Necati Özkan ve Seçim Zamanı

28 Şubat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Şubat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2015 Perşembe

Biri sizi bir kez aldatırsa suç onundur. Fakat iki kez aldatırsa sizindir.


Bir işletme sahibi olduğunuzu düşünün. İşinizin gereği, bir yöneticiye ihtiyacınız var. Gazeteye veya İK sitelerine ilan veriyorsunuz. 15 -20 istekli başvuruyor. CV’lerine bakıyorsunuz, bir kısa liste yapıyorsunuz. Sonra kısa listedeki 5- 6 adayla mülakatlara başlıyorsunuz. Her biri, işiniz için en iyi yönetici adayı olduğunu anlatıyor. Adaylardan birini; eğitimi, referansları, konuşma stili, yaklaşımı veya vücut dilinden etkilenerek seçiyorsunuz. Kendinizden eminsiniz. En doğru adayı seçtiniz...

Yeni yöneticiniz çalışmaya başlıyor. Hem günlük rutininizle uğraşıyorsunuz, hem de yöneticinizi izliyorsunuz... İşinizi doğru yönetiyor mu? İşe girerken iddia ettiği gibi yetkin mi? İşinizin ihtiyaçlarını, sorunlarını, sıkıntılarını zamanında kavrayıp, zamanında çözüm üretebiliyor mu? Pazardaki gelişmelere ayak uydurabiliyor mu? İşinizi mi büyütüyor yoksa kendi cebini ya da yakınlarının cebini mi?... vs. vs.

Bir müddet sonra, şu veya bu nedenden dolayı yöneticinizin en doğru kişi olmadığını düşünüyor ve görevden uzaklaştırarak yola bir yenisiyle devam ediyorsunuz...

Buraya kadar her şey normal...

Zaman geçiyor, ikinci yöneticiden de memnuniyetsizlik duymaya başlıyorsunuz. Ve başka kimse yokmuş gibi, ilk yöneticinizi yeniden göreve çağırıyorsunuz... Belki ilkinde yeterince fırsat tanımadığınızı ya da adamı önyargıyla değerlendirdiğinizi düşünüyorsunuz. Her neyse... Adam yöneticilik görevine tekrar başlıyor.

Peki bir adamı kaç kez deneyebilirsiniz? Belki ilkinde tanımadınız; yanlış değerlendirdiniz... Ama ikinci kez görev verdiğiniz adamı artık, yeterince tanımış olmanız gerekmez mi? Hangi düzeyden olursa olsun, bir elemanınızın / yöneticinizin işine altı kez son verip, yedinci kez onu yeniden işe alır mısınız?

Vermem diyorsunuz değil mi?

Orta zekalı, orta ahlaklı, ortalama bir işveren, bir adamı en fazla iki kez dener, ona iki kez şans tanır. Eğer denediğiniz, bir adamı bıkmadan altı kez, yedi kez sınamaya kalkışırsanız, sizin zekanızdan kuşkulanırlar.

1991’deki seçim kampanyasında kullandığı olağan üstü vaatler içeren mesaj bombardımanı ve “Demokrat Baba” konumlandırmasıyla Süleyman Demirel’e yedinci kez işbaşı yaptıran seçmen kitlesi, tam da böylesi bir işveren konumu sergilemişti. Dahası, Demirel orada da kalmayıp, Cumhurbaşkanlığı makamına, seçmenin kendisini yedinci kez denemeye karar verdiği o kampanyayla yükselmişti.

Dünya siyasi arenasında nadiren görülen bu sonucu sağlayan şey neydi? Hangi sihirli güç, 1991’den sadece 4 yıl önce, siyasi yasakları kaldıran Referandum yapıldığında ‘tükenmiş’ zannedilen bir liderin cilasını yeniden parlatabilmişti. Kimdi bunlar ve ne vaat etmişlerdi de, seçmen yedinci kez aynı yöneticiyi denemeye karar vermişti?

1991 seçimlerinden hemen önce, çok uzun yıllar reklamcılık yapıp sonradan bu sektörden ayrılarak, bir tatil yöresine yerleşen eski sosyalist Zafer Ataylan, Axajans adıyla yeni bir reklam ajansı kurmuş ve Süleyman Demirel’in yeni imajını oluşturmakla görevlendirilmişti. Ataylan ve ekibi zamanın ruhunu doğru okudular. Seçmen, daha ileri bir demokrasi, daha toleranslı bir lider ve daha iyi bir hayat istiyordu.

Demirel’in kampanyası işte bu nedenle “Demokrat Baba” konumlandırmasıyla başladı. O tarihte 67 yaşında olan sağcı siyasetçi bu konumlandırmayla neredeyse solcu bir lider olarak pazarlandı.

Demirel Baba’mız “Bütün karakol duvarları camdan olacak” diyordu... “Toplumsal uzlaşma” diyordu... “Yeni Türkiye’de herkes hakkını alacak” diyordu... “Kalkınma yeniden başlayacak” diyordu... 38 havalimanı, 61.030 adet sağlık merkezi ve hastane, 6 hidroelektrik santral, 13 yeni demiryolu hattı, 11 yeni otoyol, İstanbul’a tüp geçit, 3 köprü diyordu... “İşsizlik sigortası” diyordu... “Karayolları beyaz olacak” diyerek ihalelerde dönen dolaplar nedeniyle ANAP döneminin en kirli kamu kurumuna dönüşmüş olan Karayolları Genel Müdürlüğü’ndeki yolsuzluklara son vereceğini söylüyordu vs...

