31 Mart 2019 Yerel Seçimlerine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri damga vurgu. İstanbul'da neredeyse hiç kimsenin tanımadığı bir aday, hiç kimsenin beklediği bir zafere imza attı. İmamoğlu'nun barış ve uzlaşma diline dayalı sosyal restorasyon kampanyası İBB Başkanlığı seçimlerini kazandı.
Ama bu kampanya 31 Mart gecesi yaşananlarla da tarihimize geçti. Başta AA olmak üzere çeşitli kurumların ve Cumhur İttifakı sözcülerinin algı operasyonuna rağmen İstanbulluların sandığa yansıyan iradesini, Ekrem İmamoğlu son derece barışçıl bir dille ve veriye dayalı özgüvenle
savundu.
Beylikdüzü TV ekibinin hazırladığı o unutulmaz gecenin videosu, gece boyu yaşananları ve sonrasını belgeselleştirdi. İşte o unutulmaz uzun gecenin videosu.
25 Nisan 2019 Perşembe
Ekrem İmamoğlu Kampanyası, 31 Mart seçimlerine giden süreç ve seçim gecesi yaşananları Halk TV'de Ayşenur Arslan'ın Medya Mahallesi'ne değerlendirdim.
Tarihteki destansı zaferlerin hepsi orantısız mücadele
koşullarından doğmuştur.
Bundan yaklaşık üç bin yıl önce Ortadoğu’da savaşan taraflar,
kendilerini temsil etmek üzere birer savaşçı tayin eder, böylelikle meydan
muharebesinde binlerce erkeğin telef olmasını önlerlerdi. Eski Ahit günlerinde
İsrail Krallığı ile Filistin orduları karşılaştığında, Filistinliler de kendilerini
temsil etmek üzere 4 metre boyundaki dev bir savaşçıyı çıkarırlar. Golyat adlı
bu azman dev, tunçtan bir miğfer ve tüm bedenini kaplayan kalın bir zırh giymiştir.
İsrailoğulları tarafında ise bu korkunç deve karşı toy, çelimsiz ve genç bir çoban olan
Davut çıkar. Davut’un gözle görünür bir gücü yoktur ama, çarpışmayı
kazanabileceğine ilişkin bir inancı ve kendine güveni vardır. Tarihin en
unutulmaz çarpışması böylesine adil olmayan şartlarda başlar.
Golyat’ın karşısında teke tek mücadelede hiç bir insan
evladının şansı yoktur, değil ki çelimsiz Davut’un olsun. Ama Davut, oyunun
kurallarını değiştirir. Azametli devi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yöntemle alt eder.
Golyat ile kol mesafesinde çarpışmaya girmek yerine ona doğru koşarken, beklenmedik şekilde sapanını çıkarır ve
Golyat’ın başındaki miğferde bulunan tek açık yerden alnına taş fırlatır.
Golyat’ın devirdikten sonra da, kendi kılıcıyla devin kellesini bedeninden
ayırır.
Olağan mağlupların kendilerinden kat kat üstün rakiplerine karşı zafer kazanabilecekleri fikrinin ilham kaynağı olan Davut ve
Golyat’ın o unutulmaz çarpışması, bugünlerde bu topraklarda ansızın çıkıveren referandum kapışmasında gerçekleşebilir mi?
AKP’NİN İNSANLIĞA
ARMAĞANI
Türkiye bu referandumda önemli
bir buluşu oylayacak. Bugüne değin yeryüzündeki demokratik hükümet sistemlerinin
4 türü olduğu bilinirdi: Parlamenter sistem - Başkanlık sistemi - Yarı
başkanlık sistemi - Meclis hükümeti sistemi.
Beşinci bir hükümet sistemi "keşfeden" AKP şimdi seçmeni
buna ikna etmeye çalışıyor. Yeni sistem arayışlarını başlangıçta "Başkanlık sistemi" olarak
tanımlayan AKP, önerdikleri ile gerçek başkanlık sistemi arasındaki uçurum
ortaya çıktıkça bu tanımlamadan geri adım attı ve önerisini "Türk tipi başkanlık sistemi"
olarak damgalamaya çalıştı.
Ancak bu da önerilen sistemin gerçek başkanlık sistemiyle
kıyaslanmasını ve hayati farklılıkların gösterilmesinin önüne geçemediği için
AKP keşfettiği sisteme yeni bir ad daha verdi: "Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi".
İşte Türkiye 16 Nisan'da bu bütünüyle kendine özgü sistemi oylayacak. Bu sistemin en temel
özelliği kuvvetler ayrılığını, kontrol ve dengeyi bütünüyle sistemin dışına
çıkarmış olması. Geriye kalan sisteme de her türlü isim verilebilir ancak demokratik diyebilmek imkansız.
Aksi söylense de bu değişiklik devletin bütünüyle Erdoğan'ın
sahip olduğu güce göre ve onun istekleri doğrultusunda dizayn edilmesinden
ibaret. Zaten kamuoyu da referandumu temelde Erdoğan'ın oylanması gibi
algılıyor.
EVET KAMPANYASI
Tabii Evet cephesi de Hayır cephesi de açıkça bu algının
üzerine bir kampanya inşa etmeyi riskli gördükleri için konunun etrafından
dolaşan, ağırlıklı olarak duygulara seslenen kampanyalar yürütüyorlar.
