Necati Özkan ve Seçim Zamanı

Ahmet Davutoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Davutoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2015 Pazar

Muhalefet liderleri 1 Kasım’da hangi fikri temsil ediyor?

“Pazarlamada rekabet alanı iki kulağınız arasındaki 30 santimlik mesafedir” der Al Reis; tüketici zihnini kast ederek. Siyasi pazarlamada da durum öyledir. Liderin bir seçim kampanyasında bütün gayreti, seçmen zihninde kendine güçlü ve benzersiz bir yer edinebilmek olmalıdır.

Bunun için de iki yöntem vardır: Siyasi pazarın lideriyseniz yaptığınız her hareketle liderliğinizi pekiştirmeye odaklanacaksınız. Muhalefetteyseniz olabildiğince cesur davranacaksınız.

Bu basit formülden dolayı ne yaptığının farkında olan siyasetçi, her fikrin sahibi olmaya çalışmaz. Seçmen ihtiyaçlarının analizini ve zamanın ruhunu hesaba katarak, o seçim döneminde oluşan en önemli beklenti alanının sahibi olmak için strateji geliştirir.

İster dünya seçim tarihine bakın, ister Türkiye demokrasisinin kazananlarını analiz edin, hep aynı sonucu görürsünüz: Seçmen zihninde önemli bir fikrin temsilcisi olmayı açıkça başarmış olan lider, seçimi kazanır. Cesur davranan muhalefet lider ise fark yaratacak bir atılım elde eder.

Tersini yapmaya kalkışan, yani her fikrin sahibi olmaya çabalayan siyasetçinin sonu hüsran olur.

Bu pencereden bakınca, 1 Kasım seçimleri öncesi yaptıkları kampanyalarla muhalif liderler hangi fikri temsil ettiler? Bu fikirlerin seçmen nezdinde ne tür bir karşılığı mümkün olabilecek?

Paylaşılamayan vaat: Türkiye
Meclis’teki dört partiden üçü 1 Kasım seçimlerine “Türkiye” diyerek girdi.  
Kutuplaşma iklimini yarattığına inanılan en önemli aktör olan AKP, “Sen ben yok, Türkiye var” diyerek işe başladı. Bu sözünün içini nasıl doldurduğu, bu yolda nasıl değiştiği tamamen meçhul olduğu için AKP aslında bir şey diyememiş oldu.
Son günlerde yayına soktuğu “Bu memleket bizim” filmiyle ise AKP, “söyleyecek sözün yoksa şarkı söyle” şeklindeki reklamcılık klişeşinin yeni bir tekrarını yapmış oldu.
CHP de seçimlere “Önce Türkiye” diyerek girmişti. Zaten bir süredir kendisini “Türkiye’nin Birleştirici Gücü” olarak konumlama yoluna girmiş olan parti bu kez “Önce Türkiye” diyerek aslında bir şey dememiş olmayı tercih etmiş oldu. Aslında “Önce Türkiye” CHP için bir fikirden ziyade slogandı. O kadar ki, kampanyasında kenar süsü gibi işlev gördü.
Bir şey söylemeden seçime girme stratejisini en açık ve “harbi” biçimde uygulayan ise  “Sen, bilirsin Türkiye”  diyen MHP oldu. Ancak parti, “Sen” ve “bilirsin” arasındaki virgülden de çok şey beklediğini göstermiş oldu açıkçası. 
MHP’nin parti olarak, Türkiye’ye “sen bilirsin” diyerek  ‘posta koymadığını’, aksine Türkiye’nin vicdanına ve kararına güvendiğini belli etmek için kendi kendini bir virgüle muhtaç etmesi siyasal iletişim tarihimizin örnek vakaları arasına girmeyi şimdiden garantiledi.
Üç partinin ortak fikri koalisyon…


