Necati Özkan ve Seçim Zamanı

Yeni Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeni Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2015 Pazartesi

1 Kasım’da “bindirilmiş kıta” ihtimaline dikkat!

1 Kasım seçimlerine sadece 57 gün kaldı. Tarihimizdeki tüm seçimlerle kıyaslandığında pek çok açıdan bir ilk olacak olan 1 Kasım seçimlerinde siyasi partiler oylarını artırmaya çalışırken, çıkarabilecekleri milletvekili sayısına da odaklanacaklar.

Ülkede yaşayan herkes biliyor ki, 1 Kasım seçimleri aslında yaklaşık olarak 20 milletvekilliği için yapılıyor. 1 Kasım’da 20 milletvekilliği muhalefet partilerinden iktidar partisine geçebilecek mi, geçemeyecek mi, bütün mesele bu. Eğer iktidar partisi bu hedefi başarabilirse ülkenin tüm geleceği değişecek… Yeniden tek başına AKP iktidarı mümkün olabilecek… Başkanlık tartışmaları ve “Yeni Türkiye” kavramları yeniden gündeme gelebilecek.

Halihazırda Meclis’teki her siyasi parti, daha fazla milletvekili çıkarmak için hangi seçim çevresinde kaç oya ihtiyacı olduğunu önceki seçimlere oranla çok daha kesin bir biçimde biliyor. Bazı partiler açısından sonucu değiştirecek oyun planı, belli seçim çevrelerine yoğunlaşmaktan ibaret olabilecek.
Bu nedenle, 1 Kasım Genel Seçimleri her zamankinden çok daha ciddi ve çok daha planlı bir şekilde istismara açık bir seçim olma potansiyeli taşıyor. Meclisteki partilerin niyetlerinden bağımsız olarak durum böyle.
İstisnai özellikleri nedeniyle, 1 Kasım seçimlerinin “sivil denetimi” yalnızca sandık başına ve oy sayımına indirgenemez. Siyasi partiler, Oy ve Ötesi gibi sivil oluşumlar, medya ve oyu ile ülkenin geleceğine etkide bulunmak isteyen herkes ve hatta uluslararası seçim gözetimi görevi yapan AGİT gibi kuruluşlar aşağıdaki bilgilerin detaylarını sorgulamalıdırlar: 
SEÇMEN LİSTELERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI: Bunca kısa sürede seçmen tercihlerinde büyük değişikler gerçekleşmeyebilir. O nedenle 81 il ve 3 büyük il içindeki her seçim çevresinde, askıya çıkmış listelerdeki seçmen sayıları tek tek karşılaştırılmalıdır. Her seçim çevresinde 7 Haziran ile 1 Kasım arasında ne kadar seçmen farkı olduğuna dikkat edilmeli, bu farkların ilgili seçim çevresinde, son milletvekilinin durumunu ne şekilde değiştireceğinin analizi yapılmalıdır.
SON MİLLETVEKİLİNİN KAÇ OYLA BELİRLENDİĞİNİN HESAPLANMASI: 7 Haziran seçimlerinde her bir il ve seçim bölgesinde, seçilmeye hak kazanan son milletvekilinin kaç oy farkla belirlendiği iyi analiz edilmelidir. O seçim çevresinde 1 Kasım için askıya çıkmış olan seçmen sayısındaki değişikliğin, sandalye değişimine neden olup olmayacağına bakılmalıdır.
HER SEÇİM ÇEVRESİNDE SEÇMEN SAYISINDAKİ HAREKETLERİN KAYNAĞININ ARAŞTIRILMASI: 7 Haziran ile 1 Kasım arasında her bir il ve seçim bölgesindeki seçmen artış ya da azalışının kaynağının (ilk kez seçmen olmak, adres değişikliği vb. açılarından) araştırılması önemli olacaktır. Seçmen sayısındaki değişiklik, doğal nedenlerle mi ortaya çıkmıştır, yoksa bindirilmiş seçmen kıtalarının bir ya da birden fazla seçim çevresine yığılması gibi durumlar mı söz konusudur?
ŞÜPHELİ BİR DURUM VARSA; ADRES DEĞİŞİKLİKLERİNE ODAKLANILMASI: Eğer herhangi bir il ve seçim çevresinde adres değişikliği nedeniyle seçim sonucunu değiştirebilecek ölçekte bir seçmen hareketi gözleniyorsa, yeni seçmenlerin hangi il ya da seçim bölgelerinden gelmiş olduğunun araştırılması önemli olacaktır.
Bütün bu bilgilere yaygın ve kolay erişim, 1 Kasım’da seçim güvenliğinin ön koşullarından biri olarak görünmektedir. Kamuoyunun bu bilgilerin sorgulanmasına dönük talebi herhangi bir partiye karşı bir niyet okuma  olarak görülmemeli, seçim sisteminin bütününe duyulan güvenin tesisi öncelikli amaç olmalıdır.
Partilerin il ve ilçe başkanlıkları, seçmen listelerinin kesinleşeceği tarihe kadar, kendi seçim çevreleriyle ilgili bu çalışmayı hızla tamamlamalı, anormallikler tespit ediyorlarsa yasal süreleri içinde gerekli itirazları yapmalı ve partiler seçim güvenliği konusunda şart gözüken tüm ön tedbirleri aldıklarını kamuoyuna ilan etmelidirler.
Öte yandan, verecekleri oyun muhtemel somut etkileri hakkında bilgi sahibi olmak da, bu kadar kısa sürede tekrarlanan bir seçimde her seçmenin en demokratik hakkıdır. Bu nedenle, seçmen olarak hepimiz yukarıdaki bilgileri sorgulayarak oylarımızı belirleme imkanına sahip olabilmeliyiz. Bu, seçmenin bir vatandaş olarak bilgilenme hakkının da doğal parçasıdır.
Bu seçimde seçmenlerin motive edilmesi ve sandığa taşınmaları, daha önceki tüm seçimlerden daha önemlidir. Çünkü, seçimlerin sonucunu belirleyecek olan kararsız seçmenler hem çok daha az sayıdadır, hem de oransal olarak düşük seviyededir.
Türkiye’nin 1 Kasım’ı şaibesiz tamamlayabilmesi çok önemlidir zira, seçimin güvenilirliği ile ilgili ortaya çıkabilecek tartışmalar sonuçta çok sert toplumsal tepkilere yol açabilir. O nedenle oyların şeffaf biçimde sayılması ve tutanakların birleştirilmesi dahil tüm sürece ilişkin tedbirler, devlet organları, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri tarafından alınmalı, oyların güvenliği ile ilgili şaiya ve iddiaların yıkıcı etkisi peşinen ortadan kaldırılmalıdır.
Ancak her şeyden önce, seçmenin kendi seçim bölgesindeki seçmen sayısının 7 Haziran ile 1 Kasım arasında anormal bir biçimde artış göstermediğinden emin olarak sandığa gitmesini sağlamak zorundayız.
Radikal, 7 Eylül  2015

