Necati Özkan ve Seçim Zamanı

Erol Olçok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erol Olçok etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2018 Perşembe

Siyaset ve İletişim

Siyaset denince akla ilk gelen kelimelerden biri iletişimdir. İletişimi beceremeyen siyasilerin ve siyasi hareketlerin başarabildiği tek bir örnek dahi görülmemiştir. Bir başka ifadeyle söyleyecek olursak, başarmış siyasi liderlerin ve siyasi hareketlerin başarma nedenlerine bakıldığında hep aynı şeyi görürüz: İletişimcilerle uzun süreli iş birliği kurabilme başarısı.
Örnegin Margaret Thatcher, Saatchi & Saatchi kardeşlerle çalıştı. Bu sayede İngiltere’de 17 yıllık Muhafazakar Parti iktidarı mümkün olabildi. ABD’de karanlıklar prensi olarak bilinen Roger Stone, Watergate günlerinden itibaren Ronald Reagan dahil Cumhuriyetçi Parti’nin pek çok başkan adayının kampanyasını yaptı.  Ardından aynı Stone çok tartışılacak yöntemlerle ve beklenmeyen şekilde Donald Trump’ın başkan olmasını sağladı.
Benzer şekilde Joe Napolitan 30 yılı aşkın bir süre Amerikan Demokrat Parti kampanyalarına yardım etti.Daha yakın zamanlardan örnek verecek olursak; David  Axelrod, Chicago’daki yerel siyaset günlerinden beri Obama’nın yanında oldu ve bu iş birliğinden bir Afro-Amerikalının 2 dönem ABD başkanlığı geldi.
Sözün özü, siyasette başarı, siyasetçiyi bilen, tanıyan ve onunla uzun süre ilişki yürütebilen iletişimcilerle mümkün olabiliyor. Machiavelli zamanında da durum böyleydi, Goebbels -Hitler ilişkisinde de böyle oldu.
Erol Olçok ve Erdoğan ilişkisi
Yukarıdaki örneklere benzer bir ilişki Erol Olçok ve Recep Tayyip Erdoğan arasında yaşandı. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde başlayan bu birliktelik, Erol’un adını ve amblemini oluşturduğu AK Parti’nin kuruluşundan itibaren önemli başarılara ulaştı. Erol ile Ak Parti ve Erdoğan’ın ilişkisi, profesyonel bir ilişki olmaktan öte bir ilişki oldu.
Erol, AK Parti için bir dava arkadaşı, Erdoğan için ise yoldaş oldu. Erol Olçok ve kurucusu olduğu Arter Reklam, 2002, 2004, 2007, 2009, 2010, 2011, 2014 ve 2015 sonuna kadar her seçimde Erdoğan’a ve AK Parti’ye hizmet etti. Erol Olçok bu kampanyalarda elde ettiği sonuçlarla ülkemiz siyasi iletişim alanının en önemli ustalarından biri seviyesine yükseldi. Erol Olçok ve Erdoğan ilişkisi, Türkiye’nin yakın tarihini şekillendirmekle kalmamış, yakın çevrenin gidişatını da etkilemiştir dersek mübalağa etmiş olmayız.
Odaklanmaktan kaynaklanan büyük başarı
Böylelikle Arter Reklam, bağımsız ve tümden yerli bir reklam ajansı olarak Türkiye reklamcılık sektöründe özel bir yere sahip oldu. Çünkü Reklamcılar Derneği üyeleri arasındaki diğer ajanslardan farklı olarak Arter’in temel odağı siyasi iletişim oldu. Özetle Arter Reklam, ülkemiz siyasi iletişim tarihinde en çok seçim kampanyası yöneten, en çok seçim kazanan ve bir siyasi harekete en çok doğrudan katkı sağlayan ajans olmayı başardı.
