Necati Özkan ve Seçim Zamanı

AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2019 Pazartesi

En Uzun Gece




31 Mart 2019 Yerel Seçimlerine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri damga vurgu. İstanbul'da neredeyse hiç kimsenin tanımadığı bir aday, hiç kimsenin beklediği bir zafere imza attı. İmamoğlu'nun barış ve uzlaşma diline dayalı sosyal restorasyon kampanyası İBB Başkanlığı seçimlerini kazandı.

Ama bu kampanya 31 Mart gecesi yaşananlarla da tarihimize geçti. Başta AA olmak üzere çeşitli kurumların ve Cumhur İttifakı sözcülerinin algı operasyonuna rağmen İstanbulluların sandığa yansıyan iradesini, Ekrem İmamoğlu son derece barışçıl bir dille ve veriye dayalı özgüvenle
savundu.

Beylikdüzü TV ekibinin hazırladığı o unutulmaz gecenin videosu, gece boyu yaşananları ve sonrasını belgeselleştirdi. İşte o unutulmaz uzun gecenin videosu.

25 Nisan 2019 Perşembe

Ekrem İmamoğlu Kampanyası, 31 Mart seçimlerine giden süreç ve seçim gecesi yaşananları Halk TV'de Ayşenur Arslan'ın Medya Mahallesi'ne değerlendirdim.

13 Nisan 2017 Perşembe

16 Nisandan Davut ve Golyat efsanesi çıkar mı?

Tarihteki destansı zaferlerin hepsi orantısız mücadele koşullarından doğmuştur.

Bundan yaklaşık üç bin yıl önce Ortadoğu’da savaşan taraflar, kendilerini temsil etmek üzere birer savaşçı tayin eder, böylelikle meydan muharebesinde binlerce erkeğin telef olmasını önlerlerdi. Eski Ahit günlerinde İsrail Krallığı ile Filistin orduları karşılaştığında, Filistinliler de kendilerini temsil etmek üzere 4 metre boyundaki dev bir savaşçıyı çıkarırlar. Golyat adlı bu azman dev, tunçtan bir miğfer ve tüm bedenini kaplayan kalın bir zırh giymiştir. İsrailoğulları tarafında ise bu korkunç deve karşı toy, çelimsiz ve genç bir çoban olan Davut çıkar. Davut’un gözle görünür bir gücü yoktur ama, çarpışmayı kazanabileceğine ilişkin bir inancı ve kendine güveni vardır. Tarihin en unutulmaz çarpışması böylesine adil olmayan şartlarda başlar.

Golyat’ın karşısında teke tek mücadelede hiç bir insan evladının şansı yoktur, değil ki çelimsiz Davut’un olsun. Ama Davut, oyunun kurallarını değiştirir. Azametli devi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yöntemle alt eder. Golyat ile kol mesafesinde çarpışmaya girmek yerine ona doğru koşarken, beklenmedik şekilde sapanını çıkarır ve Golyat’ın başındaki miğferde bulunan tek açık yerden alnına taş fırlatır. Golyat’ın devirdikten sonra da, kendi kılıcıyla devin kellesini bedeninden ayırır.

Olağan mağlupların kendilerinden kat kat üstün rakiplerine karşı zafer kazanabilecekleri fikrinin ilham kaynağı olan Davut ve Golyat’ın o unutulmaz çarpışması, bugünlerde bu topraklarda ansızın çıkıveren referandum kapışmasında gerçekleşebilir mi?

AKP’NİN İNSANLIĞA ARMAĞANI

Türkiye bu referandumda önemli bir buluşu oylayacak. Bugüne değin yeryüzündeki demokratik hükümet sistemlerinin 4 türü olduğu bilinirdi: Parlamenter sistem - Başkanlık sistemi - Yarı başkanlık sistemi - Meclis hükümeti sistemi.

Beşinci bir hükümet sistemi "keşfeden" AKP şimdi seçmeni buna ikna etmeye çalışıyor. Yeni sistem arayışlarını başlangıçta "Başkanlık sistemi" olarak tanımlayan AKP, önerdikleri ile gerçek başkanlık sistemi arasındaki uçurum ortaya çıktıkça bu tanımlamadan geri adım attı ve önerisini "Türk tipi başkanlık sistemi" olarak damgalamaya çalıştı.

Ancak bu da önerilen sistemin gerçek başkanlık sistemiyle kıyaslanmasını ve hayati farklılıkların gösterilmesinin önüne geçemediği için AKP keşfettiği sisteme yeni bir ad daha verdi: "Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi".

İşte Türkiye 16 Nisan'da bu bütünüyle kendine özgü sistemi oylayacak. Bu sistemin en temel özelliği kuvvetler ayrılığını, kontrol ve dengeyi bütünüyle sistemin dışına çıkarmış olması. Geriye kalan sisteme de her türlü isim verilebilir ancak demokratik diyebilmek imkansız.

Aksi söylense de bu değişiklik devletin bütünüyle Erdoğan'ın sahip olduğu güce göre ve onun istekleri doğrultusunda dizayn edilmesinden ibaret. Zaten kamuoyu da referandumu temelde Erdoğan'ın oylanması gibi algılıyor.

