Necati Özkan ve Seçim Zamanı

Başkanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başkanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2016 Perşembe

Başkanlık dediler, tek adam rejimi çıkardılar

Bu anayasa değişiklikleriyle Türkiye yeni bir sisteme geçiliyor değildir. Fiili bir duruma anayasal bir kılıf dikiliyor, hepsi bu.  Zaten Ekim ayındaki çıkışıyla bu değişiklik sürecini başlatan Devlet Bahçeli o günlerde bu durumu açıkça belirtmişti. 

Ekim ayında Bahçeli, Erdoğan'ı: "Cumhurbaşkanı seçildiği andan itibaren Anayasanın amir hükümlerini özüne ve ruhuna aykırı olarak yorumlayan; Anayasanın vermediği yetkileri kendisinde hak gören; partili Cumhurbaşkanı gibi davranan; tarafsızlığına gölge düşürecek şekilde hareket den ve yetkisini aşan; siyasi propagandalara katılan, AK Parti lehine oy isteyen; siyasi polemiklere katılan, fiilen hükümet başkanı gibi hareket eden" bir cumhurbaşkanı olmakla eleştirmiş ve "Ülkede hukuksuz, kanunsuz ve Anayasaya tamamen aykırı bir yönetim modelinin tecelli ettiğini" öne sürmüştü.

 "Türkiye Cumhuriyeti’nin beka mücadelesi verdiği bugünlerde, siyasi iktidarın ve devletin en tepesinde bulunan Cumhurbaşkanının hukukla ters düşmesi geleceğimiz açısından çok mahsurlu, çok tehlikelidir" diyen Bahçeli, bu açık tehlikenin bertaraf edilebilmesi için iki alternatif yol önermişti: "Bunlardan birincisi ve bizim açımızdan da en doğru, en sağlıklı olanı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın fiilli başkanlık zorlamasından vazgeçmesi, yasa ve anayasal sınırlarına çekilmesidir. Şayet bu olmayacaksa, ikinci olarak, fiili durumun hukuki boyut kazanabilmesinin süratle yol ve yöntemlerinin aranmasıdır."

İşte 10 Aralık Anayasa değişiklik önerileri, bu değişikliklerin mimarı olan ismin, Devlet Bahçeli'nin ifade ettiği gibi, fiili durumun hukuki boyut kazanmasından başka bir şey değildir. 

Türkiye zaten Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden bu yana fiilen bu modelle yönetilmekteydi, bu anayasa değişikliklerinden sonra da aynı şekilde yönetilecektir. Bu nedenle, 2019'dan sonra Binali Yıldırım'a Başbakan değil de Cumhurbaşkanı Yardımcısı adını vereceğimiz için Türkiye'nin bir sistem değişikliği yaşayacağına inanmak saflık olur.

BU DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİNE "BAŞKANLIK" DEMEK  MERTEBE OLUR!

Bu anayasa değişikliklerini demokratik bir rejim türü olan Başkanlık Sistemi'yle ilişkilendirmek, hatta ona benzetmek de tamamen abesle iştigal olur.

Yürütme, yasama ve yargı arasındaki kuvvetler ayrılığını koruyup güçlendirmeyen bir sistemin gerçek anlamda ne parlamenter sistem olması mümkündür ne de başkanlık sistemi. Teklif edilen sistem gecekondu bir tek adam sistemidir!

Anayasa değişikliklerinin yürütme dışındaki kuvvetleri güçlendiren hiçbir yönü yoktur. Meclis'e verildiği söylenen HSYK üyelerinin yarısını belirleme hakkı aslında fiilen en çok sandalye sahibi olan partiye yani Cumhurbaşkanının partisine verilmektedir. (HSYK üyeliği için gösterilen adaylar ilk turda üçte iki, ikinci turda beşte üç oyla seçilmekte ancak bu oranlara ulaşılamazsa son turda en çok oyu alan iki aday arasından ad çekme ile belirlenmekte ki en çok oya sahip olacak adaylar çok büyük olasılıkla iktidar partisinin göstereceği adaylar olacaktır. HSYK üyelerinin diğer yarısı da zaten bizzat Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmekte.)

Öte yandan meclisin yürütme karşısında gerçekten güçlü olabilmesinin yollarından biri de cumhurbaşkanın partisinden başka partilerin de mecliste temsilinin önünü açmaktır. Oysa yüzde on barajla bunun tam tersi söz konusu olmakta, birinci parti hak ettiğinin çok üzerinde mecliste sandalyeye sahip olmaktadır.

