Necati Özkan ve Seçim Zamanı

1 Kasım Genel seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Kasım Genel seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2015 Pazar

Muhalefet liderleri 1 Kasım’da hangi fikri temsil ediyor?

“Pazarlamada rekabet alanı iki kulağınız arasındaki 30 santimlik mesafedir” der Al Reis; tüketici zihnini kast ederek. Siyasi pazarlamada da durum öyledir. Liderin bir seçim kampanyasında bütün gayreti, seçmen zihninde kendine güçlü ve benzersiz bir yer edinebilmek olmalıdır.

Bunun için de iki yöntem vardır: Siyasi pazarın lideriyseniz yaptığınız her hareketle liderliğinizi pekiştirmeye odaklanacaksınız. Muhalefetteyseniz olabildiğince cesur davranacaksınız.

Bu basit formülden dolayı ne yaptığının farkında olan siyasetçi, her fikrin sahibi olmaya çalışmaz. Seçmen ihtiyaçlarının analizini ve zamanın ruhunu hesaba katarak, o seçim döneminde oluşan en önemli beklenti alanının sahibi olmak için strateji geliştirir.

İster dünya seçim tarihine bakın, ister Türkiye demokrasisinin kazananlarını analiz edin, hep aynı sonucu görürsünüz: Seçmen zihninde önemli bir fikrin temsilcisi olmayı açıkça başarmış olan lider, seçimi kazanır. Cesur davranan muhalefet lider ise fark yaratacak bir atılım elde eder.

Tersini yapmaya kalkışan, yani her fikrin sahibi olmaya çabalayan siyasetçinin sonu hüsran olur.

Bu pencereden bakınca, 1 Kasım seçimleri öncesi yaptıkları kampanyalarla muhalif liderler hangi fikri temsil ettiler? Bu fikirlerin seçmen nezdinde ne tür bir karşılığı mümkün olabilecek?

Paylaşılamayan vaat: Türkiye
Meclis’teki dört partiden üçü 1 Kasım seçimlerine “Türkiye” diyerek girdi.  
Kutuplaşma iklimini yarattığına inanılan en önemli aktör olan AKP, “Sen ben yok, Türkiye var” diyerek işe başladı. Bu sözünün içini nasıl doldurduğu, bu yolda nasıl değiştiği tamamen meçhul olduğu için AKP aslında bir şey diyememiş oldu.
Son günlerde yayına soktuğu “Bu memleket bizim” filmiyle ise AKP, “söyleyecek sözün yoksa şarkı söyle” şeklindeki reklamcılık klişeşinin yeni bir tekrarını yapmış oldu.
CHP de seçimlere “Önce Türkiye” diyerek girmişti. Zaten bir süredir kendisini “Türkiye’nin Birleştirici Gücü” olarak konumlama yoluna girmiş olan parti bu kez “Önce Türkiye” diyerek aslında bir şey dememiş olmayı tercih etmiş oldu. Aslında “Önce Türkiye” CHP için bir fikirden ziyade slogandı. O kadar ki, kampanyasında kenar süsü gibi işlev gördü.
Bir şey söylemeden seçime girme stratejisini en açık ve “harbi” biçimde uygulayan ise  “Sen, bilirsin Türkiye”  diyen MHP oldu. Ancak parti, “Sen” ve “bilirsin” arasındaki virgülden de çok şey beklediğini göstermiş oldu açıkçası. 
MHP’nin parti olarak, Türkiye’ye “sen bilirsin” diyerek  ‘posta koymadığını’, aksine Türkiye’nin vicdanına ve kararına güvendiğini belli etmek için kendi kendini bir virgüle muhtaç etmesi siyasal iletişim tarihimizin örnek vakaları arasına girmeyi şimdiden garantiledi.
Üç partinin ortak fikri koalisyon…


