Necati Özkan ve Seçim Zamanı

Erbakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erbakan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2015 Salı

MHP pozisyonuyla kazandı

Siyasi partiler seçmenlerin hepsine birden yaranamazlar. Herkese yaranmaya çalışmak gerçekçi değildir. Çünkü toplumlar birbirleriyle çıkarları çatışan seçmen kitlelerinden oluşur.
Ülkedeki yönetim şekli ne olursa olsun, örneğin çalışanlarla çalıştıranların çıkarları birbiriyle çelişir. Ya da büyük sermaye ile orta ve küçük sermayenin çıkarları her zaman örtüşmez. Bazı seçmenler hak ve özgürlükler sonuna kadar geliştirilsin isterken, bazı seçmenler fazla özgürlüğün toplumu ve aileyi bozacağına inanır.
Her siyasi parti, varlık nedenini ve dayandığı seçmen tabakasını doğru anlamalıdır. Bir partinin kendi varlık nedenini unutması veya çekirdek seçmen kitlesinin asli taleplerine ihanet etmesi trajik sonuçlar doğurabilir. (7 Haziran’da CHP’nin aldığı sonuç buna örnektir.)
Eğer partinin güçlü bir seçmen tabanı varsa önce onları elde tutup, ondan sonra başka oyların peşine düşmesi akıllıca olur. Başka oylara gözünüzü diktiğinizde ise, henüz size oy vermemiş ama vermeye en yakın olan seçmen kitlerinden başlamanız gerekir. Çünkü, size yakın seçmen kitleleri arasında oyunuzu artırma ihtimaliniz, tümden rakip bir çevrede oy artırmaktan çok daha kolaydır.
MHP VARLIK NEDENİNE UYGUN DAVRANDI
İşte 7 Haziran Genel Seçimlerinde MHP’ye başarıyı getiren bu stratejik yaklaşım oldu. MHP kurulduğundan bu yana ekonomiye değil, güvenliğe odaklanmış bir parti. 90 öncesi, komünizme karşı kendini konumlamıştı. 90 sonrası ise PKK’nın başlattığı mücadeleye karşı ülkenin birliğini korumaya kendini konumlandı. MHP bu pozisyonunu değiştirip yeni ve riskli maceralara kalkışmadı.
7 Haziran öncesi MHP’ye yardım eden asıl konu, “Çözüm süreci” konusundaki belirsizlikler, AKP’nin tüm süreci gizli kapaklı yürütmesinin yarattığı endişeler ve HDP’nin görünen yükselişi oldu. MHP, pozisyonunu değiştirmek yerine derinleştirdi ve sonuç aldı.
“KUTSAL İTTİFAK” YERİNE “KENDİ İÇİNDE İTTİFAK”
Seçimlere yaklaşırken MHP tabanına yakın seçmenleri hedefleyen iki küçük partiden Büyük Birlik Partisi (BBP) ve Saadet Partisi’nden (SP) Genel Başkan Devlet Bahçeli’ye ittifak talepleri geldi. Bu partilere yakın kamuoyu ve entellektüel çevreler haftalarca ittifak konusunu işlediler.
Ama Bahçeli bu çağrılara olumlu cevap vermek yerine, kendi tabanını sağlama alacak bir ittifaka yönelmeyi tercih etti. Bahçeli muhtemelen 1991’de Türkeş’in, Erbakan ve Aykut Edibali ile yaptığı ve tarihimize “Kutsal İttifak” diye geçen sürecin sonuçta Milli Görüş geleneğinin kitleselleşmesine hizmet ettiğini bildiği için bu önerilere uzak kaldı.
Onun yerine daha önce kendisine karşı muhalif olmuş veya genel başkanlık iddiası sergilemiş olan Ümit Özdağ ve Koray Aydın başta olmak üzere Ülkücü Hareket’in çeşitli isimlerine yer vererek kendi tabanındaki muhtemel oy kaymalarının önüne geçti.
Devlet Bahçeli, eski Merkez Bankası Durmuş Yılmaz ve çatı aday Ekmelettin İhsanoğlu gibi kendi partisine ve seçmenine yakın isimleri de listesine alarak vitrine yeni isimler koymayı ihmal etmedi. Ama örneğin CHP’nin sağ ve muhafazakar sağdan çeşitli isimleri vitrine koyarak sağdan oy toplayacağını sanma naifliğini de göstermedi.
HEM NEGATİF HEM POZİTİF KAMPANYA
Her ne kadar seçim beyannamesi açıklandığında “ekonomik vaatler modasına” uymuş gibi görünse de, MHP kampanyası aslında ekonomi eksenli yürümedi. MHP bir yandan “Hatırla” diyen ilanlarla 17/15 Aralığı, Oslo görüşmelerini, Aksaray’ı vs. hatırlatarak AKP dönemini eleştirdi. Bu yönüyle negatif bir kampanya yürüttü.
Bir yandan da “Bizimle Yürü Türkiye” sloganıyla, AKP ve Erdoğan muhalifi cephenin lideri olmaya oynadı. 2014 yerel seçimlerinde çeşitli şehirlerde diğer muhalefet partilerinin seçmenlerinin o şehirdeki güçlü MHP adayını desteklemesi gibi bir durum yaşanmıştı. MHP, 7 Haziran kampanyasıyla benzeri bir durumun bu kez Türkiye ölçeğinde yaşanmasını hedefledi. Diğer muhalefet partilerinin seçmenlerine ve bu arada kendisine en yakın pozisyonda olan BBP ve Saadet tabanına, “Bizden olmanıza gerek yok ama, AKP’ye karşı bizimle yürüyün, birlikte sonuç alalım” mesajı vermeye çalıştı. Benzer şekilde AKP tabanındaki milliyetçi duyarlığı yüksek olan seçmen kesimleri MHP’nin ana hedef kitlesi oldu.
7 Haziran’da seçmenin, sonuç almaya odaklı, taktik oy kullanma eğiliminde bir güçlenme olacağı görülüyordu. Seçmen MHP’nin koalisyon ortağı olma ihtimaline inandıkça Saadet ve BBP’nin “Milli ittifak”ı güç kaybedecekti. Öyle de oldu. Milli İttifak, beklenenden daha düşük oy aldı.
MHP yukarıda anlatılan pozisyonu gereği, yeni hiçbir şey söylemese, hiçbir şey vaat etmese bile, sadece HDP’nin yükselmesi nedeniyle oylarını artırabilecek bir partiydi. MHP;  AKP ile HDP’yi ortak bir sepete koyarak ve ikisine birden sert bir karşı duruş sergileyerek oyunu artırmaya çalıştı. Bunun da seçmende belirli ölçüde bir karşılığı olduğu için sonuç alabildi: Hem oylarını % 16,3’e artırdı, hem de meclisteki koltuk sayısını 79’a çıkardı…
Bu yazıyla birlikte, 7 Haziran Genel seçimlerini siyasal iletişim ve strateji penceresinden değerlendiren 5 günlük diziyi tamamlamış oluyoruz.
Radikal, 14 Haziran 2015