10 Temmuz 2015 Cuma

Erken seçimde AKP kazanmaz, kaybeder.

Seçim gecesinden beri "Saray" sık sık erken seçimden, yeniden seçimden bahsediyor. Oysa ki, 7 Haziran Genel Seçimlerinde seçmen çok net bir irade ortaya koymuştu. 7 Haziran'da seçmen Yeni Türkiye olarak formülize edilen "Başkanlık" rejimini istemediğini, "Parlamenter Demokratik Rejim" içinde uzlaşma aradığını, toplumsal barıştan yana olduğunu yüksek sesle haykırdı.

Gelinen noktada açıkça anlaşılıyor ki, başta Sn. Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP çevreleri bu iradeye kulak vermek istemiyor. O nedenle de bir müddet sonra koalisyon pazarlıklarının sonuç vermemesi gibi bir durumla karşı karşıya kalabiliriz.


Bizce erken seçimden AKP ve Saray lehine sonuç çıkması imkansız. Nedenlerini Çarşamba günü CNN TÜRK'te yayınlanan Her Şey programında Mirgün Cabas'a ifade ettik...

16 Haziran 2015 Salı

Demirtaş ve "Strateji" kazandı

Pek çok kesimden yükselen itirazlara rağmen otoriter bir başkanlık rejiminin; “Yeni Türkiye” ambalajıyla ülkeye dayatılması seçimin sonucunu belirleyecek seçmen kesimlerinde derin bir korku yaratmıştı. Ekonomik programa yönelmeyi seçen CHP’nin aksine HDP, bu korkuya cevap verdiği ölçüde kazanacağını erkenden kavradı.
HDP’nin seçim stratejisi, tam da bu nedenle   korku odaklı bir iletişim perspektifi üzerinde şekillendi. “Ya HDP barajı geçemezse, düşünün neler olur?” 
Sözkonusu olan,  gerçekçi bir korkuydu ve oluşması muhtemel Meclis aritmetiği dolayısıyla HDP bu korkuya neredeyse matematiksel kesinlikte bir çare de önerebilmekteydi.  Bu nedenle HDP  kampanyası, odağına seçmenin korkularını aldı ama korku – umut dengesini de makul bir düzeyde tutmayı başardı.
Açıktı ki,  daha da baskıcı bir “Erdoğan rejimi”ne geçme korkusu seçmenlerin bir kısmına “HDP’ye evet” dedirtecekti. Ama aynı zamanda geçerli ikinci bir korku daha vardı: “Ya HDP,  Erdoğan’la gizlice anlaştıysa? Ya da seçimden sonra anlaşırsa?” Bu korku da kararsız seçmende “HDP’ye hayır!” eğilimini güçlendirebilirdi.  Bu nedenle Selahattin Demirtaş çıktı; basit ve etkili bir şekilde tek bir cümleyle Erdoğan’a “Seni başkan yaptırmayacağız”dedi. HDP kampanyası o gün en önemli eşiği atlamıştı.
HDP seçmen korkularına dayalı bu stratejiye odaklanmakla kalmadı, Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve diğer parti sözcülerinin ağzından defalarca verilen söze ihanet edilmeyeceğine ilişkin açıklamalar yaptı. HDP sözcüleri kararsız seçmenin ikna edilmesinin bu ikinci korkunun aşılmasına bağlı olduğunu anlamıştı.
Pazarlama literatürüyle ifade edecek olursak, HDP’nin barajı aşmaya odaklı konumlandırması basit ve netti: “Erdoğan’ı durdurabilecek tek parti!”
DEMİRTAŞ, ERDOĞAN’A KARŞI KAZANDI
Bu açıdan bakıldığında, 7 Haziran genel seçimleri aslında iki kişi arasında geçti diyebiliriz: Kendisi için tasarlanmış bir “sözde Başkanlık rejimini”kurmak için “400 milletvekili verin ve bu iş huzur içinde çözülsün” diyen Recep Tayyip Erdoğan ile Meclis kürsüsüne çıkıp “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek inen Selahattin Demirtaş arasında…
42 yaşında genç bir lider olan Selahattin Demirtaş 7 Haziran seçimlerinde karizması ve sempatisiyle, siyaset yapma üslubuyla partisine fazladan oy kazandırabilen tek lider oldu. HDP ile birlikte bu seçimde oyları artan diğer bir parti de MHP’dir, ancak  bu artışta Bahçeli’nin liderliğinin etkisinin önemli bir unsur olduğunu söylemek zor. 
EKONOMİK VAATLER
Seçmen tercihlerine ilişkin olarak söylenen “Seçmen cebindeki paraya bakar” genel tespiti doğrudur ancak, olağan koşullar altında doğrudur.  Pek çok seçmen segmenti için 7 Haziran’ın normal bir seçim olamayacağı açıktı. Ayrıca, 17 – 25 Aralık soruşturmalarından sonra ortaya çıkan durum nedeniyle, AKP seçmen dönüp cebindeki paraya bakmasın diye olağanüstü koşullar yaratmaya çalışıyor ya da bu algıyı güçlendirmeye çalışıyordu.
HDP barajı geçerse, “HDP’liler Türkiye’yi çok iyi yönetirler, hayatımızı muazzam iyileştirirler” inancından dolayı geçmeyecekti. Buna rağmen “Ekonomik Vaatler”de bulunmaktan geri durmadı. Çünkü bu vaatler belki kimsenin oy tercihini etkilemeyecekti ama, HDP’nin bir Türkiye partisi olarak algılanmasını pekiştirecekti.

YENİ KİMLİK KONUMLANDIRMASI : “BİZ’LER MECLİSE”

Asgari ücretin 1800 lira olması gibi somut ekonomik vaatler içerse de HDP kampanyasının “umut” boyutu  bir “kimlik siyaseti” stratejisi üzerinde yükseldi. Ancak bu, bugüne kadar alışık olduğumuz türden ayrılan bir kimlik siyasetiydi. Burada “çoğul kimlikler” yani “bizler”merkezi bir yer tutuyordu. Ve bütün kimlikleri içermeyi öneren, bütün kimlikleri eşitlemeyi vaat eden bir dil kullanılıyordu. Bu vaat, demokrasinin sıcak yüzüydü.

