Necati Özkan ve Seçim Zamanı

Kemal Kılıçdaroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kemal Kılıçdaroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2016 Perşembe

Başkanlık dediler, tek adam rejimi çıkardılar

Bu anayasa değişiklikleriyle Türkiye yeni bir sisteme geçiliyor değildir. Fiili bir duruma anayasal bir kılıf dikiliyor, hepsi bu.  Zaten Ekim ayındaki çıkışıyla bu değişiklik sürecini başlatan Devlet Bahçeli o günlerde bu durumu açıkça belirtmişti. 

Ekim ayında Bahçeli, Erdoğan'ı: "Cumhurbaşkanı seçildiği andan itibaren Anayasanın amir hükümlerini özüne ve ruhuna aykırı olarak yorumlayan; Anayasanın vermediği yetkileri kendisinde hak gören; partili Cumhurbaşkanı gibi davranan; tarafsızlığına gölge düşürecek şekilde hareket den ve yetkisini aşan; siyasi propagandalara katılan, AK Parti lehine oy isteyen; siyasi polemiklere katılan, fiilen hükümet başkanı gibi hareket eden" bir cumhurbaşkanı olmakla eleştirmiş ve "Ülkede hukuksuz, kanunsuz ve Anayasaya tamamen aykırı bir yönetim modelinin tecelli ettiğini" öne sürmüştü.

 "Türkiye Cumhuriyeti’nin beka mücadelesi verdiği bugünlerde, siyasi iktidarın ve devletin en tepesinde bulunan Cumhurbaşkanının hukukla ters düşmesi geleceğimiz açısından çok mahsurlu, çok tehlikelidir" diyen Bahçeli, bu açık tehlikenin bertaraf edilebilmesi için iki alternatif yol önermişti: "Bunlardan birincisi ve bizim açımızdan da en doğru, en sağlıklı olanı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın fiilli başkanlık zorlamasından vazgeçmesi, yasa ve anayasal sınırlarına çekilmesidir. Şayet bu olmayacaksa, ikinci olarak, fiili durumun hukuki boyut kazanabilmesinin süratle yol ve yöntemlerinin aranmasıdır."

İşte 10 Aralık Anayasa değişiklik önerileri, bu değişikliklerin mimarı olan ismin, Devlet Bahçeli'nin ifade ettiği gibi, fiili durumun hukuki boyut kazanmasından başka bir şey değildir. 

Türkiye zaten Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden bu yana fiilen bu modelle yönetilmekteydi, bu anayasa değişikliklerinden sonra da aynı şekilde yönetilecektir. Bu nedenle, 2019'dan sonra Binali Yıldırım'a Başbakan değil de Cumhurbaşkanı Yardımcısı adını vereceğimiz için Türkiye'nin bir sistem değişikliği yaşayacağına inanmak saflık olur.

BU DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİNE "BAŞKANLIK" DEMEK  MERTEBE OLUR!

Bu anayasa değişikliklerini demokratik bir rejim türü olan Başkanlık Sistemi'yle ilişkilendirmek, hatta ona benzetmek de tamamen abesle iştigal olur.

Yürütme, yasama ve yargı arasındaki kuvvetler ayrılığını koruyup güçlendirmeyen bir sistemin gerçek anlamda ne parlamenter sistem olması mümkündür ne de başkanlık sistemi. Teklif edilen sistem gecekondu bir tek adam sistemidir!

Anayasa değişikliklerinin yürütme dışındaki kuvvetleri güçlendiren hiçbir yönü yoktur. Meclis'e verildiği söylenen HSYK üyelerinin yarısını belirleme hakkı aslında fiilen en çok sandalye sahibi olan partiye yani Cumhurbaşkanının partisine verilmektedir. (HSYK üyeliği için gösterilen adaylar ilk turda üçte iki, ikinci turda beşte üç oyla seçilmekte ancak bu oranlara ulaşılamazsa son turda en çok oyu alan iki aday arasından ad çekme ile belirlenmekte ki en çok oya sahip olacak adaylar çok büyük olasılıkla iktidar partisinin göstereceği adaylar olacaktır. HSYK üyelerinin diğer yarısı da zaten bizzat Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmekte.)

Öte yandan meclisin yürütme karşısında gerçekten güçlü olabilmesinin yollarından biri de cumhurbaşkanın partisinden başka partilerin de mecliste temsilinin önünü açmaktır. Oysa yüzde on barajla bunun tam tersi söz konusu olmakta, birinci parti hak ettiğinin çok üzerinde mecliste sandalyeye sahip olmaktadır.

