Necati Özkan ve Seçim Zamanı

7 Haziran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Haziran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2015 Cuma

Koza - İpek Grubu operasyonu, AKP Kongresi ve 1 Kasım Seçimleri


NTV'de Oğuz Haksever'in yönettiği Yakın Plan programında İpek - Koza Grubuna yönelik operasyonun düşündürdüklerini, 12 Eylül'de yapılacak olan Olagan Kongre'den AKP'nin normalleşmesine ilişkin bir sonucun çıkıp çıkmayacağı, 1 Kasıma giden süreçte partilerin mevcut pozisyonlarının sağladığı avantaj ve dezavantajları, liderlik farklarını ve 1 Kasım Genel Seçimlerinde çıkacak muhtemel sonuçları değerlendirdik.

7 Eylül 2015 Pazartesi

1 Kasım’da “bindirilmiş kıta” ihtimaline dikkat!

1 Kasım seçimlerine sadece 57 gün kaldı. Tarihimizdeki tüm seçimlerle kıyaslandığında pek çok açıdan bir ilk olacak olan 1 Kasım seçimlerinde siyasi partiler oylarını artırmaya çalışırken, çıkarabilecekleri milletvekili sayısına da odaklanacaklar.

Ülkede yaşayan herkes biliyor ki, 1 Kasım seçimleri aslında yaklaşık olarak 20 milletvekilliği için yapılıyor. 1 Kasım’da 20 milletvekilliği muhalefet partilerinden iktidar partisine geçebilecek mi, geçemeyecek mi, bütün mesele bu. Eğer iktidar partisi bu hedefi başarabilirse ülkenin tüm geleceği değişecek… Yeniden tek başına AKP iktidarı mümkün olabilecek… Başkanlık tartışmaları ve “Yeni Türkiye” kavramları yeniden gündeme gelebilecek.

Halihazırda Meclis’teki her siyasi parti, daha fazla milletvekili çıkarmak için hangi seçim çevresinde kaç oya ihtiyacı olduğunu önceki seçimlere oranla çok daha kesin bir biçimde biliyor. Bazı partiler açısından sonucu değiştirecek oyun planı, belli seçim çevrelerine yoğunlaşmaktan ibaret olabilecek.
Bu nedenle, 1 Kasım Genel Seçimleri her zamankinden çok daha ciddi ve çok daha planlı bir şekilde istismara açık bir seçim olma potansiyeli taşıyor. Meclisteki partilerin niyetlerinden bağımsız olarak durum böyle.
İstisnai özellikleri nedeniyle, 1 Kasım seçimlerinin “sivil denetimi” yalnızca sandık başına ve oy sayımına indirgenemez. Siyasi partiler, Oy ve Ötesi gibi sivil oluşumlar, medya ve oyu ile ülkenin geleceğine etkide bulunmak isteyen herkes ve hatta uluslararası seçim gözetimi görevi yapan AGİT gibi kuruluşlar aşağıdaki bilgilerin detaylarını sorgulamalıdırlar: 
SEÇMEN LİSTELERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI: Bunca kısa sürede seçmen tercihlerinde büyük değişikler gerçekleşmeyebilir. O nedenle 81 il ve 3 büyük il içindeki her seçim çevresinde, askıya çıkmış listelerdeki seçmen sayıları tek tek karşılaştırılmalıdır. Her seçim çevresinde 7 Haziran ile 1 Kasım arasında ne kadar seçmen farkı olduğuna dikkat edilmeli, bu farkların ilgili seçim çevresinde, son milletvekilinin durumunu ne şekilde değiştireceğinin analizi yapılmalıdır.
SON MİLLETVEKİLİNİN KAÇ OYLA BELİRLENDİĞİNİN HESAPLANMASI: 7 Haziran seçimlerinde her bir il ve seçim bölgesinde, seçilmeye hak kazanan son milletvekilinin kaç oy farkla belirlendiği iyi analiz edilmelidir. O seçim çevresinde 1 Kasım için askıya çıkmış olan seçmen sayısındaki değişikliğin, sandalye değişimine neden olup olmayacağına bakılmalıdır.
HER SEÇİM ÇEVRESİNDE SEÇMEN SAYISINDAKİ HAREKETLERİN KAYNAĞININ ARAŞTIRILMASI: 7 Haziran ile 1 Kasım arasında her bir il ve seçim bölgesindeki seçmen artış ya da azalışının kaynağının (ilk kez seçmen olmak, adres değişikliği vb. açılarından) araştırılması önemli olacaktır. Seçmen sayısındaki değişiklik, doğal nedenlerle mi ortaya çıkmıştır, yoksa bindirilmiş seçmen kıtalarının bir ya da birden fazla seçim çevresine yığılması gibi durumlar mı söz konusudur?
ŞÜPHELİ BİR DURUM VARSA; ADRES DEĞİŞİKLİKLERİNE ODAKLANILMASI: Eğer herhangi bir il ve seçim çevresinde adres değişikliği nedeniyle seçim sonucunu değiştirebilecek ölçekte bir seçmen hareketi gözleniyorsa, yeni seçmenlerin hangi il ya da seçim bölgelerinden gelmiş olduğunun araştırılması önemli olacaktır.
Bütün bu bilgilere yaygın ve kolay erişim, 1 Kasım’da seçim güvenliğinin ön koşullarından biri olarak görünmektedir. Kamuoyunun bu bilgilerin sorgulanmasına dönük talebi herhangi bir partiye karşı bir niyet okuma  olarak görülmemeli, seçim sisteminin bütününe duyulan güvenin tesisi öncelikli amaç olmalıdır.
Partilerin il ve ilçe başkanlıkları, seçmen listelerinin kesinleşeceği tarihe kadar, kendi seçim çevreleriyle ilgili bu çalışmayı hızla tamamlamalı, anormallikler tespit ediyorlarsa yasal süreleri içinde gerekli itirazları yapmalı ve partiler seçim güvenliği konusunda şart gözüken tüm ön tedbirleri aldıklarını kamuoyuna ilan etmelidirler.
Öte yandan, verecekleri oyun muhtemel somut etkileri hakkında bilgi sahibi olmak da, bu kadar kısa sürede tekrarlanan bir seçimde her seçmenin en demokratik hakkıdır. Bu nedenle, seçmen olarak hepimiz yukarıdaki bilgileri sorgulayarak oylarımızı belirleme imkanına sahip olabilmeliyiz. Bu, seçmenin bir vatandaş olarak bilgilenme hakkının da doğal parçasıdır.
Bu seçimde seçmenlerin motive edilmesi ve sandığa taşınmaları, daha önceki tüm seçimlerden daha önemlidir. Çünkü, seçimlerin sonucunu belirleyecek olan kararsız seçmenler hem çok daha az sayıdadır, hem de oransal olarak düşük seviyededir.
Türkiye’nin 1 Kasım’ı şaibesiz tamamlayabilmesi çok önemlidir zira, seçimin güvenilirliği ile ilgili ortaya çıkabilecek tartışmalar sonuçta çok sert toplumsal tepkilere yol açabilir. O nedenle oyların şeffaf biçimde sayılması ve tutanakların birleştirilmesi dahil tüm sürece ilişkin tedbirler, devlet organları, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri tarafından alınmalı, oyların güvenliği ile ilgili şaiya ve iddiaların yıkıcı etkisi peşinen ortadan kaldırılmalıdır.
Ancak her şeyden önce, seçmenin kendi seçim bölgesindeki seçmen sayısının 7 Haziran ile 1 Kasım arasında anormal bir biçimde artış göstermediğinden emin olarak sandığa gitmesini sağlamak zorundayız.
Radikal, 7 Eylül  2015

