24 Haziran 2018 Seçimlerinden kısa bir süre önce, 8 Mayıs 2018'de Cüneyt Özdemir'in programı için yaptığım değerlendirmeler...
Siyaset hayatın tamamını etkiler. Seçim zamanı ise siyasetin tüm dinamiklerini...
Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Nisan 2019 Perşembe
13 Nisan 2017 Perşembe
16 Nisandan Davut ve Golyat efsanesi çıkar mı?
Tarihteki destansı zaferlerin hepsi orantısız mücadele
koşullarından doğmuştur.
Bundan yaklaşık üç bin yıl önce Ortadoğu’da savaşan taraflar,
kendilerini temsil etmek üzere birer savaşçı tayin eder, böylelikle meydan
muharebesinde binlerce erkeğin telef olmasını önlerlerdi. Eski Ahit günlerinde
İsrail Krallığı ile Filistin orduları karşılaştığında, Filistinliler de kendilerini
temsil etmek üzere 4 metre boyundaki dev bir savaşçıyı çıkarırlar. Golyat adlı
bu azman dev, tunçtan bir miğfer ve tüm bedenini kaplayan kalın bir zırh giymiştir.
İsrailoğulları tarafında ise bu korkunç deve karşı toy, çelimsiz ve genç bir çoban olan
Davut çıkar. Davut’un gözle görünür bir gücü yoktur ama, çarpışmayı
kazanabileceğine ilişkin bir inancı ve kendine güveni vardır. Tarihin en
unutulmaz çarpışması böylesine adil olmayan şartlarda başlar.
Golyat’ın karşısında teke tek mücadelede hiç bir insan
evladının şansı yoktur, değil ki çelimsiz Davut’un olsun. Ama Davut, oyunun
kurallarını değiştirir. Azametli devi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yöntemle alt eder.
Golyat ile kol mesafesinde çarpışmaya girmek yerine ona doğru koşarken, beklenmedik şekilde sapanını çıkarır ve
Golyat’ın başındaki miğferde bulunan tek açık yerden alnına taş fırlatır.
Golyat’ın devirdikten sonra da, kendi kılıcıyla devin kellesini bedeninden
ayırır.
Olağan mağlupların kendilerinden kat kat üstün rakiplerine karşı zafer kazanabilecekleri fikrinin ilham kaynağı olan Davut ve
Golyat’ın o unutulmaz çarpışması, bugünlerde bu topraklarda ansızın çıkıveren referandum kapışmasında gerçekleşebilir mi?
AKP’NİN İNSANLIĞA
ARMAĞANI
Türkiye bu referandumda önemli
bir buluşu oylayacak. Bugüne değin yeryüzündeki demokratik hükümet sistemlerinin
4 türü olduğu bilinirdi: Parlamenter sistem - Başkanlık sistemi - Yarı
başkanlık sistemi - Meclis hükümeti sistemi.
Beşinci bir hükümet sistemi "keşfeden" AKP şimdi seçmeni
buna ikna etmeye çalışıyor. Yeni sistem arayışlarını başlangıçta "Başkanlık sistemi" olarak
tanımlayan AKP, önerdikleri ile gerçek başkanlık sistemi arasındaki uçurum
ortaya çıktıkça bu tanımlamadan geri adım attı ve önerisini "Türk tipi başkanlık sistemi"
olarak damgalamaya çalıştı.
Ancak bu da önerilen sistemin gerçek başkanlık sistemiyle
kıyaslanmasını ve hayati farklılıkların gösterilmesinin önüne geçemediği için
AKP keşfettiği sisteme yeni bir ad daha verdi: "Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi".
İşte Türkiye 16 Nisan'da bu bütünüyle kendine özgü sistemi oylayacak. Bu sistemin en temel
özelliği kuvvetler ayrılığını, kontrol ve dengeyi bütünüyle sistemin dışına
çıkarmış olması. Geriye kalan sisteme de her türlü isim verilebilir ancak demokratik diyebilmek imkansız.
Aksi söylense de bu değişiklik devletin bütünüyle Erdoğan'ın
sahip olduğu güce göre ve onun istekleri doğrultusunda dizayn edilmesinden
ibaret. Zaten kamuoyu da referandumu temelde Erdoğan'ın oylanması gibi
algılıyor.
EVET KAMPANYASI
Tabii Evet cephesi de Hayır cephesi de açıkça bu algının
üzerine bir kampanya inşa etmeyi riskli gördükleri için konunun etrafından
dolaşan, ağırlıklı olarak duygulara seslenen kampanyalar yürütüyorlar.
Örneğin AKP bugüne kadar 4 farklı temaya sahip filmler
yayınladı.
"Milyonlarca Evet" ve "Evet ile güçlü Türkiye" diyen ilk filmler AKP'nin icraatlarına övgü niteliğindeydi. Görkemli kalabalıklara, önemli inşaat başarılarına ve müziğe dayanan bu filmler AKP'nin gücünü ve tabii bu gücün arkasındaki isim olan Erdoğan'ı vurgulamayı amaçlıyordu.
AKP'nin ikinci ve üçüncü grup filmleri yeni sistemin ne
getirdiği ve siyasi hayatta hangi sorunları çözeceğine dairdi. Bu filmler daha
önceki AKP filmlerine göre oldukça etkisiz kaldılar ve çok da fazla
yayılamadılar. Çünkü resmen öyle görünse de bu anayasa değişikliklerinin özü
fiilen bu referandumun konusu değildi.
Son olarak yayınlanan "Tüm
kalbimle Evet" filmleri başlangıçtaki "Evet ile güçlü Türkiye" mesajına geri dönen ve bu mesajı
bu kez de tek tek, ülkenin tüm kentlerinden vatandaşların ağzından ileten
çalışmalardı.