Seçim barajının demokratik ülkeler seviyesine indirilmesi ve siyasi partilerdeki tek adam hegemonyasını kırmaya yönelik hukuki düzenlemelerin yapılmasıyla ancak güçlü bir yasamadan söz etmeye başlayabiliriz.

REFERANDUM KAMPANYASINDA NELER OLACAK?

Bir süredir, konu ne olursa olsun aslında aynı şeyi tartışan bir toplum haline geldik. Bu anayasa referandumunda da muhtemelen aynı şey olacak. AKP, kendisini önlemeye çalışan, ülkeyi bölmeye, zayıflatmaya çalışan iç ve dış güçlere karşı mücadele etmek için seçmenden oy isteyecek. Muhalefet de AKP'nin ve Erdoğan'ın yaptıklarının daha fazla güç ve yetki adına yapıldığını, niyetin demokrasi olmadığını öne sürecek.

AKP'nin sürekli iç ve dış düşmanları işaret ederek, muhaliflerin tümünü rakip değil de düşmanmış gibi damgalayarak ve seçmeni düşmanla korkutarak oy alma stratejisinin toplumsal barışa, ülkenin hayrına olduğunu söyleyebilmek mümkün değil ama seçimi kazanmasında etkili olduğu bir gerçek. Bu kez de benzeri bir yol izleyeceklerdir ancak bu defa AKP'nin ikna güçlerini aşındıracak kimi unsurlar mevcut. Örneğin 12 Eylül 2010 referandumu ve sonrasında yaşananlar  gibi...

12 Eylül referandumunda AKP'nin bu ülkeye vaat ettikleriyle gerçekte yaşananlar arasındaki büyük uçurum önümüzdeki referandumda da ister istemez sorgulanacaktır. AKP'nin daha kaç defa askerin ve yargının vesayetini bitiriyoruz diyerek oy isteyeceği sorulacaktır. 

15 Temmuz ve FETÖ de mutlaka referandum kampanyalarının önemli eksenlerinden biri olacaktır ve eğer muhalefet doğru bir iletişim yürütürse bu konu da AKP'nin başını ağrıtacaktır. 6 yıl önce yargıda devrim diye referandumla getirdikleri düzenlemenin FETÖCÜ yapılanmaya sunduğu imkanlar sorgulanacaktır.

ÜLKENİN TEK MESELESİ PARTİLİ CUMHUR-BAŞBAKANI MI?

15 Temmuz'dan sonra FETÖ'yle ve kötü niyetli başka yapılarla mücadele için yargı ve bürokrasi reformu yapmayı konuşan Türkiye'nin birden Cumhurbaşkanlığı konusunu gündeme alması sorgulanacaktır. 

Onca büyük iç ve dış sorun arasında, Cumhurbaşkanının konumuyla ilgili, üç yıl sonra yürürlüğe girecek bir düzenlemenin bugün ülke gündemine oturmasının mantığı sorgulanacaktır. (Yalnızca Cumhurbaşkanın partisiyle ilişkisi kesilir hükmü hemen yürürlüğe giriyor.) 

MUHALEFET 2 - 0 GERİDE BAŞLAYACAK

Kampanyada, muhalefetin "Erdoğan fobisi" olarak damgalanmaya elverişli tutumlardan kaçınması ve anayasa değişikliklerinin yol açabileceği çok büyük ve karanlık ihtimallere odaklanmaması doğru olur. Siyasi gerilimin, kutuplaşmanın muhalefetin aleyhine sonuçlar ürettiğinin farkında olunmalıdır. 

Vatandaşın günlük hayattaki karşılığı açısından bu değişikliklerin hiçbir yenilik ifade etmediği, bir umut barındırmadığı vurgulanmalıdır.

MHP'nin ve Devlet Bahçeli'nin pozisyonu en zor olanı. Bahçeli, "Yanlış bir şey yapıyorsunuz bari hukuksuz yapmayın" diyerek girdiği bir yolda, yapılan o yanlışları da destekler, o yanlışlar için oy ister bir noktaya savrulma durumuyla karşı karşıya. AKP içinde Bahçeli'yi en iyi tanıyan kişi olan Tuğrul Türkeş'in, Bahçeli'nin kurt bir siyasetçi olduğu yolundaki uyarısının bir karşılığı olup olmadığını da göreceğiz.  