Seçim barajının demokratik ülkeler seviyesine indirilmesi ve siyasi partilerdeki tek adam hegemonyasını kırmaya yönelik hukuki düzenlemelerin yapılmasıyla ancak güçlü bir yasamadan söz etmeye başlayabiliriz.

REFERANDUM KAMPANYASINDA NELER OLACAK?

Bir süredir, konu ne olursa olsun aslında aynı şeyi tartışan bir toplum haline geldik. Bu anayasa referandumunda da muhtemelen aynı şey olacak. AKP, kendisini önlemeye çalışan, ülkeyi bölmeye, zayıflatmaya çalışan iç ve dış güçlere karşı mücadele etmek için seçmenden oy isteyecek. Muhalefet de AKP'nin ve Erdoğan'ın yaptıklarının daha fazla güç ve yetki adına yapıldığını, niyetin demokrasi olmadığını öne sürecek.

AKP'nin sürekli iç ve dış düşmanları işaret ederek, muhaliflerin tümünü rakip değil de düşmanmış gibi damgalayarak ve seçmeni düşmanla korkutarak oy alma stratejisinin toplumsal barışa, ülkenin hayrına olduğunu söyleyebilmek mümkün değil ama seçimi kazanmasında etkili olduğu bir gerçek. Bu kez de benzeri bir yol izleyeceklerdir ancak bu defa AKP'nin ikna güçlerini aşındıracak kimi unsurlar mevcut. Örneğin 12 Eylül 2010 referandumu ve sonrasında yaşananlar  gibi...

12 Eylül referandumunda AKP'nin bu ülkeye vaat ettikleriyle gerçekte yaşananlar arasındaki büyük uçurum önümüzdeki referandumda da ister istemez sorgulanacaktır. AKP'nin daha kaç defa askerin ve yargının vesayetini bitiriyoruz diyerek oy isteyeceği sorulacaktır. 

15 Temmuz ve FETÖ de mutlaka referandum kampanyalarının önemli eksenlerinden biri olacaktır ve eğer muhalefet doğru bir iletişim yürütürse bu konu da AKP'nin başını ağrıtacaktır. 6 yıl önce yargıda devrim diye referandumla getirdikleri düzenlemenin FETÖCÜ yapılanmaya sunduğu imkanlar sorgulanacaktır.

ÜLKENİN TEK MESELESİ PARTİLİ CUMHUR-BAŞBAKANI MI?

15 Temmuz'dan sonra FETÖ'yle ve kötü niyetli başka yapılarla mücadele için yargı ve bürokrasi reformu yapmayı konuşan Türkiye'nin birden Cumhurbaşkanlığı konusunu gündeme alması sorgulanacaktır. 

Onca büyük iç ve dış sorun arasında, Cumhurbaşkanının konumuyla ilgili, üç yıl sonra yürürlüğe girecek bir düzenlemenin bugün ülke gündemine oturmasının mantığı sorgulanacaktır. (Yalnızca Cumhurbaşkanın partisiyle ilişkisi kesilir hükmü hemen yürürlüğe giriyor.) 

MUHALEFET 2 - 0 GERİDE BAŞLAYACAK

Kampanyada, muhalefetin "Erdoğan fobisi" olarak damgalanmaya elverişli tutumlardan kaçınması ve anayasa değişikliklerinin yol açabileceği çok büyük ve karanlık ihtimallere odaklanmaması doğru olur. Siyasi gerilimin, kutuplaşmanın muhalefetin aleyhine sonuçlar ürettiğinin farkında olunmalıdır. 

Vatandaşın günlük hayattaki karşılığı açısından bu değişikliklerin hiçbir yenilik ifade etmediği, bir umut barındırmadığı vurgulanmalıdır.

MHP'nin ve Devlet Bahçeli'nin pozisyonu en zor olanı. Bahçeli, "Yanlış bir şey yapıyorsunuz bari hukuksuz yapmayın" diyerek girdiği bir yolda, yapılan o yanlışları da destekler, o yanlışlar için oy ister bir noktaya savrulma durumuyla karşı karşıya. AKP içinde Bahçeli'yi en iyi tanıyan kişi olan Tuğrul Türkeş'in, Bahçeli'nin kurt bir siyasetçi olduğu yolundaki uyarısının bir karşılığı olup olmadığını da göreceğiz.  