Kimi iletişimciler tarafından küçümsenen, kimilerince çok istendiği halde bir türlü erişilemeyen, kimilerince de ahlaki nedenlerle karşı olunan siyasi iletişim alanı, Arter örneğinde görmezden gelinemeyecek bir başarıya dönüştü. Erol Olçok ve Arter Reklam tek bir alana odaklandılar. O alanda ülke tarihinin en sürdürülebilir siyasi iletişim ekibi olmakla kalmadılar, aynı zamanda outdoor’dan event organizasyonları alanına kadar geniş bir alanda önemli ekonomik sonuçlar yarattılar.
Gezi sonrasında ise, kendilerine yakın kişilerle yeni ekonomik iş birlikleri geliştirerek, pozisyonlarını pekiştirdiler. Siyasi iktidarın isteği ve ihtiyacı doğrultusunda ve de o iradenin katkısıyla dijitalden medyaya kadar yeni alanlara sirayet ettiler.
Erol sonrası Arter
15 Temmuz gecesi Erol Olçok şehit edildikten sonra, en çok merak edilen Arter’in ve Erol Olçok’un siyasi iletişimci mirasının ne olacağıydı. Ajans kapanacak mıydı? İktidar partisi ile ilişkileri devam edebilecek miydi? Yeni siyasi kampanyaların altından kalkabilecekler miydi?
Kampanyalar başladığında, Arter’in yoluna devam edeceği anlaşıldı. Abisinin tedrisinden geçmiş olan Cevat Olçok başkanlığındaki Arter, iktidar partisinin kampanyasını bir kez daha üstlendi. Kısa süre içinde onlarca film, basın ilanı, outdoor posterleri ve dijital uygulamalarla kampanyayı tamamladılar.
Siyasi kampanya yönetmemiş olanlar bu süreçlerdeki zorlukları; lider siyasi ekiplerin gelgitlerini, onları dengelemenin ve tek bir rotada tutmanın ne denli zor olduğunu bilemezler. Gördüğümüz kadarıyla Cevat ve ekibi bunu sağladı.
Öte yandan referandum sürecini yerden yere vurabiliriz. Sürecin adil olmadığını, iktidarın her türlü kısıtlamayı, her türlü anti demokratik tedbiri aldığını ve uyguladığını söyleyebiliriz. Kampanyanın bir devlet kampanyasına dönüştüğünü, kamu kurum ve kuruluşlarının ve hatta güvenlik güçlerinin kampanyada partizanca görevlendirildiklerini söyleyebiliriz. Dahası, tarihimizde görülmemiş ölçüde oyların usulsüz biçimde kullanıldığını ve YSK’nın son dakika kararıyla millet iradesinin gasp edildiğini de söyleyebiliriz.
Bunlar muhtemelen önemli ölçüde de doğrudur. Ama tüm bu değerlendirmeler, kampanyanın profesyonel tarafında işlerin yine de düzgün kotarıldığını görmemize engel değildir.
Polaris Ödülleri’nde 4 ödül önemli başarıdır
Arter’in Referandum için yaptığı “Evet” kampanyası 24 ülkeyi temsilen 24 kişiden oluşan Polaris Ödülleri büyük jürisi tarafından, geçtiğimiz ay sonunda (Mayıs 2017) Brüksel’de 4 ödülle ödüllendirildi.
Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği (EAPC) tarafından düzenlenen Polaris Ödülleri jürisinin 487 kampanya içinden sadece 39’una ödül verdiği düşünülürse bu ödüllerin değeri daha iyi anlaşılır. Özetle, görünen o ki, Cevat Olçok’un başkanlığındaki Arter, referendum kampanyasında ilk sınavdan başarıyla çıkmış oldu.
Farkında olmayanlar için söyleyelim: Polaris Ödülleri’nde Türkiye 4 ödül değil, 8 ödül birden kazandı! Polaris Ödülleri büyük jürisi, referendumda “Hayır” cephesi için yaratılan 3 ayrı kampanyaya da 4 ödül daha vererek, adil bir sonuca da imza atmış oldu. Umarız Türkiye iletişim sektörü olarak gelecek yıllar benzeri başarılara şahit olmaya devam edebiliriz.