17 Haziran 2015 Çarşamba

Seçim sonrası hesapları, koalisyon pazarlıkları, Türkiye'nin yakın geleceği

15 Haziran Pazartesi günü, NTV'de Oğuz Haksever'in Yakın Plan programında seçim sonrası ortaya çıkan durum, siyasi partilerin durumu, kolaisyon pazarlıkları, kurulabilecek hükümetlerde siyasi partileri bekleyen durumlar ve "çözüm süreci" gibi konuları konuştuk. Aşağıdaki linkte bu programdan kesitleri bulacaksınız.



16 Haziran 2015 Salı

MHP pozisyonuyla kazandı

Siyasi partiler seçmenlerin hepsine birden yaranamazlar. Herkese yaranmaya çalışmak gerçekçi değildir. Çünkü toplumlar birbirleriyle çıkarları çatışan seçmen kitlelerinden oluşur.
Ülkedeki yönetim şekli ne olursa olsun, örneğin çalışanlarla çalıştıranların çıkarları birbiriyle çelişir. Ya da büyük sermaye ile orta ve küçük sermayenin çıkarları her zaman örtüşmez. Bazı seçmenler hak ve özgürlükler sonuna kadar geliştirilsin isterken, bazı seçmenler fazla özgürlüğün toplumu ve aileyi bozacağına inanır.
Her siyasi parti, varlık nedenini ve dayandığı seçmen tabakasını doğru anlamalıdır. Bir partinin kendi varlık nedenini unutması veya çekirdek seçmen kitlesinin asli taleplerine ihanet etmesi trajik sonuçlar doğurabilir. (7 Haziran’da CHP’nin aldığı sonuç buna örnektir.)
Eğer partinin güçlü bir seçmen tabanı varsa önce onları elde tutup, ondan sonra başka oyların peşine düşmesi akıllıca olur. Başka oylara gözünüzü diktiğinizde ise, henüz size oy vermemiş ama vermeye en yakın olan seçmen kitlerinden başlamanız gerekir. Çünkü, size yakın seçmen kitleleri arasında oyunuzu artırma ihtimaliniz, tümden rakip bir çevrede oy artırmaktan çok daha kolaydır.
MHP VARLIK NEDENİNE UYGUN DAVRANDI
İşte 7 Haziran Genel Seçimlerinde MHP’ye başarıyı getiren bu stratejik yaklaşım oldu. MHP kurulduğundan bu yana ekonomiye değil, güvenliğe odaklanmış bir parti. 90 öncesi, komünizme karşı kendini konumlamıştı. 90 sonrası ise PKK’nın başlattığı mücadeleye karşı ülkenin birliğini korumaya kendini konumlandı. MHP bu pozisyonunu değiştirip yeni ve riskli maceralara kalkışmadı.
7 Haziran öncesi MHP’ye yardım eden asıl konu, “Çözüm süreci” konusundaki belirsizlikler, AKP’nin tüm süreci gizli kapaklı yürütmesinin yarattığı endişeler ve HDP’nin görünen yükselişi oldu. MHP, pozisyonunu değiştirmek yerine derinleştirdi ve sonuç aldı.
“KUTSAL İTTİFAK” YERİNE “KENDİ İÇİNDE İTTİFAK”
Seçimlere yaklaşırken MHP tabanına yakın seçmenleri hedefleyen iki küçük partiden Büyük Birlik Partisi (BBP) ve Saadet Partisi’nden (SP) Genel Başkan Devlet Bahçeli’ye ittifak talepleri geldi. Bu partilere yakın kamuoyu ve entellektüel çevreler haftalarca ittifak konusunu işlediler.