AKP, "Kararımız
net, oyumuz evet", "Türkiye
için tüm kalbimle evet", "Daima millet kararımız evet" gibi,
aslında bir fikir içermeyen sloganlarla kampanyayı yürüttü. Bu hiçbir şey
söylemeyen, fikirsiz kampanyanın aslında AKP açısından doğru bir yol olduğunu
da kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü 15 yıldır iktidarda olan bir partinin ve çok
güçlü liderinin neden daha fazla güç istediğini rasyonel olarak anlatabilmek
kolay değildi.
Evet kampanyası dijital dünyada da aynı tek boyutluluk
içerisinde devam etti. Kampanya sosyal medyada gerçek anlamda sivil bir katkı bulamadı. Sivil toplum
kuruluşlarının ya da bireylerin evet mesajı veren farklı farklı ve etkili
işlerine pek tanık olunmadı.
HAYIR KAMPANYASI
Buna karşılık, çok geniş bir siyasi yelpazeyi içeren Hayır
cephesi sosyal medyada da aynı çeşitliliği etkili biçimde yansıttı. CHP, muhalif
MHP'liler, HDP ve hatta İslamcı Saadet Partisi’nden farklı boyutlarıyla Hayır
diyen işler görüldü. Çok sayıda sivil inisiyatif ve STK'nın da girişimleriyle çok başlı ve çok renkli bir Hayır
kampanyası yürütüldü.
Hayır cephesinin merkezi gücü olan CHP bütün boyutlarıyla tam
bir kampanya yürüttü. CHP'nin kampanyası da "Geleceğim için hayır" diyen küçük bir kız çocuğu görseli
ve bu mesajı veren çocukları gösteren filmlere dayanıyordu.
Pozitif bir etki yaratmayı hedefleyen bu kampanya da tıpkı
AKP kampanyası gibi hiçbir şey söylememe
başarısına sahipti. Böylece CHP de hiçbir
şey söylemediği için hata yapmamış, kendisiyle aynı cephede yer alan diğer
siyasi partileri rahatsız edecek görüş ve tutumlar sergilememiş oluyordu.
İki tarafın sözcülerinin kampanya süresince birbirlerine
karşı kullandıkları dil, resmi kampanyaların pek bir şey demeden ve soft bir
tonda konuşan dilinden yüz seksen derece farklıydı. Evet kampanyasının sözcüleri
Hayır oyu verecekleri “darbeci”, “düşman”,
“terörist” olmakla itham eden şeyler söylediler. Kampanya boyunca hem böyle
şeyler söylediler hem de seçmenler arasında hiçbir ayrım yapmadıklarını iddia
ettiler.
Örneğin Erdoğan, Hayır diyenlerin 15 Temmuz darbecilerinin
yanında yer alacağını söylerken, Hayır cephesinin önde gelen aktörü
Kılıçdaroğlu da, 15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan'ın
kontrolünde gelişen planlı bir eylem olduğunu iddia etti.
Bu referandumda AKP, tam olarak anlaşılmayan bir biçimde anayasa
değişikliklerini öneren ve destekleyen MHP ile birlikte Evet kampanyası
yürüttü. Ancak milliyetçi bir parti olan MHP tabanının ve önde gelen
isimlerinin önemli bir bölümü Hayır cephesi içerisinde yer aldılar. Bu durum da
AKP'nin milliyetçi seçmenlere özel bir ağırlık vermesine yol açtı. Bu
zorunluluk nedeniyle Türkiye'nin zaten uzun bir liste oluşturan "dış düşmanları"na, referandum
dönemine özelmiş gibi görünen yeni düşmanlıklar eklendi. Örneğin Hollanda birden Türkiye'nin ve referandumun
önemli bir gündem maddesi haline getirildi.
Türkiye zaten demokrasi, yargı ve medya bağımsızlığındaki
büyük sorunları nedeniyle seçimlerde eşit ve adil bir rekabetin
yürütülebileceği bir ülke konumunda değildi. Sonuç olarak bu referandumda da bu
özelliğini pekiştirdi. Evet cephesi 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yüzde 62'lik bir oy oranına sahip
partilerden (AKP - MHP - BBP) oluşuyor ve çok önemli bir kamu gücüne sahip.
Bununla birlikte, 16 Nisan'a birkaç gün kala görünen tablo, referandumun başa
baş geçeceği ve her iki seçeneğin de kazanmasının sürpriz olmayacağı şeklinde.
ADALETSİZ REKABET
Referandumda tarafların güçleri o kadar orantısız ki. Ne adil
bir yarıştan, ne demokratik teamüllerden, ne hakkaniyetli bir devlet
yönetiminden, ne de hukuktan bahsedebilmek mümkün. OHAL koşullarının
kanırtırcasına zorlandığı antidemokratik bir ortamda cereyan ediyor herşey.
Evet cephesinin tek, güçlü ve kararlı bir lideri var. Muazzam
bir seçmen ilişkileri yönetim becerileri, sınırsız finansal imkanları var. Anormal bir medya
desteği ve ülkenin medya evrenini domine eden bir kampanya dağılımı var. Ülkedeki
24 TV kanalından 22’si Evet cephesine çalışıyor. Devlet kurumları, devlet
bankaları, bakanlıklar, belediyelerin büyük çoğunluğu ve örgütlü devlet gücü,
yasaları ve demokratik teamülleri çiğneme pahasına Evete lojistik destek
sağlıyorlar. Doğu ve Güneydoğu’da kolluk güçleri bile “ya devletin yanındasın yada
karşısında” diyerek seçmeni baskılıyor. Özetle Evet tarafı, aynen Golyat gibi
azametli, korkutucu bir büyük makina.