Campaign Türkiye dergisinin Haziran 2017 sayısı için yapılan analiz.

5 Ağustos 2016 Cuma

Meslektaşım, rakibim ve arkadaşım Erol Olçok


Erol Olçok, 20 EAPC Konferansı'nda Dünyanın önde gelen siyasi danışmanlarına kampanyalarını anlatıyor.

30 Mart 2014 akşamıydı. Ana muhalefet partisi CHP’nin genel merkezindeydik. Parti yönetimiyle birlikte son birkaç saatte genel merkeze akan verileri anlamaya ve yorumlamaya çalışıyorduk. O gün, tüm Türkiye sandık başına gitmiş; yeni yerel yöneticilerini seçmek için oy kullanmıştı.

Saat 19.00’dan itibaren akan verilerden parti adaylarının iyi sonuçlar alabileceği umudu doğmuştu. Gece yarısından sonra ise partinin iddialı kimi adaylarının ya kaybettiğini ya da kaybedebilecek noktalara gerilediğini gösteren bir tablo oluşmaya başladı. Genel merkezdeki yöneticilerin çoğu binadan ayrılıp, çeşitli oy sayım ve birleştirme merkezlerine gitmeye başladılar

Gece saat 01.30 civarında, binada kalan parti yöneticileriyle oy birleştirmelerinde yaşanan bazı tuhaflıkların nedenlerini ve olası durumları değerlendirirken cep telefonum ısrarla çaldı. Arayan Erol’du. Bulunduğum odadan koridora çıkıp telefonu açtım.“Necati Bey tebrik ederim, çok etkili bir kampanya yaptın. İlk defa karşımızda ne yaptığı bilen bir ekip gördük. Seni ve ekibini kutlamak için aradım” dediğinde şaşırdım: “Erol, şaka mı yapıyorsun? CHP adayları kaybetmeye başladı!” dediğimde cevabı şöyle oldu: “Abiciğim sen işini hakkıyla yaptın. İkimiz de biliyoruz ki bu iş sadece iyi kampanya işi değil."  

Gerçekten önce dalga geçmek için aradığını düşünmüştüm, ama, sonra anladım ki samimiydi. Centilmence rakibini kutluyordu.

Aslında Erol, benim daha önce kendisine karşı ihmal ettiğim bir kibarlığı bana hatırlatıyordu. Benim ve ekibimin her hangi bir seçim kampanyası yapmadığımız ama, kendisinin Ak Parti için önemli sonuçlar doğuran kampanyalar yaptığı seçim gecelerinde sonuçlar belli olduktan sonra beni arar ve “Necati Bey beni aramayı yine unuttun. Abiciğim telefon edip kardeşini neden kutlamıyorsun?” diye muzipçe hesap sorardı.

Yönettiği ve demokrasinin kaderine şekil veren kampanyalardan haklı olarak gurur duyuyordu ve bu gururu samimi bir şekilde meslektaş olarak kabul ettiği insanlarla paylaşmak istiyordu.

x x x

Erol Olçok, Türkiye siyasi iletişim tarihinde en çok seçim kampanyası yöneten, en çok seçim kazanan ve bir siyasi harekete en çok doğrudan katkı sağlayan profesyoneldi. Her ne kadar daha önce Refah Partisi kampanyalarında bazı küçük görevler üstlenmiş olsa da, siyasi danışmanlık kariyerine asıl olarak 1999 Genel Seçimleri’nde Tansu Çiller liderliğindeki DYP için yaptığı “Yeter! Hak Milletin!” kampanyasıyla adım atmıştı. DYP kampanyası Erol’un ilk büyük kampanyasıydı ama, sonuçsuz kalmıştı.

Çünkü DYP, Erol’un kampanyasına rağmen ancak %12,2 oy alabilmiş ve 5nci parti konumuna gerilemişti. Gerçekten de mesele sadece “iyi kampanya” meselesi değildi! 