Makul bir korku – umut dengesinin de bir gereği olarak, HDP şarkılı türkülü, güleryüzlü bir reklam kampanyası yürüttü. O kadar ki TV filmlerinde iki eş başkanı halay çekerken ya da hiç konuşmaksızın HDP seçim şarkısı eşliğinde gülümserken bile gördük. HDP halay çeken eş başkanlar filmiyle, CHP’nin 2014 yerel seçimlerindeki, belediye başkan adaylarının hep birlikte “Hayat Bayram Olsa” şarkısını söylediği reklam filminden sonra, “güleryüzlü, insana umut veren bir siyaset” mesajı verme yolunda yeni bir örnek oluşturdu.
Selahattin Demirtaş’ın kendisi de, HDP kampanyasındaki mesajlarla uyum içerisinde bir performans sergiledi. Seçmen, Demirtaş’ı ekranlarda gördükçe HDP’nin Türkiyelileştiğine, bir Türkiye partisi olma yoluna girdiğine daha fazla ikna oldu.
SAMİMİYET, TEVAZU, ESPRİ, HAZIRCEVAPLIK
Selahattin Demirtaş, samimiyetiyle, tevazusuyla seçmenin gönlünde, partisinin aldığı oyun üzerinde bir yer kazandı, geniş kesimler tarafından sevildi. 
Sosyal medyada, sevenleri arasında “Selocan”, “Selo başgan” gibi lakaplarla da çağrılan Demirtaş hiç şüphesiz yeni seçmene ulaşma yolunda sosyal medyayı en etkin kullanan liderdi. Bizzat kendisinin yazdığı anlaşılan tweet’lerle sosyal medyanın ruhuna ve imkanlarına en uygun biçimde davrandı.
HDP bu kampanyada barış yolunda ilerleme kararlılığını gösterdi ve kendilerinin de farkında oldukları gibi, dikkate değer ölçüde emanet oy aldı. Ne var ki bu kampanya dönemindeki dilini ve kapsayıcı yaklaşımını koruyup geliştirdiği ölçüde HDP’nin bu emanet oyları kalıcı hale getirmesi ve yeni seçmenler kazanması kuvvetle muhtemel.
KÜRT SİYASETİNİN ARTIK YENİ BİR LİDERİ DAHA VAR
Bir partinin üst yönetimi kaç kişiden meydana gelirse gelsin, partinin ideolojisi ve programı ne olursa olsun sonuçta seçmen lidere oy verir. Lider, partisinin ideolojisini, programını, vaatlerini seçmenin anlayacağı, sevebileceği ve ikna olabileceği şekilde anlatabildikçe lider olur.
Selahattin Demirtaş, 7 Haziran’da elde ettiği sonuçla Kürt siyasi hareketinin kaderini değiştirmeyi başardı. Kürt siyasi hareketinin son 10 seçimde alabildiği ortalama 5,1’lik seçmen desteğini %13.1’e çıkaran asli güç oldu.
Demirtaş bu performansla Kürt siyasi hareketi içerisindeki rüştünü de ispat etmiş oldu. Başlangıçta liderliği çok da istenmediği halde (Demirtaş’ın BDP’de kalması iradesi sergilendiği ve bu nedenle BDP’den ayrılan son kişilerden biri olduğu hatırlanırsa) HDP’yi bir etnisite partisi olmaktan çıkarıp Türkiye partisi haline getirdi ve büyütüp önünü açtı.
Demirtaş’ın bu muazzam başarısı, silahlı mücadeleyi başlatan ve halen dağda elde silah beklemeye devam eden kadroların varlığını Kürt seçmenler nezdinde de daha fazla sorgulanır hale getirdi. 

Demirtaş artık “Erdoğan’ı durduran”,  “çözüm süreci”ni güçlendiren ve toplumu kalıcı barış yolunda umutlandıran güçlü bir aktör olarak siyaset sahnesindedir.
Radikal, 13 Haziran 2015

14 Haziran 2015 Pazar

AKP neden kaybetti?