Bu üç partinin 1 Kasım seçimlerine giderken siyasal iletişimde “Topu Türkiye’ye atmaları” ve pek de bir şey söylememeyi tercih etmeleri boşuna değildi elbette. “Sen ben yok Türkiye var”, “Önce Türkiye”, “Sen, bilirsin Türkiye” diyen partiler aslında stratejilerini savunma ve benzerlik üzerine kurmuş oldular.
Bir başka ifadeyle, en yüksek ihtimalin gerçekleşerek 1 Kasım seçimlerinin 7 Haziran’a benzer bir  sonuç yaratması durumunda, en azından kendi tabanlarını koalisyona daha fazla hazırlamaya odaklanmış oldular. Koalisyon masasında başları çok da ağrımasın istediler.
Bahçeli, 7 Haziran’dan sonra oluşan “hayırcıbaşı” algısını kırmak için son haftalarda eline geçen her fırsatı sonuna kadar kullandı. Aslında kişisel kampanyasını “Ben hiç bir zaman hayırcı olmadım ki…” demeye getirdi.
Bütünüyle de “koalisyoncu” algılanmamak için…
Tabii bütünüyle savunmacı ve koalisyonu gözeten bir yaklaşımla bir siyasi yarışı götürmek mümkün olamayacağı için bu üç parti, kampanyalarına sos kattılar; başka şeyler de söylemeye gayret ettiler.
Başka şeyler söylemeye çalıştıkça da birbirlerine daha çok benzediler. “Asgari ücret” şu kadar olacak, “emekli maaşı” şu kadar artacak, “gençlere” şu kadar fırsat sağlanacak vb…
“İlk günkü aşkla hep birlikte” diye kampanyasını başlatan Davutoğlu, kendisinden kopup giden seçmeni partisinin “o eski AK Parti” olduğuna ikna etmeye çalıştı. Ancak partisi içinde yaşanan onca kırılmadan sonra, partililerini bile bu sloganla ikna edebilmesi zordu.
Ekonomik vaatlerini “Biz varız yaparız” diyerek seçmene iletmeye çalışan CHP ile “Ülkenin geleceğine oy ver” diyen MHP, hem fikren ve hem duygusal olarak yeterince güçlü olmayan sloganlarla seçmene seslenerek rekabette “biz de varız” demeye çalıştılar.  
Yalannnn…
Kampanyasını “Artık analar ağlamayacak dediler  – YALAN”, “Hukukun üstünlüğü dediler – YALAN” gibi mesajlarla süsleyerek AKP’yi eleştiren MHP, bu üç parti arasında en “sert” dil kullanan parti oldu. AKP ile MHP arasındaki oy geçişkenlik oranını düşününce de MHP’nin bu yaklaşımının kendisi açısından doğru olduğu söylemek mümkün.
İki inatçı…
HDP, 1 Kasım seçimlerine “inadına” diyerek giren ikinci aktör oldu. Evet, resmen “inadına” diyen başka bir kişi ya da kurum görünmüyor ortada belki… Ama, toplumdaki yaygın kanaat, Türkiye’nin bu “tekrar seçime”, önemli ölçüde Erdoğan’ın inadı yüzünden girildiği yolunda.
HDP işte bu inada cepheden karşılık verdi ve aslında kampanyasını 7 Haziran’da kendisine başarı getirmiş “Seni Başkan yaptırmayacağız” hattı üzerinden kurmuş oldu.
Farklı ve cesur tek fikir : “İnadına beraber”
HDP, “O inat ediyorsa biz de inat ederiz” mesajı vererek, Erdoğan rejimine karşı muhalefetin hakiki temsilcisi olduğuna seçmeni ikna etmeye çalıştı. 
HDP’nin “inadına” stratejisinin anafikri “İnadına beraber” sözünde kodlanıyordu. HDP, bu sözle Türkiyelileşme stratejisini pekiştirmekle kalmadı, aynı zamanda PKK ve Kandil’e rağmen bir arada yaşama fikrini de cesaretle savunmuş oldu.
HDP bunlara ek olarak “inadına” davranmanın enerjisinden yararlanmaya da odaklandı. Reklam filminde “İnadına barış”, “inadına dere”, “inadına ağaç” diyerek mesajını genişleten HDP, madenci işçiyi göstererek “inadına hayat” ve Bülent Arınç’ın kadınlar ve kahkahaya dair ünlü sözünü akla getirecek biçimde “inadına kahkaha” da diyebildi.
Hangi fikir ne getirir?

Sadece 2 gün sonra bu fikirlerin ne getirip ne götüreceğini hep birlikte göreceğiz. Kılıçdaroğlu’nun kampanyasının değil ama, 7 Haziran sonrası sergilediği uzlaşmacı tavrının ve sorumluluk alıcı politikalardaki ısrarının meyvelerini yiyeceğini söylemek için müneccim olmak gerekmiyor.

Benzer şekilde Bahçeli’nin 7 Haziran ertesindeki uzlaşmaz tavrını değiştirme iradesi sergileyerek, partisini mutlak bir felaketten kurtarmayı sağladığını kestirmek için de falcı olmak gerekmiyor. 

Yine siyaset, siyasi iletişim ve sosyoloji bilimlerinin ışığında cesaretin ve odaklanmanın sonuç alacağını, Demirtaş’ın her türlü tuzak ve iktidar saldırısını defedeceğini ve muhtemelen oylarını korumakla kalmayıp artırabileceğini de kestirebiliriz.

Dünki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi, Davutoğlu her hangi bir fikre odaklanmayı başaramadığı için büyük ihtimalle sonuç alamayacak. Daha doğrusu 1 Kasım akşamı, 7 Haziran seçimlerindeki oranı yakalayabilirse kendini şanslı sayacak.

Ardından 2 Kasım sabahı hep birlikte soracağız: “Biz bu haltı niye yedik?”

Radikal, 30 Ekim 2015

1 Kasım’da Davutoğlu hangi fikri temsil ediyor?

Seçim kazanmak bir fikrin temsilcisi olmakla mümkündür. 2002 Genel seçimlerinde Erdoğan “yenilenme” fikrinin temsilcisi olmayı başardığı için kazandı. 2007’de “kalkınma” fikrinin temsilcisi oldu. 2011’de ise “istikrar” fikrinin…

Benzer şekilde Obama, 2008’de sadece “değişim” fikrine odaklanarak devrim yapabildi. Keza 2012’de “ilerleme” fikriyle kazanabildi.

2016 ABD başkanlık seçimlerine yönelik önseçimde Cumhuriyetçi Parti’de yarışan 16 adaydan Donald Trump, “göçmenler” konusuna odaklanan bir kampanya fikrinin sahibi olduğu için yılların tecrübeli siyasetçilerini geride bırakabiliyor...

7 Haziran AKP kampanyasının bir fikri var mıydı? “Yeni Türkiye” seçmen için bir fikir miydi, yoksa sadece Erdoğan’ın kişisel kariyer planını mı tarifliyordu? “Onlar konuşur, AKP yapar” derken Davutoğlu kendisiyle ilgili bir şey mi diyor muydu, yoksa Erdoğan’la ilgili bir şey dediği için mi kaybetmişti?

7 Haziran kampanyasında Kılıçdaroğlu’nun fikri neydi hatırlayan var mı? Fikir “Emekliye çift ikramiye” miydi? Yoksa “Milletçe alkışlıyoruz” muydu? Fikri anlaşılamadığı için mi CHP tarihindeki en yüksek bütçeli kampanyaya rağmen Kılıçdaroğlu oy kaybetti?

Bahçeli 7 Haziran’da ne diyordu bilen var mı?

