Necati Özkan ve Seçim Zamanı

liderlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
liderlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2011 Salı

Seçimleri liderler kazanır, liderler kaybeder

Seçmen oyunu bir torba kömüre sattı yanılgısı!

Zaman zaman iddia edilenin aksine, özgür demokrasilerde seçmen göbeğini kaşıyarak oy vermez. Çok partili serbest seçimlerin olduğu ülkelerde seçmenin iradesinin en özgür olduğu yer sandıktır. Oy kabinine giren seçmeni bağlayacak hiç bir esaret bağı söz konusu değildir. Seçmen davranışını, ne Stockholm Sendromu‘na ne de “bir torba kömüre” bağlamak akıllıcadır. Bu tür yorumlarla hatayı seçmende aramak, bir sonraki seçimde kaybetmenin peşin garantisidir.

Pek çok saygın araştırma, seçmenlerin ağırlıklı bölümünün hangi partiye oy vereceğine seçim kampanyaları başlamadan çok daha önce karar verdiğini kanıtlıyor. Türkiye’deki seçmenin durumu diğer ülke seçmenlerinden farklı değildir. Seçmen; siyasilerin konuşmalarından, liderlerin olaylar karşısındaki karar ya da kararsızlıklarından, orada burada yapılan dost sohbetlerinden, okuduklarından, dinlediklerinden liderleri ve partileri tartar. Oy vereceği liderin ülkeyi daha iyi yönetip yönetemeyeceğine ve hatta, olası bir savaş durumunda oy vermeye niyetli olduğu liderin ülkeyi düze çıkartıp çıkartamayacağına ilişkin aklında kalan tortulara bakarak sandık başında tercihini yapar. 12 Haziran’da da olan budur.

12 Haziran seçimi ve temsilde adalet

12 Haziran Genel Seçimlerinin sonuçları nadir görülecek bir ders gibidir. Ayrıntılara baktığınızda seçmenin kendisi açısından en ideal çözümü yarattığını görürsünüz. “Hiç birimiz, hepimiz kadar akıllı değiliz” şeklindeki Japon atasözü sanki bu durum için söylenmiş gibidir.
Örneğin seçmen bir taraftan AKP’ye olan desteğini yüzde 50’ye çıkardı ama diğer taraftan iktidarın 330 milletvekiline ulaşmasına da izin vermedi. AKP’nin gücünü artırdı fakat, dejenerasyonunu önlemek için yetkisini kısıtladı.

135 sandalyeyle ödüllendirdiği CHP’de muğlak ilerleyen değişime göz kırptı ama yeterli bulmadığı için de seçim zaferi kazanmasına izin vermedi. MHP’ye hem ihtar verdi, hem de tümden sahneden çekilmesini engelledi.

BDP yüzünden siyasetin çözmeye yanaşmadığı baraj sorununu da, BDP için yine seçmen çözdü. Bunu çözerken de BDP’ye “Kürt sorununun çözümünde sen kilitsin, geleceğin inşasında önemli ortaklardan biri ol” demiş oldu. Her ne kadar BDP bu mesajı aldığını şimdiye kadar gösterememiş olsa da!

Seçimleri liderler kazanır, liderler kaybeder

Seçmenin sandık başındaki kararını etkileyen çok sayıda faktör vardır ama bir seçimin kaderini liderden daha fazla hiç bir faktör belirlemez. Çünkü seçimleri lider kazanır, lider kaybeder. Liderin asli görevi stratejiye karar vermektir. Hem stratejiye, hem de stratejik kadrolara. Yoksa yenilgi kaçınılmaz olur. Savaşı kaybeden bir orduda ere, erbaşa, manga komutanına, takım komutanına nasıl hesap sorulmazsa, seçim kaybeden bir partide de alttakilere hesap sorulamaz. Savaş kazanılmışsa onur, kaybedilmişse utanç başkomutana aittir, asla başkasına değil! Seçimlerde de lidere.