Hayır cephesi güçlü lider bir yana, güçlü bir kampanya
makinasına dahi sahip değil. Parası yok, medyası yok, seçmen ilişkilerini
yönetebilecek becerisi ve hazırlığı yok. Ama Hayır cephesinde çok renklilik ve
çok seslilik var. Hayır cephesinde, seçmenin ve seçmen kümelerinin, sivil toplum
kuruluşlarının, platformların, inisiyatiflerin demokratik katılımı ve heyecanı
var. Üç beş kadından, az sayıda gençlerden, sekiz on akademisyenden, hukukçulardan oluşan amatör ama
inançlı, iradeli yüzlerce sivil oluşum... Hayır cephesinin muhtemelen en önemli
kozu, elini taşın altına koyma iradesi sergileyen bu yüzlerce insiyatif. İlk kez Hayır cephesini temsil eden kesimlerde
güçlü bir “Kazanabiliriz” umudu ve
iştahı var.
YENİ BİR
EFSANE MÜMKÜN MÜ?
16 Nisan’a 3 gün kala, referandumda yarışan tarafların
güçleri Davut ve Golyat karşılaşmasındaki fotoğrafı andırıyor. Bir tarafta
fütursuzca güç kullanan, gerçek olmayan konuları bile gerçekmiş gibi
pazarlayabilen bir büyük propaganda güçü... Diğer tarafta çelimsiz, acemi
insiyatiflerden ve yetersiz muhalefetten oluşan ama, karşısındaki devi yenebileceğine
inanan grupçuklar.
Eğer yayınlanan- yayınlanmayan araştırmalar doğruysa, eğer o
araştırmalarda denekler gerçek kararlarını dile getirebildilerse 16 Nisan günü Hayır cephesi kazanabilir. Ve eğer Hayır kazanırsa, 17 Nisan’dan itibaren tüm dünya bir efsaneden
bahsetmeye başlayabilir. İşte o zaman bu efsane Türkiye’nin geleceğinde, huzurunda ve
demokrasisinde pek çok olumlu gelişmeyi ateşleyebilir.
Etiketler:
15 Temmuz,
16 Nisan,
AKP,
BBP,
CHP,
Erdoğan,
Evet,
Hayır,
HDP,
Hollanda,
Kılıçdaroğlu,
MHP,
Necati Özkan,
Referandum,
Saadet Partisi
17 Aralık 2015 Perşembe
Rusya ile yeni bir dil mümkün mü?
![]() |
| İki ülkenin propaganda dili sokağı nasıl etkiliyor? |
“Kocamla birlikte televizyon seyrediyorduk.
Önce bir patlama sesi duyduk. Ardından sirenler çalmaya başladı. “Herhalde
Türkiye ile savaşa girdik” dedim kocama…”
Bu sözler, Sibirya’nın göbeğindeki Novosibirsk
kentinde yaşayan sıradan bir ev kadını olan Evgenia Romanova’ya ait.
26 Kasım
günü yani, Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesinden sadece iki gün sonra Novosibirsk’te bir sokakta park
halindeki bir jipte patlama meydana gelmiş ve olayda iki kişi ölmüştü. Araçtan
çıkarılan yarı çıplak bedenlerin, Putin’in
lideri olduğu Birleşik Rusya Partisi’nden milletvekili olan 30 yaşındaki Oksana Bobrovskaya ve kocasına ait
olduğu anlaşılmıştı. Olayın detayları araştırıldığında, kadın milletvekilinin
zengin bir işadamıyla gönül ilişkisi olduğu, bu nedenle kıskanç kocanın araçta
el bombası patlatmış olabileceği sonucuna varılmıştı. İşte o patlamanın
gerçekleştiği sokakta oturan Evgenia
Romanova patlamanın kendisinde yarattığı ilk duyguyu yerel gazete
muhabirine böyle tarif ediyordu.
Rus savaş
uçağının düşürüldüğü hafta Kanada’nın
Toronto kentindeydim. Meseleyi
anlamak için Toronto’da medyayı
tararken yukarıda anlattığım olaya rastlamıştım. Jetin düşürülmesinden sadece
48 saat sonra, Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Novosibirsk kentinde üçüncü sayfalık bir olay bile insanlarda “Galiba Türkiye ile savaş girdik” duygusunu
tetikleyebiliyordu.
Rus uçağının
düşürülmesi bir kaza mıydı? Bir komplo durumu mu söz konusuydu? Yoksa Türk F4
uçağının Suriye tarafından Haziran 2012’de düşürülmesinden sonra, güney
sınırımızda adım adım yükselen gerginliklerin sonucu mu gerçekleşti olay henüz
belli değil. Bu konuda pek çok kişi yazıyor, çiziyor, konuşuyor…
Ama doğrusu,
olaydan sonra her iki tarafça yürütülen ve iki ülke ilişkilerini çatışma
noktalarına getiren propaganda yönetimindeki tuhaflıkları anlamakta zorluk
çekiyorum. Çünkü son yıllarda Türk - Rus ilişkileri öylesine iyi gidiyordu ki,
bu tür bir olay ihtimal dahilinde gözükmüyordu.
Putin
ve Erdoğan, daha bir kaç ay önce iki
ülke arasındaki ticaret hacmini 100 milyar dolar seviyesine çıkarma kararı
almışlardı. Türk şirketleri, Rusya’da onlarca milyar dolarlık iş yapıyorlar ve
Rusya’nın hayat standardının yükselmesine katkı sağlıyorlardı. Türkiye enerji
alanında Rusya’nın en önemli müşterilerinden biri olmuştu. Planlanan yeni boru
hatlarıyla Türkiye Rus ekonomisinin en stratejik partnerlerinden birine
dönüşmekteydi. Türkiye’nin önemli bankalarından biri Ruslara satılmıştı.
Akkuyu’da inşa edilecek olan nükleer santral, her türlü itiraza rağmen ve de
ciddi bir ihale süreci yaşanmadan Rusya’ya armağan edilmişti…
Vizeler
karşılıklı kaldırılmış ve Türkiye’ye gelen Rus turist sayısı ilk kez 4 milyon
seviyesine ulaşmıştı. İki ülke vatandaşları arasında yaşanan evlilikler
200.000’ler seviyesine erişmişti. Rus vatandaşları güney sahillerimizde gayrimenkul
alan yabancılar arasında 1 numaraya yükselmişti…
Açıkçası,
iki ülke tarih boyunca yakın olmadıkları kadar birbirlerine yakınlaşmışlardı.