Örneğin AKP bugüne kadar 4 farklı temaya sahip filmler
yayınladı.
"Milyonlarca
Evet" ve "Evet ile güçlü Türkiye"
diyen ilk filmler AKP'nin icraatlarına övgü niteliğindeydi. Görkemli
kalabalıklara, önemli inşaat başarılarına ve müziğe dayanan bu filmler AKP'nin
gücünü ve tabii bu gücün arkasındaki isim olan Erdoğan'ı vurgulamayı
amaçlıyordu.
AKP'nin ikinci ve üçüncü grup filmleri yeni sistemin ne
getirdiği ve siyasi hayatta hangi sorunları çözeceğine dairdi. Bu filmler daha
önceki AKP filmlerine göre oldukça etkisiz kaldılar ve çok da fazla
yayılamadılar. Çünkü resmen öyle görünse de bu anayasa değişikliklerinin özü
fiilen bu referandumun konusu değildi.
Son olarak yayınlanan "Tüm
kalbimle Evet" filmleri başlangıçtaki "Evet ile güçlü Türkiye" mesajına geri dönen ve bu mesajı
bu kez de tek tek, ülkenin tüm kentlerinden vatandaşların ağzından ileten
çalışmalardı.
AKP, "Kararımız
net, oyumuz evet","Türkiye
için tüm kalbimle evet", "Daima millet kararımız evet" gibi,
aslında bir fikir içermeyen sloganlarla kampanyayı yürüttü. Bu hiçbir şey
söylemeyen, fikirsiz kampanyanın aslında AKP açısından doğru bir yol olduğunu
da kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü 15 yıldır iktidarda olan bir partinin ve çok
güçlü liderinin neden daha fazla güç istediğini rasyonel olarak anlatabilmek
kolay değildi.
Evet kampanyası dijital dünyada da aynı tek boyutluluk
içerisinde devam etti. Kampanya sosyal medyada gerçek anlamda sivil bir katkı bulamadı. Sivil toplum
kuruluşlarının ya da bireylerin evet mesajı veren farklı farklı ve etkili
işlerine pek tanık olunmadı.
HAYIR KAMPANYASI
Buna karşılık, çok geniş bir siyasi yelpazeyi içeren Hayır
cephesi sosyal medyada da aynı çeşitliliği etkili biçimde yansıttı. CHP, muhalif
MHP'liler, HDP ve hatta İslamcı Saadet Partisi’nden farklı boyutlarıyla Hayır
diyen işler görüldü. Çok sayıda sivil inisiyatif ve STK'nın da girişimleriyle çok başlı ve çok renkli bir Hayır
kampanyası yürütüldü.
Hayır cephesinin merkezi gücü olan CHP bütün boyutlarıyla tam
bir kampanya yürüttü. CHP'nin kampanyası da "Geleceğim için hayır" diyen küçük bir kız çocuğu görseli
ve bu mesajı veren çocukları gösteren filmlere dayanıyordu.
Pozitif bir etki yaratmayı hedefleyen bu kampanya da tıpkı
AKP kampanyası gibi hiçbir şey söylememe
başarısına sahipti. Böylece CHP de hiçbir
şey söylemediği için hata yapmamış, kendisiyle aynı cephede yer alan diğer
siyasi partileri rahatsız edecek görüş ve tutumlar sergilememiş oluyordu.
İki tarafın sözcülerinin kampanya süresince birbirlerine
karşı kullandıkları dil, resmi kampanyaların pek bir şey demeden ve soft bir
tonda konuşan dilinden yüz seksen derece farklıydı. Evet kampanyasının sözcüleri
Hayır oyu verecekleri “darbeci”, “düşman”,
“terörist” olmakla itham eden şeyler söylediler. Kampanya boyunca hem böyle
şeyler söylediler hem de seçmenler arasında hiçbir ayrım yapmadıklarını iddia
ettiler.
Örneğin Erdoğan, Hayır diyenlerin 15 Temmuz darbecilerinin
yanında yer alacağını söylerken, Hayır cephesinin önde gelen aktörü
Kılıçdaroğlu da,15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan'ın
kontrolünde gelişen planlı bir eylem olduğunu iddia etti.
Bu referandumda AKP, tam olarak anlaşılmayan bir biçimde anayasa
değişikliklerini öneren ve destekleyen MHP ile birlikte Evet kampanyası
yürüttü. Ancak milliyetçi bir parti olan MHP tabanının ve önde gelen
isimlerinin önemli bir bölümü Hayır cephesi içerisinde yer aldılar. Bu durum da
AKP'nin milliyetçi seçmenlere özel bir ağırlık vermesine yol açtı. Bu
zorunluluk nedeniyle Türkiye'nin zaten uzun bir liste oluşturan "dış düşmanları"na, referandum
dönemine özelmiş gibi görünen yeni düşmanlıklar eklendi. Örneğin Hollanda birden Türkiye'nin ve referandumun
önemli bir gündem maddesi haline getirildi.
Türkiye zaten demokrasi, yargı ve medya bağımsızlığındaki
büyük sorunları nedeniyle seçimlerde eşit ve adil bir rekabetin
yürütülebileceği bir ülke konumunda değildi. Sonuç olarak bu referandumda da bu
özelliğini pekiştirdi. Evet cephesi 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yüzde 62'lik bir oy oranına sahip
partilerden (AKP - MHP - BBP) oluşuyor ve çok önemli bir kamu gücüne sahip.