Erol’un asıl kariyeri ve başarısı Recep Tayyip Erdoğan’la tanışmasıyla başladı. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde başlayan bu birliktelik, Erol’un adını ve amblemini oluşturduğu Ak Parti’nin kuruluşundan itibaren önemli başarılara ulaştı. Erol ile Ak Parti ve Erdoğan’ın ilişkisi, profesyonel bir ilişki olmaktan çok öteydi. Erol, Ak Parti için bir dava arkadaşı, Erdoğan için ise yoldaştı.

Recep Tayyip Erdoğan'a sunum yaparken
Erol Olçok ve kurucusu olduğu Arter Reklam, 2002, 2004, 2007, 2009, 2010, 2011, 2014 ve 2015 yıllarındaki tüm Genel Seçim, Yerel Seçim, Referandum ve Cumhurbaşkanlığı kampanyalarında Ak Parti’ye ve Erdoğan’a hizmet etti. Erol Olçok bu kampanyalarda elde ettiği sonuçlarla ülkemiz siyasi iletişim alanının en önemli ustalarından biri seviyesine yükseldi.

Erol’un mahareti, bu kampanyaları hazırlarken sadece profesyonel ve teknik bir çalışma ile yetinmemesi, televizyonlardan tanıdığımız veya akademiden bildiğimiz pek çok sağ ve liberal aydını da çalışmalarına dahil edebilmesinde yatıyordu. Kampanyalarının fikri ve stratejik planını oluştururken, bu kesimlerle ve hatta Ak Parti’ye yakın medya kuruluşlarının tamamının en tepe yöneticileriyle istişarelerde bulunuyor ve ülkenin nabzını anlamaya çalışıyordu. 

Önemli seçim kampanyalarında, ülkemiz reklam sektörünün bilinen bazı önemli isimlerinin fikirlerinden de yararlanmayı becerdi. Erol’un dahil olduğu ve bir maestro gibi yönetebildiği bu ilişkiler bütünü, kendisine aynı zamanda seçim kampanyalarının medya ayağını, manşetlere kadar yönetebilme konusunda eşşiz fırsatlar yaratabiliyordu.

Erol Olçok, yurt içinde Ak Parti’nin tüm kampanyalarına imza atarken, yurt dışında da çok sayıda uygulama yapma imkânı buldu. 2005, 2008 ve 2009 yıllarında Irak Türkmen Cephesi ve Irak İslam Partisi kampanyalarında çalıştı.

12 Eylül 2010 Anayasa Referandum kampanyasında
2007 yılında Gürcistan başkanlık kampanyasında ABD yanlısı Mihail Saakasvili’nin kampanyasında rol üstlendi. 2008 ve 2012 yıllarında ise Malezya’nın İslamcı muhalif lideri Enver İbrahim’in (Keadilan) kampanyalarında görev aldı.

Tüm bu yabancı ülkelerin yanında Kuzey Kıbrıs’ın ayrı bir yeri ve önemi vardı. Erol Olçok ve Arter Reklam KKTC siyasetinde birbirinden farklı taraftaki partilere ve liderlere hizmet etti. Hem merkez sağ alanın en eski ve büyük partisi UBP'nin, hem merkez solun adresi CDP'nin, hem de bir liberal sağ parti olarak kurulan ÖRP'nin kampanyalarında Erol ve ekibinin aktif rolleri oldu. Erol’un KKTC siyasetinde üstlendiği bu rol, bir kampanya yöneticiliğinden çok daha derindi. KKTC siyasetinin pek çok iç krizinde veya Türkiye ile sorunlu dönemlerinde Erol Olçok bir tür moderatör gibi davranabiliyordu. Kimi hallerde KKTC hükümetlerinin Ankara ile olan problemlerinde devreye girdi. Veya Ankara’nın Kıbrıs siyaseti ile ilgili gayri resmi elçisi gibi çalıştı.

x x x

Erol ile KKTC’de bir kampanyada aynı siyasi parti için birlikte çalıştık. Biz kampanyanın strateji ve medyasını yönetirken, Erol ve Arter Reklam sahasını ve etkinliklerini yönetmişti. Bir kez de yurt içindeki bir kampanyada yardımlaştık.