Her siyasi kampanyada tek ve en önemli etken stratejidir. Doğru strateji sıradan bir kampanyanın seçim kazanmasını sağlayabilir ama eğer strateji doğru değilse, parlak ve büyük bütçeli bir kampanyanın başarısız olması kaçınılmazdır. Doğru bir stratejinin ilkeleri AKP için de, CHP için de, MHP için de aynıdır. Siyasetçilerin çoğu kez sormayı akıl etmediği, gündeme geldiğinde de cevap bulmakta zorlandığı soru “strateji nedir” sorusudur. Bu yazı dizisi umarız en azından doğru soruya cevap aramanın önemini göstermekte işlevli olmuştur.

Milliyet Gazetesi için hazırladığım 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin 16 Eylül 2011'de yayınlanan SONSÖZ bölümü...

23 Şubat 2011 Çarşamba

Liderler ve Duyguları

Duyguların sizce liderlikte rolü nedir?

Bir liderin başarılı olmasını sağlayan en önemli şey, duygularını işin içine katabilmesidir. Siyasi iletişimde duygular bazen rasyonel vaatler kadar, çoğu zaman onlardan daha fazla etkilidir.

Hatırlarsanız, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, referandum kampanyasında seçmen duygularını işe katan bir başlangıç yapmıştı. Kampanyanın hemen başlangıcında, meclisteki grup toplantısında, konuşmasını ağlayarak yaptı. İdam mahkumu eski bir ülkücü militanın ile eski bir solcu militanın mektuplarını okurken sesi titremiş, gözleri yaşarmıştı. Gruptaki konuşmayı dinleyen bazı AKP'li bakan ve milletvekilleri de göz yaşlarını tutamamışlardı.

Bazı kişiler Başbakanın bu davranışını kınayarak, rol yaptığını söylediler. Samimiyetsizlikle suçladılar. Ama başbakan, o konuşmasında işin içine duygularını kattığı için MHP’li seçmenlerin dikkate değer bir bölümünün desteğini alabildi referandumda. Sol ve liberal seçmenlerin bir bölümünün ve aydınların bir bölümünün de bu sayede daha kolay desteklerini kazandı.

Duyguları işin içine katmak, her zaman çalışır. Benzer bir hikâye, Barack Obama’nın seçilmesinden kısa bir süre önce gelişti. Obama, 2008 Ekim ortasında, anneannesini kaybetti. Anneannesi, onu yetiştiren önemli kişilerden biriydi. Anneannesini kaybettiği gün yaptığı konuşmada gözyaşlarına hâkim olamadı. Ve bu da çalıştı; binlerce insan Obama ile birlikte ağladı.

Dolayısıyla duyguların işin içine girmesi seçmenlerin kalplerinin kazanılması sürecinde doğru bir şeydir. Çünkü insanlar akıllarıyla düşünürler, ama, kalpleriyle karar verirler.

Seninle beraber ağlayan, seninle beraber üzülen, seninle beraber korkan, seninle beraber endişe eden, senin çocuğunun hayatıyla ilgili endişesini açığa koyan ve senin ekonomik problemlerin ile ilgili bütün endişelerini sergileyen bir lider görüyorsan onu kendine yakın bulursun, onu seversin. Ve ondan sonra, sandık başında onun lehine karar veriyorsun.

Sevinç Engin ile “Liderlik” kitabı için yapılan söyleşiden, Ocak 2011, Istanbul

21 Şubat 2011 Pazartesi

Lider Ne Zaman Ortaya Çıkar?


Liderlik hangi zamanlarda ortaya çıkar?

Liderliğin ortaya çıktığı anlar, karar anlarıdır. Karar anı liderden lidere, toplumdan topluma, liderlik tipine göre değişebilir.