Bu üç partinin 1 Kasım seçimlerine giderken siyasal iletişimde “Topu Türkiye’ye atmaları” ve pek de bir şey söylememeyi tercih etmeleri boşuna değildi elbette. “Sen ben yok Türkiye var”, “Önce Türkiye”, “Sen, bilirsin Türkiye” diyen partiler aslında stratejilerini savunma ve benzerlik üzerine kurmuş oldular.
Bir başka ifadeyle, en yüksek ihtimalin gerçekleşerek 1 Kasım seçimlerinin 7 Haziran’a benzer bir  sonuç yaratması durumunda, en azından kendi tabanlarını koalisyona daha fazla hazırlamaya odaklanmış oldular. Koalisyon masasında başları çok da ağrımasın istediler.
Bahçeli, 7 Haziran’dan sonra oluşan “hayırcıbaşı” algısını kırmak için son haftalarda eline geçen her fırsatı sonuna kadar kullandı. Aslında kişisel kampanyasını “Ben hiç bir zaman hayırcı olmadım ki…” demeye getirdi.
Bütünüyle de “koalisyoncu” algılanmamak için…
Tabii bütünüyle savunmacı ve koalisyonu gözeten bir yaklaşımla bir siyasi yarışı götürmek mümkün olamayacağı için bu üç parti, kampanyalarına sos kattılar; başka şeyler de söylemeye gayret ettiler.
Başka şeyler söylemeye çalıştıkça da birbirlerine daha çok benzediler. “Asgari ücret” şu kadar olacak, “emekli maaşı” şu kadar artacak, “gençlere” şu kadar fırsat sağlanacak vb…
“İlk günkü aşkla hep birlikte” diye kampanyasını başlatan Davutoğlu, kendisinden kopup giden seçmeni partisinin “o eski AK Parti” olduğuna ikna etmeye çalıştı. Ancak partisi içinde yaşanan onca kırılmadan sonra, partililerini bile bu sloganla ikna edebilmesi zordu.
Ekonomik vaatlerini “Biz varız yaparız” diyerek seçmene iletmeye çalışan CHP ile “Ülkenin geleceğine oy ver” diyen MHP, hem fikren ve hem duygusal olarak yeterince güçlü olmayan sloganlarla seçmene seslenerek rekabette “biz de varız” demeye çalıştılar.  
Yalannnn…
Kampanyasını “Artık analar ağlamayacak dediler  – YALAN”, “Hukukun üstünlüğü dediler – YALAN” gibi mesajlarla süsleyerek AKP’yi eleştiren MHP, bu üç parti arasında en “sert” dil kullanan parti oldu. AKP ile MHP arasındaki oy geçişkenlik oranını düşününce de MHP’nin bu yaklaşımının kendisi açısından doğru olduğu söylemek mümkün.
İki inatçı…
HDP, 1 Kasım seçimlerine “inadına” diyerek giren ikinci aktör oldu. Evet, resmen “inadına” diyen başka bir kişi ya da kurum görünmüyor ortada belki… Ama, toplumdaki yaygın kanaat, Türkiye’nin bu “tekrar seçime”, önemli ölçüde Erdoğan’ın inadı yüzünden girildiği yolunda.
HDP işte bu inada cepheden karşılık verdi ve aslında kampanyasını 7 Haziran’da kendisine başarı getirmiş “Seni Başkan yaptırmayacağız” hattı üzerinden kurmuş oldu.
Farklı ve cesur tek fikir : “İnadına beraber”
HDP, “O inat ediyorsa biz de inat ederiz” mesajı vererek, Erdoğan rejimine karşı muhalefetin hakiki temsilcisi olduğuna seçmeni ikna etmeye çalıştı. 
HDP’nin “inadına” stratejisinin anafikri “İnadına beraber” sözünde kodlanıyordu. HDP, bu sözle Türkiyelileşme stratejisini pekiştirmekle kalmadı, aynı zamanda PKK ve Kandil’e rağmen bir arada yaşama fikrini de cesaretle savunmuş oldu.
HDP bunlara ek olarak “inadına” davranmanın enerjisinden yararlanmaya da odaklandı. Reklam filminde “İnadına barış”, “inadına dere”, “inadına ağaç” diyerek mesajını genişleten HDP, madenci işçiyi göstererek “inadına hayat” ve Bülent Arınç’ın kadınlar ve kahkahaya dair ünlü sözünü akla getirecek biçimde “inadına kahkaha” da diyebildi.
Hangi fikir ne getirir?

Sadece 2 gün sonra bu fikirlerin ne getirip ne götüreceğini hep birlikte göreceğiz. Kılıçdaroğlu’nun kampanyasının değil ama, 7 Haziran sonrası sergilediği uzlaşmacı tavrının ve sorumluluk alıcı politikalardaki ısrarının meyvelerini yiyeceğini söylemek için müneccim olmak gerekmiyor.

Benzer şekilde Bahçeli’nin 7 Haziran ertesindeki uzlaşmaz tavrını değiştirme iradesi sergileyerek, partisini mutlak bir felaketten kurtarmayı sağladığını kestirmek için de falcı olmak gerekmiyor. 

Yine siyaset, siyasi iletişim ve sosyoloji bilimlerinin ışığında cesaretin ve odaklanmanın sonuç alacağını, Demirtaş’ın her türlü tuzak ve iktidar saldırısını defedeceğini ve muhtemelen oylarını korumakla kalmayıp artırabileceğini de kestirebiliriz.

Dünki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi, Davutoğlu her hangi bir fikre odaklanmayı başaramadığı için büyük ihtimalle sonuç alamayacak. Daha doğrusu 1 Kasım akşamı, 7 Haziran seçimlerindeki oranı yakalayabilirse kendini şanslı sayacak.

Ardından 2 Kasım sabahı hep birlikte soracağız: “Biz bu haltı niye yedik?”

Radikal, 30 Ekim 2015

1 Kasım’da Davutoğlu hangi fikri temsil ediyor?

Seçim kazanmak bir fikrin temsilcisi olmakla mümkündür. 2002 Genel seçimlerinde Erdoğan “yenilenme” fikrinin temsilcisi olmayı başardığı için kazandı. 2007’de “kalkınma” fikrinin temsilcisi oldu. 2011’de ise “istikrar” fikrinin…

Benzer şekilde Obama, 2008’de sadece “değişim” fikrine odaklanarak devrim yapabildi. Keza 2012’de “ilerleme” fikriyle kazanabildi.

2016 ABD başkanlık seçimlerine yönelik önseçimde Cumhuriyetçi Parti’de yarışan 16 adaydan Donald Trump, “göçmenler” konusuna odaklanan bir kampanya fikrinin sahibi olduğu için yılların tecrübeli siyasetçilerini geride bırakabiliyor...

