltmesi gibi olumlu etkiler 2016’da yeni bir Demokrat adayın kazanmasına yardım edebilir mi? ObamaCare denen sağlık reformu, ülke nüfusundaki kalıcı demografik değişiklikler ve Obama’nın inşasına yardım ettiği dataya dayalı, dijital seçim kampanyası makinası, demokratların Beyaz Sarayı bir dönem daha elde tutmalarına yardım edecek mi?

Amerika’da kimle konuşursanız bu sorulara farklı yanıtlar alabiliyorsunuz.

Ama, Joe Biden gibi ABD başkan yardımcısı bir ismin henüz adaylılığını ilan etmemiş olmasının neden olduğu eksik rekabetten midir bilinmez, 2016 ABD başkanlık seçimlerinde Demokratik Parti içindeki ön seçim kampanyaları, Cumhuriyetçi kanada nazaran daha az heyecan yaratıyor. Cumhuriyetçi Parti içinde yarışan aday adayları, hem sayıca hem de medyatik ilgi açısından Demokratlardan 2- 3 kat daha önde görünüyor.

Demokratik Parti tarafında şu anda dikkate değer altı aday yarışıyor : Eski dışişleri bakanı Hillary Clinton, senatör Bernard Sanders, eski Rhode Island Valisi Lincoln Chafee, eski senatör Jim Webb, Harward Hukuk Profesörü Larry Lessing ve eski Maryland senatörü Martin O’Malley. Bu altı aday içinden açık ara favori olan isim tabi ki Hillary Clinton.

Hillary Clinton’un kampanyası, muhtemelen şu anda en profesyonelce yönetilen kampanya durumunda. Stratejisi, dijital ve örgütsel altyapısı, ekip ve gönüllü gücü ile Hillary’nin kampanyası, sanki partindeki ön seçimi kazanmış gibi ilerliyor. Bir diğer ifadeyle Demokratik Parti iç kamuoyundan ziyade 2016 seçimine odaklanmış gibi yol alıyor. Gerek stratejik planlamada, gerekse medya kullanımında bu etkiyi net olarak farkediyorsunuz.

Demokratların cici kızı Hillary, en iyi kampanya makinasına sahip

Hillary, sadece Amerikan siyasetinin süper starı değil, aynı zamanda Demokratik Parti’nin sevgili kızı. 20 yıllık siyaset tecrübesi var. Hillary Clinton “Her Amerikalı’nın bir şampiyona ihtiyacı vardır. Ben o şampiyon olmak istiyorum” diyor.

Hillary’nın parti içindeki açık ara liderliği yaygın bir kanı. Araştırmalar da bu kanıyı doğruluyor. Özellikle çalışan kadın seçmenler ve Latin Amerika kökenli çevreler onun yanında. Ülkedeki kadınların yanısıra, entellektül çevreler de “kadın başkan fikrini” destekliyorlar.

HILLARY KAZAYA UĞRARSA

Hillary ön seçimi kazanıp partisinin resmi adayı olabilirse, bilinen, sevilen, desteklenen bir siyasetçi olmanın tüm avantajlarını kullanacak. Buna rağmen 2016 yarışından zaferle çıkabilmesi için siyahlar, gençler ve üniversiteli seçmenlerden oluşan Obama İttifakı’nın desteğine ihtiyaç duyacak.

Peki ya bir yol kazası olursa? Yeni bir skandal ortaya çıkarsa? Veya Hillary 2008’de yaptığı stratejik hataları tekrarlarsa… Ya da büyük veri ve seçmen analitiğine dayalı dijital kampanyaya yoğunlaşmak yerine analog kampanyaya kanallarına yönelirse…Demokratik Parti içinde yarışı kim göğüsleyebilir? Hele ki Joe Biden, John Kerry ve Al Gore gibi diğer ünlü Demokrat isimlerden biri parti içindeki yarışta aday olmazlarsa neler olabilir?

“BERNİE” BERNARD SANDERS

Yarışan mevcut adaylar tek tek analiz edildiğinde ortaya tek alternatif isim çıkıyor: Bernard Sanders.

Sanders 75 yaşında. Polonya göçmeni Musevi bir ailenin oğlu. Hem bir akademisyen, hem bir insan hakları aktivisti, hem de tecrübeli bir siyasetçi. Uzun yıllar Şikago ve Harvard Üniversitelerinde siyaset ve insan hakları desrleri vermiş. Vermont eyaletinde siyaset yapmış, ardından Vermont Valisi ve 2012 yılında ABD bağımsız senatörü olmuş.

Ama “Bernie”yi diğer tüm adaylardan ayıran şey siyasi kimliği. 40 yıllık siyasi hayatı boyunca kendini “Demokratik sosyalist” olarak tanımlamış. Uzun yıllar "bağımsız" siyasetçi olarak seçim kazanmayı başarmış nadir Amerikalı siyasetçilerden biri.

Sanders, 2005 yılından beri Demokratik Parti içinde siyaset yapıyor. Partinin liberal, sol ve sosyalist kesimleri ile ülkenin kentli, iyi eğitimli en liberal seçmenleri “Bernie’yi destekliyor.

ABD gibi kapitalizmin ve muhafazakarlığın ana değer olduğu bir demokraside, sosyalist bir siyasetçinin şansı ne kadar olur, kestirmek zor. Ama, bütün araştırmalardan mevcut aday adayları arasında Hillary Clinton’a en yakın desteğin Bernie’nin yanında olduğu gözüküyor.

Cumhuriyetçi kanatta Küba asıllı Katolik Marco Rubio’nun, Demokrat kanatta ise Polonya asıllı Yahudi ve sosyalist Bernie’nin yarıştığı bir 2016 Başkanlık seçimi Amerika’yı daha şenlikli ve sevimli yapmaz mı?

Radikal, 3 Ekim 2015