Ama Bahçeli bu çağrılara olumlu cevap vermek yerine, kendi tabanını sağlama alacak bir ittifaka yönelmeyi tercih etti. Bahçeli muhtemelen 1991’de Türkeş’in, Erbakan ve Aykut Edibali ile yaptığı ve tarihimize “Kutsal İttifak” diye geçen sürecin sonuçta Milli Görüş geleneğinin kitleselleşmesine hizmet ettiğini bildiği için bu önerilere uzak kaldı.
Onun yerine daha önce kendisine karşı muhalif olmuş veya genel başkanlık iddiası sergilemiş olan Ümit Özdağ ve Koray Aydın başta olmak üzere Ülkücü Hareket’in çeşitli isimlerine yer vererek kendi tabanındaki muhtemel oy kaymalarının önüne geçti.
Devlet Bahçeli, eski Merkez Bankası Durmuş Yılmaz ve çatı aday Ekmelettin İhsanoğlu gibi kendi partisine ve seçmenine yakın isimleri de listesine alarak vitrine yeni isimler koymayı ihmal etmedi. Ama örneğin CHP’nin sağ ve muhafazakar sağdan çeşitli isimleri vitrine koyarak sağdan oy toplayacağını sanma naifliğini de göstermedi.
HEM NEGATİF HEM POZİTİF KAMPANYA
Her ne kadar seçim beyannamesi açıklandığında “ekonomik vaatler modasına” uymuş gibi görünse de, MHP kampanyası aslında ekonomi eksenli yürümedi. MHP bir yandan “Hatırla” diyen ilanlarla 17/15 Aralığı, Oslo görüşmelerini, Aksaray’ı vs. hatırlatarak AKP dönemini eleştirdi. Bu yönüyle negatif bir kampanya yürüttü.
Bir yandan da “Bizimle Yürü Türkiye” sloganıyla, AKP ve Erdoğan muhalifi cephenin lideri olmaya oynadı. 2014 yerel seçimlerinde çeşitli şehirlerde diğer muhalefet partilerinin seçmenlerinin o şehirdeki güçlü MHP adayını desteklemesi gibi bir durum yaşanmıştı. MHP, 7 Haziran kampanyasıyla benzeri bir durumun bu kez Türkiye ölçeğinde yaşanmasını hedefledi. Diğer muhalefet partilerinin seçmenlerine ve bu arada kendisine en yakın pozisyonda olan BBP ve Saadet tabanına, “Bizden olmanıza gerek yok ama, AKP’ye karşı bizimle yürüyün, birlikte sonuç alalım” mesajı vermeye çalıştı. Benzer şekilde AKP tabanındaki milliyetçi duyarlığı yüksek olan seçmen kesimleri MHP’nin ana hedef kitlesi oldu.
7 Haziran’da seçmenin, sonuç almaya odaklı, taktik oy kullanma eğiliminde bir güçlenme olacağı görülüyordu. Seçmen MHP’nin koalisyon ortağı olma ihtimaline inandıkça Saadet ve BBP’nin “Milli ittifak”ı güç kaybedecekti. Öyle de oldu. Milli İttifak, beklenenden daha düşük oy aldı.
MHP yukarıda anlatılan pozisyonu gereği, yeni hiçbir şey söylemese, hiçbir şey vaat etmese bile, sadece HDP’nin yükselmesi nedeniyle oylarını artırabilecek bir partiydi. MHP;  AKP ile HDP’yi ortak bir sepete koyarak ve ikisine birden sert bir karşı duruş sergileyerek oyunu artırmaya çalıştı. Bunun da seçmende belirli ölçüde bir karşılığı olduğu için sonuç alabildi: Hem oylarını % 16,3’e artırdı, hem de meclisteki koltuk sayısını 79’a çıkardı…
Bu yazıyla birlikte, 7 Haziran Genel seçimlerini siyasal iletişim ve strateji penceresinden değerlendiren 5 günlük diziyi tamamlamış oluyoruz.
Radikal, 14 Haziran 2015

6 Nisan 2015 Pazartesi

Rejimin değişmesi korkusu HDP'nin barajı aşmasına yardım edebilir...