Diyelim ki ekonomik bir lider. Diyelim ki, fakir bir aileden gelen bir adam ya da kadın... Bu kişi, devlette ya da bir şirkette maaşlı çalışmaktansa, bir gün kendi başına girişimci olmaya karar veriyor. İşte o kararı verdiği an, o kişinin liderliğinin ortaya çıktığı anıdır. Belki, kişinin içinden çıktığı ailenin ihtiyaçları bu kararı vermeye zorluyor onu, farketmez. Fakirlik, işsizlik, ailesine bakmak ihtiyacı, her neyse sözkonusu olan... Her şeyi göze alıp, cesaretle girişimci olmaya karar vermek, liderliğin başlangıcıdır bu örnekte.

Ya da diyelim ki, ekonomik koşulları düzgün bir aileden çıkmış olan bir lider. Diyelim ki, babası, dedesi, hatta üç kuşak öncesi varlıklı... Kişi, kendinden öncekilerden farklı ve yeni bir şey yapmaya karar veriyor. Kendinden öncekilerin girmediği bir yola girmeye karar veriyor. İşte liderliğin ortaya çıktığı an, o kararın verildiği andır.

Mesela, Mehmet Emin Karamehmet... Adanalı varlıklı bir aileden geliyor. Aile işletmelerini yönetirken yeni alanlara girmeye karar veriyor. Yeni teknoloji alanlarına... Örneğin Turkcell gibi, Dijitürk, Süperonline, Global Bilgi gibi cesaret isteyen yeni teknoloji alanlarına. Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi daha büyük aileler konvansiyonel alanlarda üretim ve satış yapmayı garantili ve sağlam görürken... Karamehmet bu yeni ve riskli alanlara giriyor. Riskli çünkü, Mehmet Emin Bey bu alanların temel bilgisine sahip değil ki, bu alanlardaki işletmeleri yönetebilsin... Ama zaten liderliğin ortaya çıktığı anlar böylesi anlardır; cesaret anları yani.

Liderlik hiç bir şey değilse, cesaret işidir. Mehmet Emin Karamehmet, o kararları verdiği andan itibaren Çukurova Grubu, rakiplerini geride bırakabildi. Bir dönem Karamehmet’in sadece Turkcell’deki hisselerinin değeri, neredeyse diğer ailelerin toplam servetlerine yaklaşmıştı. Şimdi de aynı Mehmet Emin Beyi, enerji alanındaki özelleştirme operasyonlarındaki cesur kararlarda görüyoruz. Bakalım, neler olacak!

Özetle, liderliğin çıktığı anlar, kişiye bağlıdır.

Siyasi liderlerle ilgili de benzeri şeyleri söylemek mümkün. Önemli siyasi liderler, önemli toplumsal ihtiyaçların sonucunda ortaya çıkarlar. Örneğin, Birinci Dünya Savaşından Osmanlı’nın mağlup çıkması... Osmanlı topraklarının % 90 küsurunun kaybedilmesi... Kalan bir parça toprağın bile muzaffer güçler tarafından parçalara ayrılmak istenmesi... Milletin topyekün esaretine giden bir süreç, ulusal liderin doğuşunu tetiklemiştir.

Ya da Obama örneği. Amerika’nın kirlenmesi, çirkinleşmesi... Dünyanın bir bölümüne hukuksuz olarak savaş açması... Küresel finansal kriz... İşte bu koşullar, Obama gibi bir liderin doğuşunu sağlamıştır. Afganistan ve İrak savaşlarıyla Amerika hedeflerine ulaşabilseydi, global islamcı terörizm bertaraf edilebilseydi, global kriz söz konusu olmasaydı, belki de, Obama’nın adaylığı fiyaskoyla sonuçlanacaktı. Bilemeyiz.

Ama toplumsal sıkışma anları, ekonomik sıkışma anları, ulusal gerilim anları yeni liderlerin doğuşunu tetikleyebilir.

Sevinç Engin ile “Liderlik” kitabı için yapılan söyleşiden, Ocak 2011, Istanbul

Liderliğin 6 Şartı


Size göre bir liderin hangi özellikleri olmazsa olmaz?