Bundan dolayı Rus jetinin düşürülmesi haberi herkes için olduğu gibi benim için
de büyük bir sürprizdi…
Dün sabah erken saatlerde, ülkesinin en
önemli siyasi danışmanlarından biri olan Moskovalı bir meslektaşımdan mail
aldım. THY ile Istanbul aktarmalı Orta Batı Afrika ülkelerinden birine
gidiyordu. Saat 16.00 gibi Atatürk Hava
Limanı’na inecekti ve Istanbul’da 6 saat kadar vakti vardı… “Birlikte bir akşam yemeği yiyebilir
miyiz?” diye soruyordu.
Buluştuk ve 3 saate yakın sohbet ettik.
Özellikle gelinen noktayı, iki ülkeyi yöneten siyasi liderlerin pozisyonlarını,
kullanılmakta olan siyasi dilin yakın geleceğe muhtemel etkilerini ve iki taraf
medyasının tutumu tartıştık.
Ben Rus
meslektaşıma yukardaki olayı aktardım ve sordum: “Sibiryanın göbeğindeki sıradan bir ev hanımını, bu denli hızla etki
altına alabilen bir propaganda makinası nasıl mümkün olabiliyor?”
Meslektaşımın
verdiği cevap manidardı: “Biliyor musun,
ben de aynı hafta Antalya’da bir Türk kocanın, jet krizinden sonra Putin’in
tutumunu protesto etmek için Rus karısını boşamaya karar verdiğini okudum.”
Meslektaşım
haklıydı! Her
iki taraf ta siyasi iletişim konusunda elinden gelenin en kötüsünü yaptı.
Olayın ertesinde derhal “doğrudan
iletişim kanallarını” devreye sokmak yerine medya aracılığıyla birbirleriyle konuşmayı tercih ettiler. Gerek
Rus medyası, gerekse Türk medyası, siyasilerin agresif tavırlarından
kendilerine “milli görev”
çıkarttılar. Krizi köpürttükçe köpürttüler.
Meslektaşımın
anlattığı onlarca detaydan Rusya Devlet Başkanı Putin’in bu denli agresif bir tutum takınmasının psikolojik arka
planını daha iyi anladım. Mesele, savaş uçağının düşürülmesi ertesinde Türkiye
tarafının Putin’i doğrudan aramak
yerine, 8 - 10 saat süreyle ABD ve AB liderlerini araması ve NATO’yu devreye sokmasıymış. Batı ile
yapılan görüşmelerin bitiminden sonra Putin’in
aranması Rusya tarafında kırılma yaratmış. Putin
özellikle de bu nedenle kendini “sırtından
hançerlenmiş” hissediyormuş.
Acaba, Rus
liderin bu duygusunun Türk muhataplarınca bilinmesi, ilişkilerin tamiri için
bir başlangıç olabilir mi? Acaba Putin’in
bu hissiyatının anlaşılması Türk tarafına farklı bir bakış açısı kazandırabilir
mi? Belki de, taraflar için nihai bir kazanç ihtimalinin gözükmediği bu
gidişatın durdurulması için mevcut iletişim yönetimi gözden geçirilebilir…
Medyanın durumdan vazife çıkarması ve “pireyi
deve yapması” engellenebilir… Yeni bazı doğrudan iletişim kanalları bu
bakış açısıyla devreye sokulabilir… Veya formel olmayan iletişim yollarına
başvurulabilir…
Her iki
tarafın da bu konularda daha yaratıcı olmaya ihtiyacı var sanki. Aksi halde bu
gidiş Evgenia Romanova’ın
Novosibirsk kentindeki patlamadan sonra
aklına ilk gelen “riski gerçeğe
dönüştürebilecek” pek çok mayınlı alan yaratıyor
Radikal, 17 Aralık 2015
11 Eylül 2015 Cuma
Kalabalıkların bilgeliği
1 Kasım seçimlerine doğru giderken pek çok anket, analiz ve yorum duyuyoruz. Acaba bu anket sonuçlarına ne kadar güvenebiliriz? Acaba 1 Kasım'da seçmenlerin kararı nasıl şekillenecek?
Siyasi partilerin ve liderlerin 7 Haziran'dan sonra yaptıkları veya yapmadıklarını seçmen nasıl değerlendirecek? Hangi partilerin oy artırması, hangi partilerin oy kaybetmesi mümkün görünüyor? 1 Kasım'da beklenmeyen bir sonuç çıkabilir mi? "Kalabalıkların aklı" var mı, varsa 1 Kasım'ı nasıl şekillendirebilir?
HaberTürk TV'de Fatih Altaylı'nın yönettiği Teketek programında bu soruların ve başka bazı soruların cevaplarını vermeye çalıştık.
Siyasi partilerin ve liderlerin 7 Haziran'dan sonra yaptıkları veya yapmadıklarını seçmen nasıl değerlendirecek? Hangi partilerin oy artırması, hangi partilerin oy kaybetmesi mümkün görünüyor? 1 Kasım'da beklenmeyen bir sonuç çıkabilir mi? "Kalabalıkların aklı" var mı, varsa 1 Kasım'ı nasıl şekillendirebilir?
HaberTürk TV'de Fatih Altaylı'nın yönettiği Teketek programında bu soruların ve başka bazı soruların cevaplarını vermeye çalıştık.
Etiketler:
1 Kasım 7 Haziran,
AKP,
Bahçeli,
CHP,
Davutoğlu,
Demirtaş,
Erdoğan,
Fatih Altaylı,
HaberTürk,
HDP,
Kılıçdaroğlu,
MHP,
Necati Özkan,
Teketek
12 Ağustos 2015 Çarşamba
“Belki yavaş yürüyoruz ama asla geri adım atmıyoruz.”