12 Eylül referandumunda MHP tabanı dikkate değer ölçüde evet oyu vermişti. Normal koşullar altında Erdoğan'ın başkanlığına evet demeyecek olan bu taban, ülkedeki iç ve dış tehditlerin arttığı algısı güçlendiği ölçüde bu referandumda da evet diyecektir. Ancak MHP'de genel kurula gitme /gidememe sürecinde görülen çatlaklar referandumla birlikte daha da derinleşecektir.

KILIÇDAROĞLU TEK BAŞINA!

"Seni başkan yaptırmayacağız" diyerek 7 Haziran seçimlerine damgasını vuran HDP o günlerinden çok uzakta. 7 Haziran ile 1 Kasım arasında HDP tabanında görülen kaymanın referandumda da devam edeceğini, 1 Kasım'da HDP'den AKP'ye giden oyların referandumda geri gelmeyeceğini varsayabiliriz.

Bahçeli'nin değişikliğe desteğini, Demirtaş'ın içeride oluşunu göz önüne alırsak Kılıçdaroğlu bu referanduma tek muhalefet lideri olarak gidiyor. Bu onun liderliği adına olumlu bir fırsat olabilir ancak evet oyu çıkması durumunda parti içindeki liderliği daha fazla sorgulanabilir.  

MUHALEFETİN MAKUS TALİHİ

12 Eylül 2010 referandumuna katılım oranı yüzde 73.71'di. Bundan bir yıl önce yapılan 2009 yerel seçimlerinde, belediye meclisi oylarına göre katılım oranı yüzde 84.06, bir yıl sonra yapılan  2011 genel seçimlerine katılım ise yüzde 83.16 idi.

Genel olarak referandumlara seçimlere oranla daha düşük bir katılım olması beklenir. Cumhurbaşkanlığı seçiminde katılım oranı yüzde 73.72 idi. Cumhurbaşkanlığıyla ilgili değişikliklerin referandumunda da buna yakın bir katılım oranı bekleyebiliriz. 1 Kasım seçimlerindeki yüzde 85'lik katılım oranıyla karşılaştırdığımızda yaklaşık yüzde 10 daha az bir katılım olması muhtemel.

Bu nedenle bu seçimde katılım için heves göstermeyecek seçmen gruplarını etkileyebilmek de sonuçta belirleyici olacaktır.  

1 Kasım 2015 Pazar

Muhalefet liderleri 1 Kasım’da hangi fikri temsil ediyor?

“Pazarlamada rekabet alanı iki kulağınız arasındaki 30 santimlik mesafedir” der Al Reis; tüketici zihnini kast ederek. Siyasi pazarlamada da durum öyledir. Liderin bir seçim kampanyasında bütün gayreti, seçmen zihninde kendine güçlü ve benzersiz bir yer edinebilmek olmalıdır.

Bunun için de iki yöntem vardır: Siyasi pazarın lideriyseniz yaptığınız her hareketle liderliğinizi pekiştirmeye odaklanacaksınız. Muhalefetteyseniz olabildiğince cesur davranacaksınız.

Bu basit formülden dolayı ne yaptığının farkında olan siyasetçi, her fikrin sahibi olmaya çalışmaz. Seçmen ihtiyaçlarının analizini ve zamanın ruhunu hesaba katarak, o seçim döneminde oluşan en önemli beklenti alanının sahibi olmak için strateji geliştirir.

İster dünya seçim tarihine bakın, ister Türkiye demokrasisinin kazananlarını analiz edin, hep aynı sonucu görürsünüz: Seçmen zihninde önemli bir fikrin temsilcisi olmayı açıkça başarmış olan lider, seçimi kazanır. Cesur davranan muhalefet lider ise fark yaratacak bir atılım elde eder.

Tersini yapmaya kalkışan, yani her fikrin sahibi olmaya çabalayan siyasetçinin sonu hüsran olur.

Bu pencereden bakınca, 1 Kasım seçimleri öncesi yaptıkları kampanyalarla muhalif liderler hangi fikri temsil ettiler? Bu fikirlerin seçmen nezdinde ne tür bir karşılığı mümkün olabilecek?

