Necati Özkan ve Seçim Zamanı

7 Haziran 2015 Genel Seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Haziran 2015 Genel Seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2015 Çarşamba

“Belki yavaş yürüyoruz ama asla geri adım atmıyoruz.”

2009 yerel seçimlerinden kısa bir süre önce, Ka-Der yönetim kurulu üyeleri “daha fazla kadının yerel yönetimlerde yer alabilmeleri için” bizden kampanya istediklerinde verdiğim tepkiyi hatırlıyorum: “Hangi siyasi düşünceden kadınları kastediyoruz?”

“Her siyasi düşünceden kadınları” şeklindeki cevaplarını anlamakta zorlandığımızda, Ka-Der’ciler bize ufak çaplı bir “Demokrasi ve temsiliyet” dersi vermişlerdi. Kadın erkek eşitliğinde Türkiye dünyada 125’inci sıradaydı. Ülke nüfusunun yüzde 51’i kadınlardan oluşuyordu ama meclisteki kadınların oranı sadece yüzde 8’di. Yerel yönetimlerdeki kadın oranı yüzde 2’yi bile bulmuyordu. 81 validen sadece biri kadındı. Ülkedeki gayrimenkullerin ancak yüzde 9’u kadınlara aitti, vs... Bu gidişatı değiştirmenin yegane yolu, parlamento ve yerel yönetimlere daha fazla kadının girmesini sağlamaktı. 

Ka-Der’in davasını haklı bulduk. Ve dernek için çalışmaya karar verdik. O tarihten bugüne birlikte çalışıyoruz. Yaptığımız kampanyaların tek bir hedefi var: “Siyasi eğilimlerine bakılmaksızın daha fazla kadının siyasette yer almasına yardım etmek. Bunun için sürdürülebilir bir baskı kurmak. Siyasi liderleri her seçimde biraz daha sıkıştırmak. Orta vadede yüzde 50 temsiliyet oranına erişmek”.
 
2009 Yerel Seçim Kampanyası
2009 yerel seçimlerinde, aday belirleme sürecinde ilk kampanyamızı lanse ettik. Hiç bir konuda anlaşamayan Baykal - Erdoğan- Bahçeli üçlüsünü kadın meselesinde sonuna kadar hemfikir olan üç kafadar gibi gösteren “sıfır bütçeli” “Üçümüz de aynı fikirdeyiz!”kampanyası TV kanallarında, gazetelerde ve internet sitelerinde yüzlerce kez haber konusu oldu. Tabii ki, liderler bu kampanyadan etkilenerek kadınlara adaylık kapılarını hemen açmadılar. Dahası, Devlet Bahçeli “kişilik haklarına saldırı” olduğu iddiasıyla dava yoluna gitti ama davayı kaybetti. Fakat kampanya iletişim anlamında hedefine ulaşmıştı. Kampanyanın ikinci ayağı üç liderin tercihlerini özetliyordu: “Üçümüz de erkekleri seçtik!”
2011 Genel seçimleri - "275 Kadın" kampanyası


2011 genel seçimlerinde Ka-Der yönetimi çıtayı yüzde 50’ye yükselttiğinde kampanyamız neredeyse kendiliğinden şekillenmişti:  “275 Kadın…” İş, eğlence, medya, sanat ve kültür dünyasından 10 ünlü kadını sözcü olarak kullandığımız bu ikinci kampanyada Gerçek demokrasi ve eşit temsil için 275 kadın” milletvekili istiyorduk. 

2011 Viral kampanya -Ya kadın olsaydın Tayyip Bey?
2011 Viral kampanya -Ya kadın olsaydın Kemal Bey? 
2011 Viral kampanya -Ya kadın olsaydın Devlet Bey?
Kampanyanın viral tarafında siyasi parti liderlerine dokunmayı ihmal etmedik! Viral kampanya olarak hazırladığımız görselleri sadece kendi kişisel blogumda yayınladım ve olanlar oldu: 3 görselin üçü birden medyada ve sosyal medyada 2-3 saat içinde çok hızla yayıldı, yılın en önemli “Buzz” hadiselerinden biri oldu. 2011 genel seçimlerinin sonunda Ka-Der kampanyasının da etkisiyle meclise 79 kadın milletvekili girdi.



Siyasi partilerin içinde aday belirleme süreçleri ile ilgili “adil demokratik rekabet yolu” açılmadığından 2014 yerel seçimlerinde hedef kitlemiz yine liderlerden ibaretti. Tek seçici konumundaki parti liderlerinin alnına post-it’leri yapıştırdık: “Kadın adayları unutma!”

7 Haziran 2015 genel seçimleri öncesinde Ka-Der yönetim kurulu “liderlerin kadınlar lehine pozitif ayrımcılık sözleri verdiklerini ama kendi kadın kotalarına bile uymadıklarını” bize anlattılar ve liderlerin kadın hareketinin sesini duymazdan gelen tavırlarını konu edinen bir kampanya talebinde bulundu. Kampanyamız böylece şekillendi: “Biz ne söylüyoruz, onlar ne anlıyor!”

7 Haziran seçimlerinin sonucunda meclisteki kadın milletvekili sayısı 98’e ulaştı. Psikolojik eşik diyebileceğimiz 100 rakamına dayandı. Bu sonuç kimine göre yetersiz, kimine göre bir başarı. Biz, Avrupa ve Amerika demokrasilerindeki kadın sayılarıyla kıyasladığımızda sonucun ne denli önemli bir başarı olduğunu görebiliyoruz. Kurulalı henüz yirminci yılı dolmadan, Ka-Der “275 kadın” milletvekiline erişmeyi amaçlayan nihai hedefinin yüzde 35’ine ulaşmış oldu.

Kader'in haklı mücadelesinin sonucu.

Ka-Der’in toplamda neredeyse sıfır bütçeyle elde ettiği bu muazzam başarı, haklı bir davaya tutkuyla inanmış çok az sayıda insanın bile neler başarabileceğinin Türkiye’deki ender örneklerdendir. Ka-der’in bu başarısına karınca kararınca katkıda bulunan bir ekibin lideri olarak, gelinen noktayı Abraham Lincoln’ün sözüyle izah etmek isterim: “Belki yavaş yürüyoruz ama asla geri adım atmıyoruz.”

MediaCat, Agustos 2015 sayısında yayınlanan yazıdan...

10 Temmuz 2015 Cuma

Erken seçimde AKP kazanmaz, kaybeder.

Seçim gecesinden beri "Saray" sık sık erken seçimden, yeniden seçimden bahsediyor. Oysa ki, 7 Haziran Genel Seçimlerinde seçmen çok net bir irade ortaya koymuştu. 7 Haziran'da seçmen Yeni Türkiye olarak formülize edilen "Başkanlık" rejimini istemediğini, "Parlamenter Demokratik Rejim" içinde uzlaşma aradığını, toplumsal barıştan yana olduğunu yüksek sesle haykırdı.