7 Haziran AKP kampanyasının bir fikri var mıydı? “Yeni Türkiye” seçmen için bir fikir miydi, yoksa sadece Erdoğan’ın kişisel kariyer planını mı tarifliyordu? “Onlar konuşur, AKP yapar” derken Davutoğlu kendisiyle ilgili bir şey mi diyor muydu, yoksa Erdoğan’la ilgili bir şey dediği için mi kaybetmişti?

7 Haziran kampanyasında Kılıçdaroğlu’nun fikri neydi hatırlayan var mı? Fikir “Emekliye çift ikramiye” miydi? Yoksa “Milletçe alkışlıyoruz” muydu? Fikri anlaşılamadığı için mi CHP tarihindeki en yüksek bütçeli kampanyaya rağmen Kılıçdaroğlu oy kaybetti?

Bahçeli 7 Haziran’da ne diyordu bilen var mı?

Peki Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” cümlesindeki ana fikri unutabilen var mı?

Az konuşmak mı, her şeyi konuşmak mı?

Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, seçim kampanyaları sadece ve sadece fikirlerin ve liderlerin yarışıdır. Lider bir fikri temsil etmenin ne demek olduğunu anlayabilir ve o fikre odaklanmayı başarabilirse seçimi kazanabilir.

Kendi pozisyonuna uygun olan basit ve temel bir “fikre odaklanmak” yerine her konuda konuşmaya yönelik bir strateji uygulayan her lider, sandıkta kaybetmeyi garantiler. İşin kötüsü, neden kaybettiğini de çoğu kez anlayamaz.

Davutoğlu ne yaptığını biliyor mu?

Aslında Davutoğlu, 1 Kasım kampanyası için başlangıçta “İlk günkü aşkla hadi bismillah” diyerek yola çıkmak istemişti ama, “hadi bismillah” lafı CHP’li Tanal’ın başvurusu sonucu YSK’ya takılınca “İlk günkü aşkla hep birlikte” diyerek kampanyasına başlayabildi.

AKP’nin 2002 seçimlerindeki sloganlarından biri de  “Adalet için, Kalkınma için, İstikrar için, Türkiye için, Tek Başına İş Başına”ydı. 13 yıllık  tek parti iktidarından sonra Davutoğlu yine “Tek başına iş başına” diyerek seçmenden oy istiyor.

Bunun anlamı, “benim sözüm, benim vaadim tükendi, bir arpa boyu yol gittim” demektir. 7 Haziran yenilgisinden sonra AKP içerisinde “fabrika ayarlarına dönmek”ten söz edenler, partinin son yıllardaki performansını mahcup da olsa eleştirenler vardı.

Ancak sonuçta şu ortaya çıktı ki, Davutoğlu ve partisi 2002’ye ancak slogan düzeyinde dönebilecek durumdalar...

Öte yandan, Davutoğlu “Sen ben yok Türkiye var” dediğinde de insanın aklına “Peki hangi Türkiye?  Yeni Türkiye mi Eski Türkiye mi?” sorusu geliyor ister istemez. Seçmenlerin en az % 60’ının “Yeni” ve “Eski” Türkiye biçiminde sözde bir ayrımın üzerinden kutuplaştırıcı politikalar ürettiğine inandığı AKP, 1 Kasım kampanyasında “Yeni Türkiye”yi unutmaya hazır bir görünüm sergilemek istiyor, ama, bir kez daha samimiyet duvarına tosluyor.

Davutoğlu’nun bu kampanyadaki en önemli sorunu, kendisine oy veren seçmenlerinin bile inanmadığı sözler ve pozisyonlarla kampanya yürütmeye çalışmasıdır. Kendine ait, kendini ve yapacaklarını tarif edebilen ve 1 Kasım seçiminin yapılma gerekçesini samimiyetle savunabilen bir fikrinin olmamasıdır.

O nedenle kampanyasında, tek ve güçlü bir ana fikir yerine, hemen her şey var. O nedenle her gün bir başka lider profili sergiliyor ve ne yapacağını bilemiyor.

O nedenle de, 7 Haziran CHP Seçim Bildirgesi'ndeki taktik vaatlerin bir bölümünü kopyalama yoluna gitti.

Özetle Davutoğlu, ülkeyi Erdoğan değil de kendisi “yönetiyormuş gibi” yapmaya dayalı bir kampanya yönetiyor… Bugünün verili siyasi ortamında tek başına bu fikir bile işe yarayacak gibi görünebilirdi ama, Davutoğlu’nun bu fikrin samimiyetine inanacak seçmen bulması dahi zor.

1 Kasım akşamı Davutoğlu’nun göreceği muhtemel fotoğraf

Türkiye seçim tarihi, seçmen davranışları ve seçmenlerin tarihi anlardaki demokratik refleksleri hakkında azıcık fikir sahibi olan herkes, Davutoğlu’nun bu seçimden zaferle çıkmasının imkansız olduğunu tahmin edebilir. Bunun için veriye bile gerek yok..

Bir lider; bırakın sağlam ve güçlü bir fikri, liderlik yaptığı kısa dönemde kendi kararlarını vermekten uzak olduğuna dair oluşan algıyı tersine çevirememişse… Ekonomideki riskli gidişe karşı bir varlık gösterememişse… Dövizin artışını durduramamışsa… Ülkenin kan gölüne dönmesini engelleyememişse… Ülkenin en köklü sorunu olan Kürt sorununu Arap saçına çevirmişse… Dış politikada aldığı stratejik kararların hemen hepsinin battığı tescillenmişse… O liderin kazanmasını sağlam ve güçlü bir “fikir” bile sağlayamaz.