Paylaşılamayan vaat: Türkiye
Meclis’teki dört partiden üçü 1 Kasım seçimlerine “Türkiye” diyerek girdi.  
Kutuplaşma iklimini yarattığına inanılan en önemli aktör olan AKP, “Sen ben yok, Türkiye var” diyerek işe başladı. Bu sözünün içini nasıl doldurduğu, bu yolda nasıl değiştiği tamamen meçhul olduğu için AKP aslında bir şey diyememiş oldu.
Son günlerde yayına soktuğu “Bu memleket bizim” filmiyle ise AKP, “söyleyecek sözün yoksa şarkı söyle” şeklindeki reklamcılık klişeşinin yeni bir tekrarını yapmış oldu.
CHP de seçimlere “Önce Türkiye” diyerek girmişti. Zaten bir süredir kendisini “Türkiye’nin Birleştirici Gücü” olarak konumlama yoluna girmiş olan parti bu kez “Önce Türkiye” diyerek aslında bir şey dememiş olmayı tercih etmiş oldu. Aslında “Önce Türkiye” CHP için bir fikirden ziyade slogandı. O kadar ki, kampanyasında kenar süsü gibi işlev gördü.
Bir şey söylemeden seçime girme stratejisini en açık ve “harbi” biçimde uygulayan ise  “Sen, bilirsin Türkiye”  diyen MHP oldu. Ancak parti, “Sen” ve “bilirsin” arasındaki virgülden de çok şey beklediğini göstermiş oldu açıkçası. 
MHP’nin parti olarak, Türkiye’ye “sen bilirsin” diyerek  ‘posta koymadığını’, aksine Türkiye’nin vicdanına ve kararına güvendiğini belli etmek için kendi kendini bir virgüle muhtaç etmesi siyasal iletişim tarihimizin örnek vakaları arasına girmeyi şimdiden garantiledi.
Üç partinin ortak fikri koalisyon…


Bu üç partinin 1 Kasım seçimlerine giderken siyasal iletişimde “Topu Türkiye’ye atmaları” ve pek de bir şey söylememeyi tercih etmeleri boşuna değildi elbette. “Sen ben yok Türkiye var”, “Önce Türkiye”, “Sen, bilirsin Türkiye” diyen partiler aslında stratejilerini savunma ve benzerlik üzerine kurmuş oldular.
Bir başka ifadeyle, en yüksek ihtimalin gerçekleşerek 1 Kasım seçimlerinin 7 Haziran’a benzer bir  sonuç yaratması durumunda, en azından kendi tabanlarını koalisyona daha fazla hazırlamaya odaklanmış oldular. Koalisyon masasında başları çok da ağrımasın istediler.
Bahçeli, 7 Haziran’dan sonra oluşan “hayırcıbaşı” algısını kırmak için son haftalarda eline geçen her fırsatı sonuna kadar kullandı. Aslında kişisel kampanyasını “Ben hiç bir zaman hayırcı olmadım ki…” demeye getirdi.
Bütünüyle de “koalisyoncu” algılanmamak için…
Tabii bütünüyle savunmacı ve koalisyonu gözeten bir yaklaşımla bir siyasi yarışı götürmek mümkün olamayacağı için bu üç parti, kampanyalarına sos kattılar; başka şeyler de söylemeye gayret ettiler.
Başka şeyler söylemeye çalıştıkça da birbirlerine daha çok benzediler. “Asgari ücret” şu kadar olacak, “emekli maaşı” şu kadar artacak, “gençlere” şu kadar fırsat sağlanacak vb…
“İlk günkü aşkla hep birlikte” diye kampanyasını başlatan Davutoğlu, kendisinden kopup giden seçmeni partisinin “o eski AK Parti” olduğuna ikna etmeye çalıştı. Ancak partisi içinde yaşanan onca kırılmadan sonra, partililerini bile bu sloganla ikna edebilmesi zordu.
Ekonomik vaatlerini “Biz varız yaparız” diyerek seçmene iletmeye çalışan CHP ile “Ülkenin geleceğine oy ver” diyen MHP, hem fikren ve hem duygusal olarak yeterince güçlü olmayan sloganlarla seçmene seslenerek rekabette “biz de varız” demeye çalıştılar.  
Yalannnn…
Kampanyasını “Artık analar ağlamayacak dediler  – YALAN”, “Hukukun üstünlüğü dediler – YALAN” gibi mesajlarla süsleyerek AKP’yi eleştiren MHP, bu üç parti arasında en “sert” dil kullanan parti oldu. AKP ile MHP arasındaki oy geçişkenlik oranını düşününce de MHP’nin bu yaklaşımının kendisi açısından doğru olduğu söylemek mümkün.
İki inatçı…
HDP, 1 Kasım seçimlerine “inadına” diyerek giren ikinci aktör oldu. Evet, resmen “inadına” diyen başka bir kişi ya da kurum görünmüyor ortada belki… Ama, toplumdaki yaygın kanaat, Türkiye’nin bu “tekrar seçime”, önemli ölçüde Erdoğan’ın inadı yüzünden girildiği yolunda.
HDP işte bu inada cepheden karşılık verdi ve aslında kampanyasını 7 Haziran’da kendisine başarı getirmiş “Seni Başkan yaptırmayacağız” hattı üzerinden kurmuş oldu.
Farklı ve cesur tek fikir : “İnadına beraber”
HDP, “O inat ediyorsa biz de inat ederiz” mesajı vererek, Erdoğan rejimine karşı muhalefetin hakiki temsilcisi olduğuna seçmeni ikna etmeye çalıştı. 
HDP’nin “inadına” stratejisinin anafikri “İnadına beraber” sözünde kodlanıyordu. HDP, bu sözle Türkiyelileşme stratejisini pekiştirmekle kalmadı, aynı zamanda PKK ve Kandil’e rağmen bir arada yaşama fikrini de cesaretle savunmuş oldu.
HDP bunlara ek olarak “inadına” davranmanın enerjisinden yararlanmaya da odaklandı. Reklam filminde “İnadına barış”, “inadına dere”, “inadına ağaç” diyerek mesajını genişleten HDP, madenci işçiyi göstererek “inadına hayat” ve Bülent Arınç’ın kadınlar ve kahkahaya dair ünlü sözünü akla getirecek biçimde “inadına kahkaha” da diyebildi.
Hangi fikir ne getirir?

