Necati Özkan ve Seçim Zamanı

Thaksin Shinawatra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Thaksin Shinawatra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2015 Cuma

AKP ile “normal” koalisyon mümkün mü?

AKP ile CHP arasında bir ayı bulan görüşmeler Pazartesi akşam saatleri itibariyle nihayet konuşmaya değer bir noktaya geldi. Ülkenin kaotik gidişatına çözüm olabilecek en önemli alternatif olarak algılanan AKP- CHP koalisyon seçeneğinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini Cuma akşamı net olarak göreceğiz.

Görüşmeler devam eder ve zayıf bir ihtimal gibi görünse de koalisyon kurulabilirse, bu koalisyon “normal” bir koalisyon olabilir mi? Bir başka anlatımla gireceği onca riske karşın CHP, bu koalisyondan ülke, demokrasi ve kendi lehine sonuçlar üretebilir mi?

AKP – CHP koalisyonunun işleyen, dünyada örneklerini gördüğümüz “normal”  bir koalisyon olabilmesi için her şeyden önce AKP’nin yeniden “normal” bir parti olmaya karar vermesi gerekir.  

Evet, 7 Haziran seçimlerinin birinci partisidir, yüzde 40,5 oy almıştır ama AKP, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu 10 Ağustos 2014’ten bu yana normal bir parti değildir. 
  
Bir partinin bütün üyeleri, genel başkanlarının, - üstelik aynı zamanda başbakan olduğu halde -  partinin gerçek lideri olmadığına inanıyorsa…. 

Bir partiyi gerçekte yöneten kişinin resmen o partiyle hiçbir ilişkisi yok ise…  

Bir partiyi fiilen yöneten kişinin, o partiyle ilişkili olması bir Anayasal suç oluşturuyorsa…

O parti “normal” bir parti değildir. O parti içerisinde geçici bir durum söz konusudur ve bu sürdürülebilir bir durum değildir. Eninde sonunda istikrarlı bir dengeye kavuşmak durumundadır, yoksa o parti yok olur gider.

AKP, kendi içindeki ikiliği aşarak istikrarlı bir iç yapıya kavuşma imkanı olarak Başkanlık rejimine bel bağlamıştı ve 7 Haziran seçimlerine bu açıdan yaklaştı. Ancak Erdoğan’a göre tasarlanmış “Başkanlık rejimi” vaadi seçmenden onay almadı. 

AKP artık 10 Ağustos 2014’ten bu yana içinde bulunduğu anormal durumu başkanlık sistemiyle aşamayacağını anlamak ve “normalleşmek” zorundadır. AKP açısından “normalleşme”, partinin yalnızca seçilmiş yetkili organları tarafından yönetilmesini kabullenmek demektir. Bu kadar basit.

Erdoğan’sız bir AKP’nin olamayacağına inanan AKP’lilerin 7 Haziran’dan sonra önlerinde tek bir seçenek kalmıştır: Erdoğan’ı, Çankaya’dan inerek partinin başına geçmeye ikna etmek. Erdoğan ile AKP genel başkanı arasındaki ilişkinin son bir yıldır olduğu gibi devam edebilmesi gerçek bir parlamenter demokraside mümkün değildir. Seçmen 7 Haziran’da AKP’ye “parlamenter demokrasiyi değiştiremezsin” dediğine göre, AKP’nin önünde tek bir seçenek kalıyor: Kendini değiştirmek ve Erdoğan vesayeti altında yönetilmekten çıkarak “normal” bir parti haline gelmek. Aksi takdirde Erdoğan’ın 7 Haziran’da olduğu gibi AKP’ye yeni maliyetleri söz konusu olacaktır.

AKP’nin “normalleşmesi” meselesi sadece bir Davutoğlu – Erdoğan meselesi değildir. Davutoğlu değil de örneğin Sümeyye Erdoğan Başbakan olsa da sonuç değişmez. Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki ilişkileri demokratik kural ve teamüller çerçevesinde yürütemeyen her parti, hem sistemi aşındırır, hem de kendisi aşınır ve sonuçta kaybeder.

Örnek olarak verdim ama, eğer AKP’liler arasında Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı, Sümeyye Erdoğan’ın Başbakan olduğu bir düzeni hayal edenler var ise onlara Fransız Ulusal Cephe Partisi’nin onursal başkanı Jean Marine Le Pen ile kızı, partinin mevcut genel başkanı Marine Le Pen arasındaki ilişkiden ders almalarını öneririm.