Gelinen noktada açıkça anlaşılıyor ki, başta Sn. Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP çevreleri bu iradeye kulak vermek istemiyor. O nedenle de bir müddet sonra koalisyon pazarlıklarının sonuç vermemesi gibi bir durumla karşı karşıya kalabiliriz.


Bizce erken seçimden AKP ve Saray lehine sonuç çıkması imkansız. Nedenlerini Çarşamba günü CNN TÜRK'te yayınlanan Her Şey programında Mirgün Cabas'a ifade ettik...

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Koalisyon pazarlıkları için 10 altın kural

7 Haziran Genel Seçimlerinin üzerinden tam bir ay geçti. Görünen o ki, Cumhurbaşkanı bu hafta artık hükümeti kurma görevini – eli pek varmasa da - nihayet verecek ve Türkiye bir koalisyon pazarlıkları sürecine girecek.  Biz de koalisyon görüşmelerine katılacak siyasi partilere bu süreçte yararlanabilecekleri etkili pazarlık ve müzakere tekniklerini hatırlatalım istedik. İşte başarı için 10 altın kural:

Koalisyon pazarlıkları başlıyor. 
1. Gerçekten ortaklık kurmak istiyor musunuz? Pazarlığa başlamadan önce koalisyon ortaklığına kesin kararlı olduğunuzdan emin olun. Eğer partinizin tabanı koalisyon fikrine hazır değilse pazarlığa hiç başlamayın. Ayrıca pazarlığa başlamadan önce muhatabınızın opsiyonları konusunda da emin olun. Sizinle değil de bir başka parti ile nerelere kadar pazarlık yapabileceğini ve neleri kabul edebileceğini iyice bir tartın. Başlamadan önce gerekli tüm kanalları kullanarak mümkün olduğunca bilgi toplayın, sürprizlerle karşılaşmayın.

2. Aşırı hevesli gözükmeyin.“Bu hükümette mutlaka yer almalıyız” diye yola çıkarsanız baştan kaybedersiniz. Pazarlık yaparken belli konu ve koltukları aşırı önemsediğiniz ortaya çıkarsa, elinizi gereğinden fazla açık etmiş olursunuz. Pazarlığa sizin için ikincil derecede önemli konulardan başlayın. Yol aldıktan sonra asli konulara girersiniz. Muhatabınız, sizin mutlaka sonuç almak istediğiniz konu ve koltukları baştan bilmemeli.

3. Ortaklığı ve ortağınızı kötülemeyin. En yanlış pazarlık şekli, koalisyonu ve potansiyel ortağı kötüleyerek pazarlığa başlamaktır. Bu durum hem muhatabınız olan lideri ve parti yönetimini incitir, hem de sizinle devam etme kararından uzaklaştırabilir. Pazarlık yaparken kullanacağınız dil, gerek pazarlığın gidişatını, gerekse kurma ihtimaliniz olan ortaklığınızın iklimini belirleyecektir.

4. Pazarlık heyetinizi hazır edin. Mutlaka pazarlık becerisi yüksek kişilerden oluşan bir heyet kurun. Heyetteki her bir kişinin görev tanımı ve görev paylaşımı net olsun. İyi polis - kötü polis rollerini önceden dağıtın. İyi polis rolünü oynayacak kişi nereye kadar iyi olması gerektiğini, kötü polis olması gereken kişi ise ne kadar kötü olabileceğini baştan bilsin. Pazarlığa başladığınızda, önce heyetiniz pazarlığı yapsın. Heyetiniz elde edebileceğini sonuna kadar etsin. Gelinen ortak noktalardan sonra heyetin sonuç alamadığı konuları parti liderinizin pazarlık gücüne bırakın.

5. Pazarlık hakkınız ama, işi at pazarlığına da vardırmayın. Son detaya kadar pazarlık hakkınızdır. Ama işin cılkını çıkarıp tüm süreci bir at pazarlığına dönüştürmeyin. Pazarlığa başladığınızda sonuç almak istediğiniz konu ve  koltukları gözden geçirirken, muhatabınızın   pozisyonlarından emin olun. Eğer muhatabınızın geri adım atmayacağını kesin bildiğiniz konu ve koltuklar varsa, o alanlarda pazarlığa hiç girmemek belki de en doğrusu olacaktır. Muhtabınızın asla ilgilenmediği veya az ilgilendiği konu ve koltuklar varsa, bunları pazarlık konusu yapmadan elde edecek beceriyi sergileyin. Ana konulardaki pazarlıklarınızı bitirip el sıkışacak noktaya geldiğinizde “Şu şu konular ve koltuklar sizin ilgilenmediğiniz alanlar. Bu konu ve koltukları kabinemizin ortak başarısı için üstlenmeyi görev kabul ediyoruz” deyin ve sahiplenin.

6- Doğru zamanı kollayın. Sizin için pazarlığa en uygun zamanı seçin. Hele ki, muhatabınızın bir başka parti ile görüşüp, anlaşamama ihtimali olduğunu öngörüyorsanız… Tek alternatife düşme durumunuz varsa, bunun gücünü kullanabileceğiniz zamanı bekleyin. Ama yanlış hesap yapma ve pazarlık masasına hiç oturamama ihtimaliniz olduğunu da öngörmelisiniz. Pazarlık sürecinde adil olmalısınız. Muhatabınızın kendi koltuğunu koruma iç güdüsüyle aşırı tavizkar davranmasından faydalanmaya kalkışmayın. Unutmayın tarafların içine sinmeyen pazarlık, zannettiğinizden daha kısa sürede bozulur. Kazık atmayın. Çünkü kazık atan kazık yer.

7- Taktik savaşlarını rahatça sürdürecek bir psikolojiyle başlayın. Unutmayın, dünyanın en önemli işini yapmıyorsunuz. O yüzden pazarlıkta rahat olun. Gerekirse blöf yapabilir, ihtarlar verebilir, abartılı tepkiler sergileyebilirsiniz. Gerekirse restleşebilirsiniz. Elinizdeki her imkanı kullanın. Ama işler gerçekten kördüğüm noktasına gelirse, sessiz kalın. Muhatabınız sizle ortaklığı cidden düşünüyorsa sessiz kalmanızın muhtemel risklerini hesaplayacaktır. Karșı taraf samimiyetten uzaklaşıyor ve sadece taktik savaşı yürütüyorsa, kendilerini samimiyete davet edin. Ve nezaketten hiçbir zaman taviz vermeyin. Hedeflediğiniz noktaya ulaşamıyorsanız kestirip atmak yerine, pazarlığa 24 saat ara verin.