Sadece 2 gün sonra bu fikirlerin ne getirip ne götüreceğini hep birlikte göreceğiz. Kılıçdaroğlu’nun kampanyasının değil ama, 7 Haziran sonrası sergilediği uzlaşmacı tavrının ve sorumluluk alıcı politikalardaki ısrarının meyvelerini yiyeceğini söylemek için müneccim olmak gerekmiyor.

Benzer şekilde Bahçeli’nin 7 Haziran ertesindeki uzlaşmaz tavrını değiştirme iradesi sergileyerek, partisini mutlak bir felaketten kurtarmayı sağladığını kestirmek için de falcı olmak gerekmiyor. 

Yine siyaset, siyasi iletişim ve sosyoloji bilimlerinin ışığında cesaretin ve odaklanmanın sonuç alacağını, Demirtaş’ın her türlü tuzak ve iktidar saldırısını defedeceğini ve muhtemelen oylarını korumakla kalmayıp artırabileceğini de kestirebiliriz.

Dünki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi, Davutoğlu her hangi bir fikre odaklanmayı başaramadığı için büyük ihtimalle sonuç alamayacak. Daha doğrusu 1 Kasım akşamı, 7 Haziran seçimlerindeki oranı yakalayabilirse kendini şanslı sayacak.

Ardından 2 Kasım sabahı hep birlikte soracağız: “Biz bu haltı niye yedik?”

Radikal, 30 Ekim 2015

1 Kasım’da Davutoğlu hangi fikri temsil ediyor?

Seçim kazanmak bir fikrin temsilcisi olmakla mümkündür. 2002 Genel seçimlerinde Erdoğan “yenilenme” fikrinin temsilcisi olmayı başardığı için kazandı. 2007’de “kalkınma” fikrinin temsilcisi oldu. 2011’de ise “istikrar” fikrinin…

Benzer şekilde Obama, 2008’de sadece “değişim” fikrine odaklanarak devrim yapabildi. Keza 2012’de “ilerleme” fikriyle kazanabildi.

2016 ABD başkanlık seçimlerine yönelik önseçimde Cumhuriyetçi Parti’de yarışan 16 adaydan Donald Trump, “göçmenler” konusuna odaklanan bir kampanya fikrinin sahibi olduğu için yılların tecrübeli siyasetçilerini geride bırakabiliyor...