Elektrik kesintisi, Savcının öldürülmesi ve Emniyet Müdürlüğü’ne saldırı tartışmalarının bir ayağını da, “olayların seçimi nasıl etkileyeceği” sorusu oluşturuyor. Siz nasıl değerlendirirsiniz? 
Bir süredir siyasette, toplumda, ekonomide, her tarafta çok yüksek bir gerilim oluştu. Bu gerilimin sonuçlarını izliyoruz biraz. Muhtemelen iktidar ve iktidara bağlı çeşitli güçler, bu seçimlerde başlangıçta planladıkları sonuca kolay kolay erişemeyecekleri noktasına geliyorlar. Bu nedenle de bazı şeyleri tetikleyebilecek birtakım hamleler yapıyorlar. 
O halde, olayların arkasında zayıflayan, düşüşe geçen AKP olduğu analizine katılıyorsunuz?
Burada tam olarak “evet, bunu iktidar partisi bilerek ve isteyerek yapıyor” diyemeyiz. Ama sonuçlarından en fazla iktidar partisinin fayda gördüğü aşikar. 
Bu işlerde doğrudan herhangi bir kimseyi suçlamak çok mümkün değildir. Ama gerilmiş ortamı kendi lehlerine kullanabilecek şekilde tetikleme becerisine sahip bazı siyasiler ve odaklar bu işlerle birlikte algılanabiliyor. Görünen o ki bunlar sıradan ve tesadüfü olaylar değil. Bir şekilde organize ve birbirini tetikleyen bir dizi etkinlik var diye hissediyoruz. 
Muhtemelen bunların devamı da gelecek. Seçime kadar devam eder mi, devam ederse seçim sandıklarına kim sahip çıkabilir, seçim güvenliği mümkün olabilir mi, bunu kestirmek çok zor. 
Bazı durumlarda bazı siyasiler iktidarda kalabilmek için pek çok şeyi kullanabilir. Buna kaos da dahil. 
Ya da çok tehlikeli toplumsal olayları tetikleyebilecek bazı fiillerde bulunmak veya bazı sözler sarf etmek de buna dahil olabilir. Siyasi partiler seçim kampanyalarını umut üzerine kurulabileceği gibi, korku üzerine de kurulabilirler. Bunun dünyada da çokça örneği var. 
Bizde daha çok korku üzerine mi kuruluyor?
Bizde özellikle de 17-25 Aralık’tan sonra iktidar partisinin kampanya ekseni korku üzerine kuruldu. O tarihten beri bir savaş stratejisi uygulanıyor aslında. 
Gerçekte kim olduğunu bilmediğimiz "kimi karanlık güçler Türkiye’ye saldırıyorlar" ve "bu güçlerin Türkiye'ye saldırmasının temel nedeni istikrarın bozulması", "yükselen Türkiye’nin önü kesiliyor"... Argümanlar böyle!
17-25 Aralık’ta ortaya çıkan suçlamaları tartışmaya bile açmadan, “Ey vatandaş savaş altındayız, buna göre oyunu kullan” deniyor. 
Hatırlarsanız, 30 Mart Seçimlerindeki "Bayrak" filmi tümden bunu anlatır: Gizli karanlık bir el, Türk bayrağını al-aşağıya eder. Onun üzerine her yaştan, her cinsiyetten, her kökenden vatandaşlar Türkiye’nin her köşesinden koşarlar; el birliği ile bayrağı yeniden göndere çekerler. Arkasından gelen "Dombra" şarkısı, ve nihayetinde 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi yayınlanan "Fors" filmi... Bunların tamamı aynı stratejik kararın, aynı iradenin ortaya koyduğu reklam ya da siyasi iletişim ürünleridir. Doğrusu bunlar çalışmıştır da. 
Dolayısıyla seçmenlerin mobilizasyonunda en güçlü iki duygudan biri olan korku, maalesef bizde bir dönemdir bir hayli etkili bir seçim kampanyası yolu oldu. 
Bu stratejinin AKP’ye oy vermekten vazgeçen ya da kararsız kalan seçmenleri hedeflediğine ilişkin değerlendirmeler var. Katılır mısınız?
Hayır, bu yolun sadece kararsızları etkilemek için kullanıldığını düşünmek çok anlamlı değil. AKP’nin kendi seçmen tabanındaki ayrışmanın durdurulması adına da kullanılan bir yol bu. 