EVET KAMPANYASI

Tabii Evet cephesi de Hayır cephesi de açıkça bu algının üzerine bir kampanya inşa etmeyi riskli gördükleri için konunun etrafından dolaşan, ağırlıklı olarak duygulara seslenen kampanyalar yürütüyorlar. 

Örneğin AKP bugüne kadar 4 farklı temaya sahip filmler yayınladı.     


"Milyonlarca Evet" ve "Evet ile güçlü Türkiye" diyen ilk filmler AKP'nin icraatlarına övgü niteliğindeydi. Görkemli kalabalıklara, önemli inşaat başarılarına ve müziğe dayanan bu filmler AKP'nin gücünü ve tabii bu gücün arkasındaki isim olan Erdoğan'ı vurgulamayı amaçlıyordu.

AKP'nin ikinci ve üçüncü grup filmleri yeni sistemin ne getirdiği ve siyasi hayatta hangi sorunları çözeceğine dairdi. Bu filmler daha önceki AKP filmlerine göre oldukça etkisiz kaldılar ve çok da fazla yayılamadılar. Çünkü resmen öyle görünse de bu anayasa değişikliklerinin özü fiilen bu referandumun konusu değildi.

Son olarak yayınlanan "Tüm kalbimle Evet" filmleri başlangıçtaki "Evet ile güçlü Türkiye" mesajına geri dönen ve bu mesajı bu kez de tek tek, ülkenin tüm kentlerinden vatandaşların ağzından ileten çalışmalardı.

AKP, "Kararımız net, oyumuz evet", "Türkiye için tüm kalbimle evet", "Daima millet kararımız evet" gibi, aslında bir fikir içermeyen sloganlarla kampanyayı yürüttü. Bu hiçbir şey söylemeyen, fikirsiz kampanyanın aslında AKP açısından doğru bir yol olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü 15 yıldır iktidarda olan bir partinin ve çok güçlü liderinin neden daha fazla güç istediğini rasyonel olarak anlatabilmek kolay değildi.

Evet kampanyası dijital dünyada da aynı tek boyutluluk içerisinde devam etti. Kampanya sosyal medyada gerçek anlamda sivil bir katkı bulamadı. Sivil toplum kuruluşlarının ya da bireylerin evet mesajı veren farklı farklı ve etkili işlerine pek tanık olunmadı.

HAYIR KAMPANYASI

Buna karşılık, çok geniş bir siyasi yelpazeyi içeren Hayır cephesi sosyal medyada da aynı çeşitliliği etkili biçimde yansıttı. CHP, muhalif MHP'liler, HDP ve hatta İslamcı Saadet Partisi’nden farklı boyutlarıyla Hayır diyen işler görüldü. Çok sayıda sivil inisiyatif ve STK'nın da girişimleriyle çok başlı ve çok renkli bir Hayır kampanyası yürütüldü.

Hayır cephesinin merkezi gücü olan CHP bütün boyutlarıyla tam bir kampanya yürüttü. CHP'nin kampanyası da "Geleceğim için hayır" diyen küçük bir kız çocuğu görseli ve bu mesajı veren çocukları gösteren filmlere dayanıyordu.

Pozitif bir etki yaratmayı hedefleyen bu kampanya da tıpkı AKP kampanyası gibi hiçbir şey söylememe başarısına sahipti. Böylece CHP de hiçbir şey söylemediği için hata yapmamış, kendisiyle aynı cephede yer alan diğer siyasi partileri rahatsız edecek görüş ve tutumlar sergilememiş oluyordu.

İki tarafın sözcülerinin kampanya süresince birbirlerine karşı kullandıkları dil, resmi kampanyaların pek bir şey demeden ve soft bir tonda konuşan dilinden yüz seksen derece farklıydı. Evet kampanyasının sözcüleri Hayır oyu verecekleri “darbeci”, “düşman”, “terörist” olmakla itham eden şeyler söylediler. Kampanya boyunca hem böyle şeyler söylediler hem de seçmenler arasında hiçbir ayrım yapmadıklarını iddia ettiler. 

Örneğin Erdoğan, Hayır diyenlerin 15 Temmuz darbecilerinin yanında yer alacağını söylerken, Hayır cephesinin önde gelen aktörü Kılıçdaroğlu da,  15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan'ın kontrolünde gelişen planlı bir eylem olduğunu iddia etti.

Bu referandumda AKP, tam olarak anlaşılmayan bir biçimde anayasa değişikliklerini öneren ve destekleyen MHP ile birlikte Evet kampanyası yürüttü. Ancak milliyetçi bir parti olan MHP tabanının ve önde gelen isimlerinin önemli bir bölümü Hayır cephesi içerisinde yer aldılar. Bu durum da AKP'nin milliyetçi seçmenlere özel bir ağırlık vermesine yol açtı. Bu zorunluluk nedeniyle Türkiye'nin zaten uzun bir liste oluşturan "dış düşmanları"na, referandum dönemine özelmiş gibi görünen yeni düşmanlıklar eklendi. Örneğin Hollanda birden Türkiye'nin ve referandumun önemli bir gündem maddesi haline getirildi.

