Necati Özkan ve Seçim Zamanı

Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2017 Perşembe

16 Nisandan Davut ve Golyat efsanesi çıkar mı?

Tarihteki destansı zaferlerin hepsi orantısız mücadele koşullarından doğmuştur.

Bundan yaklaşık üç bin yıl önce Ortadoğu’da savaşan taraflar, kendilerini temsil etmek üzere birer savaşçı tayin eder, böylelikle meydan muharebesinde binlerce erkeğin telef olmasını önlerlerdi. Eski Ahit günlerinde İsrail Krallığı ile Filistin orduları karşılaştığında, Filistinliler de kendilerini temsil etmek üzere 4 metre boyundaki dev bir savaşçıyı çıkarırlar. Golyat adlı bu azman dev, tunçtan bir miğfer ve tüm bedenini kaplayan kalın bir zırh giymiştir. İsrailoğulları tarafında ise bu korkunç deve karşı toy, çelimsiz ve genç bir çoban olan Davut çıkar. Davut’un gözle görünür bir gücü yoktur ama, çarpışmayı kazanabileceğine ilişkin bir inancı ve kendine güveni vardır. Tarihin en unutulmaz çarpışması böylesine adil olmayan şartlarda başlar.

Golyat’ın karşısında teke tek mücadelede hiç bir insan evladının şansı yoktur, değil ki çelimsiz Davut’un olsun. Ama Davut, oyunun kurallarını değiştirir. Azametli devi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yöntemle alt eder. Golyat ile kol mesafesinde çarpışmaya girmek yerine ona doğru koşarken, beklenmedik şekilde sapanını çıkarır ve Golyat’ın başındaki miğferde bulunan tek açık yerden alnına taş fırlatır. Golyat’ın devirdikten sonra da, kendi kılıcıyla devin kellesini bedeninden ayırır.

Olağan mağlupların kendilerinden kat kat üstün rakiplerine karşı zafer kazanabilecekleri fikrinin ilham kaynağı olan Davut ve Golyat’ın o unutulmaz çarpışması, bugünlerde bu topraklarda ansızın çıkıveren referandum kapışmasında gerçekleşebilir mi?

AKP’NİN İNSANLIĞA ARMAĞANI

Türkiye bu referandumda önemli bir buluşu oylayacak. Bugüne değin yeryüzündeki demokratik hükümet sistemlerinin 4 türü olduğu bilinirdi: Parlamenter sistem - Başkanlık sistemi - Yarı başkanlık sistemi - Meclis hükümeti sistemi.

Beşinci bir hükümet sistemi "keşfeden" AKP şimdi seçmeni buna ikna etmeye çalışıyor. Yeni sistem arayışlarını başlangıçta "Başkanlık sistemi" olarak tanımlayan AKP, önerdikleri ile gerçek başkanlık sistemi arasındaki uçurum ortaya çıktıkça bu tanımlamadan geri adım attı ve önerisini "Türk tipi başkanlık sistemi" olarak damgalamaya çalıştı.

Ancak bu da önerilen sistemin gerçek başkanlık sistemiyle kıyaslanmasını ve hayati farklılıkların gösterilmesinin önüne geçemediği için AKP keşfettiği sisteme yeni bir ad daha verdi: "Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi".

İşte Türkiye 16 Nisan'da bu bütünüyle kendine özgü sistemi oylayacak. Bu sistemin en temel özelliği kuvvetler ayrılığını, kontrol ve dengeyi bütünüyle sistemin dışına çıkarmış olması. Geriye kalan sisteme de her türlü isim verilebilir ancak demokratik diyebilmek imkansız.

Aksi söylense de bu değişiklik devletin bütünüyle Erdoğan'ın sahip olduğu güce göre ve onun istekleri doğrultusunda dizayn edilmesinden ibaret. Zaten kamuoyu da referandumu temelde Erdoğan'ın oylanması gibi algılıyor.

EVET KAMPANYASI

Tabii Evet cephesi de Hayır cephesi de açıkça bu algının üzerine bir kampanya inşa etmeyi riskli gördükleri için konunun etrafından dolaşan, ağırlıklı olarak duygulara seslenen kampanyalar yürütüyorlar. 

Örneğin AKP bugüne kadar 4 farklı temaya sahip filmler yayınladı.     


"Milyonlarca Evet" ve "Evet ile güçlü Türkiye" diyen ilk filmler AKP'nin icraatlarına övgü niteliğindeydi. Görkemli kalabalıklara, önemli inşaat başarılarına ve müziğe dayanan bu filmler AKP'nin gücünü ve tabii bu gücün arkasındaki isim olan Erdoğan'ı vurgulamayı amaçlıyordu.

AKP'nin ikinci ve üçüncü grup filmleri yeni sistemin ne getirdiği ve siyasi hayatta hangi sorunları çözeceğine dairdi. Bu filmler daha önceki AKP filmlerine göre oldukça etkisiz kaldılar ve çok da fazla yayılamadılar. Çünkü resmen öyle görünse de bu anayasa değişikliklerinin özü fiilen bu referandumun konusu değildi.

Son olarak yayınlanan "Tüm kalbimle Evet" filmleri başlangıçtaki "Evet ile güçlü Türkiye" mesajına geri dönen ve bu mesajı bu kez de tek tek, ülkenin tüm kentlerinden vatandaşların ağzından ileten çalışmalardı.

