Necati Özkan ve Seçim Zamanı

BBP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BBP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2017 Perşembe

16 Nisandan Davut ve Golyat efsanesi çıkar mı?

Tarihteki destansı zaferlerin hepsi orantısız mücadele koşullarından doğmuştur.

Bundan yaklaşık üç bin yıl önce Ortadoğu’da savaşan taraflar, kendilerini temsil etmek üzere birer savaşçı tayin eder, böylelikle meydan muharebesinde binlerce erkeğin telef olmasını önlerlerdi. Eski Ahit günlerinde İsrail Krallığı ile Filistin orduları karşılaştığında, Filistinliler de kendilerini temsil etmek üzere 4 metre boyundaki dev bir savaşçıyı çıkarırlar. Golyat adlı bu azman dev, tunçtan bir miğfer ve tüm bedenini kaplayan kalın bir zırh giymiştir. İsrailoğulları tarafında ise bu korkunç deve karşı toy, çelimsiz ve genç bir çoban olan Davut çıkar. Davut’un gözle görünür bir gücü yoktur ama, çarpışmayı kazanabileceğine ilişkin bir inancı ve kendine güveni vardır. Tarihin en unutulmaz çarpışması böylesine adil olmayan şartlarda başlar.

Golyat’ın karşısında teke tek mücadelede hiç bir insan evladının şansı yoktur, değil ki çelimsiz Davut’un olsun. Ama Davut, oyunun kurallarını değiştirir. Azametli devi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yöntemle alt eder. Golyat ile kol mesafesinde çarpışmaya girmek yerine ona doğru koşarken, beklenmedik şekilde sapanını çıkarır ve Golyat’ın başındaki miğferde bulunan tek açık yerden alnına taş fırlatır. Golyat’ın devirdikten sonra da, kendi kılıcıyla devin kellesini bedeninden ayırır.

Olağan mağlupların kendilerinden kat kat üstün rakiplerine karşı zafer kazanabilecekleri fikrinin ilham kaynağı olan Davut ve Golyat’ın o unutulmaz çarpışması, bugünlerde bu topraklarda ansızın çıkıveren referandum kapışmasında gerçekleşebilir mi?

AKP’NİN İNSANLIĞA ARMAĞANI

Türkiye bu referandumda önemli bir buluşu oylayacak. Bugüne değin yeryüzündeki demokratik hükümet sistemlerinin 4 türü olduğu bilinirdi: Parlamenter sistem - Başkanlık sistemi - Yarı başkanlık sistemi - Meclis hükümeti sistemi.

Beşinci bir hükümet sistemi "keşfeden" AKP şimdi seçmeni buna ikna etmeye çalışıyor. Yeni sistem arayışlarını başlangıçta "Başkanlık sistemi" olarak tanımlayan AKP, önerdikleri ile gerçek başkanlık sistemi arasındaki uçurum ortaya çıktıkça bu tanımlamadan geri adım attı ve önerisini "Türk tipi başkanlık sistemi" olarak damgalamaya çalıştı.

Ancak bu da önerilen sistemin gerçek başkanlık sistemiyle kıyaslanmasını ve hayati farklılıkların gösterilmesinin önüne geçemediği için AKP keşfettiği sisteme yeni bir ad daha verdi: "Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi".

İşte Türkiye 16 Nisan'da bu bütünüyle kendine özgü sistemi oylayacak. Bu sistemin en temel özelliği kuvvetler ayrılığını, kontrol ve dengeyi bütünüyle sistemin dışına çıkarmış olması. Geriye kalan sisteme de her türlü isim verilebilir ancak demokratik diyebilmek imkansız.

Aksi söylense de bu değişiklik devletin bütünüyle Erdoğan'ın sahip olduğu güce göre ve onun istekleri doğrultusunda dizayn edilmesinden ibaret. Zaten kamuoyu da referandumu temelde Erdoğan'ın oylanması gibi algılıyor.

EVET KAMPANYASI

Tabii Evet cephesi de Hayır cephesi de açıkça bu algının üzerine bir kampanya inşa etmeyi riskli gördükleri için konunun etrafından dolaşan, ağırlıklı olarak duygulara seslenen kampanyalar yürütüyorlar. 

Örneğin AKP bugüne kadar 4 farklı temaya sahip filmler yayınladı.     