Türkiye zaten demokrasi, yargı ve medya bağımsızlığındaki büyük sorunları nedeniyle seçimlerde eşit ve adil bir rekabetin yürütülebileceği bir ülke konumunda değildi. Sonuç olarak bu referandumda da bu özelliğini pekiştirdi. Evet cephesi 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yüzde 62'lik bir oy oranına sahip partilerden (AKP - MHP - BBP) oluşuyor ve çok önemli bir kamu gücüne sahip. Bununla birlikte, 16 Nisan'a birkaç gün kala görünen tablo, referandumun başa baş geçeceği ve her iki seçeneğin de kazanmasının sürpriz olmayacağı şeklinde.

 ADALETSİZ REKABET 

Referandumda tarafların güçleri o kadar orantısız ki. Ne adil bir yarıştan, ne demokratik teamüllerden, ne hakkaniyetli bir devlet yönetiminden, ne de hukuktan bahsedebilmek mümkün. OHAL koşullarının kanırtırcasına zorlandığı antidemokratik bir ortamda cereyan ediyor herşey.

Evet cephesinin tek, güçlü ve kararlı bir lideri var. Muazzam bir seçmen ilişkileri yönetim becerileri, sınırsız finansal imkanları var. Anormal bir medya desteği ve ülkenin medya evrenini domine eden bir kampanya dağılımı var. Ülkedeki 24 TV kanalından 22’si Evet cephesine çalışıyor. Devlet kurumları, devlet bankaları, bakanlıklar, belediyelerin büyük çoğunluğu ve örgütlü devlet gücü, yasaları ve demokratik teamülleri çiğneme pahasına Evete lojistik destek sağlıyorlar. Doğu ve Güneydoğu’da kolluk güçleri bile “ya devletin yanındasın yada karşısında” diyerek seçmeni baskılıyor. Özetle Evet tarafı, aynen Golyat gibi azametli, korkutucu bir büyük makina.

Hayır cephesi güçlü lider bir yana, güçlü bir kampanya makinasına dahi sahip değil. Parası yok, medyası yok, seçmen ilişkilerini yönetebilecek becerisi ve hazırlığı yok. Ama Hayır cephesinde çok renklilik ve çok seslilik var. Hayır cephesinde, seçmenin ve seçmen kümelerinin, sivil toplum kuruluşlarının, platformların, inisiyatiflerin demokratik katılımı ve heyecanı var. Üç beş kadından, az sayıda gençlerden, sekiz on akademisyenden, hukukçulardan oluşan amatör ama inançlı, iradeli yüzlerce sivil oluşum... Hayır cephesinin muhtemelen en önemli kozu, elini taşın altına koyma iradesi sergileyen bu yüzlerce insiyatif. İlk kez Hayır cephesini temsil eden kesimlerde güçlü bir “Kazanabiliriz” umudu ve iştahı var.

YENİ BİR EFSANE MÜMKÜN MÜ?

16 Nisan’a 3 gün kala, referandumda yarışan tarafların güçleri Davut ve Golyat karşılaşmasındaki fotoğrafı andırıyor. Bir tarafta fütursuzca güç kullanan, gerçek olmayan konuları bile gerçekmiş gibi pazarlayabilen bir büyük propaganda güçü... Diğer tarafta çelimsiz, acemi insiyatiflerden ve yetersiz muhalefetten oluşan ama, karşısındaki devi yenebileceğine inanan grupçuklar.

Eğer yayınlanan- yayınlanmayan araştırmalar doğruysa, eğer o araştırmalarda denekler gerçek kararlarını dile getirebildilerse 16 Nisan günü Hayır cephesi kazanabilir. Ve eğer Hayır kazanırsa, 17 Nisan’dan itibaren tüm dünya bir efsaneden bahsetmeye başlayabilir. İşte o zaman bu efsane Türkiye’nin geleceğinde, huzurunda ve demokrasisinde pek çok olumlu gelişmeyi ateşleyebilir.

5 Ağustos 2016 Cuma

Meslektaşım, rakibim ve arkadaşım Erol Olçok


Erol Olçok, 20 EAPC Konferansı'nda Dünyanın önde gelen siyasi danışmanlarına kampanyalarını anlatıyor.

30 Mart 2014 akşamıydı. Ana muhalefet partisi CHP’nin genel merkezindeydik. Parti yönetimiyle birlikte son birkaç saatte genel merkeze akan verileri anlamaya ve yorumlamaya çalışıyorduk. O gün, tüm Türkiye sandık başına gitmiş; yeni yerel yöneticilerini seçmek için oy kullanmıştı.

Saat 19.00’dan itibaren akan verilerden parti adaylarının iyi sonuçlar alabileceği umudu doğmuştu. Gece yarısından sonra ise partinin iddialı kimi adaylarının ya kaybettiğini ya da kaybedebilecek noktalara gerilediğini gösteren bir tablo oluşmaya başladı. Genel merkezdeki yöneticilerin çoğu binadan ayrılıp, çeşitli oy sayım ve birleştirme merkezlerine gitmeye başladılar

Gece saat 01.30 civarında, binada kalan parti yöneticileriyle oy birleştirmelerinde yaşanan bazı tuhaflıkların nedenlerini ve olası durumları değerlendirirken cep telefonum ısrarla çaldı. Arayan Erol’du. Bulunduğum odadan koridora çıkıp telefonu açtım.“Necati Bey tebrik ederim, çok etkili bir kampanya yaptın. İlk defa karşımızda ne yaptığı bilen bir ekip gördük. Seni ve ekibini kutlamak için aradım” dediğinde şaşırdım: “Erol, şaka mı yapıyorsun? CHP adayları kaybetmeye başladı!” dediğimde cevabı şöyle oldu: “Abiciğim sen işini hakkıyla yaptın. İkimiz de biliyoruz ki bu iş sadece iyi kampanya işi değil."  