AKP, "Kararımız net, oyumuz evet", "Türkiye için tüm kalbimle evet", "Daima millet kararımız evet" gibi, aslında bir fikir içermeyen sloganlarla kampanyayı yürüttü. Bu hiçbir şey söylemeyen, fikirsiz kampanyanın aslında AKP açısından doğru bir yol olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü 15 yıldır iktidarda olan bir partinin ve çok güçlü liderinin neden daha fazla güç istediğini rasyonel olarak anlatabilmek kolay değildi.

Evet kampanyası dijital dünyada da aynı tek boyutluluk içerisinde devam etti. Kampanya sosyal medyada gerçek anlamda sivil bir katkı bulamadı. Sivil toplum kuruluşlarının ya da bireylerin evet mesajı veren farklı farklı ve etkili işlerine pek tanık olunmadı.

HAYIR KAMPANYASI

Buna karşılık, çok geniş bir siyasi yelpazeyi içeren Hayır cephesi sosyal medyada da aynı çeşitliliği etkili biçimde yansıttı. CHP, muhalif MHP'liler, HDP ve hatta İslamcı Saadet Partisi’nden farklı boyutlarıyla Hayır diyen işler görüldü. Çok sayıda sivil inisiyatif ve STK'nın da girişimleriyle çok başlı ve çok renkli bir Hayır kampanyası yürütüldü.

Hayır cephesinin merkezi gücü olan CHP bütün boyutlarıyla tam bir kampanya yürüttü. CHP'nin kampanyası da "Geleceğim için hayır" diyen küçük bir kız çocuğu görseli ve bu mesajı veren çocukları gösteren filmlere dayanıyordu.

Pozitif bir etki yaratmayı hedefleyen bu kampanya da tıpkı AKP kampanyası gibi hiçbir şey söylememe başarısına sahipti. Böylece CHP de hiçbir şey söylemediği için hata yapmamış, kendisiyle aynı cephede yer alan diğer siyasi partileri rahatsız edecek görüş ve tutumlar sergilememiş oluyordu.

İki tarafın sözcülerinin kampanya süresince birbirlerine karşı kullandıkları dil, resmi kampanyaların pek bir şey demeden ve soft bir tonda konuşan dilinden yüz seksen derece farklıydı. Evet kampanyasının sözcüleri Hayır oyu verecekleri “darbeci”, “düşman”, “terörist” olmakla itham eden şeyler söylediler. Kampanya boyunca hem böyle şeyler söylediler hem de seçmenler arasında hiçbir ayrım yapmadıklarını iddia ettiler. 

Örneğin Erdoğan, Hayır diyenlerin 15 Temmuz darbecilerinin yanında yer alacağını söylerken, Hayır cephesinin önde gelen aktörü Kılıçdaroğlu da,  15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan'ın kontrolünde gelişen planlı bir eylem olduğunu iddia etti.

Bu referandumda AKP, tam olarak anlaşılmayan bir biçimde anayasa değişikliklerini öneren ve destekleyen MHP ile birlikte Evet kampanyası yürüttü. Ancak milliyetçi bir parti olan MHP tabanının ve önde gelen isimlerinin önemli bir bölümü Hayır cephesi içerisinde yer aldılar. Bu durum da AKP'nin milliyetçi seçmenlere özel bir ağırlık vermesine yol açtı. Bu zorunluluk nedeniyle Türkiye'nin zaten uzun bir liste oluşturan "dış düşmanları"na, referandum dönemine özelmiş gibi görünen yeni düşmanlıklar eklendi. Örneğin Hollanda birden Türkiye'nin ve referandumun önemli bir gündem maddesi haline getirildi.

Türkiye zaten demokrasi, yargı ve medya bağımsızlığındaki büyük sorunları nedeniyle seçimlerde eşit ve adil bir rekabetin yürütülebileceği bir ülke konumunda değildi. Sonuç olarak bu referandumda da bu özelliğini pekiştirdi. Evet cephesi 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yüzde 62'lik bir oy oranına sahip partilerden (AKP - MHP - BBP) oluşuyor ve çok önemli bir kamu gücüne sahip. Bununla birlikte, 16 Nisan'a birkaç gün kala görünen tablo, referandumun başa baş geçeceği ve her iki seçeneğin de kazanmasının sürpriz olmayacağı şeklinde.

 ADALETSİZ REKABET 

Referandumda tarafların güçleri o kadar orantısız ki. Ne adil bir yarıştan, ne demokratik teamüllerden, ne hakkaniyetli bir devlet yönetiminden, ne de hukuktan bahsedebilmek mümkün. OHAL koşullarının kanırtırcasına zorlandığı antidemokratik bir ortamda cereyan ediyor herşey.

Evet cephesinin tek, güçlü ve kararlı bir lideri var. Muazzam bir seçmen ilişkileri yönetim becerileri, sınırsız finansal imkanları var. Anormal bir medya desteği ve ülkenin medya evrenini domine eden bir kampanya dağılımı var. Ülkedeki 24 TV kanalından 22’si Evet cephesine çalışıyor. Devlet kurumları, devlet bankaları, bakanlıklar, belediyelerin büyük çoğunluğu ve örgütlü devlet gücü, yasaları ve demokratik teamülleri çiğneme pahasına Evete lojistik destek sağlıyorlar. Doğu ve Güneydoğu’da kolluk güçleri bile “ya devletin yanındasın yada karşısında” diyerek seçmeni baskılıyor. Özetle Evet tarafı, aynen Golyat gibi azametli, korkutucu bir büyük makina.

