Necati Özkan ve Seçim Zamanı

ANAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2015 Perşembe

Biri sizi bir kez aldatırsa suç onundur. Fakat iki kez aldatırsa sizindir.


Bir işletme sahibi olduğunuzu düşünün. İşinizin gereği, bir yöneticiye ihtiyacınız var. Gazeteye veya İK sitelerine ilan veriyorsunuz. 15 -20 istekli başvuruyor. CV’lerine bakıyorsunuz, bir kısa liste yapıyorsunuz. Sonra kısa listedeki 5- 6 adayla mülakatlara başlıyorsunuz. Her biri, işiniz için en iyi yönetici adayı olduğunu anlatıyor. Adaylardan birini; eğitimi, referansları, konuşma stili, yaklaşımı veya vücut dilinden etkilenerek seçiyorsunuz. Kendinizden eminsiniz. En doğru adayı seçtiniz...

Yeni yöneticiniz çalışmaya başlıyor. Hem günlük rutininizle uğraşıyorsunuz, hem de yöneticinizi izliyorsunuz... İşinizi doğru yönetiyor mu? İşe girerken iddia ettiği gibi yetkin mi? İşinizin ihtiyaçlarını, sorunlarını, sıkıntılarını zamanında kavrayıp, zamanında çözüm üretebiliyor mu? Pazardaki gelişmelere ayak uydurabiliyor mu? İşinizi mi büyütüyor yoksa kendi cebini ya da yakınlarının cebini mi?... vs. vs.

Bir müddet sonra, şu veya bu nedenden dolayı yöneticinizin en doğru kişi olmadığını düşünüyor ve görevden uzaklaştırarak yola bir yenisiyle devam ediyorsunuz...

Buraya kadar her şey normal...

Zaman geçiyor, ikinci yöneticiden de memnuniyetsizlik duymaya başlıyorsunuz. Ve başka kimse yokmuş gibi, ilk yöneticinizi yeniden göreve çağırıyorsunuz... Belki ilkinde yeterince fırsat tanımadığınızı ya da adamı önyargıyla değerlendirdiğinizi düşünüyorsunuz. Her neyse... Adam yöneticilik görevine tekrar başlıyor.

Peki bir adamı kaç kez deneyebilirsiniz? Belki ilkinde tanımadınız; yanlış değerlendirdiniz... Ama ikinci kez görev verdiğiniz adamı artık, yeterince tanımış olmanız gerekmez mi? Hangi düzeyden olursa olsun, bir elemanınızın / yöneticinizin işine altı kez son verip, yedinci kez onu yeniden işe alır mısınız?

Vermem diyorsunuz değil mi?

Orta zekalı, orta ahlaklı, ortalama bir işveren, bir adamı en fazla iki kez dener, ona iki kez şans tanır. Eğer denediğiniz, bir adamı bıkmadan altı kez, yedi kez sınamaya kalkışırsanız, sizin zekanızdan kuşkulanırlar.

1991’deki seçim kampanyasında kullandığı olağan üstü vaatler içeren mesaj bombardımanı ve “Demokrat Baba” konumlandırmasıyla Süleyman Demirel’e yedinci kez işbaşı yaptıran seçmen kitlesi, tam da böylesi bir işveren konumu sergilemişti. Dahası, Demirel orada da kalmayıp, Cumhurbaşkanlığı makamına, seçmenin kendisini yedinci kez denemeye karar verdiği o kampanyayla yükselmişti.

Dünya siyasi arenasında nadiren görülen bu sonucu sağlayan şey neydi? Hangi sihirli güç, 1991’den sadece 4 yıl önce, siyasi yasakları kaldıran Referandum yapıldığında ‘tükenmiş’ zannedilen bir liderin cilasını yeniden parlatabilmişti. Kimdi bunlar ve ne vaat etmişlerdi de, seçmen yedinci kez aynı yöneticiyi denemeye karar vermişti?

1991 seçimlerinden hemen önce, çok uzun yıllar reklamcılık yapıp sonradan bu sektörden ayrılarak, bir tatil yöresine yerleşen eski sosyalist Zafer Ataylan, Axajans adıyla yeni bir reklam ajansı kurmuş ve Süleyman Demirel’in yeni imajını oluşturmakla görevlendirilmişti. Ataylan ve ekibi zamanın ruhunu doğru okudular. Seçmen, daha ileri bir demokrasi, daha toleranslı bir lider ve daha iyi bir hayat istiyordu.