7 Haziran AKP kampanyasının bir fikri var mıydı? “Yeni Türkiye” seçmen için bir fikir miydi, yoksa sadece Erdoğan’ın kişisel kariyer planını mı tarifliyordu? “Onlar konuşur, AKP yapar” derken Davutoğlu kendisiyle ilgili bir şey mi diyor muydu, yoksa Erdoğan’la ilgili bir şey dediği için mi kaybetmişti?

7 Haziran kampanyasında Kılıçdaroğlu’nun fikri neydi hatırlayan var mı? Fikir “Emekliye çift ikramiye” miydi? Yoksa “Milletçe alkışlıyoruz” muydu? Fikri anlaşılamadığı için mi CHP tarihindeki en yüksek bütçeli kampanyaya rağmen Kılıçdaroğlu oy kaybetti?

Bahçeli 7 Haziran’da ne diyordu bilen var mı?

Peki Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” cümlesindeki ana fikri unutabilen var mı?

Az konuşmak mı, her şeyi konuşmak mı?

Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, seçim kampanyaları sadece ve sadece fikirlerin ve liderlerin yarışıdır. Lider bir fikri temsil etmenin ne demek olduğunu anlayabilir ve o fikre odaklanmayı başarabilirse seçimi kazanabilir.

Kendi pozisyonuna uygun olan basit ve temel bir “fikre odaklanmak” yerine her konuda konuşmaya yönelik bir strateji uygulayan her lider, sandıkta kaybetmeyi garantiler. İşin kötüsü, neden kaybettiğini de çoğu kez anlayamaz.

Davutoğlu ne yaptığını biliyor mu?

Aslında Davutoğlu, 1 Kasım kampanyası için başlangıçta “İlk günkü aşkla hadi bismillah” diyerek yola çıkmak istemişti ama, “hadi bismillah” lafı CHP’li Tanal’ın başvurusu sonucu YSK’ya takılınca “İlk günkü aşkla hep birlikte” diyerek kampanyasına başlayabildi.

AKP’nin 2002 seçimlerindeki sloganlarından biri de  “Adalet için, Kalkınma için, İstikrar için, Türkiye için, Tek Başına İş Başına”ydı. 13 yıllık  tek parti iktidarından sonra Davutoğlu yine “Tek başına iş başına” diyerek seçmenden oy istiyor.

Bunun anlamı, “benim sözüm, benim vaadim tükendi, bir arpa boyu yol gittim” demektir. 7 Haziran yenilgisinden sonra AKP içerisinde “fabrika ayarlarına dönmek”ten söz edenler, partinin son yıllardaki performansını mahcup da olsa eleştirenler vardı.

Ancak sonuçta şu ortaya çıktı ki, Davutoğlu ve partisi 2002’ye ancak slogan düzeyinde dönebilecek durumdalar...

Öte yandan, Davutoğlu “Sen ben yok Türkiye var” dediğinde de insanın aklına “Peki hangi Türkiye?  Yeni Türkiye mi Eski Türkiye mi?” sorusu geliyor ister istemez. Seçmenlerin en az % 60’ının “Yeni” ve “Eski” Türkiye biçiminde sözde bir ayrımın üzerinden kutuplaştırıcı politikalar ürettiğine inandığı AKP, 1 Kasım kampanyasında “Yeni Türkiye”yi unutmaya hazır bir görünüm sergilemek istiyor, ama, bir kez daha samimiyet duvarına tosluyor.

Davutoğlu’nun bu kampanyadaki en önemli sorunu, kendisine oy veren seçmenlerinin bile inanmadığı sözler ve pozisyonlarla kampanya yürütmeye çalışmasıdır. Kendine ait, kendini ve yapacaklarını tarif edebilen ve 1 Kasım seçiminin yapılma gerekçesini samimiyetle savunabilen bir fikrinin olmamasıdır.

O nedenle kampanyasında, tek ve güçlü bir ana fikir yerine, hemen her şey var. O nedenle her gün bir başka lider profili sergiliyor ve ne yapacağını bilemiyor.

O nedenle de, 7 Haziran CHP Seçim Bildirgesi'ndeki taktik vaatlerin bir bölümünü kopyalama yoluna gitti.

Özetle Davutoğlu, ülkeyi Erdoğan değil de kendisi “yönetiyormuş gibi” yapmaya dayalı bir kampanya yönetiyor… Bugünün verili siyasi ortamında tek başına bu fikir bile işe yarayacak gibi görünebilirdi ama, Davutoğlu’nun bu fikrin samimiyetine inanacak seçmen bulması dahi zor.