Mayıs 2015’te, Ulusal Cephe Partisi genel başkanı Marine Le Pen, partinin onursal başkanı ve aynı zamanda babası olan Jean-Marie Le Pen hakkında medyaya şöyle bir açıklama yaptı: “O artık parti adına konuşmamalı. Onun önerileri artık partiyi bağlamayacak. Yönetimde olmadığı partinin hala varlığını sürdürmesine ve gücünü artırmasına maalesef tahammül edemiyor. Partiye oy verenlerin görüşlerine artık saygı göstermesi gerekir.”  

Benzeri bir örnek Tayland’da da yaşandı. Tayland’ın ilk kadın başbakanı Yingluck Shinawatra Mayıs 2011’de ağabeyi Thaksin Shinawatra’ın kurduğu partiden başbakan seçilmişti. Ama, görevini kötüye kullandığı için askeri darbeyle görevinden uzaklaştırılmış olan ve Dubai’de kaçak yaşayan ağabeyinin 2011 - 2014 boyunca partiyi ve ülkeyi dışardan yönetmesine ses çıkaramadı. Gerçek bir başbakan gibi davranamadı. Öz abisinin kanun dışı taleplerine karşı koyamadı. Sonunda ülkede olaylar patlak verdi ve Mayıs 2014’te Anayasa Mahkemesi tarafından görevinden alındı. Bugün Yingluck’ın elinde ne başbakanlık koltuğu kaldı, ne de parti…

Bu örnekler de gördüğümüz gibi, davulun ve tokmağın başka ellerde olmasına dayalı bir sistem, sistem değildir ve uzun vadeli yürümesi de imkansızdır. İmkansızdır, çünkü eşyanın ve siyasetin tabiatına aykırıdır.

AKP ile koalisyon yapmak için son derece öz verili bir tutum sergileyen ve aslında pek çok şeyi riske eden CHP’nin de her şeyden önce hangi AKP ile koalisyon yapmakta olduğu konusunda kafasının net olması şarttır. Söğütözü’nden, parti genel merkezinden yönetilen AKP mi, Beştepe’den Saray’dan yönetilen AKP mi?  Çünkü Kılıçdaroğlu’nun daha sonra seçmene dönüp, “Ben Davutoğlu ile koalisyon yaptığımı sanıyordum, meğer Erdoğan ile yapmışım” deme hakkı ve lüksü yoktur.

Cuma akşamından itibaren görüşmelerin devam edebilme ihtimali ortaya çıkarsa, belki de CHP yönetiminin daha önce ilan ettiği 14 ilkeden “Cumhurbaşkanı anayasal sınırlar içine çekilmelidir” şeklindeki ilkenin Erdoğan’a siyasi husumetten kaynaklanmadığını, bu ilkenin aslında en çok AKP’nin “normalleşebilmesi” için gerekli olduğunu muhatabına anlatabilmesi gerekir. Tabi muhatabının dinleme gücü varsa.

Radikal, 12 Ağustos 2015

10 Temmuz 2011 Pazar

Tayland’ın ilk kadın başbakanı

Geçtiğimiz Pazar günü, Tayland’da genel seçimlerden muhalif Pheu Tai (Tai’ler İçin) Partisi tek başına iktidar olacak bir zaferle çıktı.

Liderliğini 41 yaşındaki bir iş kadını olan Yingluck Shinawatra’nın yaptığı Pheu Tai Partisi, 500 sandalyeli parlamentoda 265 koltuğun sahibi oldu.

3 Temmuz Genel Seçimleri ile, Tayland demokrasi tarihinde ikinci kez bir siyasi parti tek başına iktidar oldu. Aslında Tayland siyaseti çok parçalı. Bir koalisyonlar ülkesi olarak biliniyor. Bu seçimle birlikte Tayland tarihinde ilk kez bir kadın başbakanlık koltuğuna oturdu.

Türkiye ve Tayland…

Tayland pek çok konuda Türkiye’yi andırıyor. Siyaset bizdeki gibi gerilimli. Bizdeki gibi siyaset denince akla, siyaset sayesinde zenginleşen siyasetçiler geliyor. Toplum siyaset yüzünden bizdeki gibi kutuplara ayrılmış. Ve Tayland’da da bizdeki gibi sık sık partiler kapatılıyor; askeri darbeler yaşanıyor.