Gerçekten önce dalga geçmek için aradığını düşünmüştüm, ama, sonra anladım ki samimiydi. Centilmence rakibini kutluyordu.

Aslında Erol, benim daha önce kendisine karşı ihmal ettiğim bir kibarlığı bana hatırlatıyordu. Benim ve ekibimin her hangi bir seçim kampanyası yapmadığımız ama, kendisinin Ak Parti için önemli sonuçlar doğuran kampanyalar yaptığı seçim gecelerinde sonuçlar belli olduktan sonra beni arar ve “Necati Bey beni aramayı yine unuttun. Abiciğim telefon edip kardeşini neden kutlamıyorsun?” diye muzipçe hesap sorardı.

Yönettiği ve demokrasinin kaderine şekil veren kampanyalardan haklı olarak gurur duyuyordu ve bu gururu samimi bir şekilde meslektaş olarak kabul ettiği insanlarla paylaşmak istiyordu.

x x x

Erol Olçok, Türkiye siyasi iletişim tarihinde en çok seçim kampanyası yöneten, en çok seçim kazanan ve bir siyasi harekete en çok doğrudan katkı sağlayan profesyoneldi. Her ne kadar daha önce Refah Partisi kampanyalarında bazı küçük görevler üstlenmiş olsa da, siyasi danışmanlık kariyerine asıl olarak 1999 Genel Seçimleri’nde Tansu Çiller liderliğindeki DYP için yaptığı “Yeter! Hak Milletin!” kampanyasıyla adım atmıştı. DYP kampanyası Erol’un ilk büyük kampanyasıydı ama, sonuçsuz kalmıştı.

Çünkü DYP, Erol’un kampanyasına rağmen ancak %12,2 oy alabilmiş ve 5nci parti konumuna gerilemişti. Gerçekten de mesele sadece “iyi kampanya” meselesi değildi! 

Erol’un asıl kariyeri ve başarısı Recep Tayyip Erdoğan’la tanışmasıyla başladı. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde başlayan bu birliktelik, Erol’un adını ve amblemini oluşturduğu Ak Parti’nin kuruluşundan itibaren önemli başarılara ulaştı. Erol ile Ak Parti ve Erdoğan’ın ilişkisi, profesyonel bir ilişki olmaktan çok öteydi. Erol, Ak Parti için bir dava arkadaşı, Erdoğan için ise yoldaştı.

Recep Tayyip Erdoğan'a sunum yaparken
Erol Olçok ve kurucusu olduğu Arter Reklam, 2002, 2004, 2007, 2009, 2010, 2011, 2014 ve 2015 yıllarındaki tüm Genel Seçim, Yerel Seçim, Referandum ve Cumhurbaşkanlığı kampanyalarında Ak Parti’ye ve Erdoğan’a hizmet etti. Erol Olçok bu kampanyalarda elde ettiği sonuçlarla ülkemiz siyasi iletişim alanının en önemli ustalarından biri seviyesine yükseldi.

Erol’un mahareti, bu kampanyaları hazırlarken sadece profesyonel ve teknik bir çalışma ile yetinmemesi, televizyonlardan tanıdığımız veya akademiden bildiğimiz pek çok sağ ve liberal aydını da çalışmalarına dahil edebilmesinde yatıyordu. Kampanyalarının fikri ve stratejik planını oluştururken, bu kesimlerle ve hatta Ak Parti’ye yakın medya kuruluşlarının tamamının en tepe yöneticileriyle istişarelerde bulunuyor ve ülkenin nabzını anlamaya çalışıyordu. 

Önemli seçim kampanyalarında, ülkemiz reklam sektörünün bilinen bazı önemli isimlerinin fikirlerinden de yararlanmayı becerdi. Erol’un dahil olduğu ve bir maestro gibi yönetebildiği bu ilişkiler bütünü, kendisine aynı zamanda seçim kampanyalarının medya ayağını, manşetlere kadar yönetebilme konusunda eşşiz fırsatlar yaratabiliyordu.

Erol Olçok, yurt içinde Ak Parti’nin tüm kampanyalarına imza atarken, yurt dışında da çok sayıda uygulama yapma imkânı buldu. 2005, 2008 ve 2009 yıllarında Irak Türkmen Cephesi ve Irak İslam Partisi kampanyalarında çalıştı.

12 Eylül 2010 Anayasa Referandum kampanyasında
2007 yılında Gürcistan başkanlık kampanyasında ABD yanlısı Mihail Saakasvili’nin kampanyasında rol üstlendi. 2008 ve 2012 yıllarında ise Malezya’nın İslamcı muhalif lideri Enver İbrahim’in (Keadilan) kampanyalarında görev aldı.