Demirel’in kampanyası özgürlükler ve demokrasi yolunda o kadar ileri vaatler sunuyordu ki... Kampanyanın ekonomik önermeleri o kadar cazipti ki... Ortaya konan altyapı projeleri bir hükümet döneminde yapılması o kadar imkansız detaylar içeriyordu ki... Seçmenin bir bölümü muhtemelen “Bunların yarısı bile gerçek olsa yaşadık” diye düşündü ve 1991 genel seçimlerinde mührü Doğru Yol Partisi’nin (DYP) amblemindeki kıratın böğrüne bir kere daha bastı. Demirel’in partisi DYP iktidar ortağı oldu, kendisi ise 7nci kez başbakan!

Ne var ki, Demirel yeniden iktidar olunca vaat ettiklerinin neredeyse hiçbirini yapmadı. Doğrusu; kampanyasında ne vaat ettiyse her alanda tam tersini yaptı...

Demokrasi ve toplumsal uzlaşma alanında Demirel’in başbakanlığı ve ardından cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye, kendi tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşadı. Sivas Katliamı’nda 33 aydınımız öldürüldü. Ardından Başbağlar katliamı yaşandı. Güneydoğu’da köy boşaltmaları, köylülere dışkı yedirmeler yaşandı. PKK ile mücadele adına “Devlet zaman zaman rutin dışına çıkabilir” şeklindeki Demirel’in sözüyle ortaya koyduğu iradesiyle “Jitem”, “Susurluk çeteleşmesi” vb. devlet içi çeteleşmelere gidildi... Doğu ve Güneydoğu’da faili meçhuller dönemi başlatıldı. Başta Uğur Mumcu olmak üzere çok sayıda aydın bu dönemde katledildi.

Ekonomik alanda ise, “5 Nisan Kararları”yla sadece devletin ilk iflas noktasına geldiği tescillenmedi, her bir vatandaş varlıklarını üçte birini bir gecede kaybetti. Gecelik faizler yüzde binlere dayandı.

Yolsuzluklar alanında ise koalisyon ortaklarının iki tarafı birden  ellerinden geleni artlarına koymadılar: “İSKİ” ve “İLKSAN” skandalları yaşandı. Demirel, İLKSAN skandalından sonra çıkıp “Verdimse ben verdim” deme genişliğini gösterdi.

Demirel,  tüm bunların üzerine “28 Şubat” sürecinde ise bu kez Türkiye’deki “demokrasinin rutinin dışına” çıkamasını organize etti.

Demirel’in başbakan ve cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı o son dönemin ardından seçmen, merkez sağ siyasetten umudunu kesti ve daha sağa kayarak Milli Görüş geleneğinden gelen “İslamcı” siyasete iktidar yetkisi vermek zorunda kaldı. Son 13 yılda iktidarda bulunan AKP kadroları özetle, Demirel sayesinde iktidar olabildiler.

Belki de, Demirel’e 7nci kez başbakanlık ve ardından Cumhurbaşkanlığı yolunu açan 1991 DYP kampanyasının en trajik yanı, kampanyayı yapan Zafer Ataylan ve Axajans’ın başına gelenlerdir: Önce Demirel’in Zafer Ataylan’a olan kampanya borcunu ödemediği haberleri piyasaya yayıldı... Ardından Axajans’ın kapandığı duyuldu...

Son iki gündür kamuoyunda çok farklı Demirel portreleri çiziliyor. Biz de kendi penceremizden gördüğümüz Demirel’i; onun pek konuşulmayan yönünü anlatmak istedik. Bizim kültürümüzde ölenin arkasından olumlu konuşmak esastır, o nedenle yarın İslamköy’de toprağa verilecek olan Süleyman Demirel için yazdığım bu yazıyı olumlu bir temenniyle bitiriyorum: “Allah affetsin!”

(Bu yazıda “Seçim Kazandıran Kampanyalar” adlı kitabımızdan ve 1997 yılında bir konferansta yaptığımız konuşmadan yararlanılmıştır.) 

Radikal, 19 Haziran 2015


7 Mart 2011 Pazartesi

Azimli Bir Karşı-Evrimci : Erbakan

Erbakan bir karşı-evrimciydi.

Hayatını, Türkiye’nin toplumsal nizamını kendi inancı doğrultusunda değiştirmeye adamıştı. Ve bir insan hayatı için inanılması zor bir başarıya ulaştı.

İster sevelim, ister karşı olalım… İster onun yarattığı toplumsal düzenden rahatsız olalım, ister mutlu… Şunu bilmeliyiz ki Erbakan, çok partili demokrasi hayatımızda, en köktenci toplumsal dönüşümü hedeflemiş ve büyük ölçüde başarmış bir liderdir. Üstelik, farkettirmeden yapmıştır ne yaptıysa.