Liderlik için pek çok özellik sayılabilir. Ama bence, öyle altı özellik var ki, bunlar liderliğin olmadan olmazları.

a. SAHİCİLİK: Bana göre liderlikte birinci özellik sahiciliktir. Liderin sahici olması, kendi gibi olması şarttır. Kendi özelliklerinden utanmaması şarttır. Başkasına öykünmemesi şarttır. Başkasına benzeyen, başkasının taklidi gibi olan birinin lider olması imkansızdır. Her kimseniz, neyseniz o olmalısınız, onunla kazanmalısınız.

Örneğin Turgut Özal. Tarihimizde ilk defa bir cumhurbaşkanı eşiyle el ele fotoğraf verdi. Bu ülkede ilk defa bir cumhurbaşkanı şortla askeri kıta denetledi. İlk defa bir cumhurbaşkanı yine karısıyla, çoluğuyla çocuğuyla denize girerken fotoğraf verdi.

“Bunlar da özellik mi?” diyebilirsiniz. Bunlar sahiciliktir. Kendi olmaktan utanmayan, kendisiyle ilgili her şeyi toplumun görmesine imkân veren bir sahici kişilik göstergesidir.

Barack Obama da, son derece sahici bir lider. Başkasına benzemeye çalışmıyor. Tam tersine; sahip olduğu özelliklerin, ülkesi için ne kadar önemli fırsat olduğunun çok farkında. Dolayısıyla kendi gibi davranıyor. Bir bakıyorsunuz, koskoca ABD başkanı McDonald’sa gitmiş, hamburger atıştırıyor. Tek başına, ailesiyle veya ekibiyle... Bir bakıyorsunuz, tek başına veya birileriyle basket oynuyor, vs.

Kemal Kılıçdaroğlu örneğin, o da son derece sahici bir lider. Kendisi gibi. “Evet, Memur Kemalim” diyor ve bundan utanmıyor. “İşçi Kemalim evet” diyor, bundan utanmıyor. Her haliyle, giyimiyle, kuşamıyla son derece sahici, son derece kendisi gibi, bizden...

Keza R. Tayyip Erdoğan’da öyle. Kasımpaşalı gibi olmak ve davranmak, duygularını açık etmek... Gerektiğinde ağlamak, gerektiğinde gülmek, gerektiğinde yumruk vurmak... Hepsini yapıyor, hepsinde kendini ortaya koyuyor.

b. CESARET: İkinci önemli özellik, cesaret. Bir liderin cesur olması lazım. Önemli anlarda, önemli kararları verebilmesi lazım. Ve o verdiği kararların arkasında durabilmesi lazım. Korkmadan. Korkaklar bir müddet idare edebilirler ama, lider olamazlar.

Çok sıkıntılı ekonomik koşullardayken Türkiye, 1974’te Kıbrıs’a müdahale etti. O bir cesaret anıydı. Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit, önce diplomatik girişimlerde bulundu. Amerika’nın ve bir garantör devlet olarak İngiltere’nin pozisyonlarını algıladı. Bu ülkeler Türkiye’nin taleplerine karşıydı. Hatta, muhtemel Türk operasyonuna karşı, açık-kapalı tehditleri de ortadaydı. Buna rağmen Ecevit, cesaret sergiledi ve Kıbrıs’a müdahale etti. Ecevit, işte o karardan sonra “Karaoğlan” oldu. O karardan sonra, “Kıbrıs Fatihi” oldu. Ondan sonra lider oldu. Ondan sonra, solun en yüksek oy oranına erişti.

Ya da Recep Tayyip Erdoğan... Davos’taki çıkışıyla olsun, 2007 seçimleri öncesindeki e-muhtıraya karşı tavrıyla olsun, cesaret sergiledikçe gücüne güç kattı.