Peki Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” cümlesindeki ana fikri unutabilen var mı?

Az konuşmak mı, her şeyi konuşmak mı?

Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, seçim kampanyaları sadece ve sadece fikirlerin ve liderlerin yarışıdır. Lider bir fikri temsil etmenin ne demek olduğunu anlayabilir ve o fikre odaklanmayı başarabilirse seçimi kazanabilir.

Kendi pozisyonuna uygun olan basit ve temel bir “fikre odaklanmak” yerine her konuda konuşmaya yönelik bir strateji uygulayan her lider, sandıkta kaybetmeyi garantiler. İşin kötüsü, neden kaybettiğini de çoğu kez anlayamaz.

Davutoğlu ne yaptığını biliyor mu?

Aslında Davutoğlu, 1 Kasım kampanyası için başlangıçta “İlk günkü aşkla hadi bismillah” diyerek yola çıkmak istemişti ama, “hadi bismillah” lafı CHP’li Tanal’ın başvurusu sonucu YSK’ya takılınca “İlk günkü aşkla hep birlikte” diyerek kampanyasına başlayabildi.

AKP’nin 2002 seçimlerindeki sloganlarından biri de  “Adalet için, Kalkınma için, İstikrar için, Türkiye için, Tek Başına İş Başına”ydı. 13 yıllık  tek parti iktidarından sonra Davutoğlu yine “Tek başına iş başına” diyerek seçmenden oy istiyor.

Bunun anlamı, “benim sözüm, benim vaadim tükendi, bir arpa boyu yol gittim” demektir. 7 Haziran yenilgisinden sonra AKP içerisinde “fabrika ayarlarına dönmek”ten söz edenler, partinin son yıllardaki performansını mahcup da olsa eleştirenler vardı.

Ancak sonuçta şu ortaya çıktı ki, Davutoğlu ve partisi 2002’ye ancak slogan düzeyinde dönebilecek durumdalar...

Öte yandan, Davutoğlu “Sen ben yok Türkiye var” dediğinde de insanın aklına “Peki hangi Türkiye?  Yeni Türkiye mi Eski Türkiye mi?” sorusu geliyor ister istemez. Seçmenlerin en az % 60’ının “Yeni” ve “Eski” Türkiye biçiminde sözde bir ayrımın üzerinden kutuplaştırıcı politikalar ürettiğine inandığı AKP, 1 Kasım kampanyasında “Yeni Türkiye”yi unutmaya hazır bir görünüm sergilemek istiyor, ama, bir kez daha samimiyet duvarına tosluyor.

Davutoğlu’nun bu kampanyadaki en önemli sorunu, kendisine oy veren seçmenlerinin bile inanmadığı sözler ve pozisyonlarla kampanya yürütmeye çalışmasıdır. Kendine ait, kendini ve yapacaklarını tarif edebilen ve 1 Kasım seçiminin yapılma gerekçesini samimiyetle savunabilen bir fikrinin olmamasıdır.

O nedenle kampanyasında, tek ve güçlü bir ana fikir yerine, hemen her şey var. O nedenle her gün bir başka lider profili sergiliyor ve ne yapacağını bilemiyor.

O nedenle de, 7 Haziran CHP Seçim Bildirgesi'ndeki taktik vaatlerin bir bölümünü kopyalama yoluna gitti.

Özetle Davutoğlu, ülkeyi Erdoğan değil de kendisi “yönetiyormuş gibi” yapmaya dayalı bir kampanya yönetiyor… Bugünün verili siyasi ortamında tek başına bu fikir bile işe yarayacak gibi görünebilirdi ama, Davutoğlu’nun bu fikrin samimiyetine inanacak seçmen bulması dahi zor.

1 Kasım akşamı Davutoğlu’nun göreceği muhtemel fotoğraf

Türkiye seçim tarihi, seçmen davranışları ve seçmenlerin tarihi anlardaki demokratik refleksleri hakkında azıcık fikir sahibi olan herkes, Davutoğlu’nun bu seçimden zaferle çıkmasının imkansız olduğunu tahmin edebilir. Bunun için veriye bile gerek yok..

Bir lider; bırakın sağlam ve güçlü bir fikri, liderlik yaptığı kısa dönemde kendi kararlarını vermekten uzak olduğuna dair oluşan algıyı tersine çevirememişse… Ekonomideki riskli gidişe karşı bir varlık gösterememişse… Dövizin artışını durduramamışsa… Ülkenin kan gölüne dönmesini engelleyememişse… Ülkenin en köklü sorunu olan Kürt sorununu Arap saçına çevirmişse… Dış politikada aldığı stratejik kararların hemen hepsinin battığı tescillenmişse… O liderin kazanmasını sağlam ve güçlü bir “fikir” bile sağlayamaz.

Belki, güvenlik politikalarına dayalı bir korkutma kampanyasına bel bağlayarak seçmen tarafından ödüllendirilmeyi  bekleyebilir…

Ama bir iktidar partisi korkutma kampanyasına ihtiyaç duyuyorsa, kazanmak için değil, mutlak yenilgiyi geciktirmek için uğraşıyor demektir.

Yarın: Peki ya muhalefet partileri?

Radikal, 29 Ekim 2015

17 Eylül 2015 Perşembe

Bütün partilerin bildiği sır...

7 Haziran'da güvenlik ve güvenilirlik açısından bir hayli yüksek meşruiyete sahip bir seçim yaptık. Peki 1 Kasım'da ne yaşayacağız? Seçim güvenliği ve seçim sonuçlarının güvenilirliği açısından 2 Kasım'da nasıl bir Türkiye'ye uyanacağız?