Belki, güvenlik politikalarına dayalı bir korkutma kampanyasına bel bağlayarak seçmen tarafından ödüllendirilmeyi  bekleyebilir…

Ama bir iktidar partisi korkutma kampanyasına ihtiyaç duyuyorsa, kazanmak için değil, mutlak yenilgiyi geciktirmek için uğraşıyor demektir.

Yarın: Peki ya muhalefet partileri?

Radikal, 29 Ekim 2015

12 Ekim 2015 Pazartesi

Katliam kurbanlarına devlet töreni


TV ekranlarından, “Kanlı Cumartesi” sonrası cenazelerini alan perişan durumdaki ailelerin, sevdiklerini ebedi yolculuğa uğurladıklarına ilişkin görüntüler seyrediyoruz. Birbirinden habersiz onlarca aile, yurdun dört bir köşesinde acıyla sevdiğini kara toprağa veriyor.

Bir tarafta bu acılı görüntüleri izliyorum. Diğer tarafta devlet yetkililerinin ve siyasilerin tutumlarına bakıyorum. Bir yurttaş olarak umudumu yitiriyorum. Canım acıyor.

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu acıları bir nebze paylaşmaya çalışıyor, cenazelere katılıyorlar ama ne Cumhurbaşkanı, ne Başbakan, ne bakanlar cenazelere sahip çıkıyor. 

Dahası, Türkiye tarihinin en alçak saldırısının olduğu noktaya, devleti temsilen tek bir görevli bile gidip acıları paylaşmaya, devletin mağdurların yanında olduğunu göstermeye yanaşmıyor. Devleti temsilen hiç bir üst düzey görevli ortada yok. Hatta ve hatta, Diyanet İşleri Başkanı bile…

PEKİ YA DEVLET TÖRENİ?

Bu ülke vatandaşlarının asıl perişanlığı budur. Sen bu ülkenin yurttaşı olarak, bu devlete her türlü vergini ver, en değerli yaşlarında askerlik görevini ifa et, senden oy istediklerinde git onları destekle ama barışçıl bir toplantıda bile can ve mal güvenliğini koruyamasınlar...

Devletin, Ankara Katliamı ile açılan yaraları bir nebze olsun sarabilmesi için sorumluları bulup cezalandırmanın yanı sıra yapması gereken birkaç görev var. Bunlar, hayatını kaybeden masum vatandaşlarını “Terör şehidi” kabul etmek, onların hatırasına bir “Devlet Töreni” düzenlemek ve tazminattır.

Tazminat konusunu yarına ayrıntılı şekilde yazacağım. Ama, hemen bugün bu ülkeyi yönetenlerin yapmaları gereken en acil görev kısa sürede bir devlet törenine karar vermektir. Cumhurbaşkanı ve başbakan bunu düşünemiyorsa, muhalefet partileri düşünmeli ve önermelidir.

Ülke tarihinin gördüğü en büyük terör olayının kurbanlarına karşı yapılacak bu tür bir tören, sadece acıları azaltmakla kalmaz, ülkenin birliğine de hizmet eder.

BAŞKA ÜLKELER TERÖR MAĞDURLARI İÇİN NE YAPIYOR?

Avrupa’nın en büyük terör olaylarından biri olan 11 Mart 2004 Madrid bombalı saldırılarında 200’e yakın kişi ölmüştü. Ulusal yas ilan edildi ve iki hafta sonra 24 Mart 2004’te ölenler için bir devlet töreni düzenlendi. Fransa Cumhurbaşkanı, Alman ve İngiltere başbakanları, ABD Dışişleri bakanı ve pek çok kral, devlet başkanı ve başbakanın yanı sıra dönemin Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener ve Devlet Bakanı Beşir Atalay da oradaydı.  ( http://www.zaman.com.tr/dunya_ispanyada-teror-kurbanlari-icin-devlet-toreni-basladi_29675.html )


Benzeri bir devlet töreni 7 Temmuz 2005 günü  bir dizi bombalı saldırıda ölen 52 kişi için de Londra’da düzenlendi.

Terör saldırılarında ölenlerin “Devlet töreni” ile anılması ve devlet adına özür dilenmesi pek ala mümkün. Devletler uzak geçmişlerinde yaptıkları için olduğu kadar, gayet yakın dönemlerdeki suç ve ihmalleri için de özür diliyor ve terör mağdurlarını devlet töreniyle anıyor. Örneğin 23 Şubat 2012’de Almanya bir Neonazi örgütünün 2000 – 2007 yılları arasında öldürdüğü 8’i Türk 10 kişi için başkent Berlin’de devlet töreni düzenledi. 

Başbakan Angela Merkel konuşmasında kurbanların ailelerinden özür diledi. Dünyanın en güçlü ülkelerinden birinin başbakanı, yönettiği devletin doğrudan neden olmadığı ama, can güvenliğinden sorumlu olduğu yurttaşlarından, üstelik te göçmen yurttaşlarından özür diliyordu.