Dolayısıyla liderliğin en önemli ikinci şartı cesarettir. Cesaretle karar vereceksiniz. Ve o kararı verdiğiniz andan itibaren yolunuza devam edeceksiniz. “Kim ne der?” diye bakmayacaksınız. Çok hesapçı olmayacaksınız. Hesabınızı önceden yapacaksınız. Hesabınızı yaptıktan sonra, kararınızı verip cesaretle yolunuza devam edeceksiniz.

c. TAKIM KURABİLME BECERİSİ: Liderliğin üçüncü önemli şartı, bana göre ekip kurabilme becerisidir. Bir lider tek başına her şeyi yapamaz. Liderin ulaşmak istediği hedef her neyse, o hedefe uygun takım kurabilmesi şarttır. Bunu beceremiyorsa, zaten lider olamaz.

Lider kimlerle yola çıkacağını, kimlerle yoldaş olacağını anlaması gereken, bu konuda burnu iyi koku alan kişi demektir. İnsanları iyi tahlil edebilen ve iyi yoldaş seçebilen, kişidir lider. Tek başına başarmış lider yoktur. Her liderin yanında mutlaka bir ikinci kişi, beşinci kişi, on sekizinci kişi... yani bir takım vardır. Bu kişiler bazen ön plana çıkar, bazen çıkmaz, geri planda kalır. Ekibi, kadrosu, yoldaşı olmayan bir liderin hedefine varma şansı yoktur.

d. İLETİŞİM BECERİSİ: Dördüncü önemli liderlik özelliği, iletişim becerisidir. Lider, hangi alanın lideri olursa olsun, iyi bir iletişimci olmak zorundadır. Bu bir şirket olabilir, bir dernek - vakıf olabilir, bir toplumsal hareket olabilir, bir siyasi parti olabilir, hiç fark etmez. Liderin alanla ilgili iletişim kurabilecek bir donanıma ve beceriye sahip olması şarttır.

e. HİTABET: Bu da aynı zamanda beşinci liderlik şartını gerektiriyor: Hitabet becerisi. Karar anından itibaren lider, kendini yetiştirirken hitabeti de öğrenir. Hazırlık sürecinde konuşma tecrübesi kazanır. Ancak belli bir tecrübeden sonra harekete geçirir neyi harekete geçirecekse. Bir şirketse sözkonusu olan; tedarikçileri ve tüketicileri harekete geçirir. Bir siyasi partiyse söz konusu olan; örgütünü ve seçmenini harekete geçirir. Başkalarını harekete geçirmek kelimelerin gücüyle olur; iletişimle olur. Lider kelimeleri kullanmayı beceremiyorsa, önemli bir başarı elde edemez.

Hangi büyük şirkete bakarsanız bakın, şirketin başındaki kişinin aynı zamanda iyi bir iletişimci olduğunu görürsünüz. Sabancı Grubu’nun Sabancı Grubu olmasını sağlayan biraz da, Sakıp Ağa’nın iletişim becerileridir. Sakıp Ağa, hem sahicidir, hem cesurdur, hem de birinci sınıf bir iletişimcidir.

Tony Blair’den Obama’ya kadar hangi önemli lidere bakarsanız, hepsinin iyi birer hatip olduklarını, kelimeleri ve entelektüel altyapılarını kullanabilme konusunda gayet yetenekli olduklarını görürsünüz. Konuşurken kullandıkları sözleri, ister kendileri yazsın, ister başkaları yazsın, önemli değildir. O sözleri, kelimeleri kullanma zamanları, kullanma tarzları ve kullanırken duygularını işin içine katabilme becerileri, başarılı olmalarını sağlar.

f. AZİM: Bana göre liderliğin altıncı ve sonuncu vazgeçilmez şartı azimdir. Pes etmemektir. Süleyman Demirel’in, Necmettin Erbakan’ın hikayelerine bakın. Ya da Bülent Ecevit’in hikayesine...