8- Pazarlığı kişiselleştirmeyin. Başladığınız pazarlığın tümden siyasi bir pazarlık olduğu aklınızdan çıkmasın. Hiçbir suretle pazarlığı kişiselleştirmeyin. Pazarlık süreci muhatabınıza kişisel üstünlük kurma süreci değildir. Kesinlikle kızmayın, bağırmayın, çağırmayın, hakaret etmeyin. Sinirleriniz alınmış olsun. Amacınız mümkün olan en yumuşak yolla, en esprili dille pazarlık sürecini yönetmek ve muhatabınıza isteklerinizi maksimum derecede kabul ettirmektir.

9. Almadan vermeyin. Bir şeyler verecekseniz, azar azar verin. Muhatabınıza alternatifler sunun. Süreci önceden mümkün olduğunca planlayın. Sürecin akışını kontrol etmek için karșı tarafı her aşamada dikkatlice dinleyin. Söylenen, söylenemeyen ve söylenmek istenenleri iyi kavrayın. Değișen şartlara hazırlıklı olun. Unutmayın, anlașma noktasına gelinse bile tekrar pazarlık yapabilirsiniz.

10. Pazarlığı, şahsınız ya da partiniz değil, ülkeniz için yapın! Eğer bu son kurala samimiyetle uyacaksanız, siz en iyisi, muhatabınızı alt etmeyi hedefleyen, yukarıdaki bütün maddeleri unutun. Demokrat, şeffaf ve ilkeli olun. Partinizin çıkarları ile ülkenin çıkarlarının çatıșacağı her halde ülke çıkarlarını gözetin. Ülkenin olağanüstü koşullarının ve 7 Haziran’ın anlamının farkında olun, yeter!

15 Haziran 2015 Pazartesi

CHP, 7 Haziran’ın ruhunu kavrayamadı

Modern siyasi iletişim disiplininin kurucu babalarından Joe Napolitan “Her seçim aynıdır. Her seçim farklıdır” der. Napolitan, bu sözüyle süreçler ve kurallar itibariyle her ne kadar birbirinin aynı olsa da, her seçimde başka bir toplumsal ruhun egemen olduğunu anlatmak ister. Bir diğer anlatımla, her seçimde farklı bir toplumsal sıklet merkezinin baskın olacağını ve seçimlerde başarılı olmak için bu ruhun iyi analiz edilmesi gerektiğine işaret eder.

Seçim kampanyaları ile ilgili bir diğer konu, seçmenlerin % 80 civarındaki ağırlıklı kesiminin seçimlerden 6 ay önce kararlarını vermiş olmalarıdır. Dünyanın hemen her demokrasisinde üç aşağı beş yukarı tablo böyledir. Özetle, partilerin çekirdek seçmenleri, kampanyalar başlamadan aylarca önce kararlarını kesinleştirmiş olurlar. Seçimlerin sonucunu ise “yüzer gezer oylar” denen “kararsızlar” veya oy vermeyi düşünmeyenler belirler. Kararsızları ikna edebilen veya oy vermeyi düşünmeyen seçmenleri motive edebilen seçimi kazanır.

CHP STRATEJİDE HATA YAPTI

CHP işte bu iki ana konuda hata yaptı. 7 Haziran seçimlerinin ruhunu kavrayamadı. 7 Haziran seçimlerini normal zamanda yapılan normal bir seçimmiş gibi gördü. Seçimin sonucunu belirleyecek olan seçmen kesimlerindeki “rejim korkusunu” es geçti ve ekonomiye odaklandı. “AKP hep ekonomiyle kazandı, biz de aynı yolu izlersek kazanırız” diye düşündü.

Kendi seçmen tabanının ana meselesini tümden bir tarafa bırakıp, yeni seçmen kesimlerini fethetmeye odaklandı. Kendi çekirdek seçmen tabanında ortaya çıkan HDP’ye kayma riskine karşı tedbir almadı. Sonunda “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan oldu”

“MİLLETÇE ALKIŞLIYORUZ”

7 Haziran kampanya döneminden aklımızda kalanlar arasında örneğin Aydın’da, Mersin’de, Iğdır’da, Mardin’de Davutoğlu’na, Erdoğan’a sırtını dönen HDP’li seçmenler, özellikle de kadınlar da var. Bu seçimde sırtını dönmek, iktidara yönelik sivil tepkinin sembolü oldu. Oysa kampanya döneminin başında seçmenin“milletçe alkışlaması” bekleniyordu. Bu beklentinin kaynağı da CHP’nin başlangıçta ciddi bir merak uyandıran “Milletçe alkışlıyoruz” temalı reklam kampanyasıydı.

MERAK UYANDIRMAK BAŞKA, İKNA ETMEK BAŞKA

Cumhuriyet Halk Partisi’nin ne kadar naif bir beklenti içinde olduğunu görmenin en iyi yolu CHP’nin 7 Haziran seçimleri için hazırladığı “Parti İletişim İlkeleri” broşürüne bakmaktır. Bu broşürde “CHP’nin seçim kampanyasının iki aşaması vardır. Birinci aşamada’Milletçe alkışlıyoruz’ ana başlığı ile ülkeyi yaşanmaz hale getiren zihniyet protesto edilecektir” denildikten sonra alkış süreci tanımlanmaktadır.

Biraz uzun bir alıntı olacak ama, liderleri ve partileri sadece birer marka ya da ürün, seçmeni de bir müşteri  gibi gören, siyasetten ve siyasal davranışın dinamiklerinden habersiz bir iletişim anlayışının siyaset ve sosyoloji karşısındaki sefaletini bu kadar net gösteren pek az metin bulunabilir. Şöyle diyor CHP Parti İletişim İlkeleri Broşürü:

“…..  CHP, milletle birlik olmuş ve ülkenin bugünkü sıkıntılı halinden sorumlu olan ‘malum zihniyeti’ görülmemiş bir şekilde protesto etmeye karar vermiştir. Toplumsal bir hareket şeklinde gelişecek protestonun açılımı ‘alkışla protestodur’.

CHP’nin başlatacağı bu protesto alkışının toplumsal bir değer kazanarak, ülke çapında, büyük,yaygın, sürekli bir gösteriye dönüşebilmesi için tüm parti örgütü kendi seçim bölgesinde, her fırsatta ‘protesto alkışı’ başlatmalı ve halkın da alkışa katılımını teşvik etmelidir.

Protesto alkışı başlatmanın yeri ve zamanı yoktur. Stadyumda, meydanda, otobüste, evde, sinemada, sokakta, restoranda, cafede, durakta, parkta, mağazada, alışveriş merkezinde, spor salonunda, tren garında, otobüs terminalinde, iskelede, havaalanında, uçakta,  benzincide, trende, pazar yerinde akla gelebilecek her yer ve durumda, küçük büyük her ölçekte insan kitlesiyle protesto alkışı başlatılmalı ve katılım teşvik edilmelidir.

Protesto alkışı yaklaşık 120 saniye sürmelidir.”

MİLLETÇE ALKIŞLAYAMADIK!