Bununla birlikte, 16 Nisan'a birkaç gün kala görünen tablo, referandumun başa
baş geçeceği ve her iki seçeneğin de kazanmasının sürpriz olmayacağı şeklinde.
ADALETSİZ REKABET
Referandumda tarafların güçleri o kadar orantısız ki. Ne adil
bir yarıştan, ne demokratik teamüllerden, ne hakkaniyetli bir devlet
yönetiminden, ne de hukuktan bahsedebilmek mümkün. OHAL koşullarının
kanırtırcasına zorlandığı antidemokratik bir ortamda cereyan ediyor herşey.
Evet cephesinin tek, güçlü ve kararlı bir lideri var. Muazzam
bir seçmen ilişkileri yönetim becerileri, sınırsız finansal imkanları var. Anormal bir medya
desteği ve ülkenin medya evrenini domine eden bir kampanya dağılımı var. Ülkedeki
24 TV kanalından 22’si Evet cephesine çalışıyor. Devlet kurumları, devlet
bankaları, bakanlıklar, belediyelerin büyük çoğunluğu ve örgütlü devlet gücü,
yasaları ve demokratik teamülleri çiğneme pahasına Evete lojistik destek
sağlıyorlar. Doğu ve Güneydoğu’da kolluk güçleri bile “ya devletin yanındasın yada
karşısında” diyerek seçmeni baskılıyor. Özetle Evet tarafı, aynen Golyat gibi
azametli, korkutucu bir büyük makina.
Hayır cephesi güçlü lider bir yana, güçlü bir kampanya
makinasına dahi sahip değil. Parası yok, medyası yok, seçmen ilişkilerini
yönetebilecek becerisi ve hazırlığı yok. Ama Hayır cephesinde çok renklilik ve
çok seslilik var. Hayır cephesinde, seçmenin ve seçmen kümelerinin, sivil toplum
kuruluşlarının, platformların, inisiyatiflerin demokratik katılımı ve heyecanı
var. Üç beş kadından, az sayıda gençlerden, sekiz on akademisyenden, hukukçulardan oluşan amatör ama
inançlı, iradeli yüzlerce sivil oluşum... Hayır cephesinin muhtemelen en önemli
kozu, elini taşın altına koyma iradesi sergileyen bu yüzlerce insiyatif. İlk kez Hayır cephesini temsil eden kesimlerde
güçlü bir “Kazanabiliriz”umudu ve
iştahı var.
YENİ BİR
EFSANE MÜMKÜN MÜ?
16 Nisan’a 3 gün kala, referandumda yarışan tarafların
güçleri Davut ve Golyat karşılaşmasındaki fotoğrafı andırıyor. Bir tarafta
fütursuzca güç kullanan, gerçek olmayan konuları bile gerçekmiş gibi
pazarlayabilen bir büyük propaganda güçü... Diğer tarafta çelimsiz, acemi
insiyatiflerden ve yetersiz muhalefetten oluşan ama, karşısındaki devi yenebileceğine
inanan grupçuklar.
Eğer yayınlanan- yayınlanmayan araştırmalar doğruysa, eğer o
araştırmalarda denekler gerçek kararlarını dile getirebildilerse 16 Nisan günü Hayır cephesi kazanabilir. Ve eğer Hayır kazanırsa, 17 Nisan’dan itibaren tüm dünya bir efsaneden
bahsetmeye başlayabilir. İşte o zaman bu efsane Türkiye’nin geleceğinde, huzurunda ve
demokrasisinde pek çok olumlu gelişmeyi ateşleyebilir.
Erol Olçok, 20 EAPC Konferansı'nda Dünyanın önde gelen siyasi danışmanlarına kampanyalarını anlatıyor.
30 Mart 2014 akşamıydı. Ana muhalefet
partisi CHP’nin genel merkezindeydik.
Parti yönetimiyle birlikte son birkaç saatte genel merkeze akan verileri
anlamaya ve yorumlamaya çalışıyorduk. O gün, tüm Türkiye sandık başına gitmiş; yeni
yerel yöneticilerini seçmek için oy kullanmıştı.
Saat 19.00’dan itibaren akan verilerden parti
adaylarının iyi sonuçlar alabileceği umudu doğmuştu. Gece yarısından sonra ise
partinin iddialı kimi adaylarının ya kaybettiğini ya da kaybedebilecek
noktalara gerilediğini gösteren bir tablo oluşmaya başladı. Genel merkezdeki
yöneticilerin çoğu binadan ayrılıp, çeşitli oy sayım ve birleştirme
merkezlerine gitmeye başladılar
Gece saat 01.30 civarında, binada kalan parti yöneticileriyle
oy birleştirmelerinde yaşanan bazı tuhaflıkların nedenlerini ve olası durumları
değerlendirirken cep telefonum ısrarla çaldı. Arayan Erol’du. Bulunduğum odadan
koridora çıkıp telefonu açtım.“Necati Bey
tebrik ederim, çok etkili bir kampanya yaptın. İlk defa karşımızda ne yaptığı
bilen bir ekip gördük. Seni ve ekibini kutlamak için aradım” dediğinde
şaşırdım: “Erol, şaka mı yapıyorsun? CHP
adayları kaybetmeye başladı!” dediğimde cevabı şöyle oldu: “Abiciğim sen işini hakkıyla yaptın. İkimiz de
biliyoruz ki bu iş sadece iyi kampanya işi değil."