7 Mart 2011 Pazartesi

Azimli Bir Karşı-Evrimci : Erbakan

Erbakan bir karşı-evrimciydi.

Hayatını, Türkiye’nin toplumsal nizamını kendi inancı doğrultusunda değiştirmeye adamıştı. Ve bir insan hayatı için inanılması zor bir başarıya ulaştı.

İster sevelim, ister karşı olalım… İster onun yarattığı toplumsal düzenden rahatsız olalım, ister mutlu… Şunu bilmeliyiz ki Erbakan, çok partili demokrasi hayatımızda, en köktenci toplumsal dönüşümü hedeflemiş ve büyük ölçüde başarmış bir liderdir. Üstelik, farkettirmeden yapmıştır ne yaptıysa.

Hoca’nın başarısı, kişisel hikayesinin başlangıcında saklıdır.

Erbakan, dindar bir ağır ceza reisinin ortanca çocuğu olarak, Cumhuriyet’in 3. kuruluş yıldönümünde dünyaya gelir. Babası, Cumhuriyet’in hedeflediği toplumsal yapıya karşıtlığının bir ifadesi olarak ona “Dinin yıldızı” anlamında “Necmettin” adını verir.

Necmettin, Nizamettin ve Selahattin’in küçük kardeşi, Kemalettin’in ise abisidir. Özetle, babalarının oğullarına (ve tabi ki kızına) doğdukları günden itibaren çizdiği hedef nettir: Mütedeyyin ve muhafazakar bir hayat!