Her seçim gelecek için bir referandumdur. Her seçimin karakteri farklıdır. Her seçimde toplumsal ana ihtiyaçlardan biri daha baskın hale gelir. Her seçimde zamanın ruhu başkadır. Ve her seçimde toplumsal umutlar ve korkular biçim değiştirir. Siyasi kadroların asıl görevi, seçimler öncesi toplumsal fotoğrafı doğru anlamak ve beklentiye uygun strateji geliştirmektir.
7 Haziran genel seçimleri bu anlamda ekonominin geleceğinin değil, rejimin geleceğinin oylanacağı bir seçim olmaya doğru gidiyordu. 13 yıllık iktidarının sonunda AKP hükümetlerinin ekonomik performansı, on bin dolarlık bir ortalama kişisel gelire gelip takılmış, AKP kadroları daha ileri hamle yapma kapasitesini yitirmişti. 
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ GERÇEKLİKTEN UZAKLAŞTI
Ahmet Davutoğlu’nun dışişlerinde “Sıfır Sorun” söylemiyle başlangıçta yarattığı olumlu etki, bir müddet sonra “Yeni Osmanlıcılık” iddiasına doğru evrilince, hem içeride hem de dışarıda işler arap saçına dönmeye başladı. 2011 seçimlerinde elde edilen mutlak güçten sonra AKP, gerçeklikten uzaklaşmaya başladı.
Gezi Protestoları ve 17-25 Aralık soruşturmaları AKP cenahında öylesine kalıcı hasarlar yarattı ki, durumdan kurtulmak için içi boş “Yeni Türkiye” kavramı icat edildi. Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilince “Yeni Türkiye” diye pazarlanan kavramın “Türk tipi başkanlıktan” ibaret olduğu ortaya çıktı.
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ DÜŞMANLAŞTIRMA STRATEJİSİNDE MAKULU AŞTI
Seçim kazanmak istiyorsanız, seçmeni, diğer partilerin siyasi rakipleriniz  değil düşmanlarınız olduğuna inandırmak bir süre işinize yarayabilir. Siyasetin ve siyasi iletişimin dünya tarihi bu tür “düşmanlara” karşı yürütülen ve sonuç almış kampanyalarla doludur.
Karşınızda rakipleriniz varsa ortada bir “yarış” var demektir. Rakipleri yenmek için yapabileceklerinizin normal demokrasilerde ve normal seçim süreçlerinde sınırları vardır. Yarışın kurallarına uymanız gerekir örneğin…
Ama karşıda rakipler değil de “düşmanlar” varsa… O zaman bir “yarış” değil bir “savaş” var demektir… Ve savaşı kazanmak için yapılabileceklerinizin sınırları, çok genişler. AKP son üç seçimde siyasi rakiplerle değil, iç ve dış düşmanlarla savaşmakta olduğuna seçmeni inandırmaya dayalı kampanyalar yürüttü. 7 Haziran’a gelinceye kadar bu stratejiden oldukça da faydalandı. 
Ancak iktidardaysanız, karşınızda düşmanlar olduğunu söyleyerek geçirebileceğiniz süre sınırlıdır. Size inananlar makul bir sürenin sonunda sizden o düşmanları yenmenizi  ve savaşı bitirip memlekete huzuru getirmenizi bekler. İktidar olmanın gereği budur çünkü.
AKP işte bu makul süreyi aştı. Ne yalancı çoban hikayesini hatırlatan bir şekilde “düşman düşman” diye bağırması bitti… Ne de o hayali düşmanları yenebildi.  AKP düşmanları yenemediği gibi, düşman sayısını da, komplolarını da şevkle artırmaya devam etti. O kadar ki, herhangi bir olayda AKP’ye karşı bir “düşman komplosu” bulup çıkararak “Erdoğan’ın iltifatına mazhar olmak” havuz medyası yazarları arasında, kariyer planlamasının bir parçası haline gelmişti. İşler öylesine çığırından çıktı ki, yaşanan bayağılıklar, bütünüyle mizahın ve psikolojinin bir konusu haline geldi. 