Tüm bu yabancı ülkelerin yanında Kuzey Kıbrıs’ın ayrı bir yeri ve önemi vardı. Erol Olçok ve Arter Reklam KKTC siyasetinde birbirinden farklı taraftaki partilere ve liderlere hizmet etti. Hem merkez sağ alanın en eski ve büyük partisi UBP'nin, hem merkez solun adresi CDP'nin, hem de bir liberal sağ parti olarak kurulan ÖRP'nin kampanyalarında Erol ve ekibinin aktif rolleri oldu. Erol’un KKTC siyasetinde üstlendiği bu rol, bir kampanya yöneticiliğinden çok daha derindi. KKTC siyasetinin pek çok iç krizinde veya Türkiye ile sorunlu dönemlerinde Erol Olçok bir tür moderatör gibi davranabiliyordu. Kimi hallerde KKTC hükümetlerinin Ankara ile olan problemlerinde devreye girdi. Veya Ankara’nın Kıbrıs siyaseti ile ilgili gayri resmi elçisi gibi çalıştı.

x x x

Erol ile KKTC’de bir kampanyada aynı siyasi parti için birlikte çalıştık. Biz kampanyanın strateji ve medyasını yönetirken, Erol ve Arter Reklam sahasını ve etkinliklerini yönetmişti. Bir kez de yurt içindeki bir kampanyada yardımlaştık.

Mayıs 2015,  İstanbul Levent'te düzenlenen 20. EAPC konferansı.
Erol benim davetimle Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği’ne (EAPC) üye olmuştu. EAPC’nin üyesi olarak kaldığı 6 yıl boyunca yurtdışındaki toplantı ve konferanslarımızdan hiç birine katılamadı. Ama bu derneğin başkanlığını üstlendiğim dönemde, Mayıs 2015’te Istanbul’da organize ettiğimiz 20. EAPC Konferansı’na yine benim davetimle konuşmacı olarak katıldı. 200’ü aşkın yabancı ve yerli katılımcıya seslendi. 

Konuşmasında, hayatı boyunca toplam 3 konferansta konuştuğunu, her üçüne katılmayı da davetleri bizzat ben yaptığım için kabul ettiğini açıklamıştı. Dediği doğruydu. Kamusal alanda nadiren görünmeyi tercih eden bir iletişimciydi.

x x x

17 Haziran 2016 Pazar günü ikindi vaktinde, Altunizade’deki İlahiyat Camii’nin merdivenlerinden çıkarken Erol’un 30 Mart 2014 gecesi yaptığı centilmenlik geldi aklıma. O gece komplekssiz bir şekilde rakibini arama ve kutlama inceliği gösterebilmişti.

Gözü dönmüş FETÖ’cü generallerin planladığı, Türkiye’yi kana bulayan darbe girişiminde Erol ve 16 yaşındaki evladı da 250’ye yakın vatandaşımız gibi, askerlerin açtığı ateşte hayatlarını kaybettiler. Erol’u ve oğlu Abdullah Tayyip’i son yolculuklarına uğurlamak için düzenlenen cenaze namazına oğlumla birlikte katıldık.

Cenaze töreni, 15 Temmuz kalkışmasının ülkede yarattığı kaotik iklimde gerçekleşti. Olağanüstü güvenlik önlemlerine rağmen, kendisini tanıyan tanımayan binlerce insan Erol’u ve oğlunu ebediyete uğurladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, belki de tüm siyasi hayatındaki en acı günlerden birini yaşamanın verdiği yoğun duygularla, sözlerini tamamlamakta zorlandı.

Türkiye’nin önemli dönemeçlerinde demokratik parlamenter siyasetin işlemesinde değerli görevler üstlenmiş bir iletişim profesyoneli olan Erol Olçok ve oğlu Abdullah Tayyip, bu ülke tarihinin en karanlık gecelerinden birinde demokrasi şehidi oldular.

Allah rahmet eylesin.

Erol Olçok ve Oğulları

MediaCat'in Ağustos 2016 sayısı için yazdığım yazı.

11 Ocak 2016 Pazartesi

"Değişim" kelimesinin içini doldurabilmek kolay değildir

Siyasi kampanyalarda partilerin seçim sloganlarının önemi nedir? Bu sloganlardan sadece kararsızlar diye adlandırılan seçmen kesimleri mi etkilenir?

Seçim kampanyalarında sloganlar önemlidir ama, sadece iyi bir slogan ile seçimin kazanılabileceğine dair dünya demokrasi tarihinde tek bir örnek yoktur. Seçim kampanyaları özü itibariyle doğru bir liderin, doğru bir fikirle ve doğru bir ekip ile sonuç alabildiği uzun süreli, çok etkenli karmaşık bir mücadeledir. Bu mücadelede lidere,  fikre ve ekibe tam uyan, bununla birlikte zamanın ruhunu da hesaba katan bir slogan işleri kolaylaştırabilir. Slogan o liderin (adayın) seçmenlerin hayatına ait yüzlerce soruna ilişkin çözüm önerilerinin ve vaatlerin özeti olacak şekilde kodlanabilirse işe yarayabilir. Böylesi bir durumda, slogan sadece kararsız seçmenleri etkilemekle kalmaz, adaya (lidere) oy vermeye karar vermiş olan seçmenlerin parti gönüllüsü gibi davranmasına ve sahada seçmenlerin mobilizasyonuna da katkı sağlar.