Mayıs 2015,  İstanbul Levent'te düzenlenen 20. EAPC konferansı.
Erol benim davetimle Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği’ne (EAPC) üye olmuştu. EAPC’nin üyesi olarak kaldığı 6 yıl boyunca yurtdışındaki toplantı ve konferanslarımızdan hiç birine katılamadı. Ama bu derneğin başkanlığını üstlendiğim dönemde, Mayıs 2015’te Istanbul’da organize ettiğimiz 20. EAPC Konferansı’na yine benim davetimle konuşmacı olarak katıldı. 200’ü aşkın yabancı ve yerli katılımcıya seslendi. 

Konuşmasında, hayatı boyunca toplam 3 konferansta konuştuğunu, her üçüne katılmayı da davetleri bizzat ben yaptığım için kabul ettiğini açıklamıştı. Dediği doğruydu. Kamusal alanda nadiren görünmeyi tercih eden bir iletişimciydi.

x x x

17 Haziran 2016 Pazar günü ikindi vaktinde, Altunizade’deki İlahiyat Camii’nin merdivenlerinden çıkarken Erol’un 30 Mart 2014 gecesi yaptığı centilmenlik geldi aklıma. O gece komplekssiz bir şekilde rakibini arama ve kutlama inceliği gösterebilmişti.

Gözü dönmüş FETÖ’cü generallerin planladığı, Türkiye’yi kana bulayan darbe girişiminde Erol ve 16 yaşındaki evladı da 250’ye yakın vatandaşımız gibi, askerlerin açtığı ateşte hayatlarını kaybettiler. Erol’u ve oğlu Abdullah Tayyip’i son yolculuklarına uğurlamak için düzenlenen cenaze namazına oğlumla birlikte katıldık.

Cenaze töreni, 15 Temmuz kalkışmasının ülkede yarattığı kaotik iklimde gerçekleşti. Olağanüstü güvenlik önlemlerine rağmen, kendisini tanıyan tanımayan binlerce insan Erol’u ve oğlunu ebediyete uğurladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, belki de tüm siyasi hayatındaki en acı günlerden birini yaşamanın verdiği yoğun duygularla, sözlerini tamamlamakta zorlandı.

Türkiye’nin önemli dönemeçlerinde demokratik parlamenter siyasetin işlemesinde değerli görevler üstlenmiş bir iletişim profesyoneli olan Erol Olçok ve oğlu Abdullah Tayyip, bu ülke tarihinin en karanlık gecelerinden birinde demokrasi şehidi oldular.

Allah rahmet eylesin.

Erol Olçok ve Oğulları

MediaCat'in Ağustos 2016 sayısı için yazdığım yazı.

16 Eylül 2014 Salı

10 Ağustos Nasıl Okunmalı - 4



“GECEKONDU BAŞKANLIK" REJİMİNE DOĞRU

 “ 10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. . . . geçtiğimiz 10 yıl içinde . . . özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı.  . . . diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak . . . inşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak.”

AKP İstanbul il başkanı Aziz Babuşçu bu Nisan 2013’te bu lafları sarf ettiğinde, ne Gezi olayları olmuştu, ne de 17 ve 25 Aralık soruşturmalarının yapılabileceği düşünülebilirdi.

Babuşçu’nun sözünü ettiği “yeni inşa dönemi” aslında Türkiye’yi, Erdoğan’ın siyasi arzularına göre şekillendirmekten ibaret “Yeni Türkiye” projesiydi ama henüz kimse bunun farkında değildi. Ardından kimsenin beklemediği ve öngörmediği Gezi Olayları patlak verdi. Gezi’nin şoku atlatılamadan bu kez 17 ve 25 Aralık olayları cereyan etti.