Bir devletin, ölen yurttaşlarını “devlet töreni” ile anması veya sonsuz yolculuklarına uğurlaması için ille bir terör olayının gerçekleşmesi de gerekmiyor. Bu yılın Nisan ayında, Almanya’nın Köln kentinde, bir ay önce Fransa'da meydana gelen uçak kazasında hayatını kaybeden 150 yolcu ve mürettebat anısına da bütün protokolün katıldığı bir devlet töreni gerçekleştirildi. 

Tabii devlet töreni düzenlemenin de bir yolu yordamı var. Devletin, vatandaşlarına eşit bir şekilde sahip çıktığı, insanların acılarını gerçekten paylaşmaya hazır olduğunu göstermesi gerekir. Terör mağdurları için yapılan devlet törenlerinin siyasi şov ve istismara, devletin kendi kendini aklama ve yüceltmesine dönüşmesi de kabul edilemez. Örneğin İngiltere’de 2005’teki terör saldırılarından sonra düzenlenen devlet töreni bu açıdan bir hayli eleştiri almış. (http://www.bbc.co.uk/turkish/pressreview/story/2005/11/051102_pressreview.shtml)

Amerika Birleşik Devletleri’nde 11 Eylül saldırılarından sonra kurbanları anmak adına düzenlenen devlet töreninin büyüklüğü, o törene katılan dünya liderleri, sanatçılar vb. hepsi hafızamızda. Yine Boston’daki saldırıdan sonra düzenlenen devlet törenlerinin görüntüleri de aklımızda.

Yine Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun ülkemizi temsilen bizzat katıldığı Paris’te yaşanan Charlie Hebdo saldırı sonrası Fransa’nın düzenlediği ve onlarca ülke devlet ve hükümet başkanının katıldığı devlet töreninin fotoğrafları hepimizin zihninde tap taze.

DEVLET DEVLETLİĞİNİ GÖSTERSİN

Bu devleti yöneten siyasi liderlere sesleniyorum: Acaba buna benzer bir saldırı kendi partinizin düzenlediği bir mitingde meydana gelseydi ne yapardınız? Veya size yakın sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği bir mitingde bunca can kaybı yaşansaydı, yine cenazelerin sessizce ve ortada devlet yokmuş görüntüsü içinde  gömülmesine  razı olur muydunuz? 

Yoksa, Diyanet İşleri Başkanı dahil tüm devlet zevatı acıların paylaşılmasına katkıda bulunur muydu?

Kararınız, yurttaş cenazelerini dahi ayırıp ayırmadığınız konusunda sizleri daha iyi anlamamıza yardım edecek.


Radikal, 13 Ekim 2015

28 Ağustos 2015 Cuma

AKP ile “normal” koalisyon mümkün mü?

AKP ile CHP arasında bir ayı bulan görüşmeler Pazartesi akşam saatleri itibariyle nihayet konuşmaya değer bir noktaya geldi. Ülkenin kaotik gidişatına çözüm olabilecek en önemli alternatif olarak algılanan AKP- CHP koalisyon seçeneğinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini Cuma akşamı net olarak göreceğiz.

Görüşmeler devam eder ve zayıf bir ihtimal gibi görünse de koalisyon kurulabilirse, bu koalisyon “normal” bir koalisyon olabilir mi? Bir başka anlatımla gireceği onca riske karşın CHP, bu koalisyondan ülke, demokrasi ve kendi lehine sonuçlar üretebilir mi?

AKP – CHP koalisyonunun işleyen, dünyada örneklerini gördüğümüz “normal”  bir koalisyon olabilmesi için her şeyden önce AKP’nin yeniden “normal” bir parti olmaya karar vermesi gerekir.  

Evet, 7 Haziran seçimlerinin birinci partisidir, yüzde 40,5 oy almıştır ama AKP, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu 10 Ağustos 2014’ten bu yana normal bir parti değildir. 
  
Bir partinin bütün üyeleri, genel başkanlarının, - üstelik aynı zamanda başbakan olduğu halde -  partinin gerçek lideri olmadığına inanıyorsa…. 

Bir partiyi gerçekte yöneten kişinin resmen o partiyle hiçbir ilişkisi yok ise…  

Bir partiyi fiilen yöneten kişinin, o partiyle ilişkili olması bir Anayasal suç oluşturuyorsa…

O parti “normal” bir parti değildir. O parti içerisinde geçici bir durum söz konusudur ve bu sürdürülebilir bir durum değildir. Eninde sonunda istikrarlı bir dengeye kavuşmak durumundadır, yoksa o parti yok olur gider.

AKP, kendi içindeki ikiliği aşarak istikrarlı bir iç yapıya kavuşma imkanı olarak Başkanlık rejimine bel bağlamıştı ve 7 Haziran seçimlerine bu açıdan yaklaştı. Ancak Erdoğan’a göre tasarlanmış “Başkanlık rejimi” vaadi seçmenden onay almadı. 

AKP artık 10 Ağustos 2014’ten bu yana içinde bulunduğu anormal durumu başkanlık sistemiyle aşamayacağını anlamak ve “normalleşmek” zorundadır. AKP açısından “normalleşme”, partinin yalnızca seçilmiş yetkili organları tarafından yönetilmesini kabullenmek demektir. Bu kadar basit.