Gerçekten önce dalga geçmek için aradığını düşünmüştüm,
ama, sonra anladım ki samimiydi. Centilmence rakibini kutluyordu.
Aslında Erol, benim daha önce kendisine karşı ihmal
ettiğim bir kibarlığı bana hatırlatıyordu. Benim ve ekibimin her hangi bir
seçim kampanyası yapmadığımız ama, kendisinin Ak Parti için önemli sonuçlar
doğuran kampanyalar yaptığı seçim gecelerinde sonuçlar belli olduktan sonra beni
arar ve “Necati Bey beni aramayı yine
unuttun. Abiciğim telefon edip kardeşini neden kutlamıyorsun?” diye muzipçe
hesap sorardı.
Yönettiği ve demokrasinin kaderine şekil veren kampanyalardan
haklı olarak gurur duyuyordu ve bu gururu samimi bir şekilde meslektaş olarak
kabul ettiği insanlarla paylaşmak istiyordu.
x x x
Erol Olçok, Türkiye siyasi iletişim
tarihinde en çok seçim kampanyası yöneten, en çok seçim kazanan ve bir siyasi
harekete en çok doğrudan katkı sağlayan profesyoneldi. Her ne kadar daha önce Refah Partisi kampanyalarında bazı küçük
görevler üstlenmiş olsa da, siyasi danışmanlık kariyerine asıl olarak 1999 Genel
Seçimleri’nde Tansu Çiller
liderliğindeki DYP için yaptığı “Yeter!
Hak Milletin!” kampanyasıyla adım atmıştı. DYP kampanyası Erol’un ilk büyük
kampanyasıydı ama, sonuçsuz kalmıştı.
Çünkü DYP, Erol’un kampanyasına rağmen ancak %12,2 oy alabilmiş ve 5nci parti konumuna gerilemişti. Gerçekten
de mesele sadece “iyi kampanya” meselesi
değildi!
Erol’un asıl kariyeri ve başarısı Recep Tayyip Erdoğan’la tanışmasıyla başladı. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı
döneminde başlayan bu birliktelik, Erol’un adını ve amblemini oluşturduğu Ak
Parti’nin kuruluşundan itibaren önemli başarılara ulaştı. Erol ile Ak Parti ve
Erdoğan’ın ilişkisi, profesyonel bir ilişki olmaktan çok öteydi. Erol, Ak Parti
için bir dava arkadaşı, Erdoğan için ise yoldaştı.
Recep Tayyip Erdoğan'a sunum yaparken
Erol Olçok ve kurucusu olduğu Arter Reklam, 2002, 2004, 2007, 2009, 2010, 2011, 2014 ve 2015
yıllarındaki tüm Genel Seçim, Yerel Seçim, Referandum ve Cumhurbaşkanlığı kampanyalarında
Ak Parti’ye ve Erdoğan’a hizmet etti. Erol
Olçok bu kampanyalarda elde ettiği sonuçlarla ülkemiz siyasi iletişim
alanının en önemli ustalarından biri seviyesine yükseldi.
Erol’un mahareti, bu kampanyaları hazırlarken sadece
profesyonel ve teknik bir çalışma ile yetinmemesi, televizyonlardan tanıdığımız
veya akademiden bildiğimiz pek çok sağ ve liberal aydını da çalışmalarına dahil
edebilmesinde yatıyordu. Kampanyalarının fikri ve stratejik planını
oluştururken, bu kesimlerle ve hatta Ak Parti’ye yakın medya kuruluşlarının
tamamının en tepe yöneticileriyle istişarelerde bulunuyor ve
ülkenin nabzını anlamaya çalışıyordu.
Önemli seçim kampanyalarında, ülkemiz
reklam sektörünün bilinen bazı önemli isimlerinin fikirlerinden de yararlanmayı
becerdi. Erol’un dahil olduğu ve bir maestro gibi yönetebildiği bu ilişkiler
bütünü, kendisine aynı zamanda seçim kampanyalarının medya ayağını, manşetlere
kadar yönetebilme konusunda eşşiz fırsatlar yaratabiliyordu.
Erol Olçok, yurt içinde Ak Parti’nin tüm kampanyalarına
imza atarken, yurt dışında da çok sayıda uygulama yapma imkânı buldu. 2005,
2008 ve 2009 yıllarında Irak Türkmen
Cephesi ve Irak İslam Partisi kampanyalarında
çalıştı.
12 Eylül 2010 Anayasa Referandum kampanyasında
2007 yılında Gürcistan başkanlık kampanyasında ABD
yanlısı Mihail Saakasvili’nin
kampanyasında rol üstlendi. 2008 ve 2012 yıllarında ise Malezya’nın İslamcı
muhalif lideri Enver İbrahim’in (Keadilan) kampanyalarında görev aldı.