Demirel’in kampanyası işte bu nedenle “Demokrat Baba” konumlandırmasıyla başladı. O tarihte 67 yaşında olan sağcı siyasetçi bu konumlandırmayla neredeyse solcu bir lider olarak pazarlandı.

Demirel Baba’mız “Bütün karakol duvarları camdan olacak” diyordu... “Toplumsal uzlaşma” diyordu... “Yeni Türkiye’de herkes hakkını alacak” diyordu... “Kalkınma yeniden başlayacak” diyordu... 38 havalimanı, 61.030 adet sağlık merkezi ve hastane, 6 hidroelektrik santral, 13 yeni demiryolu hattı, 11 yeni otoyol, İstanbul’a tüp geçit, 3 köprü diyordu... “İşsizlik sigortası” diyordu... “Karayolları beyaz olacak” diyerek ihalelerde dönen dolaplar nedeniyle ANAP döneminin en kirli kamu kurumuna dönüşmüş olan Karayolları Genel Müdürlüğü’ndeki yolsuzluklara son vereceğini söylüyordu vs...

Demirel’in kampanyası özgürlükler ve demokrasi yolunda o kadar ileri vaatler sunuyordu ki... Kampanyanın ekonomik önermeleri o kadar cazipti ki... Ortaya konan altyapı projeleri bir hükümet döneminde yapılması o kadar imkansız detaylar içeriyordu ki... Seçmenin bir bölümü muhtemelen “Bunların yarısı bile gerçek olsa yaşadık” diye düşündü ve 1991 genel seçimlerinde mührü Doğru Yol Partisi’nin (DYP) amblemindeki kıratın böğrüne bir kere daha bastı. Demirel’in partisi DYP iktidar ortağı oldu, kendisi ise 7nci kez başbakan!

Ne var ki, Demirel yeniden iktidar olunca vaat ettiklerinin neredeyse hiçbirini yapmadı. Doğrusu; kampanyasında ne vaat ettiyse her alanda tam tersini yaptı...

Demokrasi ve toplumsal uzlaşma alanında Demirel’in başbakanlığı ve ardından cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye, kendi tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşadı. Sivas Katliamı’nda 33 aydınımız öldürüldü. Ardından Başbağlar katliamı yaşandı. Güneydoğu’da köy boşaltmaları, köylülere dışkı yedirmeler yaşandı. PKK ile mücadele adına “Devlet zaman zaman rutin dışına çıkabilir” şeklindeki Demirel’in sözüyle ortaya koyduğu iradesiyle “Jitem”, “Susurluk çeteleşmesi” vb. devlet içi çeteleşmelere gidildi... Doğu ve Güneydoğu’da faili meçhuller dönemi başlatıldı. Başta Uğur Mumcu olmak üzere çok sayıda aydın bu dönemde katledildi.

Ekonomik alanda ise, “5 Nisan Kararları”yla sadece devletin ilk iflas noktasına geldiği tescillenmedi, her bir vatandaş varlıklarını üçte birini bir gecede kaybetti. Gecelik faizler yüzde binlere dayandı.

Yolsuzluklar alanında ise koalisyon ortaklarının iki tarafı birden  ellerinden geleni artlarına koymadılar: “İSKİ” ve “İLKSAN” skandalları yaşandı. Demirel, İLKSAN skandalından sonra çıkıp “Verdimse ben verdim” deme genişliğini gösterdi.

Demirel,  tüm bunların üzerine “28 Şubat” sürecinde ise bu kez Türkiye’deki “demokrasinin rutinin dışına” çıkamasını organize etti.

Demirel’in başbakan ve cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı o son dönemin ardından seçmen, merkez sağ siyasetten umudunu kesti ve daha sağa kayarak Milli Görüş geleneğinden gelen “İslamcı” siyasete iktidar yetkisi vermek zorunda kaldı. Son 13 yılda iktidarda bulunan AKP kadroları özetle, Demirel sayesinde iktidar olabildiler.

Belki de, Demirel’e 7nci kez başbakanlık ve ardından Cumhurbaşkanlığı yolunu açan 1991 DYP kampanyasının en trajik yanı, kampanyayı yapan Zafer Ataylan ve Axajans’ın başına gelenlerdir: Önce Demirel’in Zafer Ataylan’a olan kampanya borcunu ödemediği haberleri piyasaya yayıldı... Ardından Axajans’ın kapandığı duyuldu...