2011 genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi gelebileceği en yüksek noktaya gelmişti. Yüzde 49.5 gibi bir seçmen desteğine erişmişti. O tarihte AKP, güçlü liderlikten ekonomiye, seçmenlerin iknasında aşırı medya dahil her türlü aracın kullanılmasına kadar avantajlara sahipti. 
Şimdi ama yasal olarak yeni bir genel başkan ve başbakan var. İkincisi, ekonomi daha iyi değil. Üçüncüsü, özellikle dış ilişkilerde problem var ve toplumsal bir sıkışma var. Bütün bunları üst üste koyduğunuzda AKP’nin 2011’deki destek oranına erişme ihtimali gözükmüyor artık. 
Hele ki, HDP’nin barajı geçtiği koşullarda AKP’nin rejimi değiştirmek için gerekli olduğu söylenen oy oranına erişmesi nereden bakarsanız bakın mümkün gözükmüyor. Yanlı yansız bütün araştırma şirketlerinin sonuçlarını toplayın bölün, ortalama olarak AKP’nin yüzde 40-43 arasında bir oy alacağı görünüyor. 
Dolayısıyla bunları gören bir irade muhtemelen iktidarda kalabilmek için elinden gelen her şeyi yapıyor olabilir. 
Korkudan ziyade umudun yükseltilmesi daha ‘işe yarar’ değil midir? AKP neden umut yerine korku stratejisini sürdürüyor? 
AKP 2002'de iktidara geldiğinde ana mücadele alanları olarak ‘3Y’ diye kısalttığı bir hedef belirlemişti: Yoksulluklara, yolsuzluklara ve yasaklara son vermek. Üç alanda da gelinen noktanın başarısızlık olduğunu net söyleyebiliriz. Türkiye’de yoksulluk derinleşti. Yolsuzluğun tarihde görülmemiş seviyeleri ulaştığı iddia ediliyor. Keza yasaklar da 12 Eylül rejimi yasaklarının üzerine çıktı. 
Görülen o ki, geçmişte yaptıkları "umut vaad eden" kampanyalara devam etmeleri halinde bunun sınırlı bir etkisi olacağını hesapladılar ve umut veren kampanyalarla kendi tabanlardaki kaymanın durdurulamayacağını hesapladılar. 
Dolayısıyla bu seçimde, AKP’nin ikili bir stratejiyle seçmen karşısına çıkacağını öngörebiliriz: Bir taraftan derin korku ve derin savaş stratejisi... Diğer taraftan da ekonomik alanda çeşitli kesimlere dönük açıklamalar. 
Nitekim son olarak emeklilere 100 lira verileceğinin söylenmesi, bu alanda peş peşe bir sürü umut verebilecek politikanın gelebileceğini bize söylüyor. 
Değindiğiniz üzere, 7 Haziran’ın öne çıkan ilk vaadi, aynı zamanda polemiği emekliler üzerinden geldi. Kılıçdaroğlu’nun emeklilere iki ikramiye sözünü noter onaylı vermesini siyaset iletişimcisi olarak nasıl değerlendirdiniz?
Noteri bir iletişim aracı olarak kullandığınızda şunu diyorsunuz; “Benim sözlerime inanmıyorsunuz biliyorum, ama hiç olmazsa bu belgeye inanın!” Çok dramatik... 
Türkiye’de, “siyasiler iktidara gelene kadar çok şey söyler ama iktidara geldiğinde sözlerini tutmaz” gibi bir genel kanı vardır. Noter onayı, bu genel kanıya ilişkin bir çözüm olarak kodlanmış gördüğüm kadarıyla. 
Ama bu durum, Kılıçdaroğlu’nun kendi kendine yaptığı o kadar büyük bir haksızlık ki...
Neden?
Birincisi, bundan sonra Kılıçdaroğlu’nun "noter onayıyla söylemediği sözlere nasıl inanacağız?" noktasına götürüyor bizi. Vaadin kendisi yeterince güçlüyken, notere tasdik etmek çok sıkıntılı bir durum... 
İkincisi, Kılıçdaroğlu daha iktidarda hiç bulunmadı ki verdiği sözünü tutmamış siyasetçi muamelesi görsün. Bunu yapması gereken 13 yıldır iktidarda olup örneğin 3Y’ye ilişkin sözünde duramamış partinin bugünkü lideri Davutoğlu olmalıyken, Kemal Bey yapıyor. 
O anlamıyla sıkıntılı. 
6 Nisan 2015 - Evrensel Gazetesi'nden Serpil İlgün ile röportajdan...