Hepimizin de bildiği gibi, 2015 seçim kampanyası boyunca otobüste, sinemada, restoranda, alışveriş merkezlerinde, tren garlarında seçmen, milletçe alkış koparmadı ve bu “ironik alkış” işi, CHP’lilerin çok sınırlı bir kısmının kendi aralarında yapmaya gayret ettiği eğreti bir davranış olarak tarihteki yerini aldı. (Bu kampanya döneminde CHP’nin siyasal iletişim tarihine geçecek bir başka eğreti işi de Kılıçdaroğlu’nun seçim vaatleri arasından birini notere tasdikletmesi oldu.)

Ancak gerçek bir toplumsal dinamiğin üretbileceği bir toplu seçmen davranışının, -  alkışın saniyesine kadar - parti genelgeleriyle yaratılabileceğine bu denli safça inanabilmek insanın aklına ünlü bir sözü getiriyor: “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olabilir.”

STRATEJİ YOKSA; KAMPANYA KURU GÜRÜLTÜDÜR

Bu seçimde CHP’nin iletişimini üstlenenler bir parça yakın tarihe meraklı olsalar, 25 Ocak 2011 günü, yani 2011 genel seçimlerinden birkaç ay önce Kemal Kılıçdaroğlu’nun şu açıklamayı yapmış olduğunu hatırlayabilirlerdi: “Mitinglerde ıslık çaldıracağız. Recep Bey’den korkmadan herkes ıslık çalabilir. Sloganımız da bellidir,‘Bir ıslık da sen çal". ( http://www.haberturk.com/gundem/haber/594937-iste-chpnin-secim-slogani )

Evet, CHP 2011 kampanyasında da seçmene “milletçe” ıslık çaldırarak güçlü bir protesto havası  yaratmayı hayal etmiş, hatta bu amaçla “Bir ıslık da sen çal” şarkısı kullanılmış ancak ilk denemelerden sonra bu “parlak” fikrin tutmadığı görülmüş ve rafa kaldırılmıştı. CHP’nin dört yıl sonra ıslık çalmaktan gele gele alkışlamaya gelebilmesindeki hikmeti bulabilen olursa, bize de bildirsin…

İşin en acınılacak yanı bütçe kullanımıyla ilgili olan yanıydı. CHP’nin kampanya bütçesinin en az yarısı bu alkış işine harcandı. Mutsuz insanlardan oluşan CHP castingi, kimi ve neyi alkışladıkları belli olmadan, ekranlarda haftalarca habire alkışlayıp durdular. “Milletçe alkışlıyoruz” kampanyası bir kez daha kanıtladı ki, stratejisi olmayan kampanya kuru gürültüden ibarettir.

Daha da tuhafı, CHP mitinglerinde Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun konuşmaları arasında davul sesi efektlerinin kullanılmasıydı. Kalitesiz esprileri seyirciye yutturmak için Hollywood’un stand up komedilerinde gülme efekti koymasından ilham alan bu uygulama, Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarının etkisini artırmadı, azalttı.

“YAŞANACAK BİR TÜRKİYE”

CHP kampanyasının ikinci aşamasını ise “Yaşanacak Bir Türkiye”sloganı ve bu sloganın altını dolduran somut vaatler oluşturuyordu. CHP seçim beyannamesinin detayları olan asgari ücretin 1500 TL’ye çıkarılması, emeklilere iki maaş ikramiye, kredi kartı borçlarından faizin affedilmesi gibi somut vaatler doğal olarak seçmenin dikkatini çekti. CHP bu vaatler sayesinde kamuoyunda daha önceki genel seçimlerde ulaşamadığı kadar yüksek düzeyde bir ilgi yarattı, CHP’nin bu tercihi övgüye değer bulundu.

Ne var ki bu ilgi oya dönüşmediği gibi, CHP 2011 genel seçimlerine oranla yüzde 1 oy kaybetti. Aslında 2011 seçimlerinden sonra oy kullanma hakkı kazanan 3.600.000 yeni seçmenden, CHP’nin payına düşen minimum 900.000 (%25) seçmen düşünüldüğünde CHP’nin kaybı çok daha fazladır.

CHP tarihindeki en ekonomik vaatlerle dolu kampanyasının, herhangi bir duygusal çekicilik içermeyen masa üstü filmlerle heba edilmesi de bir başka sorun oldu. (2011 Genel Seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı kampanyalarını da yöneten CHP’nin seçim kampanyaları “gurusu” Erdoğan Toprak ve muhafazakar sağdan oy getirmesi umuduyla transfer edilen Mehmet Bekaroğlu’nun onca bütçeye rağmen tek bir oy bile kazandırmayan bu kampanyayı nasıl savundukları merak konusu.)

CHP SÖYLEDİKLERİYLE DEĞİL, SÖYLEMEDİKLERİYLE TAKDİR GÖRDÜ

Çünkü ilgi çeken, övgüye değer bulunan asıl şey, vaatlerin kendisinden çok, CHP’nin bu vaatlerden başka şeyleri konuşmamaya gayret ediyor olmasaydı. CHP aslında bu kampanyada söylediklerinden çok söylemediklerinden ve yapmadıklarından dolayı takdir gördü. Örneğin, “kavgacılığı” bıraktığı için, katı bir laiklik anlayışıyla davranmadığı için, ilgiyi ekonomik vaatlere çekerek kendi içerisindeki fikri ve ideolojik dağınıklığı sergilemediği için CHP kampanyası başarılı kabul edildi. CHP’nin ekonomik vaatleri temelde bir maske olarak işlevli oldu ve CHP’nin çeşitli konulardaki belirsiz tutumlarının seçmenin gözünden saklanmasını sağlayabildiği ölçüde işe yaradı. 

CHP’nin geleneksel tabanı içerisinde örneğin “çözüm süreci” konusunda tam bir MHP’li gibi düşünenler olduğu gibi, adeta bir HDP’li gibi düşünen kesimler de vardır. CHP’nin geleneksel tabanı içerisinde, örneğin Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması gerektiğine inanan kesimler olduğu gibi, devletin dini kontrol etmesinin bir zorunluluk olduğuna ve Diyanet İşleri’nin çok olumlu bir işlevi olduğuna inanan kesimler de vardır. Bu gibi “netameli”meselelerde net bir duruş, ilkeli bir tutum sergilemeden, durumu idare etmek, parti tabanındaki farklı hassasiyetlerin nabzına göre farklı şerbetler vermek bir süredir CHP yönetim anlayışının ana karakterlerinden birini oluşturmaktadır. 

CHP’nin bu kampanyada ekonomik vaatlere odaklanması da işte bu yönetim anlayışının bir uzantısı olarak işlevli oldu. Ekonomik vaatler konuşulduğu müddetçe,“netameli” konulara girmeye de gerek kalmıyordu. Bu konular konuşulmayınca da eldeki oyu tutabilmek mümkün oluyordu. 