Vatandaşlar olarak bu soruları sormak için yeterince sebebimiz var. Bundan önceki yazımda bu çerçevede 1 Kasım seçimlerine özel bir meseleye dikkat çekmiş ve seçimde "bindirilmiş kıta ihtimaline dikkat" demiştim.
(http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/1_kasimda_bindirilmis_kita_ihtimaline_dikkat-1429151)   

Meclis'teki partilerin, daha fazla milletvekili çıkarmak için hangi seçim çevresinde kaç oya ihtiyacı olduğunu önceki seçimlere oranla çok daha kesin biçimde bildiğini ve partilerin, bazı seçim çevrelerine yoğunlaşmaya dayalı oyun planları uygulayabileceğini belirtmiştim. 

Eğer şu ya da bu parti, 1 Kasım'da hile yapmaya niyetli ise şartlar onlara önemli bir avantaj sunuyor diye uyarmış; adil ve özgür seçimlerin gereğine inanan herkes bu konuda dikkatli olsun demiştim.  "Seçmenin kendi seçim bölgesindeki seçmen sayısının 7 Haziran ile 1 Kasım arasında anormal bir biçimde artış göstermediğinden emin olarak sandığa gitmesini sağlamak zorundayız." diye de eklemiştim.

PARTİLERİN GÖRDÜĞÜ TABLO

Bilindiği gibi Türkiye’de 1960’ların başından beri adına d’Hondt denilen nispi temsil sistemi uygulanıyor. Bu sisteme göre, her seçim çevresinde partilerin aldığı oy toplamı, sırasıyla 1’e, 2’ye, 3’e, 4’e vs bölünüyor. O seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşıncaya kadar bölme işlemi devam ediyor. Elde edilen paylar, parti farkı gözetmeksizin, büyükten küçüğe doğru sıralanıyor. Ve o seçim çevresinden çıkacak olan milletvekillikleri bu sıralamaya göre partilere dağıtılıyor.

Biz de 7 Haziran Genel Seçimlerindeki sonuçları her seçim çevresi için d’Hondt sistemine göre tek tek analiz ederek, 1 Kasım için kritik illeri anlamaya çalıştık.

Aşağıdaki tablo, 7 Haziran Genel Seçimlerinin sonuçlarına göre, belirli bir seçim çevresinde herhangi bir partinin kazandığı son milletvekilliğinin başka bir partiye geçebilmesi için gerekli olan asgari oy miktarını gösteriyor.


BİR KAÇ BİN OYLA MİLLETVEKİLLİĞİ EL DEĞİŞTİREBİLİR

Bu tabloda yalnızca, son milletvekilliğinin değişmesi için 5 bin civarı ve daha az oy farkı içeren seçim çevrelerini okurlarla paylaşıyorum. Buna benzer bir tablo, 6-10 bin oy farkı olan seçim çevreleri için de hazırlanabilir.

Tabloda belirtilen sayılar, son milletvekilliğini kazanmaya en yakın partinin ihtiyacı olan oy miktarının katsayısını göstermektedir. Kimi şehirlerde, benzeri bir miktara yakın oyla milletvekilliğini elde edebilecek ikinci bir parti de bulunabiliyor.

Aşağıdaki tabloyu bu seçim çevrelerinde mutlaka hile yapılacak diye yorumlamak elbette doğru olmaz. Ancak bu tablonun, hileye tevessül edebilecekler için, "işe yarar koordinatlar" sunduğuna da şüphe yok. 

STRATEJİK SEÇMEN DAVRANIŞI

Ayrıca bu tablo, stratejik seçmen denilen, somut olarak yaratacağı sonuca göre oy verme davranışını benimseyen seçmenler açısından da bir anlam ifade ediyor. Gerçekten de seçmenlerin bir bölümü, oyum boşa gitmesin düşüncesiyle, rejimde bir tehlike hissettiği gerekçesiyle, ülkenin gidişatını değiştirmek için zorunlu adres olarak görmesi nedeniyle, veya kendine en yakın hissettiği partinin o seçim çevresinde gösterdiği adayı benimsememesi gibi gerekçelerle kendileri açısından en iyi ikinci alternatife yönelebiliyorlar. Bu tür sonuca odaklı seçmenler destekledikleri veya karşı çıktıkları partilerin kendi şehirlerinde bir fazla milletvekili alması ya da alamaması için 7 Haziran'da oy vermedikleri bir partiye oy verebilirler. 

Her halükarda 1 Kasım'a giderken siyasi partilerin gördüğü bu tablonun seçmenler tarafından da bilinmesi, Avrupa Parlamentosu Venedik Komisyonu'nun (Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu)  "Seçmenlerin düşünce oluşturma özgürlüğü" olarak tanımladığı özgürlüğün bir gereğidir.  

ÖRNEK : İSTANBUL 3. BÖLGE

Okurun 1 Kasım akşamı karşı karşıya kalabileceğimiz seçim güvenliği riskini daha net anlaması için yukarıdaki tablonun ne anlam ifade ettiği ile ilgili bir örnek verelim.

Aşağıdaki ikinci tabloda İstanbul 3. Bölge seçim çevresi (Üstteki tabloda kazandıran oy sayısı 254 olarak gözüken çevre) ile ilgili hesaplamaya bakalım. Bu seçim çevresinde, AKP 1.149.778, CHP 803.249, MHP 329.515 ve HDP 421.903 toplam oy almış. D’Hondt sistemine göre partilen toplam oyları aynı oranda tek tek bölündüğünde, 7 Haziran akşamı AKP 13, CHP 9, MHP 4 ve HDP 5 milletvekili çıkarmaya hak kazanmış.


