Necati Özkan ve Seçim Zamanı

ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2015 Perşembe

Rusya ile yeni bir dil mümkün mü?

İki ülkenin propaganda dili sokağı nasıl etkiliyor?
“Kocamla birlikte televizyon seyrediyorduk. Önce bir patlama sesi duyduk. Ardından sirenler çalmaya başladı. “Herhalde Türkiye ile savaşa girdik” dedim kocama…” Bu sözler, Sibirya’nın göbeğindeki Novosibirsk kentinde yaşayan sıradan bir ev kadını olan Evgenia Romanova’ya ait.

26 Kasım günü yani, Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesinden sadece iki gün sonra Novosibirsk’te bir sokakta park halindeki bir jipte patlama meydana gelmiş ve olayda iki kişi ölmüştü. Araçtan çıkarılan yarı çıplak bedenlerin, Putin’in lideri olduğu Birleşik Rusya Partisi’nden milletvekili olan 30 yaşındaki Oksana Bobrovskaya ve kocasına ait olduğu anlaşılmıştı. Olayın detayları araştırıldığında, kadın milletvekilinin zengin bir işadamıyla gönül ilişkisi olduğu, bu nedenle kıskanç kocanın araçta el bombası patlatmış olabileceği sonucuna varılmıştı. İşte o patlamanın gerçekleştiği sokakta oturan Evgenia Romanova patlamanın kendisinde yarattığı ilk duyguyu yerel gazete muhabirine böyle tarif ediyordu.

Rus savaş uçağının düşürüldüğü hafta Kanada’nın Toronto kentindeydim. Meseleyi anlamak için Toronto’da medyayı tararken yukarıda anlattığım olaya rastlamıştım. Jetin düşürülmesinden sadece 48 saat sonra, Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Novosibirsk kentinde üçüncü sayfalık bir olay bile insanlarda “Galiba Türkiye ile savaş girdik” duygusunu tetikleyebiliyordu.

Rus uçağının düşürülmesi bir kaza mıydı? Bir komplo durumu mu söz konusuydu? Yoksa Türk F4 uçağının Suriye tarafından Haziran 2012’de düşürülmesinden sonra, güney sınırımızda adım adım yükselen gerginliklerin sonucu mu gerçekleşti olay henüz belli değil. Bu konuda pek çok kişi yazıyor, çiziyor, konuşuyor…

Ama doğrusu, olaydan sonra her iki tarafça yürütülen ve iki ülke ilişkilerini çatışma noktalarına getiren propaganda yönetimindeki tuhaflıkları anlamakta zorluk çekiyorum. Çünkü son yıllarda Türk - Rus ilişkileri öylesine iyi gidiyordu ki, bu tür bir olay ihtimal dahilinde gözükmüyordu.

Putin ve Erdoğan, daha bir kaç ay önce iki ülke arasındaki ticaret hacmini 100 milyar dolar seviyesine çıkarma kararı almışlardı. Türk şirketleri, Rusya’da onlarca milyar dolarlık iş yapıyorlar ve Rusya’nın hayat standardının yükselmesine katkı sağlıyorlardı. Türkiye enerji alanında Rusya’nın en önemli müşterilerinden biri olmuştu. Planlanan yeni boru hatlarıyla Türkiye Rus ekonomisinin en stratejik partnerlerinden birine dönüşmekteydi. Türkiye’nin önemli bankalarından biri Ruslara satılmıştı. Akkuyu’da inşa edilecek olan nükleer santral, her türlü itiraza rağmen ve de ciddi bir ihale süreci yaşanmadan Rusya’ya armağan edilmişti

Vizeler karşılıklı kaldırılmış ve Türkiye’ye gelen Rus turist sayısı ilk kez 4 milyon seviyesine ulaşmıştı. İki ülke vatandaşları arasında yaşanan evlilikler 200.000’ler seviyesine erişmişti. Rus vatandaşları güney sahillerimizde gayrimenkul alan yabancılar arasında 1 numaraya yükselmişti…

Açıkçası, iki ülke tarih boyunca yakın olmadıkları kadar birbirlerine yakınlaşmışlardı. Bundan dolayı Rus jetinin düşürülmesi haberi herkes için olduğu gibi benim için de büyük bir sürprizdi…

Dün sabah erken saatlerde, ülkesinin en önemli siyasi danışmanlarından biri olan Moskovalı bir meslektaşımdan mail aldım. THY ile Istanbul aktarmalı Orta Batı Afrika ülkelerinden birine gidiyordu. Saat 16.00 gibi Atatürk Hava Limanı’na inecekti ve Istanbul’da 6 saat kadar vakti vardı… “Birlikte bir akşam yemeği yiyebilir miyiz?” diye soruyordu.

Buluştuk ve 3 saate yakın sohbet ettik. Özellikle gelinen noktayı, iki ülkeyi yöneten siyasi liderlerin pozisyonlarını, kullanılmakta olan siyasi dilin yakın geleceğe muhtemel etkilerini ve iki taraf medyasının tutumu tartıştık.