1 Kasım akşamı Davutoğlu’nun göreceği muhtemel fotoğraf

Türkiye seçim tarihi, seçmen davranışları ve seçmenlerin tarihi anlardaki demokratik refleksleri hakkında azıcık fikir sahibi olan herkes, Davutoğlu’nun bu seçimden zaferle çıkmasının imkansız olduğunu tahmin edebilir. Bunun için veriye bile gerek yok..

Bir lider; bırakın sağlam ve güçlü bir fikri, liderlik yaptığı kısa dönemde kendi kararlarını vermekten uzak olduğuna dair oluşan algıyı tersine çevirememişse… Ekonomideki riskli gidişe karşı bir varlık gösterememişse… Dövizin artışını durduramamışsa… Ülkenin kan gölüne dönmesini engelleyememişse… Ülkenin en köklü sorunu olan Kürt sorununu Arap saçına çevirmişse… Dış politikada aldığı stratejik kararların hemen hepsinin battığı tescillenmişse… O liderin kazanmasını sağlam ve güçlü bir “fikir” bile sağlayamaz.

Belki, güvenlik politikalarına dayalı bir korkutma kampanyasına bel bağlayarak seçmen tarafından ödüllendirilmeyi  bekleyebilir…

Ama bir iktidar partisi korkutma kampanyasına ihtiyaç duyuyorsa, kazanmak için değil, mutlak yenilgiyi geciktirmek için uğraşıyor demektir.

Yarın: Peki ya muhalefet partileri?

Radikal, 29 Ekim 2015

12 Ekim 2015 Pazartesi

Katliam kurbanlarına devlet töreni


TV ekranlarından, “Kanlı Cumartesi” sonrası cenazelerini alan perişan durumdaki ailelerin, sevdiklerini ebedi yolculuğa uğurladıklarına ilişkin görüntüler seyrediyoruz. Birbirinden habersiz onlarca aile, yurdun dört bir köşesinde acıyla sevdiğini kara toprağa veriyor.

Bir tarafta bu acılı görüntüleri izliyorum. Diğer tarafta devlet yetkililerinin ve siyasilerin tutumlarına bakıyorum. Bir yurttaş olarak umudumu yitiriyorum. Canım acıyor.

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu acıları bir nebze paylaşmaya çalışıyor, cenazelere katılıyorlar ama ne Cumhurbaşkanı, ne Başbakan, ne bakanlar cenazelere sahip çıkıyor. 

Dahası, Türkiye tarihinin en alçak saldırısının olduğu noktaya, devleti temsilen tek bir görevli bile gidip acıları paylaşmaya, devletin mağdurların yanında olduğunu göstermeye yanaşmıyor. Devleti temsilen hiç bir üst düzey görevli ortada yok. Hatta ve hatta, Diyanet İşleri Başkanı bile…

PEKİ YA DEVLET TÖRENİ?

Bu ülke vatandaşlarının asıl perişanlığı budur. Sen bu ülkenin yurttaşı olarak, bu devlete her türlü vergini ver, en değerli yaşlarında askerlik görevini ifa et, senden oy istediklerinde git onları destekle ama barışçıl bir toplantıda bile can ve mal güvenliğini koruyamasınlar...

Devletin, Ankara Katliamı ile açılan yaraları bir nebze olsun sarabilmesi için sorumluları bulup cezalandırmanın yanı sıra yapması gereken birkaç görev var. Bunlar, hayatını kaybeden masum vatandaşlarını “Terör şehidi” kabul etmek, onların hatırasına bir “Devlet Töreni” düzenlemek ve tazminattır.

Tazminat konusunu yarına ayrıntılı şekilde yazacağım. Ama, hemen bugün bu ülkeyi yönetenlerin yapmaları gereken en acil görev kısa sürede bir devlet törenine karar vermektir. Cumhurbaşkanı ve başbakan bunu düşünemiyorsa, muhalefet partileri düşünmeli ve önermelidir.

Ülke tarihinin gördüğü en büyük terör olayının kurbanlarına karşı yapılacak bu tür bir tören, sadece acıları azaltmakla kalmaz, ülkenin birliğine de hizmet eder.

BAŞKA ÜLKELER TERÖR MAĞDURLARI İÇİN NE YAPIYOR?