Bu hesaplamada kilit nokta, sonuncu milletvekilinin kaç oy farkla kazanıldığıdır. Buna göre, MHP 82.379 oyla bu seçim çevresindeki 31. milletvekilliğini kazanmış. Rakamları tersinden okursak, ilave 253 oy (toplamda 253 x 14 = 3.542 oy) sağlayabilseydi AKP kendi 14ncü milletvekilini, ilave 2.055 oy (toplamda 2.055 x 10 = 20.550 oy) sağlayabilseydi CHP kendi 10nuncu ve seçim çevresinin 31. milletvekilini kazanmış olacaktı.

YSK tarafından açıklanmış olan seçim takvimine göre bu Pazar günü yurtiçi ve yurtdışı seçmen kütükleri kesinleşecek. Yurtiçi seçmenlerin oy vereceği yer ve sandıklar belirlenmiş olacak. Yurtdışı seçmenlerin oy kullanacakları temsilcilikler, tarih aralığı ve yer bilgileri www.ysk.gov.tr adresinden ilan edilecek.

Bu nedenle, seçim güvenliği için en önemli risk olan başka seçim bölgelerinden küçük oy kaydırmaları ile milletvekilliklerinin el değiştirebileceği seçim çevrelerine odaklanılması olağanüstü önemlidir. Özetle ilgili tüm siyasi partilere çağrımızı tekrarlıyoruz. Seçmen listeleri ile ilgili gerekli kontrolleri ve itirazları yapabileceğiniz son tarih 20 Eylül Pazar’dır.

11 Eylül 2015 Cuma

Koza - İpek Grubu operasyonu, AKP Kongresi ve 1 Kasım Seçimleri


NTV'de Oğuz Haksever'in yönettiği Yakın Plan programında İpek - Koza Grubuna yönelik operasyonun düşündürdüklerini, 12 Eylül'de yapılacak olan Olagan Kongre'den AKP'nin normalleşmesine ilişkin bir sonucun çıkıp çıkmayacağı, 1 Kasıma giden süreçte partilerin mevcut pozisyonlarının sağladığı avantaj ve dezavantajları, liderlik farklarını ve 1 Kasım Genel Seçimlerinde çıkacak muhtemel sonuçları değerlendirdik.

7 Eylül 2015 Pazartesi

1 Kasım’da “bindirilmiş kıta” ihtimaline dikkat!

1 Kasım seçimlerine sadece 57 gün kaldı. Tarihimizdeki tüm seçimlerle kıyaslandığında pek çok açıdan bir ilk olacak olan 1 Kasım seçimlerinde siyasi partiler oylarını artırmaya çalışırken, çıkarabilecekleri milletvekili sayısına da odaklanacaklar.

Ülkede yaşayan herkes biliyor ki, 1 Kasım seçimleri aslında yaklaşık olarak 20 milletvekilliği için yapılıyor. 1 Kasım’da 20 milletvekilliği muhalefet partilerinden iktidar partisine geçebilecek mi, geçemeyecek mi, bütün mesele bu. Eğer iktidar partisi bu hedefi başarabilirse ülkenin tüm geleceği değişecek… Yeniden tek başına AKP iktidarı mümkün olabilecek… Başkanlık tartışmaları ve “Yeni Türkiye” kavramları yeniden gündeme gelebilecek.