“BENİM ADIM KEMAL; KAYNAK BENİM”

Ancak seçim sonuçları artık Kılıçdaroğlu’nun şahsında simgeleşen bu yönetim anlayışıyla CHP’nin her zamanki oy tabanını belki koruyabileceğini ama, asla anlamlı ölçüde artıramayacağını bir kez daha gösterdi. Çünkü bu samimi, güçlü ve cesur bir liderlik tarzı değildir ve seçmen bu özelliklere sahip olmayan bir liderin ardından ancak çaresizlik nedeniyle gider.

Bütün olumlu insani özelliklerine ve iyi niyetine rağmen Kılıçdaroğlu’nun samimi, güçlü ve cesur bir lider olarak algılanmaması CHP’nin bu seçimlerdeki ekonomik vaatlerinin seçmen üzerindeki etkisini de doğal olarak etkiledi. Kılıçdaroğlu’nun imajındaki aşınma,CHP’nin ekonomik vaatlerinin seçmen nezdindeki kredisini de olumsuz etkiledi. Bundan önceki seçimlerde, ekonomik  vaatlerinin kaynağını  ünlü “Benim adım Kemal, kaynak benim” sözüyle ‘açıklamayı’ tercih etmiş bir Kılıçdaroğlu’nun aslında gerçek bir hesap kitap adamı, çok iyi bir maliyeci olduğuna seçmeni inandırmak pek kolay değildi; zaten mümkün de olamadı.

CHP’NİN AKP’DEN FARKI

Ayrıca CHP’nin bu seçimlerde ekonomiyi  gerçekten konuşup konuşmadığı, konuştu ise AKP’den farkını ne ölçüde ortaya koyabildiği de sorgulanması gereken önemli konular. Örneğin CHP’nin ekonomik vaatlerine atfettiği değere ve öneme bakınca (Örneğin “yoksulluğu sıfırlamak” gibi) insan rahatlıkla Türkiye’nin aslında hiç de fena bir noktada olmadığını düşünebilirdi. Ekonomi öyle bir noktadaydı ki, bizzat Kılıçdaroğlu’nun“çok da fazla kaynak gerektirmediğini”söylediği birkaç iyileştirme tedbiriyle bütün ülkedeki yoksulluğu sıfırlayabiliyorduk.

CHP’nin anlattığı ekonomi hikayesi topluma adeta şu mesajı veriyordu: “Endişe etmeyin, ekonomide öyle çok önemli, büyük meseleler yok. Bizim iktidarımızda hiç kimsenin canı yanmayacak.  Ali Babacan’ın bir miktar daha insaflı davrandığını düşünün; onun gibi bir şey yapacağız.” Bu haliyle de CHP’nin ekonomiye dair hikayesi aslında seçmenin önemli bir bölümünün iç dünyasında yeni bir CHP iktidarından çok “eski AKP’ye özlem” hissi yaratıyordu.

ÇILGIN PROJE Mİ, “MERKEZ TÜRKİYE” Mİ?

CHP’nin seçmene anlattığı ekonomi hikayesi o kadar AKP’yi andırıyordu ki, özü itibariyle kimi önemli farklar içerse de “Merkez Türkiye” projesi de “bir tür çılgın proje”olarak algılandı. Çünkü , zamanlaması ve sunum biçimiyle, uzun vadesiyle, vaat ettiklerinin hacmiyle “Merkez Türkiye” projesi tam “AKP tarzı seçim kampanyasının”klasik parçalarından biri gibi duruyordu.

Kamuoyunda yeterince konuşulup tartışılmasına izin verilmeden, son anda büyük bir sürpriz, bir bomba proje havası yaratılarak sunulan, tam olarak nerede hayata geçeceği belirsiz  bu proje seçmenin zihninde CHP’nin diğer ekonomik vaatlerinin güvenilirliğini de aşındırdı. “Çılgın” mı gerçekçi mi olduğundan bağımsız olarak, “rakipler çalmasın diye” son dakikaya saklanan devasa projelerin kampanya ritüellerinden biri olarak “seçim normalleri” arasına girmesinin siyasetin toplam güvenilirliği açısından olumlu bir gidişatı ifade ettiği de söylenemez.

SEÇİMLERİ PROJELER DEĞİL; LİDERLER KAZANIR

Bu gibi nedenlerle, CHP ekonomik vaatlerinin sayesinde anlamlı bir oy kazanamadığı gibi, oy kaymalarını da önleyemedi. Örneğin CHP’nin ekonomik vaatleri, partinin kendilerinin sorunları  konusundaki tutumunu yeterince tatmin edici bulmayan Alevilerin CHP’den HDP’ye yönelmesini önleyemedi. Önseçim sayesinde kendi içindeki Alevi tabana CHP içerisinde nispeten daha etkili olma fırsatı tanınmamış olsaydı, bu yönelişin çok daha fazla olacağı açıkça görülüyordu. Ve bu yönelişi Alevilerin “stratejik oy” kullanmasıyla açıklayabilmek mümkün değildi.

CHP’nin ekonomik vaatlerinin aslında partiye önemli ölçüde oy kazandırdığı fakat baraj sorunu yüzünden HDP’ye stratejik oy veren CHP’liler nedeniyle bu oyun sonuçlara yansımadığı bu seçimin efsanelerinden biri. Bu açıkça bir efsane çünkü, CHP’nin artırdığı varsayılan oyunun aslında ne ölçüde artmış olduğu ve bu oyun hangi partilerden gelmiş olduğu konusu bütünüyle muamma. CHP’nin, kendi seçmeninin stratejik oy kullanması nedeniyle kaybetmiş olabileceği oy oranının en iyimser yaklaşımla yüzde 2 civarında olduğunu tahmin ediliyor. Yani en iyi koşullarda bile CHP,  2011’e göre oylarını en fazla yüzde 1, 1,5 artırmış kabul edilebilirdi ki bunun, iktidarın yüzde 9 oy kaybettiği bir seçimde ana muhalefet partisi için bir başarı sayılamayacağı ortada.

Sonuç olarak, Dünya siyasal iletişim literatürünün en ünlü anekdotlarından biri olan, “it’s the economy, stupid” sözünün verdiği mesaj doğrudur ama eksiktir. Seçmen elbette cebine girecek paraya bakar ama parayı verenin hangi düdüğü çalacağından da emin olmak ister.

Koalisyon ortağı olmayı başaramazsa, CHP’yi sıcak bir yaz bekliyor olacak.

Radikal, 12 Haziran 2015

14 Haziran 2015 Pazar

AKP neden kaybetti?