“Change” yani “Değişim” sloganı Obama ile özdeşleşen bir seçim sloganı olarak hafızalarda yer etmiş durumda.  Obama’yı başarıya ulaştıran bu sloganı en son Kanada’nın genç Başbakanı Justin Trudeau “Real change for the middle class” yani “Orta sınıf için gerçek değişim” sloganında kullandı ve başarıya ulaştı. Dünyamızda ki diğer örnekleri de göz önünde bulundurarak “Değişim” sloganın siyasetçiyi başarıya götüren büyüsü nedir?

Evet, 2008’de ABD’de Obama, ardından Fransa’da Fransois Hollande ve nihayet Kanada’da Justin Trudeau “Değişim” sloganıyla iktidar oldular...

Obama’ya 2008 ABD başkanlık seçimlerini kazandırdığına inanılan “Değişim”  ve “Umut” kelimeleri aslında siyasetin yüz yıllardır kullandığı en eski ve en klişe iki kelime, iki sihirli sözcüktür. Siyasette bu iki sözcük kadar etkili olabilmiş güçte sözcükler bulabilmek kolay değildir. Bu sözcüklerin kullanılmadığı ülke ve demokrasi bulabilmek pek te mümkün değildir.

Ama sadece “değişim” sloganını kullanmak tek başına başarı için yeterli değildir. 

Örneğin, 1999 Genel Seçimlerinde Deniz Baykal ve o zamanki CHP “değişim” kelimesini ana slogan olarak kullanmıştır ama barajın altında kalmıştır. Zira, “değişim” kelimesinin içini doldurabilmek, sahiden “değişim” yapabilecek bir lider /aday/ parti olarak algılanabilmek öyle çok kolay bir iş değildir. “Değişimci” olarak algılanmayı başarsanız bile zafer elde edebilmeniz garanti olmayabilir.

Peki o halde örneğin Obama kampanyasında “Değişim” sloganı neden işe yaradı? 

“Değişim” kelimesinin Obama’ya seçim kazandırmış olmasının ana nedeni öncelikle zamanın ruhudur. Obama’dan önce 8 yıl süreyle ABD’yi yönetmiş olan George W. Bush ve Neo Con’lar ülkeyi o denli yanlış yönetmişler ve Afganistan’dan Irak’a kadar dünyanın çeşitli ülkelerinde o denli kan dökmüşlerdir ki... Tüm bu hataların sonucu olarak 2008 sonbaharında başlayan global ekonomik kriz, sıradan Amerikan vatandaşının hayatını o denli allak bullak etmiştir ki... “Değişim” Amerika için gerçek bir ihtiyaç haline gelmiştir. 

“Değişim ihtiyacının” yakıcı hale geldiği böylesi bir dönemeçte, hem kişisel geçmişi, hem temsil ettiği değerler ve hem de söylemleriyle Obama Amerika’ya çare olabilecek yegane alternatif olmayı başardığı için sonuç alabilmiştir. Obama’nın tarihi zaferinin temel nedeni sadece budur; seçmenin değişmeye gerçekten ihtiyaç duyması ve Obama’nın bir lider ve aday olarak “değişim” kelimesinin içini tam olarak doldurabilmesi...

Kanada’da için de durum çok benzerdir. Muhafazakar başbakan Stephen Harper 2006 - 2015 arası Kanada ekonomisini öylesine kötü yönetmiştir ki , 10 yılın sonunda “değişim” Kanadalı seçmen için de bir ihtiyaç haline gelmiştir. Justin Trudeau’da bu ihtiyacı zamanında görmüş ve bu ihtiyaca uygun politikalar geliştirerek değişimin sembolü olmuş ve kazanmıştır.

Özetle sihri sloganda değil liderde, fikirde ve kadroda aramak gerekir.

Aslında başarıya ve geniş seçmen kesimlerine hitap eden bu sloganların arasına İspanya’da karşımıza çıkan “Podemos” yani “Yapabiliriz” hareketini de dâhil edebilir miyiz? Çünkü bu tarz bir siyasi parti isimi ve sloganı ideolojik kenetlenmeden öte seçmenlere “siz, birey olarak yapabilirisiniz. Değişim sizin elinizde” mesajı vermiyor mu?

Siyasetçiler, seçmenlerin sorunlarına çözüm bulabildikleri sürece tercih edilirler. Çözüm olmak yerine kirlenirler ve sonuçta meselenin bizatihi kendisine dönüşürlerse, halk hareketleri yada bir diğer ifadeyle “popülist hareketler” ortaya çıkar. 

Popülist hareketler çoğu kez kendiliğinden ve lidersiz olarak ortaya çıkar. Yani siyaset kurumuna refleks olarak doğarlar ve pek çok örnekte görüldüğü gibi siyasi bir sonuca ulaşamadan dağılırlar. 

Podemos da böyle bir hareket. Yani, “Podemos” İspanyol dilindeki kelime karşılığı olan “Yapabiliriz” anlamı sayesinde değil, mevcut siyasetçilerin seçmenin derdine derman olamaması yüzünden ortaya çıkmıştır ve muhtemelen Almanya ve Avusturya’daki “Pediga Hareketi” gibi anlamlı bir siyasi sonuca erişemeden dağılacaktır. Buna karşın bir diğer popülist hareket olan İtalya’daki “5 Star Hareketi”, baştan bir lidere ve programa sahip olduğu için siyaseten sonuç alabilmiştir.