Bir araştırma şirketinin "seçimleri şu parti kazanacak" demesiyle o parti kazanmaz

Araştırma şirketleri bütün seçimlerde tartışma konusu olur ancak bu kez daha erken başladı görünüyor. ‘Araştırma şirketleri algı operasyonu mu yapıyor?’ sorusuna sizin yanıtınız nedir? Kamuoyu yoklamaları, seçmenin tercihini değiştirebilir mi? 
Araştırma şirketlerinin “bu parti kazanacak” demesiyle o parti kazanmaz, böyle bir şey vaki değildir. 
Araştırma şirketleri, (eğer o araştırma düzgün, namuslu yapılıyorsa) sadece mevcut bir zaman diliminde seçmenlerin tercihlerinin ne olabileceğine ilişkin bir çeşit fotoğraf ortaya koyar. Ama sırf araştırma şirketi böyle dedi diye seçim kazanan bir aday ya da parti dünya tarihinde yoktur. 
Sonuçların ancak şöylesi durumlarda etkisi olabilir; diyelim ki yerel seçimdesiniz ve üç önemli aday var, bunlardan biri önde gidiyor. Adayınız bir hayli gerilerde, sizin tam desteklemediğiniz ama kabul edebileceğiniz bir başka aday da desteklenirse önde giden adayı kesme ihtimali var. Bu gibi durumlarda seçmenler stratejik oy kullanır. 
Benzer bir durumu 2011 genel seçimlerinde gördük. Bir sürü araştırmada MHP’nin barajın altına, düştüğü, yüzde 8-9 oranlarına olduğu görünüyordu. Bu nedenle hem CHP’den hem de başka siyasi partilerden bazı seçmenler stratejik oy kullandılar. 
2015 seçimlerinde benzeri bir durumun tekrarlanabileceği anlaşılıyor: Seçmenlerin bir bölümü, "HDP barajı geçemezse AKP’nin rejimi değiştirebileceği, başkanlık sistemini parlamentodan geçirebilecek bir sandalye sayısına erişebileceği" riskini algılıyor. Bu nedenle hem CHP’den, hem de başka siyasi partilerden bir kısım seçmen sırf bu korku nedeniyle HDP’ye oy verebilir. 
Araştırma şirketlerinin ortaya koyduğu veriler ayrıca, parti örgütlerinin mobilizasyonunda ve motivasyonunda muazzam etkilidir. Daha çok kapının çalınmasına, daha çok partilinin sandıklara sahip çıkmasına neden olabilir ve bunlar da az önemli değildir. 
HDP için bu dediğinizin tam tersi bir etki yaratabileceği, yani barajı aşmış göstermenin rehavete yol açabileceği uyarıları da yapılıyor?
Bence bu seçimlerde HDP’nin en önemli şansı korku: "Ya HDP barajı geçemez ve alması muhtemel 50-60 sandalye AKP’ye geçerse, rejim değişirse?" Dolayısıyla bu korku nedeniyle "HDP’ye evet!" Ama ikinci korku var; o da “Ya HDP Erdoğan’la anlaştıysa veya sonradan anlaşırsa?” korkusu. İkinci korkudan da "HDP’ye hayır!" 
Bu nedenle iki hafta önce Selahattin Demirtaş çıktı ve son derece basit ve etkili bir şekilde tek bir cümleyle Erdoğan’ı başkan yapmayacaklarını söyledi. Bu yoldan devam edilmesi lazım. Aksi takdirde ikinci korku etkili olabilir. 
‘Korku’ dediniz ama HDP aynı zamanda umudu, yeni olanı temsil etmiyor mu?
Gayet tabii ama HDP barajı geçerse “Türkiye’yi çok iyi yönetirler, hayatımızı muazzam iyileştirirler” düşüncesinden, inancından veya umudundan geçmeyecek. Daha çok “Aman sistemin değişmesini, ülkenin bir kaosa sürüklenmesini engellesinler” diye özetlenebilecek bir umuttan bahsedebiliriz. 
Dolayısıyla 7 Haziran’da ‘oylar bölünmesin, tatava yapma bas geç’ propagandası yapıl(a)mayacak?
Doğru. Bu gibi kampanyaların bu seçimlerde çalışma imkanı kalmadı. Burada ironik olan şey şu; CHP ve MHP’nin iktidar olma yolu da HDP’nin barajı aşmasından geçiyor. Yani HDP’nin barajı aşamaması durumunda AKP’nin yeniden ve tek başına iktidar olacağı bütün araştırmalarda ve simülasyonlarda gözüküyor. 
Öylesine ironik bir durum ki, MHP ve CHP olarak bir rakip partiye yardım etmek durumundasınız ki iktidar ortağı alternatifi olabilesiniz.
6 Nisan 2015 - Evrensel Gazetesi'nden Serpil İlgün ile röportajdan...

18 Mart 2015 Çarşamba

Araştırmacılar bizleri aldatıyor mu?

Araştırmacılar bizi aldatıyor mu? Gazeteler ve televizyonlar bilmeden veya araştırmacılarla birlikte taammüden hareket ederek bizlerin tercihlerini manipüle ediyor olabilirler mi?  Her seçim sabahı günah keçisi muamelesi gören araştırmacılara ve araştırmalara 7 Haziran 2015 seçimlerine doğru  giderken nasıl bakmalıyız?
Kamuoyu araştırmaları ve demokrasi
Kamuoyu araştırmaları hemen her demokraside düzenli olarak yapılıyor ve medya tarafından haber konusu ediliyor. Sadece seçimlerle ilgili değil; çeşitli sosyal ve siyasal konularda da kamuoyunun ne düşündüğünü anlamak siyasiler dahil pek çok kişi için önemli. Çünkü araştırmalar, bir toplumun aynada kendine bakması gibidir. Bu yüzden kamuoyunun ne düşündüğü her ülkede medyanın ilgi konusu olur.
Seçimlerden önce yapılıp yayınlanan araştırma sonuçları sadece gündem yaratmaz, olumlu-olumsuz muhtelif tartışmaları da tetikler. O kadar ki, bazı Batı ülkelerinde seçim gününe yaklaşılırken araştırma sonuçlarının yayını yasayla engellenmektedir.
Oysa ki, kamuoyu araştırmaları günümüzde demokrasilerin ve özgürlüklerin olmadan olmazlarından sayılır. Çünkü ancak bu araştırmaların yardımıyla seçim kampanyalarında kimin neden daha fazla oy aldığını veya kimin neden düşüşe geçtiğini anlamamız mümkündür. Araştırmaların yardımı olmadan farklı yaşam tarzlarından, farklı kökenlerden, farklı gelir ve cinsiyet gruplarından ve farklı inanışlardan seçmen kümelerinin tercih ve motivasyonlarını anlamamız imkansızdır.