Halihazırda Meclis’teki her siyasi parti, daha fazla milletvekili çıkarmak için hangi seçim çevresinde kaç oya ihtiyacı olduğunu önceki seçimlere oranla çok daha kesin bir biçimde biliyor. Bazı partiler açısından sonucu değiştirecek oyun planı, belli seçim çevrelerine yoğunlaşmaktan ibaret olabilecek.
Bu nedenle, 1 Kasım Genel Seçimleri her zamankinden çok daha ciddi ve çok daha planlı bir şekilde istismara açık bir seçim olma potansiyeli taşıyor. Meclisteki partilerin niyetlerinden bağımsız olarak durum böyle.
İstisnai özellikleri nedeniyle, 1 Kasım seçimlerinin “sivil denetimi” yalnızca sandık başına ve oy sayımına indirgenemez. Siyasi partiler, Oy ve Ötesi gibi sivil oluşumlar, medya ve oyu ile ülkenin geleceğine etkide bulunmak isteyen herkes ve hatta uluslararası seçim gözetimi görevi yapan AGİT gibi kuruluşlar aşağıdaki bilgilerin detaylarını sorgulamalıdırlar: 
SEÇMEN LİSTELERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI: Bunca kısa sürede seçmen tercihlerinde büyük değişikler gerçekleşmeyebilir. O nedenle 81 il ve 3 büyük il içindeki her seçim çevresinde, askıya çıkmış listelerdeki seçmen sayıları tek tek karşılaştırılmalıdır. Her seçim çevresinde 7 Haziran ile 1 Kasım arasında ne kadar seçmen farkı olduğuna dikkat edilmeli, bu farkların ilgili seçim çevresinde, son milletvekilinin durumunu ne şekilde değiştireceğinin analizi yapılmalıdır.
SON MİLLETVEKİLİNİN KAÇ OYLA BELİRLENDİĞİNİN HESAPLANMASI: 7 Haziran seçimlerinde her bir il ve seçim bölgesinde, seçilmeye hak kazanan son milletvekilinin kaç oy farkla belirlendiği iyi analiz edilmelidir. O seçim çevresinde 1 Kasım için askıya çıkmış olan seçmen sayısındaki değişikliğin, sandalye değişimine neden olup olmayacağına bakılmalıdır.
HER SEÇİM ÇEVRESİNDE SEÇMEN SAYISINDAKİ HAREKETLERİN KAYNAĞININ ARAŞTIRILMASI: 7 Haziran ile 1 Kasım arasında her bir il ve seçim bölgesindeki seçmen artış ya da azalışının kaynağının (ilk kez seçmen olmak, adres değişikliği vb. açılarından) araştırılması önemli olacaktır. Seçmen sayısındaki değişiklik, doğal nedenlerle mi ortaya çıkmıştır, yoksa bindirilmiş seçmen kıtalarının bir ya da birden fazla seçim çevresine yığılması gibi durumlar mı söz konusudur?
ŞÜPHELİ BİR DURUM VARSA; ADRES DEĞİŞİKLİKLERİNE ODAKLANILMASI: Eğer herhangi bir il ve seçim çevresinde adres değişikliği nedeniyle seçim sonucunu değiştirebilecek ölçekte bir seçmen hareketi gözleniyorsa, yeni seçmenlerin hangi il ya da seçim bölgelerinden gelmiş olduğunun araştırılması önemli olacaktır.
Bütün bu bilgilere yaygın ve kolay erişim, 1 Kasım’da seçim güvenliğinin ön koşullarından biri olarak görünmektedir. Kamuoyunun bu bilgilerin sorgulanmasına dönük talebi herhangi bir partiye karşı bir niyet okuma  olarak görülmemeli, seçim sisteminin bütününe duyulan güvenin tesisi öncelikli amaç olmalıdır.
Partilerin il ve ilçe başkanlıkları, seçmen listelerinin kesinleşeceği tarihe kadar, kendi seçim çevreleriyle ilgili bu çalışmayı hızla tamamlamalı, anormallikler tespit ediyorlarsa yasal süreleri içinde gerekli itirazları yapmalı ve partiler seçim güvenliği konusunda şart gözüken tüm ön tedbirleri aldıklarını kamuoyuna ilan etmelidirler.
Öte yandan, verecekleri oyun muhtemel somut etkileri hakkında bilgi sahibi olmak da, bu kadar kısa sürede tekrarlanan bir seçimde her seçmenin en demokratik hakkıdır. Bu nedenle, seçmen olarak hepimiz yukarıdaki bilgileri sorgulayarak oylarımızı belirleme imkanına sahip olabilmeliyiz. Bu, seçmenin bir vatandaş olarak bilgilenme hakkının da doğal parçasıdır.
Bu seçimde seçmenlerin motive edilmesi ve sandığa taşınmaları, daha önceki tüm seçimlerden daha önemlidir. Çünkü, seçimlerin sonucunu belirleyecek olan kararsız seçmenler hem çok daha az sayıdadır, hem de oransal olarak düşük seviyededir.
Türkiye’nin 1 Kasım’ı şaibesiz tamamlayabilmesi çok önemlidir zira, seçimin güvenilirliği ile ilgili ortaya çıkabilecek tartışmalar sonuçta çok sert toplumsal tepkilere yol açabilir. O nedenle oyların şeffaf biçimde sayılması ve tutanakların birleştirilmesi dahil tüm sürece ilişkin tedbirler, devlet organları, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri tarafından alınmalı, oyların güvenliği ile ilgili şaiya ve iddiaların yıkıcı etkisi peşinen ortadan kaldırılmalıdır.
Ancak her şeyden önce, seçmenin kendi seçim bölgesindeki seçmen sayısının 7 Haziran ile 1 Kasım arasında anormal bir biçimde artış göstermediğinden emin olarak sandığa gitmesini sağlamak zorundayız.
Radikal, 7 Eylül  2015

31 Ağustos 2015 Pazartesi

1 Kasım seçimlerinin ruhu: Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz!

Hızla 1 Kasım seçimlerine doğru giderken, seçim sonucuna dair anketler, analizler, yorum ve tahminler ana gündem konumuz oldu. Bütün siyasi gelişmeleri seçim sonucunu nasıl etkileyeceği açısından değerlendiriyoruz. 2 Kasım sabahı büyük ihtimalle, 8 Haziran sabahı gördüğümüz tabloya yakın bir tablo ile karşı karşıya kalacağımıza ilişkin yaygın bir kanaat var.  

Ama ıskalanmaması gereken bir gerçek var:  Bir hükümet kurulamadığı için birkaç ay içinde yeniden seçime gitmek Türkiye’nin daha önce yaşadığı bir tecrübe değil. Böylesi bir seçimde seçmenin nasıl davrandığına ilişkin elimizde hiçbir veri yok. Bu nedenle seçmenin 1 Kasım’da nasıl davranabileceği konusunda akıl yürütürken ihtiyatlı olmakta yarar var.

Çünkü, daha önce bazı kritik dönemlerde de yaşandığı gibi, seçmen davranışında beklenenin ötesinde kaymalar ortaya çıkabilir.

Şu anda,  4 Partili meclis yapısı ve birinci ve ikinci partilerin yerinin değişmeyeceği neredeyse kesin gibi görünüyor. Milletvekili sayısı hatta oy oranı açısından da üçüncü ve dördüncü partinin yerlerinin değişebileceğine dair yorum ve anket sonuçları görüyoruz.   

Fakat bütün bunları şimdiden kesin bir veri gibi kabul etmemek gerek. Çünkü 7 Haziran sonrası ortaya çıkan kaotik ortamın nerelere varabileceğini henüz bilmiyoruz. Partilerin aday listelerinin özellikle küçük seçim çevrelerinde yaratacağı etkiyi ve bu etkinin nihai meclis tablosunu nasıl şekillendireceğini de bilemiyoruz. Nihayetinde 12 Eylül’deki AKP kongresinde, tüm oyun planlarını alt üst edecek bir değişim ve yenilenmeye cesaret edilip edilmeyeceğini de kestiremiyoruz.

Tüm bunlara rağmen, yaratılan toplumsal gerilimin, seçmen kararında bir büyük kırılmaya yol açma ihtimalini ve erken seçime gidilmesine neden olan tüm siyasi aktörleri kökten cezalandırma eğiliminde olabilme ihtimalini de peşinen yok sayamayız.