Tüm bu yabancı ülkelerin yanında Kuzey Kıbrıs’ın ayrı bir yeri ve önemi vardı. Erol Olçok ve Arter ReklamKKTC siyasetinde birbirinden farklı taraftaki
partilere ve liderlere hizmet etti. Hem merkez sağ alanın en eski ve büyük partisi
UBP'nin, hem merkez solun adresi CDP'nin, hem de bir liberal sağ parti
olarak kurulan ÖRP'nin kampanyalarında
Erol ve ekibinin aktif rolleri oldu. Erol’un KKTC siyasetinde üstlendiği bu rol, bir kampanya yöneticiliğinden
çok daha derindi. KKTC siyasetinin
pek çok iç krizinde veya Türkiye ile sorunlu dönemlerinde Erol Olçok bir tür moderatör gibi davranabiliyordu. Kimi hallerde KKTC hükümetlerinin Ankara ile olan problemlerinde devreye
girdi. Veya Ankara’nın Kıbrıs siyaseti ile ilgili gayri resmi
elçisi gibi çalıştı.
x x x
Erol ile KKTC’de
bir kampanyada aynı siyasi parti için birlikte çalıştık. Biz kampanyanın strateji
ve medyasını yönetirken, Erol ve Arter
Reklam sahasını ve etkinliklerini yönetmişti. Bir kez de yurt içindeki bir
kampanyada yardımlaştık.
Mayıs 2015, İstanbul Levent'te düzenlenen 20. EAPC konferansı.
Erol benim davetimle Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği’ne (EAPC) üye olmuştu. EAPC’nin
üyesi olarak kaldığı 6 yıl boyunca yurtdışındaki toplantı ve
konferanslarımızdan hiç birine katılamadı. Ama bu derneğin başkanlığını
üstlendiğim dönemde, Mayıs 2015’te Istanbul’da
organize ettiğimiz 20. EAPC Konferansı’na
yine benim davetimle konuşmacı olarak katıldı. 200’ü aşkın yabancı ve yerli
katılımcıya seslendi.
Konuşmasında, hayatı boyunca toplam 3 konferansta
konuştuğunu, her üçüne katılmayı da davetleri bizzat ben yaptığım için kabul
ettiğini açıklamıştı. Dediği doğruydu. Kamusal alanda nadiren görünmeyi tercih eden bir iletişimciydi.
x x x
17 Haziran 2016 Pazar günü ikindi vaktinde, Altunizade’deki İlahiyat Camii’nin merdivenlerinden çıkarken Erol’un 30 Mart 2014
gecesi yaptığı centilmenlik geldi aklıma. O gece komplekssiz bir şekilde
rakibini arama ve kutlama inceliği gösterebilmişti.
Gözü dönmüş FETÖ’cü
generallerin planladığı, Türkiye’yi kana bulayan darbe girişiminde Erol ve 16
yaşındaki evladı da 250’ye yakın vatandaşımız gibi, askerlerin açtığı ateşte
hayatlarını kaybettiler. Erol’u ve oğlu Abdullah
Tayyip’i son yolculuklarına uğurlamak için düzenlenen cenaze namazına oğlumla birlikte katıldık.
Cenaze töreni, 15 Temmuz kalkışmasının ülkede yarattığı
kaotik iklimde gerçekleşti. Olağanüstü güvenlik önlemlerine rağmen, kendisini
tanıyan tanımayan binlerce insan Erol’u ve oğlunu ebediyete uğurladı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, belki de tüm siyasi hayatındaki
en acı günlerden birini yaşamanın verdiği yoğun duygularla, sözlerini
tamamlamakta zorlandı.
Türkiye’nin önemli dönemeçlerinde demokratik parlamenter
siyasetin işlemesinde değerli görevler üstlenmiş bir iletişim profesyoneli olan
Erol Olçok ve oğlu Abdullah Tayyip, bu ülke tarihinin en
karanlık gecelerinden birinde demokrasi şehidi oldular.
Allah rahmet eylesin.
Erol Olçok ve Oğulları
MediaCat'in Ağustos 2016 sayısı için yazdığım yazı.
Siyasi kampanyalarda
partilerin seçim sloganlarının önemi nedir? Bu sloganlardan sadece kararsızlar
diye adlandırılan seçmen kesimleri mi etkilenir?
Seçim
kampanyalarında sloganlar önemlidir ama, sadece iyi bir slogan ile seçimin
kazanılabileceğine dair dünya demokrasi tarihinde tek bir örnek yoktur. Seçim
kampanyaları özü itibariyle doğru bir liderin, doğru bir fikirle ve
doğru bir ekip ile sonuç alabildiği uzun süreli, çok etkenli karmaşık bir mücadeledir.
Bu mücadelede lidere,fikre ve ekibe tam uyan, bununla birlikte zamanın ruhunu da hesaba katan
bir slogan işleri kolaylaştırabilir. Slogan o liderin (adayın) seçmenlerin hayatına
ait yüzlerce soruna ilişkin çözüm önerilerinin ve vaatlerin özeti olacak
şekilde kodlanabilirse işe yarayabilir. Böylesi bir durumda, slogan sadece
kararsız seçmenleri etkilemekle kalmaz, adaya (lidere) oy vermeye
karar vermiş olan seçmenlerin parti gönüllüsü gibi davranmasına ve sahada seçmenlerin
mobilizasyonuna da katkı sağlar.