"Milyonlarca Evet" ve "Evet ile güçlü Türkiye" diyen ilk filmler AKP'nin icraatlarına övgü niteliğindeydi. Görkemli kalabalıklara, önemli inşaat başarılarına ve müziğe dayanan bu filmler AKP'nin gücünü ve tabii bu gücün arkasındaki isim olan Erdoğan'ı vurgulamayı amaçlıyordu.

AKP'nin ikinci ve üçüncü grup filmleri yeni sistemin ne getirdiği ve siyasi hayatta hangi sorunları çözeceğine dairdi. Bu filmler daha önceki AKP filmlerine göre oldukça etkisiz kaldılar ve çok da fazla yayılamadılar. Çünkü resmen öyle görünse de bu anayasa değişikliklerinin özü fiilen bu referandumun konusu değildi.

Son olarak yayınlanan "Tüm kalbimle Evet" filmleri başlangıçtaki "Evet ile güçlü Türkiye" mesajına geri dönen ve bu mesajı bu kez de tek tek, ülkenin tüm kentlerinden vatandaşların ağzından ileten çalışmalardı.

AKP, "Kararımız net, oyumuz evet", "Türkiye için tüm kalbimle evet", "Daima millet kararımız evet" gibi, aslında bir fikir içermeyen sloganlarla kampanyayı yürüttü. Bu hiçbir şey söylemeyen, fikirsiz kampanyanın aslında AKP açısından doğru bir yol olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü 15 yıldır iktidarda olan bir partinin ve çok güçlü liderinin neden daha fazla güç istediğini rasyonel olarak anlatabilmek kolay değildi.

Evet kampanyası dijital dünyada da aynı tek boyutluluk içerisinde devam etti. Kampanya sosyal medyada gerçek anlamda sivil bir katkı bulamadı. Sivil toplum kuruluşlarının ya da bireylerin evet mesajı veren farklı farklı ve etkili işlerine pek tanık olunmadı.

HAYIR KAMPANYASI

Buna karşılık, çok geniş bir siyasi yelpazeyi içeren Hayır cephesi sosyal medyada da aynı çeşitliliği etkili biçimde yansıttı. CHP, muhalif MHP'liler, HDP ve hatta İslamcı Saadet Partisi’nden farklı boyutlarıyla Hayır diyen işler görüldü. Çok sayıda sivil inisiyatif ve STK'nın da girişimleriyle çok başlı ve çok renkli bir Hayır kampanyası yürütüldü.

Hayır cephesinin merkezi gücü olan CHP bütün boyutlarıyla tam bir kampanya yürüttü. CHP'nin kampanyası da "Geleceğim için hayır" diyen küçük bir kız çocuğu görseli ve bu mesajı veren çocukları gösteren filmlere dayanıyordu.

Pozitif bir etki yaratmayı hedefleyen bu kampanya da tıpkı AKP kampanyası gibi hiçbir şey söylememe başarısına sahipti. Böylece CHP de hiçbir şey söylemediği için hata yapmamış, kendisiyle aynı cephede yer alan diğer siyasi partileri rahatsız edecek görüş ve tutumlar sergilememiş oluyordu.

İki tarafın sözcülerinin kampanya süresince birbirlerine karşı kullandıkları dil, resmi kampanyaların pek bir şey demeden ve soft bir tonda konuşan dilinden yüz seksen derece farklıydı. Evet kampanyasının sözcüleri Hayır oyu verecekleri “darbeci”, “düşman”, “terörist” olmakla itham eden şeyler söylediler. Kampanya boyunca hem böyle şeyler söylediler hem de seçmenler arasında hiçbir ayrım yapmadıklarını iddia ettiler. 

Örneğin Erdoğan, Hayır diyenlerin 15 Temmuz darbecilerinin yanında yer alacağını söylerken, Hayır cephesinin önde gelen aktörü Kılıçdaroğlu da,  15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan'ın kontrolünde gelişen planlı bir eylem olduğunu iddia etti.

Bu referandumda AKP, tam olarak anlaşılmayan bir biçimde anayasa değişikliklerini öneren ve destekleyen MHP ile birlikte Evet kampanyası yürüttü. Ancak milliyetçi bir parti olan MHP tabanının ve önde gelen isimlerinin önemli bir bölümü Hayır cephesi içerisinde yer aldılar. Bu durum da AKP'nin milliyetçi seçmenlere özel bir ağırlık vermesine yol açtı. Bu zorunluluk nedeniyle Türkiye'nin zaten uzun bir liste oluşturan "dış düşmanları"na, referandum dönemine özelmiş gibi görünen yeni düşmanlıklar eklendi. Örneğin Hollanda birden Türkiye'nin ve referandumun önemli bir gündem maddesi haline getirildi.