2009 yerel seçimlerinden kısa bir süre önce, Ka-Der yönetim kurulu üyeleri “daha
fazla kadının yerel yönetimlerde yer alabilmeleri için” bizden kampanya
istediklerinde verdiğim tepkiyi hatırlıyorum: “Hangi siyasi düşünceden kadınları kastediyoruz?”
“Her siyasi düşünceden
kadınları”
şeklindeki cevaplarını anlamakta zorlandığımızda, Ka-Der’ciler bize ufak çaplı bir “Demokrasi ve temsiliyet” dersi vermişlerdi. Kadın erkek
eşitliğinde Türkiye dünyada 125’inci sıradaydı. Ülke nüfusunun yüzde 51’i
kadınlardan oluşuyordu ama meclisteki kadınların oranı sadece yüzde 8’di. Yerel
yönetimlerdeki kadın oranı yüzde 2’yi bile bulmuyordu. 81 validen sadece biri
kadındı. Ülkedeki gayrimenkullerin ancak yüzde 9’u kadınlara aitti, vs... Bu
gidişatı değiştirmenin yegane yolu, parlamento ve yerel yönetimlere daha fazla
kadının girmesini sağlamaktı.
Ka-Der’in davasını haklı bulduk. Ve
dernek için çalışmaya karar verdik. O tarihten bugüne birlikte çalışıyoruz.
Yaptığımız kampanyaların tek bir hedefi var: “Siyasi eğilimlerine bakılmaksızın
daha fazla kadının siyasette yer almasına yardım etmek. Bunun için
sürdürülebilir bir baskı kurmak. Siyasi liderleri her seçimde biraz daha
sıkıştırmak. Orta vadede yüzde 50 temsiliyet oranına erişmek”.
2009 yerel seçimlerinde, aday belirleme sürecinde ilk
kampanyamızı lanse ettik. Hiç bir konuda anlaşamayan Baykal - Erdoğan- Bahçeli üçlüsünü kadın meselesinde sonuna kadar
hemfikir olan üç kafadar gibi gösteren “sıfır
bütçeli” “Üçümüz de aynı fikirdeyiz!”kampanyası
TV kanallarında, gazetelerde ve internet sitelerinde yüzlerce kez haber konusu
oldu. Tabii ki, liderler bu kampanyadan etkilenerek kadınlara adaylık
kapılarını hemen açmadılar. Dahası, Devlet Bahçeli “kişilik haklarına saldırı” olduğu iddiasıyla dava yoluna gitti ama
davayı kaybetti. Fakat kampanya iletişim anlamında hedefine ulaşmıştı. Kampanyanın
ikinci ayağı üç liderin tercihlerini özetliyordu: “Üçümüz de erkekleri seçtik!”
![]() |
| 2011 Genel seçimleri - "275 Kadın" kampanyası |
2011 genel seçimlerinde Ka-Der yönetimi çıtayı yüzde 50’ye yükselttiğinde kampanyamız
neredeyse kendiliğinden şekillenmişti: “275 Kadın…” İş, eğlence, medya, sanat
ve kültür dünyasından 10 ünlü kadını sözcü olarak kullandığımız bu ikinci
kampanyada “Gerçek demokrasi ve eşit temsil için 275 kadın” milletvekili istiyorduk.
![]() |
| 2011 Viral kampanya -Ya kadın olsaydın Tayyip Bey? |
![]() |
| 2011 Viral kampanya -Ya kadın olsaydın Kemal Bey? |
![]() |
| 2011 Viral kampanya -Ya kadın olsaydın Devlet Bey? |
Kampanyanın viral tarafında siyasi parti liderlerine dokunmayı ihmal etmedik! Viral
kampanya olarak hazırladığımız görselleri sadece kendi kişisel blogumda
yayınladım ve olanlar oldu: 3 görselin üçü birden medyada ve sosyal medyada 2-3
saat içinde çok hızla yayıldı, yılın en önemli “Buzz” hadiselerinden biri oldu.
2011 genel seçimlerinin sonunda Ka-Der
kampanyasının da etkisiyle meclise 79
kadın milletvekili girdi.
Siyasi partilerin içinde aday belirleme süreçleri ile
ilgili “adil demokratik rekabet yolu” açılmadığından 2014 yerel seçimlerinde
hedef kitlemiz yine liderlerden ibaretti. Tek seçici konumundaki parti
liderlerinin alnına post-it’leri yapıştırdık: “Kadın adayları unutma!”
7 Haziran 2015 genel seçimleri öncesinde Ka-Der yönetim
kurulu “liderlerin kadınlar lehine pozitif ayrımcılık sözleri verdiklerini ama
kendi kadın kotalarına bile uymadıklarını” bize anlattılar ve liderlerin kadın
hareketinin sesini duymazdan gelen tavırlarını konu edinen bir kampanya
talebinde bulundu. Kampanyamız böylece şekillendi: “Biz ne söylüyoruz, onlar ne anlıyor!”
7 Haziran seçimlerinin sonucunda meclisteki kadın
milletvekili sayısı 98’e ulaştı. Psikolojik eşik diyebileceğimiz 100 rakamına
dayandı. Bu sonuç kimine göre yetersiz, kimine göre bir başarı. Biz, Avrupa ve
Amerika demokrasilerindeki kadın sayılarıyla kıyasladığımızda sonucun ne denli
önemli bir başarı olduğunu görebiliyoruz. Kurulalı henüz yirminci yılı
dolmadan, Ka-Der “275 kadın” milletvekiline erişmeyi amaçlayan nihai hedefinin
yüzde 35’ine ulaşmış oldu.