10 Ağustos ve Türkiye’de araştırmaya sarsılan güven

10 Ağustos 2014’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi yayınlanan ve Erdoğan’ın %55 ve daha fazla oyla ilk turda seçimi kazanacağını açıklayan anketleri yayınlayan araştırma şirketleri, ülkemizde zaten yaygın olan bir inancı iyice su yüzüne çıkarmıştı:  “Araştırma şirketleri parayı verenin sesi gibi davranıyor. Medyayı da kullanarak düşüncelerimizi etkiliyorlar. Oy verme davranışlarımızı tehlikeli şekilde manipüle ediyorlar.” 

Seçimlerden hemen sonra Türkiye Araştırmacılar Derneği (TÜAD) harekete geçmiş; kamuoyu yoklaması yapan ve yayınlayan şirketleri araştırmalarını denetlemek üzere bilgi vermeye davet etmişti. İlginçtir, derneğin talebine sadece, Erdoğan’ın seçimleri %57 ile kazanacağını açıkladığı için en çok eleştirilen şirket olan KONDA cevap vermiş ve şirket hem sistemini hem de anketlerini TÜAD denetçilerine açmıştı. Diğer şirketlerin büyük bölümü derneğe cevap vemeye bile gerek duymamış, iki tanesi ise derneğin talebine olumsuz cevap vermişti.

O tarihten sonra dernek sadece KONDA’yı denetlemiş, bu denetleme ile ilgili bir rapor yayınlamıştı. KONDA’nın çalışması ile ilgili dernek denetçilerinin raporu, TÜAD web sitesinde hala mevcut; ilgilenenler oradan okuyabilir.

Seçmen önde giden partiyi /adayı desteklemeye meyilli midir?

Çeşitli demokrasilerde seçimleri yıllardır izleyen, Türkiye’de ise 1983 beri hemen her seçimde -şu ya da bu ölçekte- kampanya yöneten bir stratejist olarak sürekli duyduğum bir argüman var: “Seçmen, kazananın yanında olmaktan hoşlanır; kazanacağını düşündüğü adaya oy verir” Kampanya yöneticileri ve siyasiler bu inançla kendilerini destekleyen araştırma sonuçlarını medya ile paylaşmaya bayılırlar.

Adayı veya partiyi önde gösteren bir kamuoyu araştırması medyada çıktığı zaman, kampanya karargahlarında zafer naraları atılır. Pek çok kez, adayı ve partiyi destekleyen muteber olmayan araştırmaların bile medyada yayınlanması için ne tür çabalar harcandığına da şahitliğim vardır.

Bugünün aşırı kutuplaşmış siyasi - toplumsal yapısında; bağımsız ve ahlaklı davranabilen bir medyanın bile neredeyse kalmadığı düşünüldüğünde araştırmaların ve araştırmacıların tamamının tertemiz olduklarını söylemek de pek mümkün değildir. Çünkü manipülatif anketlere, telefonla ya da sadece online yapıldığı halde böyle değilmiş gibi gösterilen anketlere, anket görüntüsü altında veri tabanı ve bağış toplama gibi örneklere de sık sık rastlanmaktadır.

Manipülatif anket, son yıllarda ülkemizde giderek daha sık görülür hale geldi. Manipülatif anketlerde kasten yanlı soru formları veya hedeflenen sonuca uygun örneklemler seçilebilmektedir. Dahası, belirli bir adayı / partiyi destekleyen sahte ya da masa başı araştırmalar da yapılabilmektedir.

Peki bu çabalar sonuç verir mi? Gerçekten de araştırmalar seçmen kararını bu denli etkileyebilir mi? ESOMAR kurallarına uymayan, muteber olamayan “Araştırmacıların” kendilerine ödeme yapan siyasilerin seçim kazanması için yaptığı etik dışı manipülasyonlar gerçekten demokrasiyi etkileyebiliyor mu? Medya bilmeden veya taammüden bu manüpülasyonun bir parçası veya asli unsuru mu oluyor?

“Bando vagonu etkisi” mümkün mü?

Sorulara cevap vermeden önce, siyasi iletişimde önemli bir kavram olan “bando vagonu etkisi” kavramından bahsetmek istiyorum.

Gazetelerin ancak birkaç günde ülkenin bir ucuna gidebildiği, radyo, sinema, TV, internet ve mobil gibi mecraların henüz keşfedilmediği 1800’lü yıllarda, Amerikan Başkanlık Seçimleri için adaylar ülkeyi bir baştan diğerine trenle gezerek propaganda yaparlarmış. Ülke çok büyük ve miting yapılacak yerleşim birimi de epeyce olduğu için, pek çok yerde mitinglerini ancak tren istasyonlarında yapabilirlermiş. Zamanla farkedilmiş ki, mitinglere istenen oranda katılım sağlanamıyor ve sadece partililer toplanıyor. Sorunu çözmek ve partili partisiz herkesin dikkatini çekmek için, yaratıcı bir kampanya yöneticisi tren katarına bir bando vagonu eklettirmiş. Yerleşim birimlerine yaklaşırken trenin hızı düşürülürmüş. Bando ağır ağır kasabanın içinde ilerleyen tren katarında yüksek sesle müzik icra etmeye başlayınca ahali meraktan istasyona akın edermiş. Aday da fırsat bu fırsat, toplanan ahaliye propaganda yapmaya başlarmış.