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ LİDERİ KONUSUNDA KAFASI KARIŞTI
Ancak AKP’nin propaganda mekanizmasını yönetenler Erdoğan merkezli “düşünmeye” o kadar alışmıştı ki, bu durumu fark etmediler bile. AKP iktidarını değil “reis”lerini, “patron”larını ultra yetkilerle donanmış başkan yaptırmayı hedefleyen bir stratejiye hapsoldular. Bunun için en iyi bildikleri şeye - aslında tek bildikleri şeye - Erdoğan’ın karizmasını öne çıkarmaya sarıldılar. Ve Erdoğan “sahaya” indi.
Aslında sahaya inmek zorunda kaldı. Çünkü Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” şeklindeki tek cümlelik stratejik hamlesi, tüm AKP kadrolarının ve bizzatihi Erdoğan’ın kendisinin kimyasını bozdu. AKP kampanyası o tarihten sonra darmadağın oldu.
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ MESAJ KARMAŞASI YARATTI
Böylece AKP kampanyası iki koldan ilerlemeye başladı. Bir yandan “kutsal davanın kutsal kahramanı” Erdoğan “düşmanlarla” çarpışıyor; bir yandan da Davutoğlu “bir şeyler” söylüyordu. Davutoğlu, kelimenin tam anlamıyla “bir şeyler” söylüyordu. Çünkü, AKP kampanyası Davutoğlu’nun nasıl konumlandırılacağına, temel olarak ne diyeceğine karar verilemeden hazırlanmış gibi duruyordu. Olan tam bir mesaj keşmekeşi, amacı ve hedefi belirsiz bir iletişim bombardımanıydı.
Davutoğlu kampanyası “Onlar konuşur, Ak Parti Yapar” diyordu, “Milletin kararı, istikrarın devamı” diyordu, “Canım Türkiyem” diyordu, “Var mısın Türkiye” diyordu, “Yeni Türkiye yolunda ikinci yarı başlıyor” diyordu, dedikçe diyordu… 
Artık neyi niçin dediklerini kendileri bile fark edemez oldular. Örneğin Davutoğlu’na bir yer bulabilmek adına; “Yeni Türkiye” söylemi, AKP’nin reformlarıyla ve icraatlarıyla gerçekleştirdiği bir dönüşümün adı olmaktan çıkarıldı, giderek uzaklaşan bir hedef haline getirildi.
Meğer AKP aslında “Yeni Türkiye’yi” kurmamıştı da Yeni Türkiye’ye giden yolda birinci yarıyı tamamlamıştı. Daha bu işin ikinci yarısı vardı. Belki de yoktu. Çünkü  örneğin AKP’nin Davutoğlu kampanyası  bir yandan “Yeni Türkiye yolunda ikinci yarı başlıyor” derken bir yandan da kampanyanın son filmi  “Biz birlikte Türkiye’yiz, Yeni Türkiye’ye selam olsun” diyerek bizlerin aslında Yeni Türkiye olduğumuzu söylüyordu. 
Bu arada Erdoğan’ı “Yeni Türkiye’nin kurucusu” olarak selamlayan, Aktroller olarak bilinen sosyal medya organizasyonuna “Yeni Türkiye Dijital Ofisi” adını veren AK Parti kadrolarına “Yeni Türkiye”nin henüz kurulmadığı, daha ilk yarıda olduğumuzu söylemeye belli ki  fırsat bulunamamıştı.
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ PSİKOLOJİK VE AHLAKİ ÜSTÜNLÜĞÜ YİTİRDİ

Netice itibariyle AKP’nin 2015 kampanyası Erdoğan ve Davutoğlu kampanyaları olarak iki koldan yürüdü. Davutoğlu kampanyası, Davutoğlu’nun liderliği gibi, kendine özgü bir karaktere sahip olmaktan uzak, ne olduğu belirsiz bir mesaj yığınıydı. Bu nedenle dikkate değer bir etki yaratamadı. 