![]() |
| Kader'in haklı mücadelesinin sonucu. |
Ka-Der’in toplamda neredeyse sıfır bütçeyle elde ettiği
bu muazzam başarı, haklı bir davaya tutkuyla inanmış çok az sayıda insanın bile
neler başarabileceğinin Türkiye’deki ender örneklerdendir. Ka-der’in bu
başarısına karınca kararınca katkıda bulunan bir ekibin lideri olarak, gelinen
noktayı Abraham Lincoln’ün sözüyle izah etmek isterim: “Belki yavaş yürüyoruz
ama asla geri adım atmıyoruz.”
MediaCat, Agustos 2015 sayısında yayınlanan yazıdan...
16 Haziran 2015 Salı
Demirtaş ve "Strateji" kazandı
Pek çok kesimden yükselen itirazlara rağmen otoriter
bir başkanlık rejiminin; “Yeni Türkiye” ambalajıyla
ülkeye dayatılması seçimin sonucunu belirleyecek seçmen kesimlerinde derin bir korku yaratmıştı. Ekonomik
programa yönelmeyi seçen CHP’nin aksine HDP, bu korkuya cevap verdiği ölçüde kazanacağını erkenden kavradı.
HDP’nin seçim stratejisi, tam da bu nedenle korku odaklı bir iletişim perspektifi üzerinde
şekillendi. “Ya HDP barajı geçemezse,
düşünün neler olur?”
Sözkonusu olan, gerçekçi bir korkuydu ve oluşması muhtemel
Meclis aritmetiği dolayısıyla HDP bu korkuya neredeyse matematiksel kesinlikte
bir çare de önerebilmekteydi. Bu nedenle
HDP kampanyası, odağına seçmenin korkularını
aldı ama korku – umut dengesini de makul bir düzeyde tutmayı başardı.
Açıktı ki, daha da
baskıcı bir “Erdoğan rejimi”ne geçme korkusu
seçmenlerin bir kısmına “HDP’ye evet”
dedirtecekti. Ama aynı zamanda
geçerli ikinci bir korku daha vardı: “Ya
HDP, Erdoğan’la gizlice anlaştıysa? Ya da
seçimden sonra anlaşırsa?” Bu korku da kararsız seçmende “HDP’ye hayır!” eğilimini
güçlendirebilirdi. Bu nedenle Selahattin
Demirtaş çıktı; basit ve etkili bir şekilde tek bir cümleyle Erdoğan’a “Seni
başkan yaptırmayacağız”dedi. HDP kampanyası o gün en önemli eşiği
atlamıştı.
HDP seçmen korkularına dayalı bu stratejiye odaklanmakla kalmadı, Eşbaşkanı
Selahattin Demirtaş ve diğer parti sözcülerinin ağzından defalarca verilen söze ihanet edilmeyeceğine ilişkin açıklamalar
yaptı. HDP sözcüleri kararsız seçmenin ikna edilmesinin bu ikinci korkunun
aşılmasına bağlı olduğunu anlamıştı.
Pazarlama literatürüyle ifade edecek olursak,
HDP’nin barajı aşmaya odaklı konumlandırması basit ve netti: “Erdoğan’ı durdurabilecek tek parti!”
DEMİRTAŞ, ERDOĞAN’A
KARŞI KAZANDI
Bu açıdan bakıldığında, 7 Haziran genel
seçimleri aslında iki kişi arasında geçti diyebiliriz: Kendisi için tasarlanmış
bir “sözde Başkanlık rejimini”kurmak
için “400 milletvekili verin ve bu
iş huzur içinde çözülsün” diyen Recep
Tayyip Erdoğan ile Meclis kürsüsüne çıkıp “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek inen Selahattin Demirtaş arasında…
42 yaşında genç bir lider olan Selahattin
Demirtaş 7 Haziran seçimlerinde karizması ve sempatisiyle, siyaset yapma
üslubuyla partisine fazladan oy
kazandırabilen tek lider oldu. HDP ile birlikte bu seçimde oyları artan
diğer bir parti de MHP’dir, ancak bu
artışta Bahçeli’nin liderliğinin etkisinin önemli bir unsur olduğunu söylemek
zor.
EKONOMİK VAATLER
Seçmen tercihlerine ilişkin olarak söylenen “Seçmen cebindeki paraya bakar” genel
tespiti doğrudur ancak, olağan koşullar altında doğrudur. Pek çok seçmen segmenti için 7 Haziran’ın normal bir seçim olamayacağı açıktı. Ayrıca,
17 – 25 Aralık soruşturmalarından sonra ortaya çıkan durum nedeniyle, AKP
seçmen dönüp cebindeki paraya bakmasın diye olağanüstü koşullar yaratmaya
çalışıyor ya da bu algıyı güçlendirmeye çalışıyordu.
HDP
barajı geçerse, “HDP’liler Türkiye’yi
çok iyi yönetirler, hayatımızı muazzam iyileştirirler” inancından dolayı
geçmeyecekti. Buna rağmen “Ekonomik
Vaatler”de bulunmaktan geri durmadı. Çünkü bu vaatler belki kimsenin oy
tercihini etkilemeyecekti ama, HDP’nin bir Türkiye partisi olarak algılanmasını
pekiştirecekti.
YENİ KİMLİK KONUMLANDIRMASI :
“BİZ’LER MECLİSE”
Asgari
ücretin 1800 lira olması gibi somut ekonomik vaatler içerse de HDP
kampanyasının “umut” boyutu bir “kimlik
siyaseti” stratejisi üzerinde yükseldi. Ancak bu, bugüne kadar alışık
olduğumuz türden ayrılan bir kimlik siyasetiydi. Burada “çoğul kimlikler” yani “bizler”merkezi bir yer tutuyordu. Ve
bütün kimlikleri içermeyi öneren, bütün
kimlikleri eşitlemeyi vaat eden bir dil kullanılıyordu. Bu vaat,
demokrasinin sıcak yüzüydü.