Hoca’nın başarısı, kişisel hikayesinin başlangıcında saklıdır.

Erbakan, dindar bir ağır ceza reisinin ortanca çocuğu olarak, Cumhuriyet’in 3. kuruluş yıldönümünde dünyaya gelir. Babası, Cumhuriyet’in hedeflediği toplumsal yapıya karşıtlığının bir ifadesi olarak ona “Dinin yıldızı” anlamında “Necmettin” adını verir.

Necmettin, Nizamettin ve Selahattin’in küçük kardeşi, Kemalettin’in ise abisidir. Özetle, babalarının oğullarına (ve tabi ki kızına) doğdukları günden itibaren çizdiği hedef nettir: Mütedeyyin ve muhafazakar bir hayat!

Necmettin Erbakan’ın aileden aldığı eğitim, Nakşi şeyhi Mehmet Zahit Kotku’dan aldığı eğitimle tamamlanmıştır. Erbakan’ın siyasi mücadelesi, hedefleri ve “Milli Görüş” vizyonu bu iki kaynaktan beslenmiştir.

40 yıl önce formülize edilen Milli Görüş vizyonu, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasından yola çıkmış bir büyük hayaldi. Amaç daha muhafazakar bir toplum inşa etmek ve yüzü daha doğuya dönük “Yeniden Büyük Türkiye”yi yaratmaktı.

Bugün, Erbakan’ın hayalinin en azından ilk bölümünün gerçek olmadığını kim söyleyebilir?

Çok değil, 20 yıl öncesiyle karşılaştırın bugünün toplumunu, bireyini… Göreceğiniz fotoğrafa inanamazsınız. Hele 40 yıl öncesiyle kıyaslarsanız… fark muazzamdır!

Örneğin, başı örtülü kadın oranı açısından toplum nereden nereye gelmiş! 41 yaşında evlenirken Erbakan Hoca kendisi bile başı kapalı bir eş bulamazken… Bugün kadınların, yeni yetişmekte olan genç neslin ağırlıklı bölümünün başı kapalı.

Bu büyük değişimin, tetikleyici gücü ve mimarı, aslen ve yanlızca Erbakan’dır. Bu süreçte Erbakan tek bir gün bile devrimci olmamıştır.

Hoca’nın vefatı duyulduğu ilk saatlerden beri, TV kanallarında bazı yorumlar yapıldı: “Hoca sayesinde bugünlerde Ortadoğu ülkelerinde görülen türden halk ayaklanmaları Türkiye’de olmadı. Hoca bu konuda emniyet sübabı oldu!” Bu yorumlar külliyen yanlıştır.

Devrim yapacak bir toplumsal tabana sahip olmadığını bildiği için, Hoca evrim yolunu seçmiştir. Bu yüzden sistem ve sistemin kurumları ne kadar üzerine gelirse gelsin, dik duramamış ve hep alttan almıştır. Hoca zamanın ruhunun ne olduğunun hep farkında olmuştur. Amacına ulaşmak için hiç acele etmemiştir.

Ne zaman ki, 90’ların sonunda gücünün arttığını hissetmiştir, ancak o zaman meşhur “Kanlı mı olacak kansız mı?” sözlerini sarfedecek cesareti kendinde bulabilmiştir. O zaman bile, 28 Şubatçılar postmodern darbeyi tezgahladıklarında, sessizce çekilme yolunu seçmiştir.

Toplumu sessizce değiştiren uzun dönemli bir projeyi uygulayarak, inanılması güç bir karşı-evrim gerçekleştiren Necmettin Erbakan’nın adı, bize göre azim kelimesinin dilimizdeki karşılığıdır. MNP, MSP, RP, FP, SP onun kurduğu partilerdir. AKP, HAS PARTİ ve Türkiye Partisi ise onun talebelerinin kurduğu partilerdir.

Bugün, toplum iki ana kampa bölünmüşse, merkez partilerin tapulu arazisine, dünün marjinal siyasi akımını temsil eden Milli Görüş partileri bina kondurmuşlarsa, bunun nedeni Erbakan’dır. Bugün seçmen kitlesinin yarısı onun ilkelerini kabul eden partilerinin takipçisi haline gelmişse, bunun nedeni Erbakan’dır. Üstelik, Erbakan dünyada “Siyasal İslam” henüz yokken, İran Devrimi daha ufukta bile gözükmezken tüm bunları yapmaya başlamıştır. Dahası var mı?

Özetle, Milli Görüş, modern zamanların en etkili karşı-evrim projesi olmayı başarmış bir siyasi akımdır. Ve ayrıca tüm dünyada bugün etkili bir akım haline gelmiş olan “Siyasal İslam”ın öncüllerindendir.

Kıssadan hisse: Hep söylüyoruz; siyaset çok önemlidir. Sadece, birileri başbakan, bakan, milletvekili, belediye başkanı olabildikleri için değil. Sadece toplumsal kaynakların yeniden dağıtım merkezi olduğu için değil.

Aynı zamanda, toplumların onlarca yıllık geleceklerini şekillendiren en etkili ve yegane alan olduğu için de!