Erdoğan kampanyası ise seçmene “bildiğimiz Erdoğan”ı; bir türlü yetinmeyen, hep daha fazlasını isteyen, her hak talebine ve her farklı sese bağıran çağıran, hiç bir makamda huzur bulmayan ve huzur vermeyen Erdoğan’ı bir kez daha göstermekten ibaretti. Ama seçmenin önemli bir bölümünün aynı filmi tekrar tekrar görmeye tahammülü artık kalmamıştı.  

Üstelik, her iki kampanyada da aynı şiddet tonu, aynı sertlik ve nobran üslup birden hakim olunca, seçmen Erdoğan’ın hem başkan, hem cumhurbaşkanı, hem başbakan olmak isteyen ruh halinin gelecekte nerelere mal olabileceğini gördü. Seçmen hem Erdoğan’ın hem de Davutoğlu’nun, ülkenin geleceği ile gerçekten ilgilenmediğini, asıl konunun başkanlık talebinden ibaret olduğunu net olarak anladı.

AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ HESAP VERMEYE YANAŞMADI

Partiler, çekirdek seçmenleriyle aralarında oluşturdukları bir mutabakatın üzerinde yükselirler. AKP son yıllarda bu mutabakatı sarsan, çekirdek seçmenlerinin canını sıkan şeyler yaptı. Bunların başında yolsuzlukla meselesi geliyordu. AKP yönetiminin yolsuzluk konusundaki tutumunun, AKP’lileri de rahatsız eden bir boyuta geldiği pek çok araştırmada açıkça ortaya çıkıyordu. Seçmen 30 Mart’ta geçici olarak AKP’yi korumuştu ama, iddiaların asılsızlığına asla ikna olmamıştı.

Ayrıca Soma, İşçi kazaları, Gezi olayları gibi toplumsal kırılma anlarının sorumlularını bile yargıdan kaçırma… Yargıyı ve idari yapıyı tahrip ederek, ülkeyi bir aşiret devletine çevirme… Sayıştay raporlarını işlevsizleştirme ve kamu harcamalarının Meclis denetiminden kaçırılması… Çözüm meselesini sadece istihbarat örgütüne havale eden yaklaşımlar… Kürtleri siyasi kadrolarını çözüm sürecinde oyalama, Dolmabahçe mutabakatı bir haftada yok sayma… Muhafazakar Kürt seçmeni Kürtçe Kuran meali ile oyalama gibi taktikler… Saray ve sarayla ortaya çıkan lüks - şatafat, Diyanet İşleri Başkanı’na Mercedes makam aracı…

SONUÇ: “YENİ OSMANLICILIK” HAYALİNE SEÇMENDEN OSMANLI TOKATI
Tüm bunlar AKP’nin kaybetmesinin diğer önemli nedenleri oldu. Seçmen
7 Haziran’da gerçeklikten uzaklaşan, uzaklaştıkça topluma “Yeni Osmanlıcılık” ve hatta “Osmanlıca dili” gibi projeler dayatan ve “Başkanlık ta başkanlık” diye tutturan gidişata muazzam bir Osmanlı tokatı savurdu. AKP tarihinde ilk kez tüm illerde oy kaybetti.

AKP ve Erdoğan 7 Haziran’da alınan sonucun geçici olduğunu düşünürse, bu günleri bile mumla arayacak noktaya gelecektir.

Radikal, 11 Haziran 2015

30 Kasım 2014 Pazar

Yunanistan ve kalabalıklar içindeki yalnız insan

Reklam sektörünü bir tarafa bırakacak olursak, Yunanistan'da sokaktaki kalabalıklar içindeki fertler için de durumun gerçekten zor olduğunu söyleyebiliriz. Resmi işsizlik oranı tüm Avrupa ekonomilerinin iki katının üzerinde. Gerçekte ise çok daha yüksek. Yarı zamanlı ya da geçici iş bulabilenler kendilerini şanslı kabul ediyor.

Yüzbinlerce iyi eğitimli Yunan vatandaşı ülkeyi terketmiş. Giderken sahip oldukları nakti de götürmüşler. Benzer şekilde girişimcilerin büyük kısmı yatırımlarını yurtdışına kaydırmışlar. Nakit varlığa sahip olan rantiyerlerin önemli kesimi de paralarını güvenli limanlara nakletmişler.