Şimdi ülkemize dönelim. 10 Mart tarihinde başlayarak Türkiye, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerini geride bıraktı. Son 9 ay Türkiye için uzun bir seçim dönemi olarak geçti ve bu seçim dönemi AK Parti iktidara yeniden iktidara gelmesi ile sonlandı. Parlamentodaki siyasi partilerin iki seçim dönemindeki siyasi kampanyalarına bakarsak, partilerin iki seçim dönemindeki siyasi sloganlarını başarılı buluyor musunuz?

2005 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi ve Halkların Demokrasi Partisi seçimleri belirleyen iki siyasi parti oldular.

CHP bu seçimlerde ne ilerleyebildi, ne de geriledi. MHP ise 7 Haziran’dan sonra üst üste yaptığı stratejik hatalarla dramatik şekilde mevzi kaybetti. HDP, 7 Haziran’da elde ettiği başarıyı koruyamamış olsa da “Türkiyelileşme” stratejisiyle demokratik parlamenter sistemin kalıcı gücü olmayı hak etti.

Adalet ve Kalkınma Partisi ise 7 Haziran’da tek başına iktidar olma pozisyonunu kaybedince hızla bir durum muhakemesi yaptı, stratejik kentlerde adayları değiştirme dahil gerekli tedbirleri aldı ve sonuçta istediğini elde etti. Ama iktidar partisinin sağlam bir fikre dayalı etkileyici bir slogan kullanarak zafer elde ettiğini iddia edebilmek te akla ziyan bir tavır olur. Çünkü iktidar partisine zaferi sağlayan asıl faktör, ülkede yaşayan hemen her ferdin yakın gelecekten endişe duymasına neden olan “belirsizlik” ortamıdır. Çeşitli güçler tarafından yaratılan “belirsizlik” ortamı seçmenin denediği bildiği adrese yeniden yönelmesini kolaylaştırmıştır.

1 Kasım seçim sürecinde kampanyalar o denli tali bir öneme sahipti ki, seçimlerin üzerinden henüz bir kaç haftanın geride kaldığı bu günlerde, “Meclise girmeyi başarmış olan 4 siyasi partinin her hangi birinin sloganını hatırlayan var mı?” diye sorsanız, anlamlı bir cevaba erişemezsiniz.

Gerçekte, 7 Haziran’da iktidar şansını elde ettikleri halde ortak bir zeminde uzlaşmayı beceremeyen muhalefet partileri Adalet ve Kalkınma Partisi’ne dördüncü seçim zaferini kendi elleriyle ikram etmişlerdir. Bir diğer ifadeyle seçmen, ülkeyi hükümetsiz bırakan muhalefet partilerini haklı olarak cezalandırmıştır.

The Diplomatic Observer dergisi, Ocak 2016 sayısında yayınlanan söyleşiden...


17 Eylül 2015 Perşembe

Bütün partilerin bildiği sır...

7 Haziran'da güvenlik ve güvenilirlik açısından bir hayli yüksek meşruiyete sahip bir seçim yaptık. Peki 1 Kasım'da ne yaşayacağız? Seçim güvenliği ve seçim sonuçlarının güvenilirliği açısından 2 Kasım'da nasıl bir Türkiye'ye uyanacağız?

Vatandaşlar olarak bu soruları sormak için yeterince sebebimiz var. Bundan önceki yazımda bu çerçevede 1 Kasım seçimlerine özel bir meseleye dikkat çekmiş ve seçimde "bindirilmiş kıta ihtimaline dikkat" demiştim.
(http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/1_kasimda_bindirilmis_kita_ihtimaline_dikkat-1429151)   

Meclis'teki partilerin, daha fazla milletvekili çıkarmak için hangi seçim çevresinde kaç oya ihtiyacı olduğunu önceki seçimlere oranla çok daha kesin biçimde bildiğini ve partilerin, bazı seçim çevrelerine yoğunlaşmaya dayalı oyun planları uygulayabileceğini belirtmiştim. 

Eğer şu ya da bu parti, 1 Kasım'da hile yapmaya niyetli ise şartlar onlara önemli bir avantaj sunuyor diye uyarmış; adil ve özgür seçimlerin gereğine inanan herkes bu konuda dikkatli olsun demiştim.  "Seçmenin kendi seçim bölgesindeki seçmen sayısının 7 Haziran ile 1 Kasım arasında anormal bir biçimde artış göstermediğinden emin olarak sandığa gitmesini sağlamak zorundayız." diye de eklemiştim.

PARTİLERİN GÖRDÜĞÜ TABLO

Bilindiği gibi Türkiye’de 1960’ların başından beri adına d’Hondt denilen nispi temsil sistemi uygulanıyor. Bu sisteme göre, her seçim çevresinde partilerin aldığı oy toplamı, sırasıyla 1’e, 2’ye, 3’e, 4’e vs bölünüyor. O seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşıncaya kadar bölme işlemi devam ediyor. Elde edilen paylar, parti farkı gözetmeksizin, büyükten küçüğe doğru sıralanıyor. Ve o seçim çevresinden çıkacak olan milletvekillikleri bu sıralamaya göre partilere dağıtılıyor.