30 MART VE 10 AĞUSTOS KAMPANYALARININ ARKA PLANI

AKP’nin devasa kaynaklara sahip olan propaganda makinası 10 yılı aşkın bir süredir zaten kutuplaştırıcı bir dil kullanmayı tercih ediyordu. Bu dil geçen yıl tam bir savaş diline çevrildi. Çünkü kendi kendine bir efsane yaratan, her şeye hazır ve muktedir olduğu algısını sürekli pompalayan AKP kampanya makinası, demokratik ve sivil bir refleks olan Gezi Olaylarını anlayamadı. Gezi’deki özgürlük, çeşitlilik ve gözü karalıktan korktu. Anlayamadığı ve korktuğu için de ülkede “örtülü bir savaş hali” varmış algısı yaratmaya odaklandı.

17 ve 25 Aralık soruşturmaları ise AKP yönetimi ve propaganda makinası için bir başka öngörülemez ve hesaplanamaz şok durumuydu. Kimsenin tahmin edemeyeceği ölçek ve derinlikteki yolsuzluklar fotoğrafı belirince, AKP propaganda makinası için tek seçenek kalıyordu: Ortaya çıkan kirli fotoğrafı tartışmaya bile açtırmamak! Ve tüm cephelerde sonuna kadar savaşmak!

BİR MOTİVASYON ARACI OLARAK “KORKU”

Böylelikle savaş başlatıldı. 

Düşmanlar kimlerdi: “Eski Türkiye” olarak tanımlanan tüm demokratik çevreler. CHP, MHP, BDP... Rejimin tüm müesses kurumları; güçler ayrılığı prensibi, parlamenter demokratik sistem, yargı, emniyet... Gezi ve Gezi ile ilişkili olduğu düşünülen tüm çevreler... Gençler, iş dünyası, gazeteciler, medya kuruluşları... Yabancı ülkeler... İsrail, ABD, AB, Suriye, Irak, İran, Merkel, Esad, Sisi, Maliki... Dış basın; Amerikan TV ve gazeteleri, Alman basını... Ve tabi ki yeni ve en tehlikeli düşman olarak “Paralel yapı” ve onun ülke içindeki ekonomik ve kültürel uzantıları...

Savaşın seçmene anlatılacak ana fikri şöyle tanımlandı: “İçerdeki ve dışardaki açık ve gizli bu düşmanlar, ülkemizin muazzam yükselişini durdurmak istiyorlar. Yeni Osmanlı hayalimizi yıkmak istiyorlar. Halkın iktidarını sivil darbe dahil çeşitli fitne ve yöntemlerle alaşağı etmek istiyorlar. Eğer bu düşmanlar başarılı olursa, senin için bir gelecek kalmaz!”

Peki ama her cephede girilen bu savaş nasıl kazanılacaktı? Tabi ki bir savaş kabinesiyle. Tabi ki savaş iletişimiyle. Ve tabi ki propaganda makinasının en asli elemanları olan medyanın yardımıyla. Artık liberaller ile iş tutma imkanı kalmadığından en militan, en savaşçı ve en fütursuz elemanlara medyada payeler dağıtıldı.

Bu bağlamda, Gezi’den sonra işten atılan, istifa ettirilen gazetecilerin kimler olduğu kadar hangi medya kuruluşlarının neden ve ne şekilde el değiştirdiği, hangi gazete ve TV’lerin başına kimlerin getirildiği çok önemlidir. Bu detaylar bir başka yazının konusu olabileceği için şimdilik sadece değiniyoruz.

ÖNEMLİ BİR “YENİDEN KONUMLAMA” BAŞARISI

Erdoğan için yıllarca itinayla inşa edilen “demokrat, özgürlükçü ve ilerlemeci dünya lideri” algısı, Gezi ve 17 Aralık sonrası çökmüştü. Ortaya her türlü anomali sergilemeye hazır otoriter, kutuplaştırıcı ve intikamcı bir siyasi figür algısı belirmişti. İşte bu ortamda Erdoğan’ın algısının restorasyonu için bir yeniden pozisyonlama yapıldı. Erdoğan’ın ortaya çıkan olumsuz algısı “Sağlam İrade” imajı ile yeniden paketlendi.