“Change” yani “Değişim”
sloganı Obama ile özdeşleşen bir seçim sloganı olarak hafızalarda yer etmiş
durumda.Obama’yı başarıya ulaştıran bu
sloganı en son Kanada’nın genç Başbakanı Justin Trudeau “Real change for the middle class”
yani “Orta sınıf için gerçek değişim” sloganında kullandı ve başarıya ulaştı.
Dünyamızda ki diğer örnekleri de göz önünde bulundurarak “Değişim” sloganın
siyasetçiyi başarıya götüren büyüsü nedir?
Evet,
2008’de ABD’de Obama, ardından
Fransa’da Fransois Hollande ve
nihayet Kanada’da Justin Trudeau
“Değişim” sloganıyla iktidar oldular...
Obama’ya
2008 ABD başkanlık seçimlerini kazandırdığına inanılan “Değişim” ve “Umut” kelimeleri aslında siyasetin yüz
yıllardır kullandığı en eski ve en klişe iki kelime, iki sihirli sözcüktür.
Siyasette bu iki sözcük kadar etkili olabilmiş güçte sözcükler bulabilmek kolay
değildir. Bu sözcüklerin kullanılmadığı ülke ve demokrasi bulabilmek pek te mümkün
değildir.
Ama
sadece “değişim” sloganını kullanmak tek başına başarı için yeterli değildir.
Örneğin, 1999 Genel Seçimlerinde Deniz
Baykal ve o zamanki CHP “değişim” kelimesini ana slogan olarak kullanmıştır
ama barajın altında kalmıştır. Zira, “değişim” kelimesinin içini doldurabilmek,
sahiden “değişim” yapabilecek bir lider /aday/ parti olarak algılanabilmek öyle
çok kolay bir iş değildir. “Değişimci” olarak algılanmayı başarsanız bile zafer
elde edebilmeniz garanti olmayabilir.
Peki o
halde örneğin Obama kampanyasında “Değişim” sloganı neden işe yaradı?
“Değişim”
kelimesinin Obama’ya seçim kazandırmış olmasının ana nedeni öncelikle zamanın
ruhudur. Obama’dan önce 8 yıl süreyle ABD’yi yönetmiş olan George W. Bush ve Neo Con’lar
ülkeyi o denli yanlış yönetmişler ve Afganistan’dan Irak’a kadar dünyanın
çeşitli ülkelerinde o denli kan dökmüşlerdir ki... Tüm bu hataların sonucu
olarak 2008 sonbaharında başlayan global ekonomik kriz, sıradan Amerikan vatandaşının
hayatını o denli allak bullak etmiştir ki... “Değişim” Amerika için gerçek bir
ihtiyaç haline gelmiştir.
“Değişim ihtiyacının” yakıcı hale geldiği böylesi bir
dönemeçte, hem kişisel geçmişi, hem temsil ettiği değerler ve hem de söylemleriyle
Obama Amerika’ya çare olabilecek yegane alternatif olmayı başardığı için sonuç
alabilmiştir. Obama’nın tarihi zaferinin temel nedeni sadece budur; seçmenin
değişmeye gerçekten ihtiyaç duyması ve Obama’nın bir lider ve aday olarak “değişim”
kelimesinin içini tam olarak doldurabilmesi...
Kanada’da
için de durum çok benzerdir. Muhafazakar başbakan Stephen Harper 2006 - 2015 arası Kanada ekonomisini öylesine kötü
yönetmiştir ki , 10 yılın sonunda “değişim” Kanadalı seçmen için de bir ihtiyaç haline gelmiştir. Justin Trudeau’dabu ihtiyacı zamanında görmüş ve bu ihtiyaca uygun politikalar
geliştirerek değişimin sembolü olmuş ve kazanmıştır.
Özetle
sihri sloganda değil liderde, fikirde ve kadroda aramak gerekir.
Aslında başarıya ve geniş seçmen kesimlerine hitap eden bu sloganların
arasına İspanya’da karşımıza çıkan “Podemos” yani “Yapabiliriz” hareketini de dâhil
edebilir miyiz? Çünkü bu tarz bir siyasi parti isimi ve sloganı ideolojik
kenetlenmeden öte seçmenlere “siz, birey olarak yapabilirisiniz. Değişim sizin
elinizde” mesajı vermiyor mu?
Siyasetçiler,
seçmenlerin sorunlarına çözüm bulabildikleri sürece tercih edilirler. Çözüm olmak
yerine kirlenirler ve sonuçta meselenin bizatihi kendisine dönüşürlerse, halk
hareketleri yada bir diğer ifadeyle “popülist hareketler” ortaya çıkar.
Popülist hareketler çoğu kez kendiliğinden ve lidersiz olarak ortaya çıkar. Yani
siyaset kurumuna refleks olarak doğarlar ve pek çok örnekte görüldüğü gibi siyasi
bir sonuca ulaşamadan dağılırlar.
Podemos da böyle bir hareket. Yani, “Podemos”
İspanyol dilindeki kelime karşılığı olan “Yapabiliriz” anlamı sayesinde değil, mevcut
siyasetçilerin seçmenin derdine derman olamaması yüzünden ortaya çıkmıştır ve
muhtemelen Almanya ve Avusturya’daki “Pediga
Hareketi” gibi anlamlı bir siyasi sonuca erişemeden dağılacaktır. Buna
karşın bir diğer popülist hareket olan İtalya’daki “5 Star Hareketi”, baştan bir lidere ve programa sahip olduğu için
siyaseten sonuç alabilmiştir.