Hayır cephesi güçlü lider bir yana, güçlü bir kampanya makinasına dahi sahip değil. Parası yok, medyası yok, seçmen ilişkilerini yönetebilecek becerisi ve hazırlığı yok. Ama Hayır cephesinde çok renklilik ve çok seslilik var. Hayır cephesinde, seçmenin ve seçmen kümelerinin, sivil toplum kuruluşlarının, platformların, inisiyatiflerin demokratik katılımı ve heyecanı var. Üç beş kadından, az sayıda gençlerden, sekiz on akademisyenden, hukukçulardan oluşan amatör ama inançlı, iradeli yüzlerce sivil oluşum... Hayır cephesinin muhtemelen en önemli kozu, elini taşın altına koyma iradesi sergileyen bu yüzlerce insiyatif. İlk kez Hayır cephesini temsil eden kesimlerde güçlü bir “Kazanabiliriz” umudu ve iştahı var.

YENİ BİR EFSANE MÜMKÜN MÜ?

16 Nisan’a 3 gün kala, referandumda yarışan tarafların güçleri Davut ve Golyat karşılaşmasındaki fotoğrafı andırıyor. Bir tarafta fütursuzca güç kullanan, gerçek olmayan konuları bile gerçekmiş gibi pazarlayabilen bir büyük propaganda güçü... Diğer tarafta çelimsiz, acemi insiyatiflerden ve yetersiz muhalefetten oluşan ama, karşısındaki devi yenebileceğine inanan grupçuklar.

Eğer yayınlanan- yayınlanmayan araştırmalar doğruysa, eğer o araştırmalarda denekler gerçek kararlarını dile getirebildilerse 16 Nisan günü Hayır cephesi kazanabilir. Ve eğer Hayır kazanırsa, 17 Nisan’dan itibaren tüm dünya bir efsaneden bahsetmeye başlayabilir. İşte o zaman bu efsane Türkiye’nin geleceğinde, huzurunda ve demokrasisinde pek çok olumlu gelişmeyi ateşleyebilir.

17 Aralık 2015 Perşembe

Rusya ile yeni bir dil mümkün mü?

İki ülkenin propaganda dili sokağı nasıl etkiliyor?
“Kocamla birlikte televizyon seyrediyorduk. Önce bir patlama sesi duyduk. Ardından sirenler çalmaya başladı. “Herhalde Türkiye ile savaşa girdik” dedim kocama…” Bu sözler, Sibirya’nın göbeğindeki Novosibirsk kentinde yaşayan sıradan bir ev kadını olan Evgenia Romanova’ya ait.

26 Kasım günü yani, Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesinden sadece iki gün sonra Novosibirsk’te bir sokakta park halindeki bir jipte patlama meydana gelmiş ve olayda iki kişi ölmüştü. Araçtan çıkarılan yarı çıplak bedenlerin, Putin’in lideri olduğu Birleşik Rusya Partisi’nden milletvekili olan 30 yaşındaki Oksana Bobrovskaya ve kocasına ait olduğu anlaşılmıştı. Olayın detayları araştırıldığında, kadın milletvekilinin zengin bir işadamıyla gönül ilişkisi olduğu, bu nedenle kıskanç kocanın araçta el bombası patlatmış olabileceği sonucuna varılmıştı. İşte o patlamanın gerçekleştiği sokakta oturan Evgenia Romanova patlamanın kendisinde yarattığı ilk duyguyu yerel gazete muhabirine böyle tarif ediyordu.

Rus savaş uçağının düşürüldüğü hafta Kanada’nın Toronto kentindeydim. Meseleyi anlamak için Toronto’da medyayı tararken yukarıda anlattığım olaya rastlamıştım. Jetin düşürülmesinden sadece 48 saat sonra, Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Novosibirsk kentinde üçüncü sayfalık bir olay bile insanlarda “Galiba Türkiye ile savaş girdik” duygusunu tetikleyebiliyordu.

Rus uçağının düşürülmesi bir kaza mıydı? Bir komplo durumu mu söz konusuydu? Yoksa Türk F4 uçağının Suriye tarafından Haziran 2012’de düşürülmesinden sonra, güney sınırımızda adım adım yükselen gerginliklerin sonucu mu gerçekleşti olay henüz belli değil. Bu konuda pek çok kişi yazıyor, çiziyor, konuşuyor…

Ama doğrusu, olaydan sonra her iki tarafça yürütülen ve iki ülke ilişkilerini çatışma noktalarına getiren propaganda yönetimindeki tuhaflıkları anlamakta zorluk çekiyorum. Çünkü son yıllarda Türk - Rus ilişkileri öylesine iyi gidiyordu ki, bu tür bir olay ihtimal dahilinde gözükmüyordu.

Putin ve Erdoğan, daha bir kaç ay önce iki ülke arasındaki ticaret hacmini 100 milyar dolar seviyesine çıkarma kararı almışlardı. Türk şirketleri, Rusya’da onlarca milyar dolarlık iş yapıyorlar ve Rusya’nın hayat standardının yükselmesine katkı sağlıyorlardı. Türkiye enerji alanında Rusya’nın en önemli müşterilerinden biri olmuştu. Planlanan yeni boru hatlarıyla Türkiye Rus ekonomisinin en stratejik partnerlerinden birine dönüşmekteydi. Türkiye’nin önemli bankalarından biri Ruslara satılmıştı. Akkuyu’da inşa edilecek olan nükleer santral, her türlü itiraza rağmen ve de ciddi bir ihale süreci yaşanmadan Rusya’ya armağan edilmişti

Vizeler karşılıklı kaldırılmış ve Türkiye’ye gelen Rus turist sayısı ilk kez 4 milyon seviyesine ulaşmıştı. İki ülke vatandaşları arasında yaşanan evlilikler 200.000’ler seviyesine erişmişti. Rus vatandaşları güney sahillerimizde gayrimenkul alan yabancılar arasında 1 numaraya yükselmişti…