Makul bir korku – umut dengesinin de bir
gereği olarak, HDP şarkılı türkülü, güleryüzlü
bir reklam kampanyası yürüttü. O kadar ki TV filmlerinde iki eş başkanı halay çekerken ya da hiç
konuşmaksızın HDP seçim şarkısı eşliğinde gülümserken bile gördük. HDP halay
çeken eş başkanlar filmiyle, CHP’nin
2014 yerel seçimlerindeki, belediye başkan adaylarının hep birlikte “Hayat Bayram Olsa”
şarkısını söylediği reklam filminden sonra, “güleryüzlü, insana umut veren bir siyaset” mesajı verme
yolunda yeni bir örnek oluşturdu.
Selahattin Demirtaş’ın kendisi de, HDP
kampanyasındaki mesajlarla uyum içerisinde bir performans
sergiledi. Seçmen, Demirtaş’ı ekranlarda gördükçe HDP’nin Türkiyelileştiğine, bir Türkiye partisi olma yoluna girdiğine
daha fazla ikna oldu.
SAMİMİYET,
TEVAZU, ESPRİ, HAZIRCEVAPLIK
Selahattin Demirtaş, samimiyetiyle,
tevazusuyla seçmenin gönlünde, partisinin aldığı oyun üzerinde bir yer kazandı,
geniş kesimler tarafından sevildi.
Sosyal medyada, sevenleri arasında “Selocan”, “Selo başgan” gibi lakaplarla da çağrılan Demirtaş hiç şüphesiz
yeni seçmene ulaşma yolunda sosyal
medyayı en etkin kullanan liderdi. Bizzat kendisinin yazdığı anlaşılan
tweet’lerle sosyal medyanın ruhuna ve
imkanlarına en uygun biçimde davrandı.
HDP bu kampanyada barış yolunda ilerleme
kararlılığını gösterdi ve kendilerinin de farkında oldukları gibi, dikkate
değer ölçüde emanet oy aldı. Ne var
ki bu kampanya dönemindeki dilini ve kapsayıcı yaklaşımını koruyup geliştirdiği
ölçüde HDP’nin bu emanet oyları kalıcı hale getirmesi ve yeni seçmenler
kazanması kuvvetle muhtemel.
KÜRT SİYASETİNİN
ARTIK YENİ BİR LİDERİ DAHA VAR
Bir partinin üst yönetimi kaç kişiden meydana
gelirse gelsin, partinin ideolojisi ve programı ne olursa olsun sonuçta seçmen lidere oy verir. Lider,
partisinin ideolojisini, programını, vaatlerini seçmenin anlayacağı,
sevebileceği ve ikna olabileceği şekilde anlatabildikçe lider olur.
Selahattin Demirtaş, 7 Haziran’da elde ettiği
sonuçla Kürt siyasi hareketinin kaderini değiştirmeyi başardı. Kürt siyasi
hareketinin son 10 seçimde
alabildiği ortalama 5,1’lik seçmen desteğini %13.1’e çıkaran asli güç oldu.
Demirtaş bu performansla Kürt siyasi hareketi
içerisindeki rüştünü de ispat etmiş
oldu. Başlangıçta liderliği çok da istenmediği halde (Demirtaş’ın BDP’de
kalması iradesi sergilendiği ve bu nedenle BDP’den ayrılan son kişilerden biri
olduğu hatırlanırsa) HDP’yi bir etnisite
partisi olmaktan çıkarıp Türkiye
partisi haline getirdi ve büyütüp önünü açtı.
Demirtaş’ın bu muazzam başarısı, silahlı mücadeleyi başlatan ve halen dağda elde silah beklemeye devam eden
kadroların varlığını Kürt seçmenler nezdinde de daha fazla sorgulanır hale getirdi.
Demirtaş artık “Erdoğan’ı durduran”, “çözüm süreci”ni güçlendiren ve toplumu
kalıcı barış yolunda umutlandıran güçlü bir aktör olarak siyaset sahnesindedir.
Radikal, 13 Haziran 2015
17 Aralık 2014 Çarşamba
Osmanlıca, 14 Aralık operasyonu ve genel seçimler
2015’te yapılacak olan genel seçimlere en
fazla altı ay kaldı. Siyaset ve siyasetin iletişiminde görmekte olduğumuz
gelişmelerin ve emarelerin okumasını yaparken, seçimlerin yaklaşmakta olduğunu
gerçeğini hatırlamalı ve olaylara o pencereden bakabilmeliyiz.
12 yıl sonra ilk kez, AKP propaganda makinası
ve kampanya ekibi, başında resmi olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın olmadığı bir
seçime girecek. Cumhurbaşkanının bu süreçte yasal sınırlar içinde kalmayabileceğini;
Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Anayasa’nın tanımladığı çerçeveyi
sonuna kadar zorlayabileceğini ve hatta alenen ihlal edebileceğini
bekleyebiliriz. Ama yine de yaklaşan seçim kampanyası boyunca, seçmenin
zihninde AKP’nin sözcüsü ve yasal lideri Erdoğan değil, Davutoğlu olacaktır. Seçmen,
ister istemez Davutoğlu’nu diğer parti liderleriyle kıyaslayacaktır.
Siyasetle ve siyasetin iletişimiyle ilgili
olan herkes bilir ki, bir seçim kampanyasında ideolojiden, vaatten ve hatta stratejiden
daha önemli tek bir etken varsa, o da liderdir; liderin algısıdır, liderin
becerileridir. Seçmenin önemli bir bölümü, ideolojiye değil, lidere oy verir. Ahmet
Davutoğlu 3.5 aydır resmi olarak AKP’nin ve hükümetin başında bulunuyor ama, bu
süre zarfında ne türden bir liderlik kumaşına sahip olduğunu henüz öğrenme
şansımız olmadı.
Şu ana kadar sergileyebildiği performanstan toplumun
algıladığı o ki, Başbakan Davutoğlu resmi olarak oturmakta olduğu her iki
koltuğun da gücünü henüz devralabilmiş değil. Dahası o gücün bir gün kendisine
gerçekten devredilip devredilmeyeceği de belli değil. Belki bu nedenden dolayı,
Başbakanlık koltuğuna oturduğu günden bu yana Davutoğlu, toplumun hafızasında
iz bırakan bir eylem veya söylem ortaya koyamadı.