Şimdi ülkemize dönelim. 10
Mart tarihinde başlayarak Türkiye, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerini geride
bıraktı. Son 9 ay Türkiye için uzun bir seçim dönemi olarak geçti ve bu seçim
dönemi AK Parti iktidara yeniden iktidara gelmesi ile sonlandı. Parlamentodaki
siyasi partilerin iki seçim dönemindeki siyasi kampanyalarına bakarsak, partilerin
iki seçim dönemindeki siyasi sloganlarını başarılı buluyor musunuz?
2005
yılında Adalet ve Kalkınma Partisi ve
Halkların Demokrasi Partisi
seçimleri belirleyen iki siyasi parti oldular.
CHP
bu seçimlerde ne ilerleyebildi, ne de geriledi. MHP ise 7 Haziran’dan sonra üst
üste yaptığı stratejik hatalarla dramatik şekilde mevzi kaybetti. HDP, 7
Haziran’da elde ettiği başarıyı koruyamamış olsa da “Türkiyelileşme”
stratejisiyle demokratik parlamenter sistemin kalıcı gücü olmayı hak etti.
Adalet ve Kalkınma Partisi
ise 7 Haziran’da tek başına iktidar olma pozisyonunu kaybedince hızla bir durum
muhakemesi yaptı, stratejik kentlerde adayları değiştirme dahil gerekli
tedbirleri aldı ve sonuçta istediğini elde etti. Ama iktidar partisinin sağlam
bir fikre dayalı etkileyici bir slogan kullanarak zafer elde ettiğini iddia edebilmek
te akla ziyan bir tavır olur. Çünkü iktidar partisine zaferi sağlayan asıl
faktör, ülkede yaşayan hemen her ferdin yakın gelecekten endişe duymasına neden
olan “belirsizlik” ortamıdır. Çeşitli güçler tarafından yaratılan “belirsizlik”
ortamı seçmenin denediği bildiği adrese yeniden yönelmesini kolaylaştırmıştır.
1
Kasım seçim sürecinde kampanyalar o denli tali bir öneme sahipti ki, seçimlerin
üzerinden henüz bir kaç haftanın geride kaldığı bu günlerde, “Meclise girmeyi başarmış olan 4 siyasi
partinin her hangi birinin sloganını hatırlayan var mı?” diye sorsanız, anlamlı
bir cevaba erişemezsiniz.
Gerçekte,
7 Haziran’da iktidar şansını elde ettikleri halde ortak bir zeminde uzlaşmayı
beceremeyen muhalefet partileri Adalet ve Kalkınma Partisi’ne dördüncü seçim
zaferini kendi elleriyle ikram etmişlerdir. Bir diğer ifadeyle seçmen, ülkeyi
hükümetsiz bırakan muhalefet partilerini haklı olarak cezalandırmıştır.
The Diplomatic Observer dergisi, Ocak 2016 sayısında yayınlanan söyleşiden...
7 Haziran'da güvenlik ve güvenilirlik açısından bir
hayli yüksek meşruiyete sahip bir seçim yaptık. Peki 1 Kasım'da ne yaşayacağız?
Seçim güvenliği ve seçim sonuçlarının güvenilirliği açısından 2 Kasım'da nasıl
bir Türkiye'ye uyanacağız?
Vatandaşlar olarak bu soruları sormak için yeterince
sebebimiz var. Bundan önceki yazımda bu çerçevede 1 Kasım seçimlerine özel bir meseleye
dikkat çekmiş ve seçimde "bindirilmiş kıta ihtimaline dikkat"
demiştim.
Meclis'teki partilerin, daha fazla milletvekili çıkarmak için hangi
seçim çevresinde kaç oya ihtiyacı olduğunu önceki seçimlere oranla çok daha
kesin biçimde bildiğini ve partilerin, bazı seçim çevrelerine yoğunlaşmaya
dayalı oyun planları uygulayabileceğini belirtmiştim.
Eğer şu ya da bu parti, 1
Kasım'da hile yapmaya niyetli ise şartlar onlara önemli bir avantaj sunuyor
diye uyarmış; adil ve özgür seçimlerin gereğine inanan herkes bu konuda dikkatli
olsun demiştim."Seçmenin kendi
seçim bölgesindeki seçmen sayısının 7 Haziran ile 1 Kasım arasında anormal bir
biçimde artış göstermediğinden emin olarak sandığa gitmesini sağlamak
zorundayız." diye de eklemiştim.
PARTİLERİN GÖRDÜĞÜ TABLO
Bilindiği
gibi Türkiye’de 1960’ların başından beri adına d’Hondt denilen nispi temsil sistemi uygulanıyor. Bu sisteme göre, her seçim çevresinde
partilerin aldığı oy toplamı, sırasıyla 1’e, 2’ye, 3’e, 4’e vs bölünüyor. O
seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşıncaya kadar bölme işlemi
devam ediyor. Elde edilen paylar, parti farkı gözetmeksizin, büyükten küçüğe
doğru sıralanıyor. Ve o seçim çevresinden çıkacak olan milletvekillikleri bu
sıralamaya göre partilere dağıtılıyor.