Her seçim gelecek için bir referandumdur. Her seçimin karakteri farklıdır. Her seçimde toplumsal ana ihtiyaçlardan biri daha baskın hale gelir. Her seçimde zamanın ruhu başkadır. Ve her seçimde toplumsal umutlar ve korkular biçim değiştirir. Siyasi kadroların asıl görevi, seçimler öncesi toplumsal fotoğrafı doğru anlamak ve beklentiye uygun strateji geliştirmektir.
7 Haziran genel seçimleri bu anlamda ekonominin geleceğinin değil, rejimin geleceğinin oylanacağı bir seçim olmaya doğru gidiyordu. 13 yıllık iktidarının sonunda AKP hükümetlerinin ekonomik performansı, on bin dolarlık bir ortalama kişisel gelire gelip takılmış, AKP kadroları daha ileri hamle yapma kapasitesini yitirmişti. 
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ GERÇEKLİKTEN UZAKLAŞTI
Ahmet Davutoğlu’nun dışişlerinde “Sıfır Sorun” söylemiyle başlangıçta yarattığı olumlu etki, bir müddet sonra “Yeni Osmanlıcılık” iddiasına doğru evrilince, hem içeride hem de dışarıda işler arap saçına dönmeye başladı. 2011 seçimlerinde elde edilen mutlak güçten sonra AKP, gerçeklikten uzaklaşmaya başladı.
Gezi Protestoları ve 17-25 Aralık soruşturmaları AKP cenahında öylesine kalıcı hasarlar yarattı ki, durumdan kurtulmak için içi boş “Yeni Türkiye” kavramı icat edildi. Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilince “Yeni Türkiye” diye pazarlanan kavramın “Türk tipi başkanlıktan” ibaret olduğu ortaya çıktı.
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ DÜŞMANLAŞTIRMA STRATEJİSİNDE MAKULU AŞTI
Seçim kazanmak istiyorsanız, seçmeni, diğer partilerin siyasi rakipleriniz  değil düşmanlarınız olduğuna inandırmak bir süre işinize yarayabilir. Siyasetin ve siyasi iletişimin dünya tarihi bu tür “düşmanlara” karşı yürütülen ve sonuç almış kampanyalarla doludur.
Karşınızda rakipleriniz varsa ortada bir “yarış” var demektir. Rakipleri yenmek için yapabileceklerinizin normal demokrasilerde ve normal seçim süreçlerinde sınırları vardır. Yarışın kurallarına uymanız gerekir örneğin…
Ama karşıda rakipler değil de “düşmanlar” varsa… O zaman bir “yarış” değil bir “savaş” var demektir… Ve savaşı kazanmak için yapılabileceklerinizin sınırları, çok genişler. AKP son üç seçimde siyasi rakiplerle değil, iç ve dış düşmanlarla savaşmakta olduğuna seçmeni inandırmaya dayalı kampanyalar yürüttü. 7 Haziran’a gelinceye kadar bu stratejiden oldukça da faydalandı. 
Ancak iktidardaysanız, karşınızda düşmanlar olduğunu söyleyerek geçirebileceğiniz süre sınırlıdır. Size inananlar makul bir sürenin sonunda sizden o düşmanları yenmenizi  ve savaşı bitirip memlekete huzuru getirmenizi bekler. İktidar olmanın gereği budur çünkü.
AKP işte bu makul süreyi aştı. Ne yalancı çoban hikayesini hatırlatan bir şekilde “düşman düşman” diye bağırması bitti… Ne de o hayali düşmanları yenebildi.  AKP düşmanları yenemediği gibi, düşman sayısını da, komplolarını da şevkle artırmaya devam etti. O kadar ki, herhangi bir olayda AKP’ye karşı bir “düşman komplosu” bulup çıkararak “Erdoğan’ın iltifatına mazhar olmak” havuz medyası yazarları arasında, kariyer planlamasının bir parçası haline gelmişti. İşler öylesine çığırından çıktı ki, yaşanan bayağılıklar, bütünüyle mizahın ve psikolojinin bir konusu haline geldi. 
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ LİDERİ KONUSUNDA KAFASI KARIŞTI
Ancak AKP’nin propaganda mekanizmasını yönetenler Erdoğan merkezli “düşünmeye” o kadar alışmıştı ki, bu durumu fark etmediler bile. AKP iktidarını değil “reis”lerini, “patron”larını ultra yetkilerle donanmış başkan yaptırmayı hedefleyen bir stratejiye hapsoldular. Bunun için en iyi bildikleri şeye - aslında tek bildikleri şeye - Erdoğan’ın karizmasını öne çıkarmaya sarıldılar. Ve Erdoğan “sahaya” indi.
Aslında sahaya inmek zorunda kaldı. Çünkü Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” şeklindeki tek cümlelik stratejik hamlesi, tüm AKP kadrolarının ve bizzatihi Erdoğan’ın kendisinin kimyasını bozdu. AKP kampanyası o tarihten sonra darmadağın oldu.
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ MESAJ KARMAŞASI YARATTI
Böylece AKP kampanyası iki koldan ilerlemeye başladı. Bir yandan “kutsal davanın kutsal kahramanı” Erdoğan “düşmanlarla” çarpışıyor; bir yandan da Davutoğlu “bir şeyler” söylüyordu. Davutoğlu, kelimenin tam anlamıyla “bir şeyler” söylüyordu. Çünkü, AKP kampanyası Davutoğlu’nun nasıl konumlandırılacağına, temel olarak ne diyeceğine karar verilemeden hazırlanmış gibi duruyordu. Olan tam bir mesaj keşmekeşi, amacı ve hedefi belirsiz bir iletişim bombardımanıydı.
Davutoğlu kampanyası “Onlar konuşur, Ak Parti Yapar” diyordu, “Milletin kararı, istikrarın devamı” diyordu, “Canım Türkiyem” diyordu, “Var mısın Türkiye” diyordu, “Yeni Türkiye yolunda ikinci yarı başlıyor” diyordu, dedikçe diyordu… 
Artık neyi niçin dediklerini kendileri bile fark edemez oldular. Örneğin Davutoğlu’na bir yer bulabilmek adına; “Yeni Türkiye” söylemi, AKP’nin reformlarıyla ve icraatlarıyla gerçekleştirdiği bir dönüşümün adı olmaktan çıkarıldı, giderek uzaklaşan bir hedef haline getirildi.
Meğer AKP aslında “Yeni Türkiye’yi” kurmamıştı da Yeni Türkiye’ye giden yolda birinci yarıyı tamamlamıştı. Daha bu işin ikinci yarısı vardı. Belki de yoktu. Çünkü  örneğin AKP’nin Davutoğlu kampanyası  bir yandan “Yeni Türkiye yolunda ikinci yarı başlıyor” derken bir yandan da kampanyanın son filmi  “Biz birlikte Türkiye’yiz, Yeni Türkiye’ye selam olsun” diyerek bizlerin aslında Yeni Türkiye olduğumuzu söylüyordu. 
Bu arada Erdoğan’ı “Yeni Türkiye’nin kurucusu” olarak selamlayan, Aktroller olarak bilinen sosyal medya organizasyonuna “Yeni Türkiye Dijital Ofisi” adını veren AK Parti kadrolarına “Yeni Türkiye”nin henüz kurulmadığı, daha ilk yarıda olduğumuzu söylemeye belli ki  fırsat bulunamamıştı.
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ PSİKOLOJİK VE AHLAKİ ÜSTÜNLÜĞÜ YİTİRDİ

Netice itibariyle AKP’nin 2015 kampanyası Erdoğan ve Davutoğlu kampanyaları olarak iki koldan yürüdü. Davutoğlu kampanyası, Davutoğlu’nun liderliği gibi, kendine özgü bir karaktere sahip olmaktan uzak, ne olduğu belirsiz bir mesaj yığınıydı. Bu nedenle dikkate değer bir etki yaratamadı. 