12 Eylül referandumunda MHP tabanı dikkate değer ölçüde evet oyu vermişti. Normal koşullar altında Erdoğan'ın başkanlığına evet demeyecek olan bu taban, ülkedeki iç ve dış tehditlerin arttığı algısı güçlendiği ölçüde bu referandumda da evet diyecektir. Ancak MHP'de genel kurula gitme /gidememe sürecinde görülen çatlaklar referandumla birlikte daha da derinleşecektir.

KILIÇDAROĞLU TEK BAŞINA!

"Seni başkan yaptırmayacağız" diyerek 7 Haziran seçimlerine damgasını vuran HDP o günlerinden çok uzakta. 7 Haziran ile 1 Kasım arasında HDP tabanında görülen kaymanın referandumda da devam edeceğini, 1 Kasım'da HDP'den AKP'ye giden oyların referandumda geri gelmeyeceğini varsayabiliriz.

Bahçeli'nin değişikliğe desteğini, Demirtaş'ın içeride oluşunu göz önüne alırsak Kılıçdaroğlu bu referanduma tek muhalefet lideri olarak gidiyor. Bu onun liderliği adına olumlu bir fırsat olabilir ancak evet oyu çıkması durumunda parti içindeki liderliği daha fazla sorgulanabilir.  

MUHALEFETİN MAKUS TALİHİ

12 Eylül 2010 referandumuna katılım oranı yüzde 73.71'di. Bundan bir yıl önce yapılan 2009 yerel seçimlerinde, belediye meclisi oylarına göre katılım oranı yüzde 84.06, bir yıl sonra yapılan  2011 genel seçimlerine katılım ise yüzde 83.16 idi.

Genel olarak referandumlara seçimlere oranla daha düşük bir katılım olması beklenir. Cumhurbaşkanlığı seçiminde katılım oranı yüzde 73.72 idi. Cumhurbaşkanlığıyla ilgili değişikliklerin referandumunda da buna yakın bir katılım oranı bekleyebiliriz. 1 Kasım seçimlerindeki yüzde 85'lik katılım oranıyla karşılaştırdığımızda yaklaşık yüzde 10 daha az bir katılım olması muhtemel.

Bu nedenle bu seçimde katılım için heves göstermeyecek seçmen gruplarını etkileyebilmek de sonuçta belirleyici olacaktır.  

7 Eylül 2015 Pazartesi

1 Kasım’da “bindirilmiş kıta” ihtimaline dikkat!

1 Kasım seçimlerine sadece 57 gün kaldı. Tarihimizdeki tüm seçimlerle kıyaslandığında pek çok açıdan bir ilk olacak olan 1 Kasım seçimlerinde siyasi partiler oylarını artırmaya çalışırken, çıkarabilecekleri milletvekili sayısına da odaklanacaklar.

Ülkede yaşayan herkes biliyor ki, 1 Kasım seçimleri aslında yaklaşık olarak 20 milletvekilliği için yapılıyor. 1 Kasım’da 20 milletvekilliği muhalefet partilerinden iktidar partisine geçebilecek mi, geçemeyecek mi, bütün mesele bu. Eğer iktidar partisi bu hedefi başarabilirse ülkenin tüm geleceği değişecek… Yeniden tek başına AKP iktidarı mümkün olabilecek… Başkanlık tartışmaları ve “Yeni Türkiye” kavramları yeniden gündeme gelebilecek.