Açıkçası, iki ülke tarih boyunca yakın olmadıkları kadar birbirlerine yakınlaşmışlardı. Bundan dolayı Rus jetinin düşürülmesi haberi herkes için olduğu gibi benim için de büyük bir sürprizdi…

Dün sabah erken saatlerde, ülkesinin en önemli siyasi danışmanlarından biri olan Moskovalı bir meslektaşımdan mail aldım. THY ile Istanbul aktarmalı Orta Batı Afrika ülkelerinden birine gidiyordu. Saat 16.00 gibi Atatürk Hava Limanı’na inecekti ve Istanbul’da 6 saat kadar vakti vardı… “Birlikte bir akşam yemeği yiyebilir miyiz?” diye soruyordu.

Buluştuk ve 3 saate yakın sohbet ettik. Özellikle gelinen noktayı, iki ülkeyi yöneten siyasi liderlerin pozisyonlarını, kullanılmakta olan siyasi dilin yakın geleceğe muhtemel etkilerini ve iki taraf medyasının tutumu tartıştık.

Ben Rus meslektaşıma yukardaki olayı aktardım ve sordum: “Sibiryanın göbeğindeki sıradan bir ev hanımını, bu denli hızla etki altına alabilen bir propaganda makinası nasıl mümkün olabiliyor?”

Meslektaşımın verdiği cevap manidardı: “Biliyor musun, ben de aynı hafta Antalya’da bir Türk kocanın, jet krizinden sonra Putin’in tutumunu protesto etmek için Rus karısını boşamaya karar verdiğini okudum.”

Meslektaşım haklıydı! Her iki taraf ta siyasi iletişim konusunda elinden gelenin en kötüsünü yaptı. Olayın ertesinde derhal “doğrudan iletişim kanallarını” devreye sokmak yerine medya aracılığıyla birbirleriyle konuşmayı tercih ettiler. Gerek Rus medyası, gerekse Türk medyası, siyasilerin agresif tavırlarından kendilerine “milli görev” çıkarttılar. Krizi köpürttükçe köpürttüler.

Meslektaşımın anlattığı onlarca detaydan Rusya Devlet Başkanı Putin’in bu denli agresif bir tutum takınmasının psikolojik arka planını daha iyi anladım. Mesele, savaş uçağının düşürülmesi ertesinde Türkiye tarafının Putin’i doğrudan aramak yerine, 8 - 10 saat süreyle ABD ve AB liderlerini araması ve NATO’yu devreye sokmasıymış. Batı ile yapılan görüşmelerin bitiminden sonra Putin’in aranması Rusya tarafında kırılma yaratmış. Putin özellikle de bu nedenle kendini “sırtından hançerlenmiş” hissediyormuş.

Acaba, Rus liderin bu duygusunun Türk muhataplarınca bilinmesi, ilişkilerin tamiri için bir başlangıç olabilir mi? Acaba Putin’in bu hissiyatının anlaşılması Türk tarafına farklı bir bakış açısı kazandırabilir mi? Belki de, taraflar için nihai bir kazanç ihtimalinin gözükmediği bu gidişatın durdurulması için mevcut iletişim yönetimi gözden geçirilebilir… Medyanın durumdan vazife çıkarması ve “pireyi deve yapması” engellenebilir… Yeni bazı doğrudan iletişim kanalları bu bakış açısıyla devreye sokulabilir… Veya formel olmayan iletişim yollarına başvurulabilir…

Her iki tarafın da bu konularda daha yaratıcı olmaya ihtiyacı var sanki. Aksi halde bu gidiş Evgenia Romanova’ın Novosibirsk  kentindeki patlamadan sonra aklına ilk gelen “riski gerçeğe dönüştürebilecek” pek çok mayınlı alan yaratıyor

Radikal, 17 Aralık 2015

11 Eylül 2015 Cuma

Kalabalıkların bilgeliği

1 Kasım seçimlerine doğru giderken pek çok anket, analiz ve yorum duyuyoruz. Acaba bu anket sonuçlarına ne kadar güvenebiliriz? Acaba 1 Kasım'da seçmenlerin kararı nasıl şekillenecek?

Siyasi partilerin ve liderlerin 7 Haziran'dan sonra yaptıkları veya yapmadıklarını seçmen nasıl değerlendirecek? Hangi partilerin oy artırması, hangi partilerin oy kaybetmesi mümkün görünüyor? 1 Kasım'da beklenmeyen bir sonuç çıkabilir mi? "Kalabalıkların aklı" var mı, varsa 1 Kasım'ı nasıl şekillendirebilir?


HaberTürk TV'de Fatih Altaylı'nın yönettiği Teketek programında bu soruların ve başka bazı soruların cevaplarını vermeye çalıştık.  

12 Ağustos 2015 Çarşamba

“Belki yavaş yürüyoruz ama asla geri adım atmıyoruz.”

2009 yerel seçimlerinden kısa bir süre önce, Ka-Der yönetim kurulu üyeleri “daha fazla kadının yerel yönetimlerde yer alabilmeleri için” bizden kampanya istediklerinde verdiğim tepkiyi hatırlıyorum: “Hangi siyasi düşünceden kadınları kastediyoruz?”