İşte o tarihten beri, seçmen karar ve motivasyonunun yaygın ve güçlü sosyal faktörlerden  kolayca etkilenebilmesine, seçmenlerin yalnızca daha fazla insan tarafından kabul edildiği için kimi düşünce ve davranışları benimsemesine “bando vagonu etkisi” denir. Ve başta siyasiler olmak üzere pek çok kişi, araştırma sonucu yayınlamanın seçmen kararını ve motivasyonunu  yönlendiren en önemli etki olduğuna inanır.

Oysa ben dahil pek çok stratejist, bunun tam tersi yönde etkileri de olduğunu  biliriz: Çünkü, araştırmalarda önde olduğu açıklanan adayın/partinin yandaşları kendilerinden aşırı emin hale gelir ve yarışta gevşeme eğilimi gösterebilirler. Yarışta geride olduğu düşünülen adayın / partinin seçmenleri ve gönüllüleri ise daha sıkı çalışmak için motive olabilirler.

Belki de bunun en öğretici örneklerinden biri 1994 Yerel Seçimlerinde Istanbul’da yaşandı. Üç önemli ve meşhur adayla yarışan Refah Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı adayı konumundaki pek de tanınmayan Recep Tayyip Erdoğan ve destekçileri yarışı asla terk etmedi.  Tersine, hem sandıklara muazzam şekilde seçmen taşıyacak motivasyon kampanyaları yaptılar, hem de oyların sayımının sona erdiği ana kadar sandıklardan ayrılmadılar. Sonuçta hiçbir araştırmada şans tanınmayan bir isim olarak Erdoğan o gün kendi kaderinin sahibi oldu.

Anketler önemlidir ama kimseye seçim kazandırmaz.

Seçimlerden önce seçmen davranışları ve kararlarıyla ilgili anket yaptırmanın uygulamadaki asıl amacı, seçimi kazanmanıza yardımcı olacak bilgilere ulaşmaktır. Eğer bir anket bunu yapmayacaksa paranızı başka bir yere harcamanız daha akıllıca olur. Akıllı bir lider veya aday için bir kamuoyu anketinde belki de en az önem taşıyan bilgi herhangi bir anda kimin önde olduğu bilgisidir.

Ayrıca anketler hatasız değildirler. Özellikle de ön seçimler sonuçlanmadan, adaylar belli olmadan veya kampanyalar fiili olarak başlamadan önce yapılmışlarsa. Üstelik seçmen tercihi mekanik değildir. Son dakikada bile değişebilir. Ve diğer seçmenlerin tercihini öğrendiğinde kendi kararını değiştirebilecek seçmen oranı çoğu kez ihmal edilebilecek düzeydedir.

Doğru olan, yeterince anket görmeden kampanyaya başlamamaktır. Ama onlarca anket yapılsa bile, tümden anketlere bağlı kalan bir kampanya yapmak (seçmen davranışlarının tarihini  ve zamanın ruhunu tam olarak hesaba katamayacağı için) hatalı olabilir. Bu hatanın faturası ise zannedildiğinden daha yüksek olabilir.

Güvenilir bir kamuoyu araştırması / seçim anketi nasıl olmalıdır?

Her ne kadar peşinen belirli bir araştırmaya yüzde yüz güvenmek mümkün olmasa da, bazı araştırmalar diğerlerinden daha muteber kabul edilir. İşte bir araştırmanın en azından daha güvenilir kabul edilmesi için gereken asgari koşullar:
·     Örneklem sayısı güvenilir sonuç üretmek için ön koşul değildir. Güvenilir bir anketin ön koşulu temsiliyettir. Temsiliyet, istatistiki olarak yanlı davranmadan seçmenlerin her kesimini toplumdaki gerçek oranları kadar araştırmada dikkate almak demektir. Dolayısıyla güvenilir anket, soru sorulan insanların sayısından ziyade örneklemin temsili doğruluğuna bağlıdır. Sektördeki ve dünyadaki uygulamalar göstermiştir ki, doğru temsiliyetle seçilmiş 3.000 kişilik bir denek grubu ABD gibi 320 milyonluk bir ülke için bile yeterlidir.
·     Bir araştırmaya güvenebilmek veya en azından o araştırmanın ortaya koyduğu sonuçları tartışabilmek için belirli detayların bilinmesi şarttır. Araştırmacı şirketin adı, örneklem sayısı ve oranları, coğrafi alan, anketin yapıldığı zaman aralığı, kullanılan araştırma yöntemi ve sorular açıklanmışsa o araştırmayı en azında tartışılır kabul edebiliriz. Benzer şekilde kararsızların ve oy kullanmayı düşünmediğini beyan edenlerin de açıklanıyor olması güvenilirlik için ön koşuludur.
·     Bir diğer koşul, araştırmayı kimin sipariş ettiğinin ve bütçesinin hangi kaynaklar tarafından ödendiğinin bilinmesidir.
·     Nihai ön koşul, araştırmayı yapan kuruluşun itibarıdır. TÜAD ve ESOMAR üyesi araştırma şirketleri, en azından belirli kodları ve standartları kabul ediyor olmaları nedeniyle daha fazla güvenilir kabul edilebilirler.

Radikal, 18 Mart 2015