Bu tür imkanı olmayanlar ise sadece tutunmaya çalışıyorlar. Havaalanından bizi alan, konuşkan, iyi eğitimli ve iyi İngilizce bilen taksi şöförü ile yaptığımız sohbette, tüm bu yıkıma neden olan siyasetçilere karşı duyulan öfkeye şahit olduk.

Taksiciye göre, ülkeyi yöneten muhafazakar “Yeni Demokrasi Partisi”ile sosyal demokrat “PASOK”tan oluşan büyük koalisyon tam bir hırsızlar çetesi. 300 üyeli parlamentoda 5000’den fazla memurun istihdam edildiğini ve bu memurların tamamının parlamenterlerin yakın akrabaları olduğunu küfrederek anlatıyor. Taksicinin küfrettiği bir diğer siyasetçi Angela Merkel. Başlarına gelen bunca sıkıntının bir diğer sorumlusunun Almanya Başbakanı olduğuna inanıyor.

Taksicinin arabasına astığı Ortodoks ikonlarından muhafazakar biri olduğunu hissediyoruz. Yeni bir partinin veya liderin dertlerine deva olup olamayacağını soruyoruz. “Asla. Hiç olmazsa bunlar bir parça doydu. Bir de yeni gelecek açları mı doyuralım?” diye cevap veriyor ve ekliyor: “Ya kilise yönetime el koymalı veya yargıçlar. Hiç olmazsa onlara güvenebiliriz.”

Görünen o ki, siyasi partiler sistemine inanç çökmüş. İlk seçimde Sol Parti'nin iktadara gelebileceği ve aşırı sağın da, aşırı güçleneceği anlaşılıyor.

Varlıklı kesimlere kriz uğramamış…

Özetle, Atina sokaklarında umutsuzluğu, kızgınlığı ve şaşkınlığı her yerde yaşadık, gördük. Ama bu gördüklerimiz fotoğrafın sadece bir yüzü. Bir de başka yüzü var.

Akşamları gittiğimiz birinci sınıf restoranlar tıklım tıklım doluydu. Tavernalar ve Buzuki restoranlarında rezervasyonsuz yer bulmak neredeyse imkansızdı. Pahalı otomobil markaları satan galeriler yeni model arabalarla doluydu. Ve eğlence mekanlarını dolduran hanımların, beylerin kıyafetlerine ve keyiflerine diyecek yoktu. Gece hayatının vur patlasın çal oynasın kesimi, mutlu azınlık olmanın tüm nimetlerinden yararlanıyordu.

Atinalıların ezici çoğunluğu umutsuzluğu derinlerde yaşarken, varlıklı azınlığın hayat tarzında bir gerileme olmamıştı. Muhtemel ki, iş gücünün ve taşınmazların ucuzlaması, bu sınıfın keyfini daha da artırmıştı. Şarkılar söyleniyor, göbekler atılıyor, tabaklar kırılıyordu… Bu sınıfın fertlerinin ertesi gün çalışmak gibi bir derdinin olmadığı anlaşılıyordu. Bir arkadaşımız gece karşılaştığımız bu fotoğrafı “Yunanistan’da sadece salaklar ve saatler çalışır” diye özetledi.

Yunanistan krizde, “Yeni Türkiye” uçuyor, öyle mi?

Özetle Yunanistan’daki sosyal psikoloji bir hayli dalgalı. Krizin ne zaman biteceği kestirilemiyor. Umutsuzluk umutsuzluğu tetikliyor. Ama yine de bir gariplik var. Çünkü zengin kesimin zenginliği devam ediyor. İster istemez düşünüyorsunuz: Sanayi durduysa, ticaret can çekişiyorsa, yaratıcı beyinler dış ülkelere göç ettiyse “Nereden geliyor bu değirmenin suyu?” diye…

Son bir kaç yıl boyunca Türkiye’de hükümete yakın medya öyle bir rüzgar estirdi ki, Türkiye ekonomik olarak uçarken, neredeyse tüm Avrupa ve özellikle Yunanistan kırılıyor ve sanki bizim yardımımıza muhtaç. Neredeyse ülkece yardım kampanyaları açacağız ve sefalet içindeki Avrupa’ya yardıma koşacağız.


Gerçek durumu merak ediyorsanız, şu tabloya iyi bakın. Açıkça göreceğiniz gibi ekonomik krizden “kırılan” Yunanistan’ın bugünkü kişi başı milli geliri, kendini dünya gücü sanan Yeni Türkiye’nin 12 yılda erişebildiği rakamın hala 2 katı!

Yunanistan, kişi başı gelir 24.000 dolardan 18.000 dolara düştüğüne ağlıyor. Bizde züğürt tesellisine devam ediyor. Çünkü biz kişi başı 10.000 dolara eriştiğimiz için (Doların artışıyla an itibariyle 9.300 dolar seviyesinde!) Osmanlı İmpatarorluğu’nu yeniden kurmakta olduğumuza inandırılıyoruz.