“Her siyasi düşünceden kadınları” şeklindeki cevaplarını anlamakta zorlandığımızda, Ka-Der’ciler bize ufak çaplı bir “Demokrasi ve temsiliyet” dersi vermişlerdi. Kadın erkek eşitliğinde Türkiye dünyada 125’inci sıradaydı. Ülke nüfusunun yüzde 51’i kadınlardan oluşuyordu ama meclisteki kadınların oranı sadece yüzde 8’di. Yerel yönetimlerdeki kadın oranı yüzde 2’yi bile bulmuyordu. 81 validen sadece biri kadındı. Ülkedeki gayrimenkullerin ancak yüzde 9’u kadınlara aitti, vs... Bu gidişatı değiştirmenin yegane yolu, parlamento ve yerel yönetimlere daha fazla kadının girmesini sağlamaktı. 

Ka-Der’in davasını haklı bulduk. Ve dernek için çalışmaya karar verdik. O tarihten bugüne birlikte çalışıyoruz. Yaptığımız kampanyaların tek bir hedefi var: “Siyasi eğilimlerine bakılmaksızın daha fazla kadının siyasette yer almasına yardım etmek. Bunun için sürdürülebilir bir baskı kurmak. Siyasi liderleri her seçimde biraz daha sıkıştırmak. Orta vadede yüzde 50 temsiliyet oranına erişmek”.
 
2009 Yerel Seçim Kampanyası
2009 yerel seçimlerinde, aday belirleme sürecinde ilk kampanyamızı lanse ettik. Hiç bir konuda anlaşamayan Baykal - Erdoğan- Bahçeli üçlüsünü kadın meselesinde sonuna kadar hemfikir olan üç kafadar gibi gösteren “sıfır bütçeli” “Üçümüz de aynı fikirdeyiz!”kampanyası TV kanallarında, gazetelerde ve internet sitelerinde yüzlerce kez haber konusu oldu. Tabii ki, liderler bu kampanyadan etkilenerek kadınlara adaylık kapılarını hemen açmadılar. Dahası, Devlet Bahçeli “kişilik haklarına saldırı” olduğu iddiasıyla dava yoluna gitti ama davayı kaybetti. Fakat kampanya iletişim anlamında hedefine ulaşmıştı. Kampanyanın ikinci ayağı üç liderin tercihlerini özetliyordu: “Üçümüz de erkekleri seçtik!”
2011 Genel seçimleri - "275 Kadın" kampanyası


2011 genel seçimlerinde Ka-Der yönetimi çıtayı yüzde 50’ye yükselttiğinde kampanyamız neredeyse kendiliğinden şekillenmişti:  “275 Kadın…” İş, eğlence, medya, sanat ve kültür dünyasından 10 ünlü kadını sözcü olarak kullandığımız bu ikinci kampanyada Gerçek demokrasi ve eşit temsil için 275 kadın” milletvekili istiyorduk. 

2011 Viral kampanya -Ya kadın olsaydın Tayyip Bey?
2011 Viral kampanya -Ya kadın olsaydın Kemal Bey? 
2011 Viral kampanya -Ya kadın olsaydın Devlet Bey?
Kampanyanın viral tarafında siyasi parti liderlerine dokunmayı ihmal etmedik! Viral kampanya olarak hazırladığımız görselleri sadece kendi kişisel blogumda yayınladım ve olanlar oldu: 3 görselin üçü birden medyada ve sosyal medyada 2-3 saat içinde çok hızla yayıldı, yılın en önemli “Buzz” hadiselerinden biri oldu. 2011 genel seçimlerinin sonunda Ka-Der kampanyasının da etkisiyle meclise 79 kadın milletvekili girdi.



Siyasi partilerin içinde aday belirleme süreçleri ile ilgili “adil demokratik rekabet yolu” açılmadığından 2014 yerel seçimlerinde hedef kitlemiz yine liderlerden ibaretti. Tek seçici konumundaki parti liderlerinin alnına post-it’leri yapıştırdık: “Kadın adayları unutma!”

7 Haziran 2015 genel seçimleri öncesinde Ka-Der yönetim kurulu “liderlerin kadınlar lehine pozitif ayrımcılık sözleri verdiklerini ama kendi kadın kotalarına bile uymadıklarını” bize anlattılar ve liderlerin kadın hareketinin sesini duymazdan gelen tavırlarını konu edinen bir kampanya talebinde bulundu. Kampanyamız böylece şekillendi: “Biz ne söylüyoruz, onlar ne anlıyor!”

7 Haziran seçimlerinin sonucunda meclisteki kadın milletvekili sayısı 98’e ulaştı. Psikolojik eşik diyebileceğimiz 100 rakamına dayandı. Bu sonuç kimine göre yetersiz, kimine göre bir başarı. Biz, Avrupa ve Amerika demokrasilerindeki kadın sayılarıyla kıyasladığımızda sonucun ne denli önemli bir başarı olduğunu görebiliyoruz. Kurulalı henüz yirminci yılı dolmadan, Ka-Der “275 kadın” milletvekiline erişmeyi amaçlayan nihai hedefinin yüzde 35’ine ulaşmış oldu.

Kader'in haklı mücadelesinin sonucu.

Ka-Der’in toplamda neredeyse sıfır bütçeyle elde ettiği bu muazzam başarı, haklı bir davaya tutkuyla inanmış çok az sayıda insanın bile neler başarabileceğinin Türkiye’deki ender örneklerdendir. Ka-der’in bu başarısına karınca kararınca katkıda bulunan bir ekibin lideri olarak, gelinen noktayı Abraham Lincoln’ün sözüyle izah etmek isterim: “Belki yavaş yürüyoruz ama asla geri adım atmıyoruz.”

MediaCat, Agustos 2015 sayısında yayınlanan yazıdan...