Erdoğan’sız bir AKP’nin olamayacağına inanan AKP’lilerin 7 Haziran’dan sonra önlerinde tek bir seçenek kalmıştır: Erdoğan’ı, Çankaya’dan inerek partinin başına geçmeye ikna etmek. Erdoğan ile AKP genel başkanı arasındaki ilişkinin son bir yıldır olduğu gibi devam edebilmesi gerçek bir parlamenter demokraside mümkün değildir. Seçmen 7 Haziran’da AKP’ye “parlamenter demokrasiyi değiştiremezsin” dediğine göre, AKP’nin önünde tek bir seçenek kalıyor: Kendini değiştirmek ve Erdoğan vesayeti altında yönetilmekten çıkarak “normal” bir parti haline gelmek. Aksi takdirde Erdoğan’ın 7 Haziran’da olduğu gibi AKP’ye yeni maliyetleri söz konusu olacaktır.

AKP’nin “normalleşmesi” meselesi sadece bir Davutoğlu – Erdoğan meselesi değildir. Davutoğlu değil de örneğin Sümeyye Erdoğan Başbakan olsa da sonuç değişmez. Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki ilişkileri demokratik kural ve teamüller çerçevesinde yürütemeyen her parti, hem sistemi aşındırır, hem de kendisi aşınır ve sonuçta kaybeder.

Örnek olarak verdim ama, eğer AKP’liler arasında Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı, Sümeyye Erdoğan’ın Başbakan olduğu bir düzeni hayal edenler var ise onlara Fransız Ulusal Cephe Partisi’nin onursal başkanı Jean Marine Le Pen ile kızı, partinin mevcut genel başkanı Marine Le Pen arasındaki ilişkiden ders almalarını öneririm.

Mayıs 2015’te, Ulusal Cephe Partisi genel başkanı Marine Le Pen, partinin onursal başkanı ve aynı zamanda babası olan Jean-Marie Le Pen hakkında medyaya şöyle bir açıklama yaptı: “O artık parti adına konuşmamalı. Onun önerileri artık partiyi bağlamayacak. Yönetimde olmadığı partinin hala varlığını sürdürmesine ve gücünü artırmasına maalesef tahammül edemiyor. Partiye oy verenlerin görüşlerine artık saygı göstermesi gerekir.”  

Benzeri bir örnek Tayland’da da yaşandı. Tayland’ın ilk kadın başbakanı Yingluck Shinawatra Mayıs 2011’de ağabeyi Thaksin Shinawatra’ın kurduğu partiden başbakan seçilmişti. Ama, görevini kötüye kullandığı için askeri darbeyle görevinden uzaklaştırılmış olan ve Dubai’de kaçak yaşayan ağabeyinin 2011 - 2014 boyunca partiyi ve ülkeyi dışardan yönetmesine ses çıkaramadı. Gerçek bir başbakan gibi davranamadı. Öz abisinin kanun dışı taleplerine karşı koyamadı. Sonunda ülkede olaylar patlak verdi ve Mayıs 2014’te Anayasa Mahkemesi tarafından görevinden alındı. Bugün Yingluck’ın elinde ne başbakanlık koltuğu kaldı, ne de parti…

Bu örnekler de gördüğümüz gibi, davulun ve tokmağın başka ellerde olmasına dayalı bir sistem, sistem değildir ve uzun vadeli yürümesi de imkansızdır. İmkansızdır, çünkü eşyanın ve siyasetin tabiatına aykırıdır.

AKP ile koalisyon yapmak için son derece öz verili bir tutum sergileyen ve aslında pek çok şeyi riske eden CHP’nin de her şeyden önce hangi AKP ile koalisyon yapmakta olduğu konusunda kafasının net olması şarttır. Söğütözü’nden, parti genel merkezinden yönetilen AKP mi, Beştepe’den Saray’dan yönetilen AKP mi?  Çünkü Kılıçdaroğlu’nun daha sonra seçmene dönüp, “Ben Davutoğlu ile koalisyon yaptığımı sanıyordum, meğer Erdoğan ile yapmışım” deme hakkı ve lüksü yoktur.

Cuma akşamından itibaren görüşmelerin devam edebilme ihtimali ortaya çıkarsa, belki de CHP yönetiminin daha önce ilan ettiği 14 ilkeden “Cumhurbaşkanı anayasal sınırlar içine çekilmelidir” şeklindeki ilkenin Erdoğan’a siyasi husumetten kaynaklanmadığını, bu ilkenin aslında en çok AKP’nin “normalleşebilmesi” için gerekli olduğunu muhatabına anlatabilmesi gerekir. Tabi muhatabının dinleme gücü varsa.

Radikal, 12 Ağustos 2015

14 Haziran 2015 Pazar

AKP neden kaybetti?