Geçen hafta Başbakan seçilen Yingluck Shinawatra, siyasete bir kaç ay önce girdi. Çünkü Shinawatra soyadı Tayland seçmeni için çok tanıdık.

Siyaset ve Shinawatra Ailesi

Yingluck Shinawatra’nın babası da, eski bir siyasetçi. Eski bakan, eski milletvekili. Shinawatra ailesi en az 50 yıldır ülkenin zengin ailelerinden biri.

Yingluck’ın abisi Thaksin Shinawatra güçlü bir işadamı ve 2001- 2006 arası ülkenin başbakanıydı. Abi Thaksin 2006’da başbakan olarak yurtdışında bir resmi gezideyken, “siyaseti kişisel zenginliğini artırmak için kullandığı iddiasıyla” askeri darbe ile görevden uzaklaştırılmıştı.

Thaksin Shinawatra’nın partisi Tai Rak Tai (Tai’ler Tai’leri Sever) kapatılmıştı. Ayrıca, Thaksin seçimlere hile karıştırmak suçlamasından 2 yıla mahkum edilmişti. Thaksin Shinawatra o gün bugündür Tayland’a giremiyor. Ama halk hala onun ülkeye dönmesini bekliyor.

Bununla birlikte, Thaksin Shinawatra, 2008’de yeni bir siyasi parti kurdurdu. Fakat o parti de (aynen bizdeki gibi) yüksek mahkeme tarafından kısa sürede kapatıldı. Bunun üzerine Thaksin, Pheu Tai Partisi’ni kurdurdu. Özetle, 3 Temmuz seçimlerinin galibi olan Pheu Tai Partisi, Thaksin’in kurduğu üçüncü parti.

Yingluck Shinawatra Nasıl Kazandı?

2006’daki askeri darbeden sonra, ordu yeniden sivil yönetime izin verdi. Ama, 2008-2010 arası Tayland şiddet
in yükseldiği bir ülkeye dönüştü.

Örneğin, 2010 yılında hükümet karşıtı protestolara ordu müdahale etti. Olaylarda 90 kişi öldürüldü, 50’den fazla kişi kayboldu ve 2.100 kişi yaralandı.

İşte, Tayland bu trajedilerden kısa bir sure sonra yeniden özgür seçimlere gitmiş oldu.

Yingluck Kampanyasında strateji olarak ulusal uzlaşma vaadini kullandı. Bağımsız “Hakikat Komisyonu” ve “Tayland Uzlaşma Komisyonu” kuracağını vaadetti.

Yingluck, seçim kampanyasında (aynen bizdeki gibi) bir Tayland 2020 Vizyonu tanımladı. Bu vizyona uyumlu ekonomik vaadleri sıraladı. Örneğin, 2020’de yoksulluk sona erecek. Şirketlerden alınan vergiler 2013’e kadar % 30’lara kadar indirilecek. Günlük asgari ücret 300 bahta, üniversite mezunlarının asgari ücreti ayda minimum 15.000 bahta yükseltilecek. Çiftçiler mikro kredilerle desteklenecek, vs vs…

Yingluck Shinawatra (yine aynen bizdeki gibi), her ilkokul öğrencisine ücretsiz internet erişimli TABLET BİLGİSAYAR dağıtacağını ve bilgisayarlı eğitime geçeceğini vaadetti.

Yingluck'un vaadlerine seçmen inandı çünkü, kendisi abisinin kurduğu ve sahibi olduğu Tayland'ın en büyük GSM operatöründe CEO olarak görev yapmıştı. Bu görevi sırasında şirketi muazzam şekilde büyütmüş ve yabancılara 2.1 milyar dolara satmayı başarmıştı. Yani, hem teknolojiyi, hem ekonomiyi iyi bilen, kendisini kanıtlamış bir iş kadınıydı.

Dünyanın diğer demokrasilerinde olduğu gibi, seçmen hem uzlaşmaya, hem de umuda oy verdi; Yingluck’a abisinden sonraki en büyük seçim galibiyetini armağan etti.

Yingluck her ne kadar abisine özel bir af yasası çıkarmayacağını söylese de, Thaksin Shinawatra şimdi Tayland’a dönebilmek için Dubai’de gün sayıyor.