Halihazırda Meclis’teki her siyasi parti, daha fazla milletvekili çıkarmak için hangi seçim çevresinde kaç oya ihtiyacı olduğunu önceki seçimlere oranla çok daha kesin bir biçimde biliyor. Bazı partiler açısından sonucu değiştirecek oyun planı, belli seçim çevrelerine yoğunlaşmaktan ibaret olabilecek.
Bu nedenle, 1 Kasım Genel Seçimleri her zamankinden çok daha ciddi ve çok daha planlı bir şekilde istismara açık bir seçim olma potansiyeli taşıyor. Meclisteki partilerin niyetlerinden bağımsız olarak durum böyle.
İstisnai özellikleri nedeniyle, 1 Kasım seçimlerinin “sivil denetimi” yalnızca sandık başına ve oy sayımına indirgenemez. Siyasi partiler, Oy ve Ötesi gibi sivil oluşumlar, medya ve oyu ile ülkenin geleceğine etkide bulunmak isteyen herkes ve hatta uluslararası seçim gözetimi görevi yapan AGİT gibi kuruluşlar aşağıdaki bilgilerin detaylarını sorgulamalıdırlar: 
SEÇMEN LİSTELERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI: Bunca kısa sürede seçmen tercihlerinde büyük değişikler gerçekleşmeyebilir. O nedenle 81 il ve 3 büyük il içindeki her seçim çevresinde, askıya çıkmış listelerdeki seçmen sayıları tek tek karşılaştırılmalıdır. Her seçim çevresinde 7 Haziran ile 1 Kasım arasında ne kadar seçmen farkı olduğuna dikkat edilmeli, bu farkların ilgili seçim çevresinde, son milletvekilinin durumunu ne şekilde değiştireceğinin analizi yapılmalıdır.
SON MİLLETVEKİLİNİN KAÇ OYLA BELİRLENDİĞİNİN HESAPLANMASI: 7 Haziran seçimlerinde her bir il ve seçim bölgesinde, seçilmeye hak kazanan son milletvekilinin kaç oy farkla belirlendiği iyi analiz edilmelidir. O seçim çevresinde 1 Kasım için askıya çıkmış olan seçmen sayısındaki değişikliğin, sandalye değişimine neden olup olmayacağına bakılmalıdır.
HER SEÇİM ÇEVRESİNDE SEÇMEN SAYISINDAKİ HAREKETLERİN KAYNAĞININ ARAŞTIRILMASI: 7 Haziran ile 1 Kasım arasında her bir il ve seçim bölgesindeki seçmen artış ya da azalışının kaynağının (ilk kez seçmen olmak, adres değişikliği vb. açılarından) araştırılması önemli olacaktır. Seçmen sayısındaki değişiklik, doğal nedenlerle mi ortaya çıkmıştır, yoksa bindirilmiş seçmen kıtalarının bir ya da birden fazla seçim çevresine yığılması gibi durumlar mı söz konusudur?
ŞÜPHELİ BİR DURUM VARSA; ADRES DEĞİŞİKLİKLERİNE ODAKLANILMASI: Eğer herhangi bir il ve seçim çevresinde adres değişikliği nedeniyle seçim sonucunu değiştirebilecek ölçekte bir seçmen hareketi gözleniyorsa, yeni seçmenlerin hangi il ya da seçim bölgelerinden gelmiş olduğunun araştırılması önemli olacaktır.
Bütün bu bilgilere yaygın ve kolay erişim, 1 Kasım’da seçim güvenliğinin ön koşullarından biri olarak görünmektedir. Kamuoyunun bu bilgilerin sorgulanmasına dönük talebi herhangi bir partiye karşı bir niyet okuma  olarak görülmemeli, seçim sisteminin bütününe duyulan güvenin tesisi öncelikli amaç olmalıdır.
Partilerin il ve ilçe başkanlıkları, seçmen listelerinin kesinleşeceği tarihe kadar, kendi seçim çevreleriyle ilgili bu çalışmayı hızla tamamlamalı, anormallikler tespit ediyorlarsa yasal süreleri içinde gerekli itirazları yapmalı ve partiler seçim güvenliği konusunda şart gözüken tüm ön tedbirleri aldıklarını kamuoyuna ilan etmelidirler.
Öte yandan, verecekleri oyun muhtemel somut etkileri hakkında bilgi sahibi olmak da, bu kadar kısa sürede tekrarlanan bir seçimde her seçmenin en demokratik hakkıdır. Bu nedenle, seçmen olarak hepimiz yukarıdaki bilgileri sorgulayarak oylarımızı belirleme imkanına sahip olabilmeliyiz. Bu, seçmenin bir vatandaş olarak bilgilenme hakkının da doğal parçasıdır.
Bu seçimde seçmenlerin motive edilmesi ve sandığa taşınmaları, daha önceki tüm seçimlerden daha önemlidir. Çünkü, seçimlerin sonucunu belirleyecek olan kararsız seçmenler hem çok daha az sayıdadır, hem de oransal olarak düşük seviyededir.
Türkiye’nin 1 Kasım’ı şaibesiz tamamlayabilmesi çok önemlidir zira, seçimin güvenilirliği ile ilgili ortaya çıkabilecek tartışmalar sonuçta çok sert toplumsal tepkilere yol açabilir. O nedenle oyların şeffaf biçimde sayılması ve tutanakların birleştirilmesi dahil tüm sürece ilişkin tedbirler, devlet organları, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri tarafından alınmalı, oyların güvenliği ile ilgili şaiya ve iddiaların yıkıcı etkisi peşinen ortadan kaldırılmalıdır.
Ancak her şeyden önce, seçmenin kendi seçim bölgesindeki seçmen sayısının 7 Haziran ile 1 Kasım arasında anormal bir biçimde artış göstermediğinden emin olarak sandığa gitmesini sağlamak zorundayız.
Radikal, 7 Eylül  2015

28 Ağustos 2015 Cuma

AKP ile “normal” koalisyon mümkün mü?