Türkiye zaten demokrasi, yargı ve medya bağımsızlığındaki büyük sorunları nedeniyle seçimlerde eşit ve adil bir rekabetin yürütülebileceği bir ülke konumunda değildi. Sonuç olarak bu referandumda da bu özelliğini pekiştirdi. Evet cephesi 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yüzde 62'lik bir oy oranına sahip partilerden (AKP - MHP - BBP) oluşuyor ve çok önemli bir kamu gücüne sahip. Bununla birlikte, 16 Nisan'a birkaç gün kala görünen tablo, referandumun başa baş geçeceği ve her iki seçeneğin de kazanmasının sürpriz olmayacağı şeklinde.

 ADALETSİZ REKABET 

Referandumda tarafların güçleri o kadar orantısız ki. Ne adil bir yarıştan, ne demokratik teamüllerden, ne hakkaniyetli bir devlet yönetiminden, ne de hukuktan bahsedebilmek mümkün. OHAL koşullarının kanırtırcasına zorlandığı antidemokratik bir ortamda cereyan ediyor herşey.

Evet cephesinin tek, güçlü ve kararlı bir lideri var. Muazzam bir seçmen ilişkileri yönetim becerileri, sınırsız finansal imkanları var. Anormal bir medya desteği ve ülkenin medya evrenini domine eden bir kampanya dağılımı var. Ülkedeki 24 TV kanalından 22’si Evet cephesine çalışıyor. Devlet kurumları, devlet bankaları, bakanlıklar, belediyelerin büyük çoğunluğu ve örgütlü devlet gücü, yasaları ve demokratik teamülleri çiğneme pahasına Evete lojistik destek sağlıyorlar. Doğu ve Güneydoğu’da kolluk güçleri bile “ya devletin yanındasın yada karşısında” diyerek seçmeni baskılıyor. Özetle Evet tarafı, aynen Golyat gibi azametli, korkutucu bir büyük makina.

Hayır cephesi güçlü lider bir yana, güçlü bir kampanya makinasına dahi sahip değil. Parası yok, medyası yok, seçmen ilişkilerini yönetebilecek becerisi ve hazırlığı yok. Ama Hayır cephesinde çok renklilik ve çok seslilik var. Hayır cephesinde, seçmenin ve seçmen kümelerinin, sivil toplum kuruluşlarının, platformların, inisiyatiflerin demokratik katılımı ve heyecanı var. Üç beş kadından, az sayıda gençlerden, sekiz on akademisyenden, hukukçulardan oluşan amatör ama inançlı, iradeli yüzlerce sivil oluşum... Hayır cephesinin muhtemelen en önemli kozu, elini taşın altına koyma iradesi sergileyen bu yüzlerce insiyatif. İlk kez Hayır cephesini temsil eden kesimlerde güçlü bir “Kazanabiliriz” umudu ve iştahı var.

YENİ BİR EFSANE MÜMKÜN MÜ?

16 Nisan’a 3 gün kala, referandumda yarışan tarafların güçleri Davut ve Golyat karşılaşmasındaki fotoğrafı andırıyor. Bir tarafta fütursuzca güç kullanan, gerçek olmayan konuları bile gerçekmiş gibi pazarlayabilen bir büyük propaganda güçü... Diğer tarafta çelimsiz, acemi insiyatiflerden ve yetersiz muhalefetten oluşan ama, karşısındaki devi yenebileceğine inanan grupçuklar.

Eğer yayınlanan- yayınlanmayan araştırmalar doğruysa, eğer o araştırmalarda denekler gerçek kararlarını dile getirebildilerse 16 Nisan günü Hayır cephesi kazanabilir. Ve eğer Hayır kazanırsa, 17 Nisan’dan itibaren tüm dünya bir efsaneden bahsetmeye başlayabilir. İşte o zaman bu efsane Türkiye’nin geleceğinde, huzurunda ve demokrasisinde pek çok olumlu gelişmeyi ateşleyebilir.