Radikal, 2 Ekim 2014

16 Eylül 2014 Salı

En büyük 10 ekonomiden biri olabilecek miyiz?

Neden on yıllardır yerimizde sayıp duruyoruz? Onca tantanayla, onca propagandayla geride bıraktığımız son 12 yılda, neden Türkiye’nin dünya ülkeleri sıralamasındaki yeri değişmedi? Yıllarca eleştirdiğimiz koalisyonlu yıllarda (1970’ler) Türkiye ekonomisi dünyadaki sıralaması 16 iken, bugün neden 17? Uluslararası yarışta özlediğimiz yere neden bir türlü ulaşamıyoruz? 2023 yılında dünyanın en büyük 10  ekonomisinden biri olabilmemiz nasıl mümkün olabilecek?

Türkiye ekonomisinin bugünkü toplam büyüklüğü yaklaşık olarak 800 milyar dolardır. Dünyadaki ilk 10 ekonominin arasına girebilmek için ise bu büyüklüğün en az 2 trilyon doların üzerine çıkması gerekiyor. Yani dokuz yılda 2.5 kat büyümemiz lazım ki, ilk 10 ekonomiden biri olalım.

Bir başka deyişle, 2023 hedeflerine ulaşabilmemiz için önümüzdeki 9 yılda  sırasıyla Endonezya, Güney Kore, Meksika, İspanya, Avustralya, Hindistan ve Kanada ekonomilerini geçmemiz gerekecek. Üstelik anılan ülkeler önümüzdeki 9 yıl boyunca yerlerinde saymayacaklarına göre, demek ki 2,5 kattan daha da fazla büyümek gerekecek…

Peki bu mümkün mü? Bu büyümeyi nasıl yapacağız? Hangi araç ve yöntemler olursa bu hedeflere yaklaşabiliriz?

Herşeyden önce bir konuda hemfikir olalım: Bir ülke fındık fıstık satarak dünyanın en büyük 10 ekonomisinden  biri olamaz. Hesap vermeye yanaşmayan siyasi ekiplerin yönettiği, masrafı her geçen gün artan dünyanın en pahalı devlet aygıtlarından biriyle… Plansız, hesapsız kamu harcamalarıyla… Fasoncu kafa ile üretim ve ihracaat yapan bir sanayi ile… Adil rekabeti değil kayırmayı teşvik eden  bir siyasi iradeyle… Tasarım değil taklit, inovasyon değil kopyacılıkla… gelinebilecek yer bu kadardır.

Hele ki, son 12 yıllık döneminin özendirdiği gibi sanayiden vazgeçip ağırlıklı olarak ranta ve inşaatta büyümeye dayalı bir ekonomik gidişatla!

Böyle bir gidişatla işler bir müddet yolunda gidebilir. Emlak patlamasıyla birkaç yıl iyileşen ekonomik göstergeler her tarafta iyimser hava yaratabilir. Cebine bir miktar para giren seçmenler size seçim üstüne seçim de kazandırabilir. Ama rekabetçi bir ekonomi ve global anlamda sürdürülebilir büyüme sağlanamaz. Eğitim öğretim İmam Hatipleştirilerek asla sağlanamaz.

Ülkeyi yöneten lider kim olursa olsun, iktidardaki parti ve yönetim şekli ne olursa olsun 9 yılda bu büyümenin gerçekleştirilebilmesi nereden baksanız imkansız gözüküyor. Çünkü  90 yılda ancak 800 milyar dolar seviyesine ulaşabilmiş bir ekonominin 2 trilyon doların üzerine çıkabilmesi için, yeni teknolojiler, yeni icadlar, yeni üretim tarzları yetmez. Aynı zamanda nitelikli iş gücüne, yeni yaratıcı sınıflara ve yeni pazarlara da ihtiyaç vardır.

Özetle 2023’te dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olma hayali bugün için sadece bir hayaldir. İster adına “Yeni Türkiye” deyin, isterse “Yeni Osmanlı”.

Belki 2023 değil ama daha sonra, örneğin 2050’de bu hayale yaklaşmak mümkün olabilir. Ama onun için de Türkiye ekonomisinin sadece iyi yönetilmeye değil, radikal olarak altyapı değişimine de ihtiyacı vardır. Ayrıca nitelikli ve yaratıcı işgücünü teşvik ederek, özgürlükleri ve hayat tarzları ile ilgili sosyal toleransı alabildiğine yükselterek, demokratik bir toplumsal sözleşmeyi imzalayarak, ve hukuku bağımsız ve üstün kılarak Türkiye ekonomisi bu hayale yaklaşabilir. 

8 Eylül 2014, Radikal YeniAkıl köşe yazısı: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/en_buyuk_10_ekonomiden_biri_olabilecek_miyiz-1211483