Erdoğan kampanyası ise seçmene “bildiğimiz Erdoğan”ı; bir türlü yetinmeyen, hep daha fazlasını isteyen, her hak talebine ve her farklı sese bağıran çağıran, hiç bir makamda huzur bulmayan ve huzur vermeyen Erdoğan’ı bir kez daha göstermekten ibaretti. Ama seçmenin önemli bir bölümünün aynı filmi tekrar tekrar görmeye tahammülü artık kalmamıştı.  

Üstelik, her iki kampanyada da aynı şiddet tonu, aynı sertlik ve nobran üslup birden hakim olunca, seçmen Erdoğan’ın hem başkan, hem cumhurbaşkanı, hem başbakan olmak isteyen ruh halinin gelecekte nerelere mal olabileceğini gördü. Seçmen hem Erdoğan’ın hem de Davutoğlu’nun, ülkenin geleceği ile gerçekten ilgilenmediğini, asıl konunun başkanlık talebinden ibaret olduğunu net olarak anladı.

AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ HESAP VERMEYE YANAŞMADI

Partiler, çekirdek seçmenleriyle aralarında oluşturdukları bir mutabakatın üzerinde yükselirler. AKP son yıllarda bu mutabakatı sarsan, çekirdek seçmenlerinin canını sıkan şeyler yaptı. Bunların başında yolsuzlukla meselesi geliyordu. AKP yönetiminin yolsuzluk konusundaki tutumunun, AKP’lileri de rahatsız eden bir boyuta geldiği pek çok araştırmada açıkça ortaya çıkıyordu. Seçmen 30 Mart’ta geçici olarak AKP’yi korumuştu ama, iddiaların asılsızlığına asla ikna olmamıştı.

Ayrıca Soma, İşçi kazaları, Gezi olayları gibi toplumsal kırılma anlarının sorumlularını bile yargıdan kaçırma… Yargıyı ve idari yapıyı tahrip ederek, ülkeyi bir aşiret devletine çevirme… Sayıştay raporlarını işlevsizleştirme ve kamu harcamalarının Meclis denetiminden kaçırılması… Çözüm meselesini sadece istihbarat örgütüne havale eden yaklaşımlar… Kürtleri siyasi kadrolarını çözüm sürecinde oyalama, Dolmabahçe mutabakatı bir haftada yok sayma… Muhafazakar Kürt seçmeni Kürtçe Kuran meali ile oyalama gibi taktikler… Saray ve sarayla ortaya çıkan lüks - şatafat, Diyanet İşleri Başkanı’na Mercedes makam aracı…

SONUÇ: “YENİ OSMANLICILIK” HAYALİNE SEÇMENDEN OSMANLI TOKATI
Tüm bunlar AKP’nin kaybetmesinin diğer önemli nedenleri oldu. Seçmen
7 Haziran’da gerçeklikten uzaklaşan, uzaklaştıkça topluma “Yeni Osmanlıcılık” ve hatta “Osmanlıca dili” gibi projeler dayatan ve “Başkanlık ta başkanlık” diye tutturan gidişata muazzam bir Osmanlı tokatı savurdu. AKP tarihinde ilk kez tüm illerde oy kaybetti.

AKP ve Erdoğan 7 Haziran’da alınan sonucun geçici olduğunu düşünürse, bu günleri bile mumla arayacak noktaya gelecektir.

Radikal, 11 Haziran 2015

13 Haziran 2015 Cumartesi

7 Haziran: Erdoğan döneminin sonu

7 Haziran sadece 13 yıllık bir tek parti iktidarının değil, Türkiye siyasetinde yıkılmaz gözüken bir liderle ilgili efsanenin de sonu oldu. Öyle bir son ki, tüm tarafların bu noktadan geriye dönüş imkanının kalmadığını anlaması bile zaman alacak.

Aslında bu mukadder sonun geleceği Gezi’den belliydi. Gezi’deki masum hak taleplerine kulak tıkamakla kalmayıp, barışçıl göstericilere düşmana saldırırcasına saldıran siyasi irade, eninde sonunda kaybetmeye mahkumdu. Sadece zamana zaman tanımak gerekiyordu. O zaman 7 Haziran’da geldi. 7 Haziran Türkiye’de yeniden demokrasinin kazandığı bir gündür. 7 Haziran Türkiye seçmenlerinin diktatörlük heveslerine son verdiği gündür. 7 Haziran devletin, demokrasinin ve demokratik kurum ve kuralların restorasyonuna başlanacağı yeni bir milattır.

Bugünden başlamak üzere 5 gün süreyle 7 Haziran Genel Seçimlerinde “kim neden kaybetti, kim neden kazandı?” sorularının siyasi iletişim perspektifinden analizini yapacağız.

Ama önce bu genel seçimlerden çıkan tablonun anlamını yazarak başlayalım. Bize göre seçmenin verdiği mesajlar sırasıyla şöyle: 

AKP’YE : “YENİ TÜRKİYE’YE HAYIR, YOLSUZLUKLARA HAYIR, BAŞKANLIĞA HAYIR!”

Tek parti iktidarının 2023 yılına kadar sürmesi ve bunun için de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın en az iki dönem boyunca mutlak yetkilere sahip bir başkan olması gerektiği yolundaki AKP talebine seçmen çok açık şekilde “hayır” dedi. Seçmen parlamenter demokrasi yönündeki baskın iradesini dünyanın duyacağı kadar yüksek sesle haykırdı. AKP, bundan sonra böylesi sürreal bir projeyle seçmen karşısına çıkmaya devam ederse baraj altında bile kalabilir.

AKP, 17 – 25 Aralık soruşturmalarına konu olan yolsuzlukların hesabını vermekten kaçtığı; Gezi’de en uç örneklerini yaşadığımız  bütün o  demokrasi, hukuk ve insanlık dışı yaklaşım ve uygulamalarından  dolayı yüksek sesle ve samimiyetle özür dilemediği sürece eski günlerine bir daha dönemeyecek. AKP demokrasinin sandıktan ibaret olmadığını kavrayamadıkça bu günlerini bile arayacak.

ERDOĞAN’A : “OTUR OTURDUĞUN YERDE!”