16 Haziran 2015 Salı

MHP pozisyonuyla kazandı

Siyasi partiler seçmenlerin hepsine birden yaranamazlar. Herkese yaranmaya çalışmak gerçekçi değildir. Çünkü toplumlar birbirleriyle çıkarları çatışan seçmen kitlelerinden oluşur.
Ülkedeki yönetim şekli ne olursa olsun, örneğin çalışanlarla çalıştıranların çıkarları birbiriyle çelişir. Ya da büyük sermaye ile orta ve küçük sermayenin çıkarları her zaman örtüşmez. Bazı seçmenler hak ve özgürlükler sonuna kadar geliştirilsin isterken, bazı seçmenler fazla özgürlüğün toplumu ve aileyi bozacağına inanır.
Her siyasi parti, varlık nedenini ve dayandığı seçmen tabakasını doğru anlamalıdır. Bir partinin kendi varlık nedenini unutması veya çekirdek seçmen kitlesinin asli taleplerine ihanet etmesi trajik sonuçlar doğurabilir. (7 Haziran’da CHP’nin aldığı sonuç buna örnektir.)
Eğer partinin güçlü bir seçmen tabanı varsa önce onları elde tutup, ondan sonra başka oyların peşine düşmesi akıllıca olur. Başka oylara gözünüzü diktiğinizde ise, henüz size oy vermemiş ama vermeye en yakın olan seçmen kitlerinden başlamanız gerekir. Çünkü, size yakın seçmen kitleleri arasında oyunuzu artırma ihtimaliniz, tümden rakip bir çevrede oy artırmaktan çok daha kolaydır.
MHP VARLIK NEDENİNE UYGUN DAVRANDI
İşte 7 Haziran Genel Seçimlerinde MHP’ye başarıyı getiren bu stratejik yaklaşım oldu. MHP kurulduğundan bu yana ekonomiye değil, güvenliğe odaklanmış bir parti. 90 öncesi, komünizme karşı kendini konumlamıştı. 90 sonrası ise PKK’nın başlattığı mücadeleye karşı ülkenin birliğini korumaya kendini konumlandı. MHP bu pozisyonunu değiştirip yeni ve riskli maceralara kalkışmadı.
7 Haziran öncesi MHP’ye yardım eden asıl konu, “Çözüm süreci” konusundaki belirsizlikler, AKP’nin tüm süreci gizli kapaklı yürütmesinin yarattığı endişeler ve HDP’nin görünen yükselişi oldu. MHP, pozisyonunu değiştirmek yerine derinleştirdi ve sonuç aldı.
“KUTSAL İTTİFAK” YERİNE “KENDİ İÇİNDE İTTİFAK”
Seçimlere yaklaşırken MHP tabanına yakın seçmenleri hedefleyen iki küçük partiden Büyük Birlik Partisi (BBP) ve Saadet Partisi’nden (SP) Genel Başkan Devlet Bahçeli’ye ittifak talepleri geldi. Bu partilere yakın kamuoyu ve entellektüel çevreler haftalarca ittifak konusunu işlediler.
Ama Bahçeli bu çağrılara olumlu cevap vermek yerine, kendi tabanını sağlama alacak bir ittifaka yönelmeyi tercih etti. Bahçeli muhtemelen 1991’de Türkeş’in, Erbakan ve Aykut Edibali ile yaptığı ve tarihimize “Kutsal İttifak” diye geçen sürecin sonuçta Milli Görüş geleneğinin kitleselleşmesine hizmet ettiğini bildiği için bu önerilere uzak kaldı.
Onun yerine daha önce kendisine karşı muhalif olmuş veya genel başkanlık iddiası sergilemiş olan Ümit Özdağ ve Koray Aydın başta olmak üzere Ülkücü Hareket’in çeşitli isimlerine yer vererek kendi tabanındaki muhtemel oy kaymalarının önüne geçti.
Devlet Bahçeli, eski Merkez Bankası Durmuş Yılmaz ve çatı aday Ekmelettin İhsanoğlu gibi kendi partisine ve seçmenine yakın isimleri de listesine alarak vitrine yeni isimler koymayı ihmal etmedi. Ama örneğin CHP’nin sağ ve muhafazakar sağdan çeşitli isimleri vitrine koyarak sağdan oy toplayacağını sanma naifliğini de göstermedi.
HEM NEGATİF HEM POZİTİF KAMPANYA
Her ne kadar seçim beyannamesi açıklandığında “ekonomik vaatler modasına” uymuş gibi görünse de, MHP kampanyası aslında ekonomi eksenli yürümedi. MHP bir yandan “Hatırla” diyen ilanlarla 17/15 Aralığı, Oslo görüşmelerini, Aksaray’ı vs. hatırlatarak AKP dönemini eleştirdi. Bu yönüyle negatif bir kampanya yürüttü.
Bir yandan da “Bizimle Yürü Türkiye” sloganıyla, AKP ve Erdoğan muhalifi cephenin lideri olmaya oynadı. 2014 yerel seçimlerinde çeşitli şehirlerde diğer muhalefet partilerinin seçmenlerinin o şehirdeki güçlü MHP adayını desteklemesi gibi bir durum yaşanmıştı. MHP, 7 Haziran kampanyasıyla benzeri bir durumun bu kez Türkiye ölçeğinde yaşanmasını hedefledi. Diğer muhalefet partilerinin seçmenlerine ve bu arada kendisine en yakın pozisyonda olan BBP ve Saadet tabanına, “Bizden olmanıza gerek yok ama, AKP’ye karşı bizimle yürüyün, birlikte sonuç alalım” mesajı vermeye çalıştı. Benzer şekilde AKP tabanındaki milliyetçi duyarlığı yüksek olan seçmen kesimleri MHP’nin ana hedef kitlesi oldu.
7 Haziran’da seçmenin, sonuç almaya odaklı, taktik oy kullanma eğiliminde bir güçlenme olacağı görülüyordu. Seçmen MHP’nin koalisyon ortağı olma ihtimaline inandıkça Saadet ve BBP’nin “Milli ittifak”ı güç kaybedecekti. Öyle de oldu. Milli İttifak, beklenenden daha düşük oy aldı.
MHP yukarıda anlatılan pozisyonu gereği, yeni hiçbir şey söylemese, hiçbir şey vaat etmese bile, sadece HDP’nin yükselmesi nedeniyle oylarını artırabilecek bir partiydi. MHP;  AKP ile HDP’yi ortak bir sepete koyarak ve ikisine birden sert bir karşı duruş sergileyerek oyunu artırmaya çalıştı. Bunun da seçmende belirli ölçüde bir karşılığı olduğu için sonuç alabildi: Hem oylarını % 16,3’e artırdı, hem de meclisteki koltuk sayısını 79’a çıkardı…
Bu yazıyla birlikte, 7 Haziran Genel seçimlerini siyasal iletişim ve strateji penceresinden değerlendiren 5 günlük diziyi tamamlamış oluyoruz.
Radikal, 14 Haziran 2015