AKP ile CHP arasında bir ayı bulan görüşmeler Pazartesi akşam saatleri itibariyle nihayet konuşmaya değer bir noktaya geldi. Ülkenin kaotik gidişatına çözüm olabilecek en önemli alternatif olarak algılanan AKP- CHP koalisyon seçeneğinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini Cuma akşamı net olarak göreceğiz.

Görüşmeler devam eder ve zayıf bir ihtimal gibi görünse de koalisyon kurulabilirse, bu koalisyon “normal” bir koalisyon olabilir mi? Bir başka anlatımla gireceği onca riske karşın CHP, bu koalisyondan ülke, demokrasi ve kendi lehine sonuçlar üretebilir mi?

AKP – CHP koalisyonunun işleyen, dünyada örneklerini gördüğümüz “normal”  bir koalisyon olabilmesi için her şeyden önce AKP’nin yeniden “normal” bir parti olmaya karar vermesi gerekir.  

Evet, 7 Haziran seçimlerinin birinci partisidir, yüzde 40,5 oy almıştır ama AKP, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu 10 Ağustos 2014’ten bu yana normal bir parti değildir. 
  
Bir partinin bütün üyeleri, genel başkanlarının, - üstelik aynı zamanda başbakan olduğu halde -  partinin gerçek lideri olmadığına inanıyorsa…. 

Bir partiyi gerçekte yöneten kişinin resmen o partiyle hiçbir ilişkisi yok ise…  

Bir partiyi fiilen yöneten kişinin, o partiyle ilişkili olması bir Anayasal suç oluşturuyorsa…

O parti “normal” bir parti değildir. O parti içerisinde geçici bir durum söz konusudur ve bu sürdürülebilir bir durum değildir. Eninde sonunda istikrarlı bir dengeye kavuşmak durumundadır, yoksa o parti yok olur gider.

AKP, kendi içindeki ikiliği aşarak istikrarlı bir iç yapıya kavuşma imkanı olarak Başkanlık rejimine bel bağlamıştı ve 7 Haziran seçimlerine bu açıdan yaklaştı. Ancak Erdoğan’a göre tasarlanmış “Başkanlık rejimi” vaadi seçmenden onay almadı. 

AKP artık 10 Ağustos 2014’ten bu yana içinde bulunduğu anormal durumu başkanlık sistemiyle aşamayacağını anlamak ve “normalleşmek” zorundadır. AKP açısından “normalleşme”, partinin yalnızca seçilmiş yetkili organları tarafından yönetilmesini kabullenmek demektir. Bu kadar basit.

Erdoğan’sız bir AKP’nin olamayacağına inanan AKP’lilerin 7 Haziran’dan sonra önlerinde tek bir seçenek kalmıştır: Erdoğan’ı, Çankaya’dan inerek partinin başına geçmeye ikna etmek. Erdoğan ile AKP genel başkanı arasındaki ilişkinin son bir yıldır olduğu gibi devam edebilmesi gerçek bir parlamenter demokraside mümkün değildir. Seçmen 7 Haziran’da AKP’ye “parlamenter demokrasiyi değiştiremezsin” dediğine göre, AKP’nin önünde tek bir seçenek kalıyor: Kendini değiştirmek ve Erdoğan vesayeti altında yönetilmekten çıkarak “normal” bir parti haline gelmek. Aksi takdirde Erdoğan’ın 7 Haziran’da olduğu gibi AKP’ye yeni maliyetleri söz konusu olacaktır.

AKP’nin “normalleşmesi” meselesi sadece bir Davutoğlu – Erdoğan meselesi değildir. Davutoğlu değil de örneğin Sümeyye Erdoğan Başbakan olsa da sonuç değişmez. Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki ilişkileri demokratik kural ve teamüller çerçevesinde yürütemeyen her parti, hem sistemi aşındırır, hem de kendisi aşınır ve sonuçta kaybeder.