Ben Rus meslektaşıma yukardaki olayı aktardım ve sordum: “Sibiryanın göbeğindeki sıradan bir ev hanımını, bu denli hızla etki altına alabilen bir propaganda makinası nasıl mümkün olabiliyor?”

Meslektaşımın verdiği cevap manidardı: “Biliyor musun, ben de aynı hafta Antalya’da bir Türk kocanın, jet krizinden sonra Putin’in tutumunu protesto etmek için Rus karısını boşamaya karar verdiğini okudum.”

Meslektaşım haklıydı! Her iki taraf ta siyasi iletişim konusunda elinden gelenin en kötüsünü yaptı. Olayın ertesinde derhal “doğrudan iletişim kanallarını” devreye sokmak yerine medya aracılığıyla birbirleriyle konuşmayı tercih ettiler. Gerek Rus medyası, gerekse Türk medyası, siyasilerin agresif tavırlarından kendilerine “milli görev” çıkarttılar. Krizi köpürttükçe köpürttüler.

Meslektaşımın anlattığı onlarca detaydan Rusya Devlet Başkanı Putin’in bu denli agresif bir tutum takınmasının psikolojik arka planını daha iyi anladım. Mesele, savaş uçağının düşürülmesi ertesinde Türkiye tarafının Putin’i doğrudan aramak yerine, 8 - 10 saat süreyle ABD ve AB liderlerini araması ve NATO’yu devreye sokmasıymış. Batı ile yapılan görüşmelerin bitiminden sonra Putin’in aranması Rusya tarafında kırılma yaratmış. Putin özellikle de bu nedenle kendini “sırtından hançerlenmiş” hissediyormuş.

Acaba, Rus liderin bu duygusunun Türk muhataplarınca bilinmesi, ilişkilerin tamiri için bir başlangıç olabilir mi? Acaba Putin’in bu hissiyatının anlaşılması Türk tarafına farklı bir bakış açısı kazandırabilir mi? Belki de, taraflar için nihai bir kazanç ihtimalinin gözükmediği bu gidişatın durdurulması için mevcut iletişim yönetimi gözden geçirilebilir… Medyanın durumdan vazife çıkarması ve “pireyi deve yapması” engellenebilir… Yeni bazı doğrudan iletişim kanalları bu bakış açısıyla devreye sokulabilir… Veya formel olmayan iletişim yollarına başvurulabilir…

Her iki tarafın da bu konularda daha yaratıcı olmaya ihtiyacı var sanki. Aksi halde bu gidiş Evgenia Romanova’ın Novosibirsk  kentindeki patlamadan sonra aklına ilk gelen “riski gerçeğe dönüştürebilecek” pek çok mayınlı alan yaratıyor

Radikal, 17 Aralık 2015

30 Kasım 2014 Pazar

Turizmde sebepsiz fakirleşiyoruz.