Necmettin Erbakan’ın aileden aldığı eğitim, Nakşi şeyhi Mehmet Zahit Kotku’dan aldığı eğitimle tamamlanmıştır. Erbakan’ın siyasi mücadelesi, hedefleri ve “Milli Görüş” vizyonu bu iki kaynaktan beslenmiştir.

40 yıl önce formülize edilen Milli Görüş vizyonu, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasından yola çıkmış bir büyük hayaldi. Amaç daha muhafazakar bir toplum inşa etmek ve yüzü daha doğuya dönük “Yeniden Büyük Türkiye”yi yaratmaktı.

Bugün, Erbakan’ın hayalinin en azından ilk bölümünün gerçek olmadığını kim söyleyebilir?

Çok değil, 20 yıl öncesiyle karşılaştırın bugünün toplumunu, bireyini… Göreceğiniz fotoğrafa inanamazsınız. Hele 40 yıl öncesiyle kıyaslarsanız… fark muazzamdır!

Örneğin, başı örtülü kadın oranı açısından toplum nereden nereye gelmiş! 41 yaşında evlenirken Erbakan Hoca kendisi bile başı kapalı bir eş bulamazken… Bugün kadınların, yeni yetişmekte olan genç neslin ağırlıklı bölümünün başı kapalı.

Bu büyük değişimin, tetikleyici gücü ve mimarı, aslen ve yanlızca Erbakan’dır. Bu süreçte Erbakan tek bir gün bile devrimci olmamıştır.

Hoca’nın vefatı duyulduğu ilk saatlerden beri, TV kanallarında bazı yorumlar yapıldı: “Hoca sayesinde bugünlerde Ortadoğu ülkelerinde görülen türden halk ayaklanmaları Türkiye’de olmadı. Hoca bu konuda emniyet sübabı oldu!” Bu yorumlar külliyen yanlıştır.

Devrim yapacak bir toplumsal tabana sahip olmadığını bildiği için, Hoca evrim yolunu seçmiştir. Bu yüzden sistem ve sistemin kurumları ne kadar üzerine gelirse gelsin, dik duramamış ve hep alttan almıştır. Hoca zamanın ruhunun ne olduğunun hep farkında olmuştur. Amacına ulaşmak için hiç acele etmemiştir.

Ne zaman ki, 90’ların sonunda gücünün arttığını hissetmiştir, ancak o zaman meşhur “Kanlı mı olacak kansız mı?” sözlerini sarfedecek cesareti kendinde bulabilmiştir. O zaman bile, 28 Şubatçılar postmodern darbeyi tezgahladıklarında, sessizce çekilme yolunu seçmiştir.

Toplumu sessizce değiştiren uzun dönemli bir projeyi uygulayarak, inanılması güç bir karşı-evrim gerçekleştiren Necmettin Erbakan’nın adı, bize göre azim kelimesinin dilimizdeki karşılığıdır. MNP, MSP, RP, FP, SP onun kurduğu partilerdir. AKP, HAS PARTİ ve Türkiye Partisi ise onun talebelerinin kurduğu partilerdir.

Bugün, toplum iki ana kampa bölünmüşse, merkez partilerin tapulu arazisine, dünün marjinal siyasi akımını temsil eden Milli Görüş partileri bina kondurmuşlarsa, bunun nedeni Erbakan’dır. Bugün seçmen kitlesinin yarısı onun ilkelerini kabul eden partilerinin takipçisi haline gelmişse, bunun nedeni Erbakan’dır. Üstelik, Erbakan dünyada “Siyasal İslam” henüz yokken, İran Devrimi daha ufukta bile gözükmezken tüm bunları yapmaya başlamıştır. Dahası var mı?

Özetle, Milli Görüş, modern zamanların en etkili karşı-evrim projesi olmayı başarmış bir siyasi akımdır. Ve ayrıca tüm dünyada bugün etkili bir akım haline gelmiş olan “Siyasal İslam”ın öncüllerindendir.

Kıssadan hisse: Hep söylüyoruz; siyaset çok önemlidir. Sadece, birileri başbakan, bakan, milletvekili, belediye başkanı olabildikleri için değil. Sadece toplumsal kaynakların yeniden dağıtım merkezi olduğu için değil.

Aynı zamanda, toplumların onlarca yıllık geleceklerini şekillendiren en etkili ve yegane alan olduğu için de!