Ardından Erdoğan, kendisine ve ülkeye yönelik komplolara, darbe teşebbüslerine, iç ve dış güçlere karşı savaşan bir büyük kahraman olarak konumlandırıldı. Bu konumun ikna ediciliği için, “Sivil darbe” gibi akla ziyan kavramlar, “Eski Türkiye” gibi algılar ve “Paralel Yapı” yeni düşmanlar üretildi.

Mesele bu yeniden konumlamanın ve kavramların satıp satmayacağıydı. Gerek 30 Mart Yerel Seçim kampanyası ve gerekse 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı kampanyasının özü bu konumlamayı pazarlamaktan ibaret oldu.

Dünyadaki seçimler tarihini ve demokratik mücadelelerin arka planını bilenler farkındadır; anormal durumlarda anormal toplumsal psikolojiler ortaya çıkar. Yarına ilişkin endişe, iç veya dış tehdit, neslin, soyun, ülkenin geleceğine ait korkular, seçmenler için “umuttan” bile daha güçlü motivasyon araçlarıdır.


SAVAŞ İLETİŞİMİ

Peki Türkiye’de savaş var mı? Ne zamandan beri bu ülke bir Darülharp diyarı olarak olarak görülüyor? Ne tür bir savaştan bahsediyoruz?

Çok şükür bir savaşın içinde değiliz. Ama ortada gerçek bir savaş yoksa, büyük bir kahraman olabilmek te kolay değildir. Bunun için savaş hali algısını yaratacak propagandayı üretmek zorundasınız. AKP’nin ve Erdoğan’ın 30 Mart ve 10 Ağustos kampanyaları bu ana eksen doğrultusunda hazırlandı ve uygulandı. 

Dombra Şarkısı,  gizli ve karanlık bir elin indirdiği bayrağı halkın göndere yeniden çektiği “Bayrak” filmi ve “Fors” filmi, bu ana eksen doğrultusunda hazırlandı. Bununla birlikte, her iki seçimde de umut duygularını harekete geçirecek projeler de kullanıldı. Ama önceki seçim kampanyalarıyla kıyaslandığında projelerde bir yenilik bulmak mümkün değildi.


10 AĞUSTOS’UN EN KAPSAMLI KAMPANYASI

Tüm anlattıklarımıza ilave olarak, Erdoğan’ın 10 Ağustos kampanyası rakipleriyle kıyaslandığında en etkili kampanyaydı. 12 yıldır kendisine hizmet eden Erol Olçok, bu seçimde de etkisini gösterdi. Kampanya logosundan seçim bildirgesine kadar lansmandaki gücüyle devam etti. TV, basın, outdoor ve dijital mecralar Erdoğan kampanyası tarafından domine edildi. Rakiplere nazaran daha fazla miting yapıldı, seçmene dokunuldu.

Her ne kadar kampanyanın detaylarında profesyonel açısından eleştirilecek pek çok nokta olsa da, medya kullanımı o denli yaygındı ki, bu tür problemler önemsiz kaldı. Erdoğan ve ekibi, seçmenin korkularını ve umutlarını harekete geçirerek bir büyük mücadeleyi kazandılar. Erdoğan halk oyuyla seçilmiş 12. Cumhurbaşkanı oldu.

Bununla birlikte 10 Ağustos’ta elde edilebilen % 51, 7’lik seçmen desteği, Erdoğan ve ekibin için ancak buruk bir sevinç oldu.


Erdoğan’ın kampanyasını siyasi iletişimci gözünden anlatan bu yazımızla, Cumhurbaşkanlığı süreci ile ilgili analizlerimizi sonlandırmış oluyoruz. Yeni ve başka konulardaki yazılarda görüşebilmek dileğiyle.