6 Temmuz 2014 Pazar

3 aday 3 fikir

Adayların herbiri bir başka tür demokrasi fikrinin savunucusu...
Seçim kampanyalarında seçmen kararını şekillendiren en önemli etken adaydır, liderdir. Türkiye’nin bugüne kadar hiç yaşamadığı türden bir seçim tipi olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, adayların kimliği ve kişiliği daha da belirleyici olacak.

Geçmişte yaşadığımız istisnasız tüm seçimlerde birden çok kişi yarıştı, birden çok kişi kazandı. Genel seçimlerde 450- 550 milletvekili… Yerel seçimlerde binlerce belediye başkanı, on binlerce belediye meclis üyesi, bir o kadar il genel meclisi üyesi …

Şimdi ilk kez, ülke çapındaki tüm seçmenlerin sadece tek bir kazanana oy vereceği seçimler için sandık başına gideceğiz. Bu yüzden de bu seçimde adaylar ve adayların toplam özellikleri, performansları geçmiş seçimlerde olduğundan daha önemli olacaklar.

Aday demek, aslında fikir demek. Seçmenler adayın kimliğine olduğu kadar savunduğu yada temsil ettiği fikre de bakarak karar verecekler. Kampanya boyunca her bir aday rejimi nasıl gördüğünü ve nasıl bir cumhurbaşkanı olacağını bizlere anlatacak ve bizleri ikna etmeye çalışacak.

Adayların pozisyonları

Şu ana kadar adayların öne çıkan pozisyonları ve kampanya fikirleri özetle şöyle:

CHP, MHP, DSP, DYP ve BTP’nin ortak adayı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, parlamenter demokrasi ve güçler ayrılığı fikrinin savunucusu. AKP’nin adayı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, fiili yarı başkanlık  ve güçler birliği fikrinin savunucusu. HDP’nin adayı Selahhattin Demirtaş, özerk yerinden yönetim ve federalizm fikrinin savunucusu.