Biz de 7 Haziran Genel Seçimlerindeki sonuçları her seçim çevresi için d’Hondt sistemine göre tek tek analiz ederek, 1 Kasım için kritik illeri anlamaya çalıştık.

Aşağıdaki tablo, 7 Haziran Genel Seçimlerinin sonuçlarına göre, belirli bir seçim çevresinde herhangi bir partinin kazandığı son milletvekilliğinin başka bir partiye geçebilmesi için gerekli olan asgari oy miktarını gösteriyor.


BİR KAÇ BİN OYLA MİLLETVEKİLLİĞİ EL DEĞİŞTİREBİLİR

Bu tabloda yalnızca, son milletvekilliğinin değişmesi için 5 bin civarı ve daha az oy farkı içeren seçim çevrelerini okurlarla paylaşıyorum. Buna benzer bir tablo, 6-10 bin oy farkı olan seçim çevreleri için de hazırlanabilir.

Tabloda belirtilen sayılar, son milletvekilliğini kazanmaya en yakın partinin ihtiyacı olan oy miktarının katsayısını göstermektedir. Kimi şehirlerde, benzeri bir miktara yakın oyla milletvekilliğini elde edebilecek ikinci bir parti de bulunabiliyor.

Aşağıdaki tabloyu bu seçim çevrelerinde mutlaka hile yapılacak diye yorumlamak elbette doğru olmaz. Ancak bu tablonun, hileye tevessül edebilecekler için, "işe yarar koordinatlar" sunduğuna da şüphe yok. 

STRATEJİK SEÇMEN DAVRANIŞI

Ayrıca bu tablo, stratejik seçmen denilen, somut olarak yaratacağı sonuca göre oy verme davranışını benimseyen seçmenler açısından da bir anlam ifade ediyor. Gerçekten de seçmenlerin bir bölümü, oyum boşa gitmesin düşüncesiyle, rejimde bir tehlike hissettiği gerekçesiyle, ülkenin gidişatını değiştirmek için zorunlu adres olarak görmesi nedeniyle, veya kendine en yakın hissettiği partinin o seçim çevresinde gösterdiği adayı benimsememesi gibi gerekçelerle kendileri açısından en iyi ikinci alternatife yönelebiliyorlar. Bu tür sonuca odaklı seçmenler destekledikleri veya karşı çıktıkları partilerin kendi şehirlerinde bir fazla milletvekili alması ya da alamaması için 7 Haziran'da oy vermedikleri bir partiye oy verebilirler. 

Her halükarda 1 Kasım'a giderken siyasi partilerin gördüğü bu tablonun seçmenler tarafından da bilinmesi, Avrupa Parlamentosu Venedik Komisyonu'nun (Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu)  "Seçmenlerin düşünce oluşturma özgürlüğü" olarak tanımladığı özgürlüğün bir gereğidir.  

ÖRNEK : İSTANBUL 3. BÖLGE

Okurun 1 Kasım akşamı karşı karşıya kalabileceğimiz seçim güvenliği riskini daha net anlaması için yukarıdaki tablonun ne anlam ifade ettiği ile ilgili bir örnek verelim.

Aşağıdaki ikinci tabloda İstanbul 3. Bölge seçim çevresi (Üstteki tabloda kazandıran oy sayısı 254 olarak gözüken çevre) ile ilgili hesaplamaya bakalım. Bu seçim çevresinde, AKP 1.149.778, CHP 803.249, MHP 329.515 ve HDP 421.903 toplam oy almış. D’Hondt sistemine göre partilen toplam oyları aynı oranda tek tek bölündüğünde, 7 Haziran akşamı AKP 13, CHP 9, MHP 4 ve HDP 5 milletvekili çıkarmaya hak kazanmış.


Bu hesaplamada kilit nokta, sonuncu milletvekilinin kaç oy farkla kazanıldığıdır. Buna göre, MHP 82.379 oyla bu seçim çevresindeki 31. milletvekilliğini kazanmış. Rakamları tersinden okursak, ilave 253 oy (toplamda 253 x 14 = 3.542 oy) sağlayabilseydi AKP kendi 14ncü milletvekilini, ilave 2.055 oy (toplamda 2.055 x 10 = 20.550 oy) sağlayabilseydi CHP kendi 10nuncu ve seçim çevresinin 31. milletvekilini kazanmış olacaktı.

YSK tarafından açıklanmış olan seçim takvimine göre bu Pazar günü yurtiçi ve yurtdışı seçmen kütükleri kesinleşecek. Yurtiçi seçmenlerin oy vereceği yer ve sandıklar belirlenmiş olacak. Yurtdışı seçmenlerin oy kullanacakları temsilcilikler, tarih aralığı ve yer bilgileri www.ysk.gov.tr adresinden ilan edilecek.

Bu nedenle, seçim güvenliği için en önemli risk olan başka seçim bölgelerinden küçük oy kaydırmaları ile milletvekilliklerinin el değiştirebileceği seçim çevrelerine odaklanılması olağanüstü önemlidir. Özetle ilgili tüm siyasi partilere çağrımızı tekrarlıyoruz. Seçmen listeleri ile ilgili gerekli kontrolleri ve itirazları yapabileceğiniz son tarih 20 Eylül Pazar’dır.