Biz de 7 Haziran Genel Seçimlerindeki sonuçları her
seçim çevresi için d’Hondt sistemine
göre tek tek analiz ederek, 1 Kasım için kritik illeri anlamaya çalıştık.
Aşağıdaki
tablo, 7 Haziran Genel Seçimlerinin sonuçlarına göre, belirli bir seçim
çevresinde herhangi bir partinin kazandığı son milletvekilliğinin başka bir
partiye geçebilmesi için gerekli olan asgari oy miktarını gösteriyor.
BİR KAÇ BİN OYLA MİLLETVEKİLLİĞİ
EL DEĞİŞTİREBİLİR
Bu
tabloda yalnızca, son milletvekilliğinin değişmesi için 5 bin civarı ve daha az
oy farkı içeren seçim çevrelerini okurlarla paylaşıyorum. Buna benzer bir tablo, 6-10
bin oy farkı olan seçim çevreleri için de hazırlanabilir.
Tabloda
belirtilen sayılar, son milletvekilliğini kazanmaya en yakın partinin ihtiyacı
olan oy miktarının katsayısını göstermektedir. Kimi şehirlerde, benzeri bir miktara yakın oyla milletvekilliğini
elde edebilecek ikinci bir parti de bulunabiliyor.
Aşağıdaki
tabloyu bu seçim çevrelerinde mutlaka hile yapılacak diye yorumlamak elbette
doğru olmaz. Ancak bu tablonun, hileye tevessül edebilecekler için, "işe yarar koordinatlar" sunduğuna
da şüphe yok.
STRATEJİK SEÇMEN DAVRANIŞI
Ayrıca
bu tablo, stratejik seçmen denilen, somut olarak yaratacağı sonuca göre oy
verme davranışını benimseyen seçmenler açısından da bir anlam ifade ediyor. Gerçekten
de seçmenlerin bir bölümü, oyum boşa gitmesin düşüncesiyle, rejimde bir tehlike
hissettiği gerekçesiyle, ülkenin gidişatını değiştirmek için zorunlu adres
olarak görmesi nedeniyle, veya kendine en yakın hissettiği partinin o seçim
çevresinde gösterdiği adayı benimsememesi gibi gerekçelerle kendileri açısından
en iyi ikinci alternatife yönelebiliyorlar. Bu tür sonuca odaklı seçmenler
destekledikleri veya karşı çıktıkları partilerin kendi şehirlerinde bir fazla
milletvekili alması ya da alamaması için 7 Haziran'da oy vermedikleri bir
partiye oy verebilirler.
Her
halükarda 1 Kasım'a giderken siyasi partilerin gördüğü bu tablonun seçmenler
tarafından da bilinmesi, Avrupa
Parlamentosu Venedik Komisyonu'nun (Avrupa
Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu) "Seçmenlerin düşünce oluşturma
özgürlüğü" olarak tanımladığı özgürlüğün bir gereğidir.
ÖRNEK : İSTANBUL 3. BÖLGE
Okurun
1 Kasım akşamı karşı karşıya kalabileceğimiz seçim güvenliği riskini daha net
anlaması için yukarıdaki tablonun ne anlam ifade ettiği ile ilgili bir örnek verelim.
Aşağıdaki
ikinci tabloda İstanbul 3. Bölge seçim çevresi (Üstteki tabloda kazandıran oy sayısı 254 olarak gözüken çevre) ile ilgili hesaplamaya bakalım.
Bu seçim çevresinde, AKP 1.149.778, CHP 803.249, MHP 329.515 ve HDP
421.903 toplam oy almış. D’Hondt sistemine
göre partilen toplam oyları aynı
oranda tek tek bölündüğünde, 7 Haziran akşamı AKP 13, CHP 9, MHP 4 ve HDP 5 milletvekili çıkarmaya hak kazanmış.
Bu
hesaplamada kilit nokta, sonuncu
milletvekilinin kaç oy farkla kazanıldığıdır. Buna göre, MHP 82.379 oyla bu
seçim çevresindeki 31. milletvekilliğini kazanmış. Rakamları tersinden okursak,
ilave 253 oy (toplamda 253 x 14 = 3.542 oy) sağlayabilseydi AKP kendi 14ncü
milletvekilini, ilave 2.055 oy (toplamda 2.055 x 10 = 20.550 oy) sağlayabilseydi
CHP kendi 10nuncu ve seçim çevresinin 31. milletvekilini kazanmış olacaktı.
YSK tarafından açıklanmış olan seçim takvimine
göre bu Pazar günü yurtiçi ve yurtdışı seçmen kütükleri kesinleşecek. Yurtiçi seçmenlerin oy vereceği yer
ve sandıklar belirlenmiş olacak. Yurtdışı seçmenlerin oy kullanacakları
temsilcilikler, tarih aralığı ve yer bilgileri www.ysk.gov.tr adresinden ilan edilecek.
Bu nedenle, seçim güvenliği için en önemli risk olan
başka seçim bölgelerinden küçük oy kaydırmaları ile milletvekilliklerinin el
değiştirebileceği seçim çevrelerine odaklanılması olağanüstü önemlidir. Özetle ilgili tüm siyasi partilere çağrımızı
tekrarlıyoruz. Seçmen listeleri ile ilgili gerekli kontrolleri ve itirazları
yapabileceğiniz son tarih 20 Eylül
Pazar’dır.