Nitekim seçmenin, 1995’te koalisyon hükümetinin bozulmasında etkili olan Deniz Baykal liderliğindeki CHP’yi, 2002’de benzeri bir duruma neden olan Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP’yi barajın altına ittiğini biliyoruz.

Çeşitli araştırmalardan şimdilik gözüken net fotoğraf şu ki, aşağı yukarı seçmenin %90’a yakını kararını vermiş durumda. Çok küçük bir bölüm seçmen ise sandık başına gitmeyecek bir kararlılıkta görünüyor. Dolayısıyla 1 Kasım’da kararsız gözüken çok küçük bir orandaki seçmenin davranışı sonuçları belirleyecek.

PARTİLERİN KONUMLARI VE 1 KASIM’A MUHTEMEL ETKİLERİ

Her seçimin ayrı bir ruhu vardır. Ve bu ruha uygun davranan siyasi parti ve liderler sonuç alabilirler. Seçime doğru giderken siyasi partilerin önlerinde duran ana mesele, 1 Kasım seçimlerinin olağanüstü ruhunu kavramaktır.

Bugün itibariyle son derece düşük bir orana gerileyen “kararsız seçmen” 1 Kasım’da vereceği oyun yaratacağı somut sonuç konusunda, önceki seçimlerden çok daha duyarlı olacaktır. Vereceği oyun muhtemel hükümet formüllerinden hangisini mümkün kılacağı konusunda çok daha ince eleyip sık dokuyacaktır.

1 Kasım seçimlerinde programlar, vaatler, çılgın projeler ve siyasi iletişim taktikleri minimum düzeyde sonuç verecektir. Çünkü 1 Kasım seçimleri, siyasi partilerin ve liderlerin bu seçimin öne çıkardığı meselelere dair aldıkları pozisyonların seçmen kararını maksimum düzeyde etkileyeceği bir seçim olacak.

Partiler, Kasım seçimlerinin daha önce örneği yaşanmamış, çok özel ve farklı boyutları olan bir seçim olduğunu bilerek kampanya yürütmek zorundalar. 1 Kasım seçimini doğru tanımlamak ve bu seçimin anlamı konusunda seçmenle paralel bir anlayış ve duygu içerisinde davranmak her parti için hayati olacaktır.

MHP’NİN POZİSYONU : AŞAĞI TÜKÜRSEN SAKAL...

Bu açıdan bakıldığında, 7 Haziran’dan sonra sergilediği siyasi tavır nedeniyle MHP’nin kararsız seçmenlerin ilgisine fazlaca mazhar olamayacağı anlaşılıyor. Çünkü bugün itibariyle kararsız seçmenin, MHP’ye vereceği oyun neticede bir hükümetin kurulmasını sağlayacağına dair inancı kalmadı.

MHP muhtemel bir felaketten kurtulmak veya en azından oylarını nispeten korumak istiyorsa siyasi pozisyonunu değiştirdiğini peşinen ve erkenden ilan etmelidir. MHP seçmene 1 Kasım seçiminden sonraki muhtemel koalisyon kurma sürecinde farklı davranabileceğinin işaretlerini vermek zorundadır. Ama, doğrusu bu kadar büyük bir manevra siyaseten çok kolay değildir ve bu kadar kısa sürede bu kadar büyük bir pozisyon değişikliğinin çok dikkatli yapılması şarttır.

CHP’NİN POZİSYONU: “TÜRKİYE’NİN BİRLEŞTİRİCİ GÜCÜ” OLMANIN AVANTAJI

Kararsız seçmenin, vereceği oyun yaratacağı somut sonuç konusunda daha önce olmadığı kadar hassas hale gelmesinden en avantajlı çıkacak olan parti, bugün itibariyle CHP’dir. Çünkü CHP bu süreçte diğer tüm partilerle koalisyon kurma esnekliğine sahip olduğunu seçmene gösterdi. CHP hem CHP+ MHP + HDP koalisyonuna, hem AKP + CHP koalisyona, hem de HDP destekli bir MHP + CHP koalisyonuna açık bir pozisyon aldı. Dahası, 7 Haziran’da aldığı oylar bakımından üçüncü sırada olan MHP Genel başkanına Başbakanlık dahi teklif etti. Araştırmalardan anlaşılıyor ki, seçmen, CHP’nin bu tutumunu olumlu buldu. Kararsız seçmen, CHP’ye vereceği oyun bir koalisyon hükümetinin kurulmasına destek olmak anlamına geleceğinden emin durumdadır. 

Aslında 7 Haziran’dan bu yana yaşananlar, CHP’nin 2014 yerel seçimlerinden önce kendi pozisyonuna dair yaptığı yeni tanımlamanın ne kadar güncel, ne kadar gerçekçi olduğunu, Türkiye’nin temel ihtiyaçlarına ne kadar doğru bir karşılık verdiğini de göstermiştir. Hatırlanacağı gibi, CHP 2014 yerel seçimlerinden önce kendisini “Türkiye’nin Birleştirici Gücü” olarak tanımlamış ve bu konumlamayı yalnızca yerel seçime dönük olarak değil, genel bir siyasi hattı işaret etmek üzere yapmıştı. Son birkaç ayda bu hattın doğruluğunu gördük.