Her seçim gelecek için bir referandumdur. Her seçimin karakteri farklıdır. Her seçimde toplumsal ana ihtiyaçlardan biri daha baskın hale gelir. Her seçimde zamanın ruhu başkadır. Ve her seçimde toplumsal umutlar ve korkular biçim değiştirir. Siyasi kadroların asıl görevi, seçimler öncesi toplumsal fotoğrafı doğru anlamak ve beklentiye uygun strateji geliştirmektir.
7 Haziran genel seçimleri bu anlamda ekonominin geleceğinin değil, rejimin geleceğinin oylanacağı bir seçim olmaya doğru gidiyordu. 13 yıllık iktidarının sonunda AKP hükümetlerinin ekonomik performansı, on bin dolarlık bir ortalama kişisel gelire gelip takılmış, AKP kadroları daha ileri hamle yapma kapasitesini yitirmişti. 
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ GERÇEKLİKTEN UZAKLAŞTI
Ahmet Davutoğlu’nun dışişlerinde “Sıfır Sorun” söylemiyle başlangıçta yarattığı olumlu etki, bir müddet sonra “Yeni Osmanlıcılık” iddiasına doğru evrilince, hem içeride hem de dışarıda işler arap saçına dönmeye başladı. 2011 seçimlerinde elde edilen mutlak güçten sonra AKP, gerçeklikten uzaklaşmaya başladı.
Gezi Protestoları ve 17-25 Aralık soruşturmaları AKP cenahında öylesine kalıcı hasarlar yarattı ki, durumdan kurtulmak için içi boş “Yeni Türkiye” kavramı icat edildi. Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilince “Yeni Türkiye” diye pazarlanan kavramın “Türk tipi başkanlıktan” ibaret olduğu ortaya çıktı.
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ DÜŞMANLAŞTIRMA STRATEJİSİNDE MAKULU AŞTI
Seçim kazanmak istiyorsanız, seçmeni, diğer partilerin siyasi rakipleriniz  değil düşmanlarınız olduğuna inandırmak bir süre işinize yarayabilir. Siyasetin ve siyasi iletişimin dünya tarihi bu tür “düşmanlara” karşı yürütülen ve sonuç almış kampanyalarla doludur.
Karşınızda rakipleriniz varsa ortada bir “yarış” var demektir. Rakipleri yenmek için yapabileceklerinizin normal demokrasilerde ve normal seçim süreçlerinde sınırları vardır. Yarışın kurallarına uymanız gerekir örneğin…
Ama karşıda rakipler değil de “düşmanlar” varsa… O zaman bir “yarış” değil bir “savaş” var demektir… Ve savaşı kazanmak için yapılabileceklerinizin sınırları, çok genişler. AKP son üç seçimde siyasi rakiplerle değil, iç ve dış düşmanlarla savaşmakta olduğuna seçmeni inandırmaya dayalı kampanyalar yürüttü. 7 Haziran’a gelinceye kadar bu stratejiden oldukça da faydalandı. 
Ancak iktidardaysanız, karşınızda düşmanlar olduğunu söyleyerek geçirebileceğiniz süre sınırlıdır. Size inananlar makul bir sürenin sonunda sizden o düşmanları yenmenizi  ve savaşı bitirip memlekete huzuru getirmenizi bekler. İktidar olmanın gereği budur çünkü.
AKP işte bu makul süreyi aştı. Ne yalancı çoban hikayesini hatırlatan bir şekilde “düşman düşman” diye bağırması bitti… Ne de o hayali düşmanları yenebildi.  AKP düşmanları yenemediği gibi, düşman sayısını da, komplolarını da şevkle artırmaya devam etti. O kadar ki, herhangi bir olayda AKP’ye karşı bir “düşman komplosu” bulup çıkararak “Erdoğan’ın iltifatına mazhar olmak” havuz medyası yazarları arasında, kariyer planlamasının bir parçası haline gelmişti. İşler öylesine çığırından çıktı ki, yaşanan bayağılıklar, bütünüyle mizahın ve psikolojinin bir konusu haline geldi. 
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ LİDERİ KONUSUNDA KAFASI KARIŞTI
Ancak AKP’nin propaganda mekanizmasını yönetenler Erdoğan merkezli “düşünmeye” o kadar alışmıştı ki, bu durumu fark etmediler bile. AKP iktidarını değil “reis”lerini, “patron”larını ultra yetkilerle donanmış başkan yaptırmayı hedefleyen bir stratejiye hapsoldular. Bunun için en iyi bildikleri şeye - aslında tek bildikleri şeye - Erdoğan’ın karizmasını öne çıkarmaya sarıldılar. Ve Erdoğan “sahaya” indi.
Aslında sahaya inmek zorunda kaldı. Çünkü Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” şeklindeki tek cümlelik stratejik hamlesi, tüm AKP kadrolarının ve bizzatihi Erdoğan’ın kendisinin kimyasını bozdu. AKP kampanyası o tarihten sonra darmadağın oldu.
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ MESAJ KARMAŞASI YARATTI
Böylece AKP kampanyası iki koldan ilerlemeye başladı. Bir yandan “kutsal davanın kutsal kahramanı” Erdoğan “düşmanlarla” çarpışıyor; bir yandan da Davutoğlu “bir şeyler” söylüyordu. Davutoğlu, kelimenin tam anlamıyla “bir şeyler” söylüyordu. Çünkü, AKP kampanyası Davutoğlu’nun nasıl konumlandırılacağına, temel olarak ne diyeceğine karar verilemeden hazırlanmış gibi duruyordu. Olan tam bir mesaj keşmekeşi, amacı ve hedefi belirsiz bir iletişim bombardımanıydı.
Davutoğlu kampanyası “Onlar konuşur, Ak Parti Yapar” diyordu, “Milletin kararı, istikrarın devamı” diyordu, “Canım Türkiyem” diyordu, “Var mısın Türkiye” diyordu, “Yeni Türkiye yolunda ikinci yarı başlıyor” diyordu, dedikçe diyordu… 
Artık neyi niçin dediklerini kendileri bile fark edemez oldular. Örneğin Davutoğlu’na bir yer bulabilmek adına; “Yeni Türkiye” söylemi, AKP’nin reformlarıyla ve icraatlarıyla gerçekleştirdiği bir dönüşümün adı olmaktan çıkarıldı, giderek uzaklaşan bir hedef haline getirildi.
Meğer AKP aslında “Yeni Türkiye’yi” kurmamıştı da Yeni Türkiye’ye giden yolda birinci yarıyı tamamlamıştı. Daha bu işin ikinci yarısı vardı. Belki de yoktu. Çünkü  örneğin AKP’nin Davutoğlu kampanyası  bir yandan “Yeni Türkiye yolunda ikinci yarı başlıyor” derken bir yandan da kampanyanın son filmi  “Biz birlikte Türkiye’yiz, Yeni Türkiye’ye selam olsun” diyerek bizlerin aslında Yeni Türkiye olduğumuzu söylüyordu. 
Bu arada Erdoğan’ı “Yeni Türkiye’nin kurucusu” olarak selamlayan, Aktroller olarak bilinen sosyal medya organizasyonuna “Yeni Türkiye Dijital Ofisi” adını veren AK Parti kadrolarına “Yeni Türkiye”nin henüz kurulmadığı, daha ilk yarıda olduğumuzu söylemeye belli ki  fırsat bulunamamıştı.
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ PSİKOLOJİK VE AHLAKİ ÜSTÜNLÜĞÜ YİTİRDİ