21 Şubat 2011 Pazartesi

Liderliğin 6 Şartı


Size göre bir liderin hangi özellikleri olmazsa olmaz?

Liderlik için pek çok özellik sayılabilir. Ama bence, öyle altı özellik var ki, bunlar liderliğin olmadan olmazları.

a. SAHİCİLİK: Bana göre liderlikte birinci özellik sahiciliktir. Liderin sahici olması, kendi gibi olması şarttır. Kendi özelliklerinden utanmaması şarttır. Başkasına öykünmemesi şarttır. Başkasına benzeyen, başkasının taklidi gibi olan birinin lider olması imkansızdır. Her kimseniz, neyseniz o olmalısınız, onunla kazanmalısınız.

Örneğin Turgut Özal. Tarihimizde ilk defa bir cumhurbaşkanı eşiyle el ele fotoğraf verdi. Bu ülkede ilk defa bir cumhurbaşkanı şortla askeri kıta denetledi. İlk defa bir cumhurbaşkanı yine karısıyla, çoluğuyla çocuğuyla denize girerken fotoğraf verdi.

“Bunlar da özellik mi?” diyebilirsiniz. Bunlar sahiciliktir. Kendi olmaktan utanmayan, kendisiyle ilgili her şeyi toplumun görmesine imkân veren bir sahici kişilik göstergesidir.

Barack Obama da, son derece sahici bir lider. Başkasına benzemeye çalışmıyor. Tam tersine; sahip olduğu özelliklerin, ülkesi için ne kadar önemli fırsat olduğunun çok farkında. Dolayısıyla kendi gibi davranıyor. Bir bakıyorsunuz, koskoca ABD başkanı McDonald’sa gitmiş, hamburger atıştırıyor. Tek başına, ailesiyle veya ekibiyle... Bir bakıyorsunuz, tek başına veya birileriyle basket oynuyor, vs.

Kemal Kılıçdaroğlu örneğin, o da son derece sahici bir lider. Kendisi gibi. “Evet, Memur Kemalim” diyor ve bundan utanmıyor. “İşçi Kemalim evet” diyor, bundan utanmıyor. Her haliyle, giyimiyle, kuşamıyla son derece sahici, son derece kendisi gibi, bizden...

Keza R. Tayyip Erdoğan’da öyle. Kasımpaşalı gibi olmak ve davranmak, duygularını açık etmek... Gerektiğinde ağlamak, gerektiğinde gülmek, gerektiğinde yumruk vurmak... Hepsini yapıyor, hepsinde kendini ortaya koyuyor.

b. CESARET: İkinci önemli özellik, cesaret. Bir liderin cesur olması lazım. Önemli anlarda, önemli kararları verebilmesi lazım. Ve o verdiği kararların arkasında durabilmesi lazım. Korkmadan. Korkaklar bir müddet idare edebilirler ama, lider olamazlar.

Çok sıkıntılı ekonomik koşullardayken Türkiye, 1974’te Kıbrıs’a müdahale etti. O bir cesaret anıydı. Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit, önce diplomatik girişimlerde bulundu. Amerika’nın ve bir garantör devlet olarak İngiltere’nin pozisyonlarını algıladı. Bu ülkeler Türkiye’nin taleplerine karşıydı. Hatta, muhtemel Türk operasyonuna karşı, açık-kapalı tehditleri de ortadaydı. Buna rağmen Ecevit, cesaret sergiledi ve Kıbrıs’a müdahale etti. Ecevit, işte o karardan sonra “Karaoğlan” oldu. O karardan sonra, “Kıbrıs Fatihi” oldu. Ondan sonra lider oldu. Ondan sonra, solun en yüksek oy oranına erişti.

Ya da Recep Tayyip Erdoğan... Davos’taki çıkışıyla olsun, 2007 seçimleri öncesindeki e-muhtıraya karşı tavrıyla olsun, cesaret sergiledikçe gücüne güç kattı.