16 Haziran 2015 Salı

Demirtaş ve "Strateji" kazandı

Pek çok kesimden yükselen itirazlara rağmen otoriter bir başkanlık rejiminin; “Yeni Türkiye” ambalajıyla ülkeye dayatılması seçimin sonucunu belirleyecek seçmen kesimlerinde derin bir korku yaratmıştı. Ekonomik programa yönelmeyi seçen CHP’nin aksine HDP, bu korkuya cevap verdiği ölçüde kazanacağını erkenden kavradı.
HDP’nin seçim stratejisi, tam da bu nedenle   korku odaklı bir iletişim perspektifi üzerinde şekillendi. “Ya HDP barajı geçemezse, düşünün neler olur?” 
Sözkonusu olan,  gerçekçi bir korkuydu ve oluşması muhtemel Meclis aritmetiği dolayısıyla HDP bu korkuya neredeyse matematiksel kesinlikte bir çare de önerebilmekteydi.  Bu nedenle HDP  kampanyası, odağına seçmenin korkularını aldı ama korku – umut dengesini de makul bir düzeyde tutmayı başardı.
Açıktı ki,  daha da baskıcı bir “Erdoğan rejimi”ne geçme korkusu seçmenlerin bir kısmına “HDP’ye evet” dedirtecekti. Ama aynı zamanda geçerli ikinci bir korku daha vardı: “Ya HDP,  Erdoğan’la gizlice anlaştıysa? Ya da seçimden sonra anlaşırsa?” Bu korku da kararsız seçmende “HDP’ye hayır!” eğilimini güçlendirebilirdi.  Bu nedenle Selahattin Demirtaş çıktı; basit ve etkili bir şekilde tek bir cümleyle Erdoğan’a “Seni başkan yaptırmayacağız”dedi. HDP kampanyası o gün en önemli eşiği atlamıştı.
HDP seçmen korkularına dayalı bu stratejiye odaklanmakla kalmadı, Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve diğer parti sözcülerinin ağzından defalarca verilen söze ihanet edilmeyeceğine ilişkin açıklamalar yaptı. HDP sözcüleri kararsız seçmenin ikna edilmesinin bu ikinci korkunun aşılmasına bağlı olduğunu anlamıştı.
Pazarlama literatürüyle ifade edecek olursak, HDP’nin barajı aşmaya odaklı konumlandırması basit ve netti: “Erdoğan’ı durdurabilecek tek parti!”
DEMİRTAŞ, ERDOĞAN’A KARŞI KAZANDI
Bu açıdan bakıldığında, 7 Haziran genel seçimleri aslında iki kişi arasında geçti diyebiliriz: Kendisi için tasarlanmış bir “sözde Başkanlık rejimini”kurmak için “400 milletvekili verin ve bu iş huzur içinde çözülsün” diyen Recep Tayyip Erdoğan ile Meclis kürsüsüne çıkıp “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek inen Selahattin Demirtaş arasında…
42 yaşında genç bir lider olan Selahattin Demirtaş 7 Haziran seçimlerinde karizması ve sempatisiyle, siyaset yapma üslubuyla partisine fazladan oy kazandırabilen tek lider oldu. HDP ile birlikte bu seçimde oyları artan diğer bir parti de MHP’dir, ancak  bu artışta Bahçeli’nin liderliğinin etkisinin önemli bir unsur olduğunu söylemek zor. 
EKONOMİK VAATLER
Seçmen tercihlerine ilişkin olarak söylenen “Seçmen cebindeki paraya bakar” genel tespiti doğrudur ancak, olağan koşullar altında doğrudur.  Pek çok seçmen segmenti için 7 Haziran’ın normal bir seçim olamayacağı açıktı. Ayrıca, 17 – 25 Aralık soruşturmalarından sonra ortaya çıkan durum nedeniyle, AKP seçmen dönüp cebindeki paraya bakmasın diye olağanüstü koşullar yaratmaya çalışıyor ya da bu algıyı güçlendirmeye çalışıyordu.
HDP barajı geçerse, “HDP’liler Türkiye’yi çok iyi yönetirler, hayatımızı muazzam iyileştirirler” inancından dolayı geçmeyecekti. Buna rağmen “Ekonomik Vaatler”de bulunmaktan geri durmadı. Çünkü bu vaatler belki kimsenin oy tercihini etkilemeyecekti ama, HDP’nin bir Türkiye partisi olarak algılanmasını pekiştirecekti.

YENİ KİMLİK KONUMLANDIRMASI : “BİZ’LER MECLİSE”

Asgari ücretin 1800 lira olması gibi somut ekonomik vaatler içerse de HDP kampanyasının “umut” boyutu  bir “kimlik siyaseti” stratejisi üzerinde yükseldi. Ancak bu, bugüne kadar alışık olduğumuz türden ayrılan bir kimlik siyasetiydi. Burada “çoğul kimlikler” yani “bizler”merkezi bir yer tutuyordu. Ve bütün kimlikleri içermeyi öneren, bütün kimlikleri eşitlemeyi vaat eden bir dil kullanılıyordu. Bu vaat, demokrasinin sıcak yüzüydü.