Netice itibariyle AKP’nin 2015 kampanyası Erdoğan ve Davutoğlu kampanyaları olarak iki koldan yürüdü. Davutoğlu kampanyası, Davutoğlu’nun liderliği gibi, kendine özgü bir karaktere sahip olmaktan uzak, ne olduğu belirsiz bir mesaj yığınıydı. Bu nedenle dikkate değer bir etki yaratamadı. 

Erdoğan kampanyası ise seçmene “bildiğimiz Erdoğan”ı; bir türlü yetinmeyen, hep daha fazlasını isteyen, her hak talebine ve her farklı sese bağıran çağıran, hiç bir makamda huzur bulmayan ve huzur vermeyen Erdoğan’ı bir kez daha göstermekten ibaretti. Ama seçmenin önemli bir bölümünün aynı filmi tekrar tekrar görmeye tahammülü artık kalmamıştı.  

Üstelik, her iki kampanyada da aynı şiddet tonu, aynı sertlik ve nobran üslup birden hakim olunca, seçmen Erdoğan’ın hem başkan, hem cumhurbaşkanı, hem başbakan olmak isteyen ruh halinin gelecekte nerelere mal olabileceğini gördü. Seçmen hem Erdoğan’ın hem de Davutoğlu’nun, ülkenin geleceği ile gerçekten ilgilenmediğini, asıl konunun başkanlık talebinden ibaret olduğunu net olarak anladı.

AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ HESAP VERMEYE YANAŞMADI

Partiler, çekirdek seçmenleriyle aralarında oluşturdukları bir mutabakatın üzerinde yükselirler. AKP son yıllarda bu mutabakatı sarsan, çekirdek seçmenlerinin canını sıkan şeyler yaptı. Bunların başında yolsuzlukla meselesi geliyordu. AKP yönetiminin yolsuzluk konusundaki tutumunun, AKP’lileri de rahatsız eden bir boyuta geldiği pek çok araştırmada açıkça ortaya çıkıyordu. Seçmen 30 Mart’ta geçici olarak AKP’yi korumuştu ama, iddiaların asılsızlığına asla ikna olmamıştı.

Ayrıca Soma, İşçi kazaları, Gezi olayları gibi toplumsal kırılma anlarının sorumlularını bile yargıdan kaçırma… Yargıyı ve idari yapıyı tahrip ederek, ülkeyi bir aşiret devletine çevirme… Sayıştay raporlarını işlevsizleştirme ve kamu harcamalarının Meclis denetiminden kaçırılması… Çözüm meselesini sadece istihbarat örgütüne havale eden yaklaşımlar… Kürtleri siyasi kadrolarını çözüm sürecinde oyalama, Dolmabahçe mutabakatı bir haftada yok sayma… Muhafazakar Kürt seçmeni Kürtçe Kuran meali ile oyalama gibi taktikler… Saray ve sarayla ortaya çıkan lüks - şatafat, Diyanet İşleri Başkanı’na Mercedes makam aracı…

SONUÇ: “YENİ OSMANLICILIK” HAYALİNE SEÇMENDEN OSMANLI TOKATI
Tüm bunlar AKP’nin kaybetmesinin diğer önemli nedenleri oldu. Seçmen
7 Haziran’da gerçeklikten uzaklaşan, uzaklaştıkça topluma “Yeni Osmanlıcılık” ve hatta “Osmanlıca dili” gibi projeler dayatan ve “Başkanlık ta başkanlık” diye tutturan gidişata muazzam bir Osmanlı tokatı savurdu. AKP tarihinde ilk kez tüm illerde oy kaybetti.

AKP ve Erdoğan 7 Haziran’da alınan sonucun geçici olduğunu düşünürse, bu günleri bile mumla arayacak noktaya gelecektir.

Radikal, 11 Haziran 2015