Dolayısıyla liderliğin en önemli ikinci şartı cesarettir. Cesaretle karar vereceksiniz. Ve o kararı verdiğiniz andan itibaren yolunuza devam edeceksiniz. “Kim ne der?” diye bakmayacaksınız. Çok hesapçı olmayacaksınız. Hesabınızı önceden yapacaksınız. Hesabınızı yaptıktan sonra, kararınızı verip cesaretle yolunuza devam edeceksiniz.

c. TAKIM KURABİLME BECERİSİ: Liderliğin üçüncü önemli şartı, bana göre ekip kurabilme becerisidir. Bir lider tek başına her şeyi yapamaz. Liderin ulaşmak istediği hedef her neyse, o hedefe uygun takım kurabilmesi şarttır. Bunu beceremiyorsa, zaten lider olamaz.

Lider kimlerle yola çıkacağını, kimlerle yoldaş olacağını anlaması gereken, bu konuda burnu iyi koku alan kişi demektir. İnsanları iyi tahlil edebilen ve iyi yoldaş seçebilen, kişidir lider. Tek başına başarmış lider yoktur. Her liderin yanında mutlaka bir ikinci kişi, beşinci kişi, on sekizinci kişi... yani bir takım vardır. Bu kişiler bazen ön plana çıkar, bazen çıkmaz, geri planda kalır. Ekibi, kadrosu, yoldaşı olmayan bir liderin hedefine varma şansı yoktur.

d. İLETİŞİM BECERİSİ: Dördüncü önemli liderlik özelliği, iletişim becerisidir. Lider, hangi alanın lideri olursa olsun, iyi bir iletişimci olmak zorundadır. Bu bir şirket olabilir, bir dernek - vakıf olabilir, bir toplumsal hareket olabilir, bir siyasi parti olabilir, hiç fark etmez. Liderin alanla ilgili iletişim kurabilecek bir donanıma ve beceriye sahip olması şarttır.

e. HİTABET: Bu da aynı zamanda beşinci liderlik şartını gerektiriyor: Hitabet becerisi. Karar anından itibaren lider, kendini yetiştirirken hitabeti de öğrenir. Hazırlık sürecinde konuşma tecrübesi kazanır. Ancak belli bir tecrübeden sonra harekete geçirir neyi harekete geçirecekse. Bir şirketse sözkonusu olan; tedarikçileri ve tüketicileri harekete geçirir. Bir siyasi partiyse söz konusu olan; örgütünü ve seçmenini harekete geçirir. Başkalarını harekete geçirmek kelimelerin gücüyle olur; iletişimle olur. Lider kelimeleri kullanmayı beceremiyorsa, önemli bir başarı elde edemez.

Hangi büyük şirkete bakarsanız bakın, şirketin başındaki kişinin aynı zamanda iyi bir iletişimci olduğunu görürsünüz. Sabancı Grubu’nun Sabancı Grubu olmasını sağlayan biraz da, Sakıp Ağa’nın iletişim becerileridir. Sakıp Ağa, hem sahicidir, hem cesurdur, hem de birinci sınıf bir iletişimcidir.

Tony Blair’den Obama’ya kadar hangi önemli lidere bakarsanız, hepsinin iyi birer hatip olduklarını, kelimeleri ve entelektüel altyapılarını kullanabilme konusunda gayet yetenekli olduklarını görürsünüz. Konuşurken kullandıkları sözleri, ister kendileri yazsın, ister başkaları yazsın, önemli değildir. O sözleri, kelimeleri kullanma zamanları, kullanma tarzları ve kullanırken duygularını işin içine katabilme becerileri, başarılı olmalarını sağlar.

f. AZİM: Bana göre liderliğin altıncı ve sonuncu vazgeçilmez şartı azimdir. Pes etmemektir. Süleyman Demirel’in, Necmettin Erbakan’ın hikayelerine bakın. Ya da Bülent Ecevit’in hikayesine...

Bülent Ecevit, Cumhuriyet Halk Partisi’ni, bu ülkeyi kurmuş olan en köklü siyasi partiyi 12 Eylül’den sonra bıraktı. Genel başkanlıktan da, üyelikten de istifa etti. Sonra ne yaptı? Siyasetten çekilmek yerine, karısıyla sil baştan yeni bir parti kurdu. DSP’yi kurdu. Üstelik ortanın solu, o sırada SHP tarafından doldurulmuşken. Ve azimle çalışarak sıfırdan kurduğu DSP’yi, ömrünün son günlerinde iktidar taşıma becerisi gösterdi. Müthiş bir azmin sonucu olarak.

Sevinç Engin ile “Liderlik” kitabı için yapılan söyleşiden, Ocak 2011, Istanbul