Son iki gündür kamuoyunda çok farklı Demirel portreleri çiziliyor. Biz de kendi penceremizden gördüğümüz Demirel’i; onun pek konuşulmayan yönünü anlatmak istedik. Bizim kültürümüzde ölenin arkasından olumlu konuşmak esastır, o nedenle yarın İslamköy’de toprağa verilecek olan Süleyman Demirel için yazdığım bu yazıyı olumlu bir temenniyle bitiriyorum: “Allah affetsin!”

(Bu yazıda “Seçim Kazandıran Kampanyalar” adlı kitabımızdan ve 1997 yılında bir konferansta yaptığımız konuşmadan yararlanılmıştır.) 

Radikal, 19 Haziran 2015


6 Şubat 2011 Pazar

CHP Nasıl İktidar Olur?


“CHP nasıl iktidar olur?” sorusu bugün için yanlış bir sorudur. Doğrusu, “Hangi CHP iktidar olabilir?” olmalıdır. Neden?

Her siyasi parti toplumsal bir ihtiyacın karşılığı olarak kurulur. Ve o ihtiyaç varoldukça da varlığını korur. Tersinden söylersek, o toplumsal ihtiyaç ortadan kalkınca o siyasi partiye de ihtiyaç kalmaz.

1946 öncesinin CHP’si, yıkılmış bir imparatorluktan bir ulus devlet yaratma ihtiyacının karşılığı olarak kurulmuş bir partidir. Orijinal haliyle tam bir sağ siyasi partidir. Milliyetçi bir partidir. O kadar sağdır ki, Demokrat Parti kurulduğunda, DP’nin gizli komünist bir ajandasının olduğunu dahi ileri sürebilecektir.

“Cumhuriyeti biz kurduk”

CHP’nin pek çok resmi dökümanı “Cumhuriyeti biz kurduk.” cümlesiyle başlar. Ve, “Biz koruyacağız” diye de devam eder. Bu iki cümle, CHP siyasi pozisyonlamasının özetidir. Bu pozisyonlama bugüne kadar CHP’yi yöneten tüm liderlerin ve lider kadroların sıkı sıkıya sarıldıkları, üzerinde % 100 mutabık oldukları bir pozisyonlamadır.

Ne var ki, 1946’dan beri, yani özgür ve çok partili seçimler başladığından beri CHP’nin tek başına iktidar olamamasının ana nedeni de bu pozisyonlamadır. Bu pozisyonlamayla CHP, belki de bilmeden ve farkına varmadan vatandaşların önemli bir kısmını ötekileştirmektedir: Cumhuriyeti kuranlar ve karşı olanlar... Cumhuriyeti korumak isteyenler ve yıkmak isteyenler...

Tarihimizin ana çekişmesi

Bu yüzden daha ilk çok partili deneme olan “Serbest Fırka” açılır açılmaz hemen “karşı devrimcilerin” yuvası haline gelmiştir. Bu yüzden Demokrat Parti, “Cumhuriyet kazanımlarını ortadan kaldıracakların” odağı olmuştur. Benzer biçimde Adalet Partisi, ANAP, Refah Partisi ve nihayet AKP gibi partiler CHP’lilerin gözünde hep “gerici” unsurların partileri olmuşlardır.

Özetle, bu çekişme modern siyasi tarihimizin ana çekişmesi olmuştur. Bir tarafta Cumhuriyeti kuran ve korumak isteyen azınlık elitin partisi CHP; diğer tarafta Cumhuriyete karşı olan ve yıkmak isteyen ahalinin “gerici - karşı devrimci” partileri...

CHP’nin 60 yıllık makus talihi

İşte, 60 yıldır CHP tam da bu yüzden tek başına iktidar olamıyor. Partinin liderinin ve yöneticilerinin kimler olduğunun hiç bir önemi yok. İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Necdet Calp, Erdal İnönü, Aydın Güven Gürkan, Murat Karayalçın, Hikmet Çetin, Altan Öymen ve Deniz Baykal... Bu yüzden hiçbirisi başaramadı tek başına iktidar olmayı. Ne yaparlarsa yapsınlar CHP’nin makus talihini yenebilmeleri mümkün olmadı.