Bugün AKP’yi de MHP’yi de HDP’yi de bir koalisyon masası etrafında bir araya getirebilecek yegane demokratik güç olarak CHP’nin pozisyonu netleşti. Doğrusu her geçen gün daha iyi anlaşılmaya başlandı ki, Türkiye’nin böyle bir birleştirici güce hakikaten çok ihtiyacı vardır. Çünkü yıllardır yaşanan kutuplaşmanın ülkemiz siyasetçilerini “koalisyon bile kuramaz” hale getirmiş olması artık zurnanın son deliğidir. Kutuplaşmaya dayalı siyasetin iktidar yaratmaya yetmediği bir noktaya gelmiş durumdayız.

CHP’nin bu pozisyonunu 1 Kasım’a kadar olan süreçte daha da pekiştirmesi ve bu değerli pozisyonun farkında olarak pozitif, güleryüzlü, genç ve motive edici bir iletişim geliştirmesi şarttır.

AKP’NİN POZİSYONU: SEÇMENE ŞANTAJ YAPAN İLETİŞİM DİLİNİN DEZAVANTAJI

Bu seçimde kararsız seçmen, bu kadar kısa süre içinde ülkeyi yeniden seçim yapmak zorunda bırakan ve ülkeyi gerilime taşıyan iradeyi tespit etme ve onu cezalandırma eğilimi içinde olacaktır.

Seçmenin zihninde şu sorular olduğunu görüyoruz:  Kasım seçimleri de 7 Haziran gibi sonuçlanırsa ne olacak? Bu seçimler ne zamana kadar tekrarlanacak? Ülkeyi her üç ayda bir seçime götürmekten kurtarmak için kim fedakarlık yapmalı; seçmenler mi siyasetçiler mi?
Bütün bu haklı soruların yanıtları, kararsız seçmende koalisyona izin vermeyip ülkeyi seçime gönderen iradeyi cezalandırma eğilimini güçlendirmektedir. 

Seçmeni “ya AKP ya istikrarsızlık” , “ya AKP ya terör ortamı” gibi bir ikilem içerisinde bırakmaya dayalı bir seçim stratejisi yürüttüğü apaçık görülen AKP’nin bu stratejiyle, 1 Kasım’da istediği sonucu alması mümkün görünmemektedir. 

“400 milletvekili verin başkanlık işi huzur içinde çözülsün” demekten “tek başına iktidar verin, istikrarsızlık ve terör bitsin”e gerileyen AKP bu şantajcı yaklaşımının bedelini sandıkta ağır biçimde ödeyebilir.

7 Haziranda AKP’nin oy kaybetmesinde Erdoğan’ın tutum ve davranışlarının da etkili olduğunu çeşitli araştırmalardan algılayabiliyoruz. Anket sonuçları bize, “erken seçimi en çok kim istiyor” sorusunun “Cumhurbaşkanı” olarak yanıtlandığını gösteriyor. Koalisyona izin vermeyen, ülkeyi seçime gönderen Erdoğan bu tutumuyla AKP’ye yeni oy kayıpları yaşatacak gibi görünüyor.

AKP bu pozisyonunda inat ettiği müddetçe seçmen desteğini kaybetmeye devam edecektir. AKP bu süreçte derhal, kimi sözcülerinin dile getirdiği gibi, “Fabrika ayarlarına” dönmenin sinyallerini vermelidir. Tabii bir yandan Erdoğan’ın siyasetini sorgusuz sualsiz onaylamaya devam ederken bir yandan da “fabrika ayarları”na dönülüp dönülemeyeceği de cevaplanması gereken önemli bir soru.

HDP’NİN POZİSİYONU: DAHA ETKİLİ BİR BARIŞ DİLİ

Seçimler zihinlerde kazanılır. Zihinlerde algınız negatifse nötre, nötrse pozitife çevirmek zorundasınız. HDP bu yolda epey yol aldı ve bir etnisite partisi olduğu yolundaki net algıyı bulanıklaştırıp, “Türkiyeli” algısı inşa etti. HDP’nin bu süreçte, bu pozisyonunu tahkim edici iletişim dilini sürdürmesi, renklendirmesi ve sahaya yayması gerekir ancak yetmez.      

Demirtaş’ın, PKK’ya yönelik “amasız silahlı eylemleri durdurma” çağrısı, HDP’nin kararsız seçmen üzerinde etkili olabileceği en önemli alana işaret etmektedir. HDP bu çağrıyı güçlendirip, kitleselleştirdiği, çağrının samimiyetine dair çeşitli kesimlerdeki kuşku bulutlarını dağıttığı ölçüde oylarını artırabilir. HDP barış diliyle konuşmakla yetinemez; bu dil ve yaklaşımla etkili olabileceğini, sonuç alabileceğini de daha fazla kanıtlamak durumundadır.

SON SÖZ: GÖRÜŞMEK İÇİN KOLTUK PAZARLIĞI MI ŞART?  

1 Kasım seçimlerini en az 7 Haziran seçimleri kadar huzurlu ve güvenli bir ortamda gerçekleştirmek zorundayız. Bunun koşullarını yaratmak görevi başta iktidar olmak üzere bütün siyasi partilerdedir. Parti liderlerinden, seçim sonrasının muhtemel koalisyon görüşmeleri sırasında birbirlerine sergileyecekleri nezaketin ve karşılıklı konuşarak anlaşma heveslerinin bir kısmını da seçimden önce sergilemelerini bekliyoruz. Ülke bu kadar büyük bir gerilim ve kan gölü içerisindeyken bile siyasi partilerin bir araya gelip akan kanın durdurulması, seçim güvenliğinin sağlanması yolunda “istikşafi” görüşmeler dahi yapmıyor olmaları ülkemiz demokrasisi adına son derece umut kırıcı ve üzücüdür. 

Partiler arasında medeni bir ilişki ve sorun çözmeye dönük ciddi bir iletişim kurulabilmesi için ille de işin ucunda bir bakanlık pazarlığı olması mı gerekiyor?  

Radikal, 29 Ağustos 2015