Bugün itibariyle Dünya turizm pazarında yaklaşık olarak 1 milyar insan var. Yani her yıl 1 milyar kişi kendi ülkesinden başka bir ülkeye seyahat ediyor. Turizm destinasyonu olarak rekabet eden tüm ülkeler bu 1 milyar kişilik pazardan kendi paylarını almak için iletişim ve pazarlama yatırımı yapıyorlar.
Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UNWTO) gibi, turizmle ilgili global veri toplayan ve analiz yapan uluslararası kurumların projeksiyonları, önümüzdeki 6 yıl içinde bu pazarın yüzde altmış büyüyeceğini gösteriyor. Yani 2020 yılında toplam pazar 1,6 milyara yükselecek. 2050’lere gelindiğinde ise global pazar 3 milyara yaklaşacak.
2023’te 50 milyon turiste ulaşmak artık çok kolay bir hedef! Ya 50 milyar dolar?
UNWTO verilerinden derlediğimiz aşağıdaki tabloda da görülebileceği gibi, Türkiye en çok ziyaretçi çeken altıncı ülke. Ziyaretçi sayısı konusunda bundan sonra durumumuz daha da iyiye gidecek. Türkiye’nin lokasyonu ve turistik tesislerimizin kalitesi bu sonucu kendiliğinden hak ediyor. Örneğin bu yıl bıyıklı turistler dahil 40 milyonu geçeceğiz. Ve sonraki 3 yıl içinde 50 milyon ziyaretçi sayısını göreceğiz. Böylece 2023’ten 5-6 yıl önce 50 milyonluk turist hedefini yakalamış olacağız.
Buna karşın, toplam turizm gelirinde ilk 10’a zar zor girebiliyoruz. 2000’li yılların başında Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçinin bıraktığı kişi başı döviz miktarı 900-1000 dolar civarındayken, yıllar içinde istikrarlı biçimde gerileyerek 500 dolarlar seviyesine indi. İki yıl önce TÜİK ve Maliye Bakanlığı’nın yeni bir hesaplama yöntemini kabul etmesiyle yaklaşık 200 dolar artırıldığı halde, bugün için kişi başı turizm gelirimiz 738 Dolar seviyesinde. Bu rakam ABD’de 2.000, İspanya’da 1.000 ve İtalya’da 930 Dolarlar civarında.
Son bir kaç yıl boyunca çeşitli konferanslarda dile getiriyoruz... Otoriteleri ikaz ediyoruz...Diyoruz ki: “Türkiye turizm sektörü için alarm zilleri çalıyor. İstanbul gibi kültürel zenginliklerin ve çekiciliklerin bulunduğu, yatak arzının kısıtlı olduğu kentlerimiz dışında kişi başı gelirlerimiz tepe taklak gidiyor. “Sebepsiz fakirleşmeye” doğru gidiyoruz. Engel olmayı başaramazsak bu istikrarlı ve dramatik düşüşün faturası ağır olacaktır.”
 Sebepsiz fakirleşmeyi” yaratıcı endüstriler durdurabilir.
Türkiye’de turizm sektörü plansız biçimde büyürken, arzın aşırı artırılmasına bağlı olarak fiyatlar geriledi. Benzer biçimde yabancı ziyaretçi profili de, orta ve ortanın altı sınıflara geriledi. “Her şey dahil sistemi” ile gelinebilecek en ileri noktaya ulaştık. Bunun ilerisi sektörel iflaslardır. O nedenle, Türkiye turizminin makro olarak yeniden ele alınması şarttır.
Zira gittiğiniz ülkenin tarihi ve doğal zenginliklerin yanı sıra kültürel zenginliklerini de tanımak istersiniz. Otele verdiğiniz bir gecelik konaklama bedelinden daha fazlası ile müzikale, konsere vs. gidersiniz. Kültür, sanat ve eğlence performansları, bir ziyaretçi için önemli deneyim imkanlarıdır.
Neden Amerika, Fransa ve İtalya gibi ülkeler daha fazla gelir elde edebiliyorlar? Neden insanlar New York’ta, Las Vegas’ta, Paris’te, Roma’da veya Londra’da daha fazla harcama yapıyorlar? Çünkü bu kentlerin eğlence ve kültür odaklı zengin yaratıcı endüstrileri var.
Örneğin sadece Las Vegas’ta bir haftada sergilenen gösteri, oyun, dans şovları ve etkinliklerin toplamı, Türkiye’de bir yılda gerçekleştirilemiyor. Aynı şey, New York, Viyana’da, Londra’da veya Paris’te de var. Bu kentlerde 4 kişilik bir aile, konaklama için otel odasına gecede toplam 200 dolar civarında ödeme yaparken, tek bir show için bunun iki katını ödemeye razı olabiliyor. Bu model niçin bu ülke turizminin geleceğinde olmasın?
Eğlence ve kültür sektörlerine yatırım yapmadan devam edemeyiz.
Türkiye’ye gelen insanların küçük bir kısmı bu tür etkinliklere katılabilmek mümkün ama ağırlıklı kısmı için hiç bir arzımız yok. O yüzden Ege ve Akdeniz sahillerimizde turistlerin otelden çıkmak için gerekçeleri yok. O yüzden kent ticareti ve kültürü ekonomi yaratamıyor. O yüzden esnaf ağlıyor. Bu bölge kentlerinde çoğu kez bir opera binası bile yok. Çeşitli dillerde oyun sahnelenecek tiyatro ekipleri ve salonları yok. Halihazırda İstanbul’un, yatak kapasitesi olarak Antalya’nın çok gerisinde olmasına rağmen, Antalya kadar turist alıyor olmasının nedeni budur.

Özetle, Türkiye’nin altın yumurtlayan bu sektöre yeni bir vizyonla eğilmesi şarttır. Belli destinasyonlarda kitlesel turizmin dizginlenmesi ve ziyaretçilerin daha fazla harcama yapacağı kültürel etkinliklerin ve alanların çoğaltılması gerekir. Ülke içindeki farklı destinasyonlarımız için farklı master planlarının yapılması şarttır. Her bir destinasyonumuzun bir diğerinden farklı bir odağının ve temasının olması sağlanmalıdır.
 Vakit kaybetmeden merkezi idarenin ve yerel idarelerin kültürel alt yapı yatırımlarına yönelmeleri ve insan kaynağı eğitmeleri gerekir. 3 milyar kişi ile geleceğin en büyük pazarı olacak olan dünya turizminden bu ülke ekonomisinin hak ettiği payı sağlamak için, yaratıcı endüstrilerde kapsamlı bir altyapı hamlesi ve teşvik sistemi planlanmalı ve uygulanmalıdır. Türkiye’nin turizmdeki ikinci hamlesi ancak bu hedefe yönelmesiyle mümkün olabilir.
Radikal, 17 Eylül 2014