Makul bir korku – umut dengesinin de bir gereği olarak, HDP şarkılı türkülü, güleryüzlü bir reklam kampanyası yürüttü. O kadar ki TV filmlerinde iki eş başkanı halay çekerken ya da hiç konuşmaksızın HDP seçim şarkısı eşliğinde gülümserken bile gördük. HDP halay çeken eş başkanlar filmiyle, CHP’nin 2014 yerel seçimlerindeki, belediye başkan adaylarının hep birlikte “Hayat Bayram Olsa” şarkısını söylediği reklam filminden sonra, “güleryüzlü, insana umut veren bir siyaset” mesajı verme yolunda yeni bir örnek oluşturdu.
Selahattin Demirtaş’ın kendisi de, HDP kampanyasındaki mesajlarla uyum içerisinde bir performans sergiledi. Seçmen, Demirtaş’ı ekranlarda gördükçe HDP’nin Türkiyelileştiğine, bir Türkiye partisi olma yoluna girdiğine daha fazla ikna oldu.
SAMİMİYET, TEVAZU, ESPRİ, HAZIRCEVAPLIK
Selahattin Demirtaş, samimiyetiyle, tevazusuyla seçmenin gönlünde, partisinin aldığı oyun üzerinde bir yer kazandı, geniş kesimler tarafından sevildi. 
Sosyal medyada, sevenleri arasında “Selocan”, “Selo başgan” gibi lakaplarla da çağrılan Demirtaş hiç şüphesiz yeni seçmene ulaşma yolunda sosyal medyayı en etkin kullanan liderdi. Bizzat kendisinin yazdığı anlaşılan tweet’lerle sosyal medyanın ruhuna ve imkanlarına en uygun biçimde davrandı.
HDP bu kampanyada barış yolunda ilerleme kararlılığını gösterdi ve kendilerinin de farkında oldukları gibi, dikkate değer ölçüde emanet oy aldı. Ne var ki bu kampanya dönemindeki dilini ve kapsayıcı yaklaşımını koruyup geliştirdiği ölçüde HDP’nin bu emanet oyları kalıcı hale getirmesi ve yeni seçmenler kazanması kuvvetle muhtemel.
KÜRT SİYASETİNİN ARTIK YENİ BİR LİDERİ DAHA VAR
Bir partinin üst yönetimi kaç kişiden meydana gelirse gelsin, partinin ideolojisi ve programı ne olursa olsun sonuçta seçmen lidere oy verir. Lider, partisinin ideolojisini, programını, vaatlerini seçmenin anlayacağı, sevebileceği ve ikna olabileceği şekilde anlatabildikçe lider olur.
Selahattin Demirtaş, 7 Haziran’da elde ettiği sonuçla Kürt siyasi hareketinin kaderini değiştirmeyi başardı. Kürt siyasi hareketinin son 10 seçimde alabildiği ortalama 5,1’lik seçmen desteğini %13.1’e çıkaran asli güç oldu.
Demirtaş bu performansla Kürt siyasi hareketi içerisindeki rüştünü de ispat etmiş oldu. Başlangıçta liderliği çok da istenmediği halde (Demirtaş’ın BDP’de kalması iradesi sergilendiği ve bu nedenle BDP’den ayrılan son kişilerden biri olduğu hatırlanırsa) HDP’yi bir etnisite partisi olmaktan çıkarıp Türkiye partisi haline getirdi ve büyütüp önünü açtı.
Demirtaş’ın bu muazzam başarısı, silahlı mücadeleyi başlatan ve halen dağda elde silah beklemeye devam eden kadroların varlığını Kürt seçmenler nezdinde de daha fazla sorgulanır hale getirdi. 

Demirtaş artık “Erdoğan’ı durduran”,  “çözüm süreci”ni güçlendiren ve toplumu kalıcı barış yolunda umutlandıran güçlü bir aktör olarak siyaset sahnesindedir.
Radikal, 13 Haziran 2015

17 Aralık 2014 Çarşamba

Osmanlıca, 14 Aralık operasyonu ve genel seçimler


2015’te yapılacak olan genel seçimlere en fazla altı ay kaldı. Siyaset ve siyasetin iletişiminde görmekte olduğumuz gelişmelerin ve emarelerin okumasını yaparken, seçimlerin yaklaşmakta olduğunu gerçeğini hatırlamalı ve olaylara o pencereden bakabilmeliyiz.

12 yıl sonra ilk kez, AKP propaganda makinası ve kampanya ekibi, başında resmi olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın olmadığı bir seçime girecek. Cumhurbaşkanının bu süreçte yasal sınırlar içinde kalmayabileceğini; Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Anayasa’nın tanımladığı çerçeveyi sonuna kadar zorlayabileceğini ve hatta alenen ihlal edebileceğini bekleyebiliriz. Ama yine de yaklaşan seçim kampanyası boyunca, seçmenin zihninde AKP’nin sözcüsü ve yasal lideri Erdoğan değil, Davutoğlu olacaktır. Seçmen, ister istemez Davutoğlu’nu diğer parti liderleriyle kıyaslayacaktır.  

Siyasetle ve siyasetin iletişimiyle ilgili olan herkes bilir ki, bir seçim kampanyasında ideolojiden, vaatten ve hatta stratejiden daha önemli tek bir etken varsa, o da liderdir; liderin algısıdır, liderin becerileridir. Seçmenin önemli bir bölümü, ideolojiye değil, lidere oy verir. Ahmet Davutoğlu 3.5 aydır resmi olarak AKP’nin ve hükümetin başında bulunuyor ama, bu süre zarfında ne türden bir liderlik kumaşına sahip olduğunu henüz öğrenme şansımız olmadı.

Şu ana kadar sergileyebildiği performanstan toplumun algıladığı o ki, Başbakan Davutoğlu resmi olarak oturmakta olduğu her iki koltuğun da gücünü henüz devralabilmiş değil. Dahası o gücün bir gün kendisine gerçekten devredilip devredilmeyeceği de belli değil. Belki bu nedenden dolayı, Başbakanlık koltuğuna oturduğu günden bu yana Davutoğlu, toplumun hafızasında iz bırakan bir eylem veya söylem ortaya koyamadı.