CHP tarihinde bu konuda olumlu bir denemenin yapıldığı yegane dönem, “Ortanın Solu” ile başlayan Ecevit dönemidir. Bülent Ecevit ve arkadaşları, milliyetçi, totaliter ve sağ bir çizgiden sola taşıyarak, CHP’nin pozisyonlamasına müdahale etmişlerdir. Bu müdahale derhal işe yaramış ve CHP % 42 oy oranına ulaşabilmiştir.

Peki, Cumhuriyeti ve ulus devleti kurmuş, otoriter modernleşmeci kökleri olan bir parti 60 yıldır hiçbir seçimde tek başına iktidar olamıyorsa, nasıl iktidar olabilir?

Soruyu böyle koyunca, kolaylıkla fark edebiliyoruz ki öncelikle “CHP, Cumhuriyeti kuran partidir” söylemini değiştirmek zorundadır. Yani, CHP pozisyonlamasını yenilemek zorundadır.

Tek başına iktidar için tek çare: Yeni CHP

Bu yolda içi demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerle doldurulacak “Yeni CHP” pozisyonlaması olağanüstü bir fırsattır. Önemli olan, Kemal Kılıçdaroğlu ve mevcut CHP yönetiminin buna cesaret edip edemeyeceğidir.

CHP yönetimi, “Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmamak” şeklinde özetleyebileceğimiz bir çekingenlikle hareket etmeye devam ederse bir büyük fırsat daha kaçırılacaktır.

Kendisini şimdi değiştiremeyen, pozisyonlamasını şimdi yapamayan CHP için yakın gelecekte başka bir umut kalmayacaktır. Bu nedenle örgütten veya bir kısım seçmenden gelebilecek reflekse aldırmadan ilerici, halkı kucaklayan ve halka sonuna kadar güvenen bir “Yeni CHP” yaratılmalıdır.

Yeni CHP : Ulusal bütünlüğün şemsiyesi

Yeni CHP kendi geçmişini ısrarla yeniden tanımlamak ve asıl bu açıdan “yeni” olduğunu göstermek durumundadır. “Yeni CHP”, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruculuk rolünü artık dışlayıcılıktan uzak bir biçimde ifade edebilmelidir. Örneğin:

“ Anadolu işgal altındayken kimin hangi siyasi düşüncede olduğunun, kimlik farklılıklarının hiç önemi yoktu. Hepimiz bir ve bütündük. Cumhuriyet Halk Partisi bu bütünlüğün şemsiyesiydi.”

Yeni CHP, ülke tarihini “devrimciler ve karşı devrimciler” arasında bir kavga gibi anlatmaktan vazgeçmelidir. Eğer 60 yılı aşkın bir süre seçmen ülkeyi “karşı devrimci” iktidarların yönetmesine onay verdiyse, zaten sizin savınız yıllar önce çökmüştür. Yeni CHP kavgaya değil uzlaşmaya, birlik ve bütünlüğe gözünü diktiğini, tarihe bakış açısıyla da göstermelidir:

“….. Bir ve bütündük. Cumhuriyet Halk Partisi bu bütünlüğün şemsiyesiydi. Sonra demokrasiye adım attık. Ülkece çok zorlu, acılı, kardeş kavgalı yıllar yaşamış olsak da, sorunlarımızın çözümünün demokrasiden başka bir yolu olamayacağını gördük, anladık.”

Buraya kadar özetlediğimiz bakış açısının bugünün CHP’sine somut yansıması şudur: Yeni CHP bundan böyle, seçmenin hayatını nasıl ve hangi yöntemlerle iyileştireceğini anlatacağı projeler kadar, partideki normalleşmeyi de anlatmalıdır. Bu ikisini içermeyen bir iletişim stratejisinin yeterince etkili olamayacağını CHP artık anlamalıdır.

Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik güçlü bir sempati olduğu açıktır. Ve Kılıçdaroğlu, CHP’nin Bülent Ecevit’ten bu yana sahip olabildiği en büyük şanstır. Ancak bu sempatiye ve şansa rağmen, pozisyonlaması yenilenmeden CHP’nin tek başına iktidar olması zor değil, imkansızdır.

Dahası, CHP'ye olan toplumsal ihtiyaç sona erebilecektir.

Necati Özkan, Baskın Bıçakçı