Ne eskisinden daha sert, ne daha yumuşak; ne
daha demokrat, ne daha özgürlükçü, ne de daha kapsayıcı bir liderlik performansı
ortaya koyabildi. Daha akademik bir dil kullanımından bahsetsek bile, yenilikten ve orijinallikten söz edebilmek
şimdilik mümkün değil. Bildiğimiz eski AKP politikalarını ve söylemlerini
tekrar etme dışında, üstelik de aynı retoriği düne oranla daha cılız bir sesle dillendirme
dışında ne bir yenilik, ne de fark yaratan bir dil ortaya koyabildi.
Davutoğlu’nun şansı ve şanssızlığı Erdoğan’dır. Çünkü AKP’nin müesses güçlerine
rağmen Davutoğlu’nu o koltuklara oturtan yegane irade Erdoğan’dır. Bu nedenle
de Davutoğlu’nun üzerindeki Erdoğan gölgesi fazlasıyla belirgindir.
Liderlik problemlerine ilave olarak, çözüm
süreci ile gerginleşen ortam, özgürlükleri kısıtlayan her türden antidemokratik
uygulamalar ve hepsinden önemlisi ekonomide alenileşen yavaşlama, önümüzdeki
seçimleri belirleyecek konular olacak.
Siyasi iletişimin kurucu isimlerinden Joe
Napolitan “Eğer bir şey işe yarıyorsa, işe
yaramaz hale gelene kadar onu kullanmaya devam edin” der. Son zamanlarda AKP cenahında ortaya
çıkan bazı emareleri böyle okuyabiliriz.
Ayrıca bu emareleri AKP’nin 2015’te kullanacağı
ana stratejik yönelişin belirtileri olarak da okumak mümkün. Örneğin Validebağ’ı
tırmandırma yaklaşımını... Örneğin “İsteseniz de istemesiniz de Osmanlıca
öğretilecek!” sözlerini... Örneğin 14 Aralık Operasyonunu... Vizyona sokabileceği
yeni bir senaryo ve o senaryoyu mükemmelen oynayacak güçlü bir aktör şansı kalmadığı
için AKP eski stratejiyi tekrar ediyor. Bu söylem ve emareler 2015 AKP
kampanyasının lansmanının halihazırda yapılmakta olduğunu gösteriyor. Tüm bu emareler
kutuplaştırma, ayrıştırma ve kendi tabanını konsolide etmek için, siyasette ve
siyasi iletişimde “savaş stratejisi”ne devam edileceğini de gösteriyor... Çevrecilerle,
“Gezi”cilerle, moderniteyle, cemaatle, uydurulmuş lobilerle, hayali
darbecilerle, düşmanlaştırılmış toplum kesimleriyle savaş!
Sadece emarelerini değil, geçmiş uygulamalarını
da çok iyi bildiğimiz bu strateji ayan beyan ortada: Tam bir yıl önce bugün ortaya
dökülen, tarihimizdeki en büyük yolsuzluk iddialarını kovuşturmak yerine,
dikkatleri Osmanlıca eğitime, “Tahşiye Örgütü” konulu dizi ve senaryoya
çekmek... Vatandaşın sesine kulak vermek yerine, her farklı sesi ve rengi
yasaklayacak inzibati tedbirleri geliştirmek... Bitmek tükenmez komplo
iddialarının üstüne yeni komplo iddiaları üretmek, yeni ve ne olduğu belirsiz
düşmanlar türetmek... Ve ne yapıp edip, mecliste anayasayı değiştirebilecek
koltuk sayısına erişmek.
Ama bu emareler net olarak ortaya koyuyor ki,
AKP bir kez daha kendi tabanını çantada keklik saymıyor. Öncelikle diğer
partilerin tabanına yönelmek yerine, kendi tabanını elde tutmaya odaklanıyor.
Ancak kendi tabanını sağlama aldığına emin olduktan sonra başka oyların peşine
düşmeyi hedefliyor. Çünkü biliyor ki, kendisine yakın seçmen çevrelerinde oy
oranını korumak, rakip çevrelerden oy bulmaktan çok daha kolay.
AKP’nin 2015 stratejisi bellidir. Bu stratejinin
ülkenin birliğine ve yurttaşların ortak yaşama idealine zarar verip vermemesi
ayrı bir konudur. AKP bir kez daha seçim kazanmak için zihinleri ve sahayı elde
etme çabalarına çoktan başlamıştır.
Asıl mesele, 2015 genel seçim kampanyası
sürecinde muhalefet partilerinin ne yapacağıdır. Demokratik kurumların ve
demokrasi kültürünün yok edildiği, serbest ve adil rekabet şansının kalmadığı, özgür
medya düzeninin ortadan kaldırıldığı bir ortamda demokratik muhalif güçlerin
yapacakları çok önemlidir. Çünkü, örgütlü devlet gücünün sınır tanımaz bir
iktidar gücüne dönüştürüldüğü; demokratik bir yarış yerine hile dahil her türlü
savaş stratejilerinin uygulandığı bir ortamda, muhalefet partilerinin tutumları
ortak geleceğimiz adına çok belirleyici olacaktır:
Demokrasiye devam mı edeceğiz, yoksa bir muz cumhuriyetine mi dönüşeceğiz? Özgürlüklerimizi savunmaya devam edebilecek
miyiz, yoksa Ortadoğu tipi baskıcı bir rejime razı mı olacağız? Bugünün ana
meselesi budur.
Özetle, 2015 genel seçimleri en temelde, “Umut”
ile “Korku” arasında yaşanacak bur seçim olacaktır.
17 Aralık 2014, Radikal
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