Ne eskisinden daha sert, ne daha yumuşak; ne daha demokrat, ne daha özgürlükçü, ne de daha kapsayıcı bir liderlik performansı ortaya koyabildi. Daha akademik bir dil kullanımından bahsetsek bile,  yenilikten ve orijinallikten söz edebilmek şimdilik mümkün değil. Bildiğimiz eski AKP politikalarını ve söylemlerini tekrar etme dışında, üstelik de aynı retoriği düne oranla daha cılız bir sesle dillendirme dışında ne bir yenilik, ne de fark yaratan bir dil ortaya koyabildi. Davutoğlu’nun şansı ve şanssızlığı Erdoğan’dır. Çünkü AKP’nin müesses güçlerine rağmen Davutoğlu’nu o koltuklara oturtan yegane irade Erdoğan’dır. Bu nedenle de Davutoğlu’nun üzerindeki Erdoğan gölgesi fazlasıyla belirgindir.

Liderlik problemlerine ilave olarak, çözüm süreci ile gerginleşen ortam, özgürlükleri kısıtlayan her türden antidemokratik uygulamalar ve hepsinden önemlisi ekonomide alenileşen yavaşlama, önümüzdeki seçimleri belirleyecek konular olacak.

Siyasi iletişimin kurucu isimlerinden Joe Napolitan “Eğer bir şey işe yarıyorsa, işe yaramaz hale gelene kadar onu kullanmaya devam edin” der. Son zamanlarda AKP cenahında ortaya çıkan bazı emareleri böyle okuyabiliriz.

Ayrıca bu emareleri AKP’nin 2015’te kullanacağı ana stratejik yönelişin belirtileri olarak da okumak mümkün. Örneğin Validebağ’ı tırmandırma yaklaşımını... Örneğin “İsteseniz de istemesiniz de Osmanlıca öğretilecek!” sözlerini... Örneğin 14 Aralık Operasyonunu... Vizyona sokabileceği yeni bir senaryo ve o senaryoyu mükemmelen oynayacak güçlü bir aktör şansı kalmadığı için AKP eski stratejiyi tekrar ediyor. Bu söylem ve emareler 2015 AKP kampanyasının lansmanının halihazırda yapılmakta olduğunu gösteriyor. Tüm bu emareler kutuplaştırma, ayrıştırma ve kendi tabanını konsolide etmek için, siyasette ve siyasi iletişimde “savaş stratejisi”ne devam edileceğini de gösteriyor... Çevrecilerle, “Gezi”cilerle, moderniteyle, cemaatle, uydurulmuş lobilerle, hayali darbecilerle, düşmanlaştırılmış toplum kesimleriyle savaş!

Sadece emarelerini değil, geçmiş uygulamalarını da çok iyi bildiğimiz bu strateji ayan beyan ortada: Tam bir yıl önce bugün ortaya dökülen, tarihimizdeki en büyük yolsuzluk iddialarını kovuşturmak yerine, dikkatleri Osmanlıca eğitime, “Tahşiye Örgütü” konulu dizi ve senaryoya çekmek... Vatandaşın sesine kulak vermek yerine, her farklı sesi ve rengi yasaklayacak inzibati tedbirleri geliştirmek... Bitmek tükenmez komplo iddialarının üstüne yeni komplo iddiaları üretmek, yeni ve ne olduğu belirsiz düşmanlar türetmek... Ve ne yapıp edip, mecliste anayasayı değiştirebilecek koltuk sayısına erişmek.

Ama bu emareler net olarak ortaya koyuyor ki, AKP bir kez daha kendi tabanını çantada keklik saymıyor. Öncelikle diğer partilerin tabanına yönelmek yerine, kendi tabanını elde tutmaya odaklanıyor. Ancak kendi tabanını sağlama aldığına emin olduktan sonra başka oyların peşine düşmeyi hedefliyor. Çünkü biliyor ki, kendisine yakın seçmen çevrelerinde oy oranını korumak, rakip çevrelerden oy bulmaktan çok daha kolay.

AKP’nin 2015 stratejisi bellidir. Bu stratejinin ülkenin birliğine ve yurttaşların ortak yaşama idealine zarar verip vermemesi ayrı bir konudur. AKP bir kez daha seçim kazanmak için zihinleri ve sahayı elde etme çabalarına çoktan başlamıştır. 

Asıl mesele, 2015 genel seçim kampanyası sürecinde muhalefet partilerinin ne yapacağıdır. Demokratik kurumların ve demokrasi kültürünün yok edildiği, serbest ve adil rekabet şansının kalmadığı, özgür medya düzeninin ortadan kaldırıldığı bir ortamda demokratik muhalif güçlerin yapacakları çok önemlidir. Çünkü, örgütlü devlet gücünün sınır tanımaz bir iktidar gücüne dönüştürüldüğü; demokratik bir yarış yerine hile dahil her türlü savaş stratejilerinin uygulandığı bir ortamda, muhalefet partilerinin tutumları ortak geleceğimiz adına çok belirleyici olacaktır:

Demokrasiye devam mı edeceğiz, yoksa bir muz cumhuriyetine mi dönüşeceğiz? Özgürlüklerimizi savunmaya devam edebilecek miyiz, yoksa Ortadoğu tipi baskıcı bir rejime razı mı olacağız? Bugünün ana meselesi budur.

Özetle, 2015 genel seçimleri en temelde, “Umut” ile “Korku” arasında yaşanacak bur seçim olacaktır.

17 Aralık 2014, Radikal