Seçmen 13 yıla yakın süre başbakanlık ve ardından cumhurbaşkanlığı yetkisi vererek onurlandırdığı Erdoğan’a, net bir şekilde “anayasal sınırlarına çekil” mesajı verdi. Erdoğan, itibarını daha fazla yıpratmamak, olası herhangi bir koalisyon hükümetiyle sorunsuz çalışmak istiyorsa, anayasal sınırlarda görev yapmak zorunda kalacak, ya da bir süre sonra Cumhurbaşkanlığı koltuğundan istifa edip partisinin başına geçerek yeni bir maceraya atılacak. Erdoğan için başka bir seçenek artık kalmadı.

DAVUTOĞLU’NA: “YA SAHİCİ LİDER OL YA DA KOLTUĞU DEVRET!”

Davutoğlu AKP içinde profili en yüksek siyasilerden biriydi. Bu nedenle danışmanlıkla başladığı kariyerinde, önce parlamento dışından bakanlık yaparak yükseldi. Ardından Erdoğan Cumhurbaşkanlığına yükselince, genel başkanlık koltuğunu hak etmiş onlarca tecrübeli ismin yerine başbakan ve genel başkan olarak atandı.

O andan itibaren Davutoğlu için Erdoğan hem güneş oldu hem de gölge. Davutoğlu özgür iradesi olan bir genel başkan ve başbakan olmayı başaramadı, Erdoğan’ın memuru gibi davrandı. Konuşma tarzından ses tonuna, kullandığı retorikten taktiklere kadar Erdoğan’ın amatör bir taklidi gibi hareket etti. Seçmen 7 Haziran’da Davutoğlu’na “kendin ol, olamıyorsan senin için liderlikte bir gelecek” yok dedi!

KILIÇDAROĞLU’NA: “BURAYA KADAR!”

7 Haziran’ın henüz yüksek sesle dillendirilmeyen bir mesajı da Kemal Kılıçdaroğlu’na gitti. Seçmen, CHP liderine, “Kemal bey seni sevdik, sana fırsatlar tanıdık ama sen bunları yeterince değerlendiremedin. Seninle maceramız buraya kadar” mesajını verdi. Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki hatasından “sağa açılmaya” kadar üst üste yaptığı stratejik hataları taktik araçlarla düzeltebileceğini sandı. Kendi hatalarının bedelini etrafına ve yakın kadrolarına fatura ede ede bugünlere kadar gelebildi.

Kılıçdaroğlu özellikle parti içi demokrasinin önünün açılması ve partinin inanç özgürlüğü konusundaki eski katı pozisyonunu esnetmesi açısından önemli bir işlev üstlendi, ama, olumlu şeyler yaparken bile gerçek bir liderlik sergileyemedi. Bu nedenle, artık bundan sonrasının böyle devam etmesi çok mümkün görünmüyor.

7 Haziran’da CHP’nin aldığı ağır yenilgiden sonra, koalisyon görüşmeleri ve iktidar ortağı olma hevesleriyle bir müddet daha beklenebilir ama Kılıçdaroğlu eninde sonunda istifa etmek veya Kurultay’da bir başka isme yenilmek gibi bir mukadderatla karşı karşıya kalacaktır.

BAHÇELİ’YE: “UZLAŞ!”

MHP, seçmenlerin bir bölümünde baskın olan “Ülkem bölünecek mi?” korkusunun karşılığı olma pozisyonundaki sağlam duruşuyla 7 Haziran’da kazandı. Türkiye’de kayıtlı seçmenlerin % 16.3’ü çözüm sürecinde ortaya çıkan endişeler ve HDP’nin yükselişi nedeniyle MHP’ye destek verdi. Bununla birlikte, geriye kalan seçmenler (toplam % 73.4) ise bu konuda MHP’ye uzlaş demiş oldu. MHP genel başkanının, kendi seçmen tabanının endişe ve taleplerini dikkate alarak diğer partilerle uzlaşması Türkiye’nin önünü açacaktır.

DEMİRTAŞ’A : “TÜRKİYELİ OLDUKÇA YOLUN AÇIK!”

Kürt siyasi hareketinin 30 yıllık ortalama seçim performası % 5.1’dir. 1991’den bu yana yapılan tüm seçimlerde, Kürt siyasi hareketini temsil eden partilerin adı ne ve lideri kim olursa olsun, alabildikleri en yüksek oy oranı % 6.5 olmuştu. Özetle etnisite odaklı Kürt siyasi hareketi % 4.5 - % 6.5 bandına hapsolmuştu. Demirtaş Cumhurbaşkanlığına aday olduğunda etnisiteye dayalı dili değiştirdi; Türkiyelileşme yoluna girdi ve sonuç aldı. 7 Haziran’da seçmen bu stratejiyi onaylamakla kalmadı, Selahattin Demirtaş’a bu yolda geleceğe ilişkin açık çek vermiş oldu.

DAĞDAKİ KÜRT SİYASİ KADROLARINA: “SİLAHLARA VEDA!”

Seçmen, Abdullah Öcalan dahil silahlı mücadeleyi başlatan ve halen silahlarını elde tutmaya devam eden tüm eski savaş kadrolarına, çözümün parlamentoda bulunabileceğini, silahın bir çözüm olamayacağını söyledi. 7 Haziran’dan sonra, hiç bir gerekçe ile Kürt gençlerini dağa çekmek artık mümkün olmayacak. Çünkü seçmen, sadece seçim barajını değil Türkiye’de Kürtlere karşı muazzam savunma mekanizmaları kurmuş olan müesses siyasi düzeni alt üst edecek bir aritmetik ortaya koydu. Meclisteki bu yeni aritmetik ile, 40 yılda silah ile çözülemeyen tüm sorunların çözüm yolunu açtı. 

SİYASi ELİTE : “KOALİSYONLARDAN KORKMUYORUM!”

İktidar ve Türkiye’nin geçmiş tecrübeleri ne kadar korkutursa korkutsun, seçmen koalisyon seçeneklerini denmeye hazır  olduğunu ortaya koydu. Artık uzlaşma kültürünü aradığını, tek ve mutlak gücün vereceği zararlardansa, koalisyonlara razı olduğunu haykırdı. Üstelik siyasi elite, koalisyon kurabilmeleri için tek bir alternatif değil en az 4 alternatif sunmuş oldu.

DÜNYAYA: “YENİ OSMANLICILIK HAYALLERİNDEN DEĞİL; DAHA İYİ BİR DEMOKRASİDEN YANAYIM”

Davutoğlu’nun Dışişleri’nde etkinleştiği günlerde başlayan ama ağırlıkla 2011 Genel Seçimleri’nden sonra azgın hale gelen “Yeni Osmanlıcılık” hayalleri, her ne kadar seçmenlerin bir kısmını enfekte etmiş olsa da, ülke nüfusunun ezici çoğunluğu ülkede daha iyi bir demokrasi ve daha ileri insan hakları aradığını ortaya koydu. Seçmen, dış politikada komşulara müdahaleye kadar varan temelsiz iddialara bundan böyle prim vermeyeceğini gösterdi.

Radikal, 10 Haziran 2015