Avrupa’nın en büyük terör olaylarından biri olan 11 Mart 2004 Madrid bombalı saldırılarında 200’e yakın kişi ölmüştü. Ulusal yas ilan edildi ve iki hafta sonra 24 Mart 2004’te ölenler için bir devlet töreni düzenlendi. Fransa Cumhurbaşkanı, Alman ve İngiltere başbakanları, ABD Dışişleri bakanı ve pek çok kral, devlet başkanı ve başbakanın yanı sıra dönemin Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener ve Devlet Bakanı Beşir Atalay da oradaydı.  ( http://www.zaman.com.tr/dunya_ispanyada-teror-kurbanlari-icin-devlet-toreni-basladi_29675.html )


Benzeri bir devlet töreni 7 Temmuz 2005 günü  bir dizi bombalı saldırıda ölen 52 kişi için de Londra’da düzenlendi.

Terör saldırılarında ölenlerin “Devlet töreni” ile anılması ve devlet adına özür dilenmesi pek ala mümkün. Devletler uzak geçmişlerinde yaptıkları için olduğu kadar, gayet yakın dönemlerdeki suç ve ihmalleri için de özür diliyor ve terör mağdurlarını devlet töreniyle anıyor. Örneğin 23 Şubat 2012’de Almanya bir Neonazi örgütünün 2000 – 2007 yılları arasında öldürdüğü 8’i Türk 10 kişi için başkent Berlin’de devlet töreni düzenledi. 

Başbakan Angela Merkel konuşmasında kurbanların ailelerinden özür diledi. Dünyanın en güçlü ülkelerinden birinin başbakanı, yönettiği devletin doğrudan neden olmadığı ama, can güvenliğinden sorumlu olduğu yurttaşlarından, üstelik te göçmen yurttaşlarından özür diliyordu.

Bir devletin, ölen yurttaşlarını “devlet töreni” ile anması veya sonsuz yolculuklarına uğurlaması için ille bir terör olayının gerçekleşmesi de gerekmiyor. Bu yılın Nisan ayında, Almanya’nın Köln kentinde, bir ay önce Fransa'da meydana gelen uçak kazasında hayatını kaybeden 150 yolcu ve mürettebat anısına da bütün protokolün katıldığı bir devlet töreni gerçekleştirildi. 

Tabii devlet töreni düzenlemenin de bir yolu yordamı var. Devletin, vatandaşlarına eşit bir şekilde sahip çıktığı, insanların acılarını gerçekten paylaşmaya hazır olduğunu göstermesi gerekir. Terör mağdurları için yapılan devlet törenlerinin siyasi şov ve istismara, devletin kendi kendini aklama ve yüceltmesine dönüşmesi de kabul edilemez. Örneğin İngiltere’de 2005’teki terör saldırılarından sonra düzenlenen devlet töreni bu açıdan bir hayli eleştiri almış. (http://www.bbc.co.uk/turkish/pressreview/story/2005/11/051102_pressreview.shtml)

Amerika Birleşik Devletleri’nde 11 Eylül saldırılarından sonra kurbanları anmak adına düzenlenen devlet töreninin büyüklüğü, o törene katılan dünya liderleri, sanatçılar vb. hepsi hafızamızda. Yine Boston’daki saldırıdan sonra düzenlenen devlet törenlerinin görüntüleri de aklımızda.

Yine Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun ülkemizi temsilen bizzat katıldığı Paris’te yaşanan Charlie Hebdo saldırı sonrası Fransa’nın düzenlediği ve onlarca ülke devlet ve hükümet başkanının katıldığı devlet töreninin fotoğrafları hepimizin zihninde tap taze.

DEVLET DEVLETLİĞİNİ GÖSTERSİN

Bu devleti yöneten siyasi liderlere sesleniyorum: Acaba buna benzer bir saldırı kendi partinizin düzenlediği bir mitingde meydana gelseydi ne yapardınız? Veya size yakın sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği bir mitingde bunca can kaybı yaşansaydı, yine cenazelerin sessizce ve ortada devlet yokmuş görüntüsü içinde  gömülmesine  razı olur muydunuz? 

Yoksa, Diyanet İşleri Başkanı dahil tüm devlet zevatı acıların paylaşılmasına katkıda bulunur muydu?

Kararınız, yurttaş cenazelerini dahi ayırıp ayırmadığınız konusunda sizleri daha iyi anlamamıza yardım edecek.


Radikal, 13 Ekim 2015