Adayların kimlikleri, kişilikleri, aileleri, bugüne kadar yaptıkları ettikleri, mesleki başarıları vs. kampanyaların renkli motifleri olacak. Ama her birinin temel rasyoneli ve ana mesajları özetle, yukarıdaki fikirlerin etrafında geliştirilip bizlere iletilecek.

Adayların toplumsal karşılıkları

Adayların toplumsal karşılığı bu kampanyadaki diğer önemli konu. Prof. İhsanoğlu ve Başbakan Erdoğan neredeyse eşit birer blokun temsilcisi olarak yola çıkıyorlar.

Her iki adayı destekleyen partiler, 30 Mart Yerel Seçim sonuçları dikkate alındığında  % 44 civarında birer seçmen bloğuna sahip. İhsanoğlu ve Erdoğan’ın toplumsal karşılığı - en azından kağıt üzerinde - başa baş görünüyor.

Demirtaş’ın arkasındaki siyasi güçlerin ise (HDP ve BDP), toplam % 8’e yaklaşan bir başlangıç oyu var.

30 Mart Yerel Seçimlerine göre % 3.5’luk toplam oy oranına sahip olan SP ve BBP, başlangıçta İhsanoğlu’na yakın dururken, geçen hafta sonu itibariyle daha bağımsız bir pozisyon aldılar. Ne oldu, neden böyle bir karar değişikliği yaşandı bilinmez ama, görünen o ki, mevcut matematikte bu iki siyasi partinin oy tabanı, yarışın başlangıç ayağında fazlasıyla önemli.

Her ne kadar Erdoğan % 44, İhsanoğlu % 44 ve Demirtaş % 8’lik bir siyasi destekle yarışa başlıyor olsa da, seçmen iradesi hiç bir aday için çantada keklik sayılamaz. Yarışın sonucunu kampanyalar belirleyecek.

Her üç aday, 3 farklı demokrasi tipinin savunuculuğunu yaparak sahnede olacaklar. Kampanyada kullanacakları mesajların toplumsal bir karşılığının olması, basitliği, ikna ediciliği ve frekansı çok önemli olacak. Özellikle Prof. İhsanoğlu ve Demirtaş için durum böyle.

Kampanya performansı

Her üç 3 aday fikirleri kadar, önümüzdeki 4 hafta boyunca yapacakları kampanya performansları ve enerjileri ile de yarışacaklar. Şu anda en büyük risk olarak gözüken “yaz sıcağında sandığa gitmeme” eğilimi veya kimi seçmen kesimlerinde hissedilen “sandığı boykot eğilimi” adaylar heyecan yaratabildikleri ölçüde değişebilecek.

Adaylar, profesyonel kampanyalarında söyledikleri kadar miting perfornmansları ve TV programları ile de seçmeni ikna etmeye, motive etmeye çalışacak.

Partiler arası değil, adaylar arası yarış

Her ne kadar adaylar siyasi partiler tarafından aday gösterilmiş olsa da, Cumhurbaşkanlığı kampanyası, geçmişte ülkemizde şahit olduğumuz tüm seçim kampanyalarından daha farklı olacak. Çünkü bu seçim partiler arası değil, adaylar arası bir yarış.

Kendilerini destekleyen partilerin durumu, saha gücü, finansal desteği vb. ne olursa olsun, adayların bizzat kendileri etkin ve yüksek performanslı kampanyalar yapmak zorunda. Performans derken özellikle fikri performansı kastediyoruz. Bu yarış, çok koşanın, çok para harcayanın değil, en doğru argümanlarla seçmeni ikna edenin kazanacağı bir yarış olacak.

Adaylar pozisyonlarına uygun fikirlerini en etkili şekilde ortaya koyabildikleri ölçüde, seçmen bunun partiler arası değil adaylar arası bir yarış olduğu anlayacak. Ancak o takdirde parti blokları arasında seçmen geçişleri mümkün olabilecek. Ve ancak o taktirde bu yarış gerçek anlamını kazanacak.

7 Temmuz 2014 - Radikal/ Yeni Akıl,  http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/3_aday_3_fikir-1200421