Örnek olarak verdim ama, eğer AKP’liler arasında Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı, Sümeyye Erdoğan’ın Başbakan olduğu bir düzeni hayal edenler var ise onlara Fransız Ulusal Cephe Partisi’nin onursal başkanı Jean Marine Le Pen ile kızı, partinin mevcut genel başkanı Marine Le Pen arasındaki ilişkiden ders almalarını öneririm.

Mayıs 2015’te, Ulusal Cephe Partisi genel başkanı Marine Le Pen, partinin onursal başkanı ve aynı zamanda babası olan Jean-Marie Le Pen hakkında medyaya şöyle bir açıklama yaptı: “O artık parti adına konuşmamalı. Onun önerileri artık partiyi bağlamayacak. Yönetimde olmadığı partinin hala varlığını sürdürmesine ve gücünü artırmasına maalesef tahammül edemiyor. Partiye oy verenlerin görüşlerine artık saygı göstermesi gerekir.”  

Benzeri bir örnek Tayland’da da yaşandı. Tayland’ın ilk kadın başbakanı Yingluck Shinawatra Mayıs 2011’de ağabeyi Thaksin Shinawatra’ın kurduğu partiden başbakan seçilmişti. Ama, görevini kötüye kullandığı için askeri darbeyle görevinden uzaklaştırılmış olan ve Dubai’de kaçak yaşayan ağabeyinin 2011 - 2014 boyunca partiyi ve ülkeyi dışardan yönetmesine ses çıkaramadı. Gerçek bir başbakan gibi davranamadı. Öz abisinin kanun dışı taleplerine karşı koyamadı. Sonunda ülkede olaylar patlak verdi ve Mayıs 2014’te Anayasa Mahkemesi tarafından görevinden alındı. Bugün Yingluck’ın elinde ne başbakanlık koltuğu kaldı, ne de parti…

Bu örnekler de gördüğümüz gibi, davulun ve tokmağın başka ellerde olmasına dayalı bir sistem, sistem değildir ve uzun vadeli yürümesi de imkansızdır. İmkansızdır, çünkü eşyanın ve siyasetin tabiatına aykırıdır.

AKP ile koalisyon yapmak için son derece öz verili bir tutum sergileyen ve aslında pek çok şeyi riske eden CHP’nin de her şeyden önce hangi AKP ile koalisyon yapmakta olduğu konusunda kafasının net olması şarttır. Söğütözü’nden, parti genel merkezinden yönetilen AKP mi, Beştepe’den Saray’dan yönetilen AKP mi?  Çünkü Kılıçdaroğlu’nun daha sonra seçmene dönüp, “Ben Davutoğlu ile koalisyon yaptığımı sanıyordum, meğer Erdoğan ile yapmışım” deme hakkı ve lüksü yoktur.

Cuma akşamından itibaren görüşmelerin devam edebilme ihtimali ortaya çıkarsa, belki de CHP yönetiminin daha önce ilan ettiği 14 ilkeden “Cumhurbaşkanı anayasal sınırlar içine çekilmelidir” şeklindeki ilkenin Erdoğan’a siyasi husumetten kaynaklanmadığını, bu ilkenin aslında en çok AKP’nin “normalleşebilmesi” için gerekli olduğunu muhatabına anlatabilmesi gerekir. Tabi muhatabının dinleme gücü varsa.

Radikal, 12 Ağustos 2015

10 Temmuz 2015 Cuma

Erken seçimde AKP kazanmaz, kaybeder.

Seçim gecesinden beri "Saray" sık sık erken seçimden, yeniden seçimden bahsediyor. Oysa ki, 7 Haziran Genel Seçimlerinde seçmen çok net bir irade ortaya koymuştu. 7 Haziran'da seçmen Yeni Türkiye olarak formülize edilen "Başkanlık" rejimini istemediğini, "Parlamenter Demokratik Rejim" içinde uzlaşma aradığını, toplumsal barıştan yana olduğunu yüksek sesle haykırdı.

Gelinen noktada açıkça anlaşılıyor ki, başta Sn. Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP çevreleri bu iradeye kulak vermek istemiyor. O nedenle de bir müddet sonra koalisyon pazarlıklarının sonuç vermemesi gibi bir durumla karşı karşıya kalabiliriz.


Bizce erken seçimden AKP ve Saray lehine sonuç çıkması imkansız. Nedenlerini Çarşamba günü CNN TÜRK'te yayınlanan Her Şey programında Mirgün Cabas'a ifade ettik...