Bülent Ecevit, Cumhuriyet Halk Partisi’ni, bu ülkeyi kurmuş olan en köklü siyasi partiyi 12 Eylül’den sonra bıraktı. Genel başkanlıktan da, üyelikten de istifa etti. Sonra ne yaptı? Siyasetten çekilmek yerine, karısıyla sil baştan yeni bir parti kurdu. DSP’yi kurdu. Üstelik ortanın solu, o sırada SHP tarafından doldurulmuşken. Ve azimle çalışarak sıfırdan kurduğu DSP’yi, ömrünün son günlerinde iktidar taşıma becerisi gösterdi. Müthiş bir azmin sonucu olarak.

Sevinç Engin ile “Liderlik” kitabı için yapılan söyleşiden, Ocak 2011, Istanbul

20 Şubat 2011 Pazar

Liderlik ve Karar Anı


‘Lider olunmaz, lider doğulur’ görüşüne katılıyor musunuz?

Öyle örnekler var ki, bu görüşü geçersiz kılıyor. Başarmış insanların önemli bölümü hayatlarında belirli bir anda karar veriyorlar. Bir şey yapmaya, bir şey olmaya, bir şeyleri değiştirmeye... Ve o kararla, kendilerini donatmaya başlıyorlar. Liderlikleri, o kararı aldıklatan sonra şekillenmeye başlıyor.

“Lider olunmaz, lider doğulur” demek, insanlara “Boş yere lider olmaya çalışma! Eğer tanrı vergisi bir yeteneğin varsa, annenden babandan genlerinle bir şeyler almışsan lider olabilirsin. Yoksa olamazsın.” demektir ki bu, insan doğasına uygun değil.

İnsanlar isterlerse her şeyi yapabilirler. Yeter ki odaklansınlar, yeterince zaman ayırsınlar; yeterince çalışıp, emek harcasınlar, terlesinler...

Kampanyasıyla dünyanın önemli liderlerinden biri haline gelen Barack Obama’nın kişisel hikâyesine baktığımızda da, bunu görürüz. Barack Obama; Amerika Birleşik Devletleri’ne başkan olmayı 20 küsur yıl önce kafasına koymuş. “Babamdan Hayaller” isimli bir kitabı var, biliyorsunuz, ilk kitabı. Daha senatör seçilmeden önce yazdığı, best seller olmuş bir anı kitabıdır. Kitabı okuduğunuzda anlıyorsunuz ki, henüz üniversiteyi bitirdiği günlerde, dolgun maaşla saygın bir yerde çalışmaktansa, toplum gönüllüsü olmayı tercih ediyor.

Yılda 40.000- 50.000 dolar maaşla, gayet konforlu bir hayat yaşamaktansa, Chicago'da yoksul insanların yaşadığı bir semtte, toplum gönüllüsü olarak çalışmayı tercih ediyor. Ve orada bir kiliseye bağlı olarak, kiliseden medet uman fakirlere, çaresizlere yardım etmeye başlıyor. Karşılığında yılda aldığı toplam maaş sadece 11 bin dolar! Aslında iyi okumuş, kendisini yetiştirmiş parlak bir gençken, konforlu yaşamayı reddedip, toplumla ilgili bir iş yapmaya karar veriyor.

Nedeni Reagan’ın başkanlık yaptığı 80'li yılların Amerika’sı. O dönemde genç Obama’nın, Washington’un kirlenmiş olduğunu tespit etmiş olması, Washington’da ve ülkede kökten bir değişime ihtiyaç olduğuna inanması. Bunu o günden, daha okulundan yeni mezun olmuş bir delikanlıyken düşünüyor ve karar veriyor. Ve bütün hayatını ona göre yönlendiriyor.

Bu ve buna benzer pek çok hikâye insanların istedikleri takdirde, lider olabileceklerini ortaya koyuyor.

Bizim tarihimizde de vardır bu tip hikayeler. Atatürk’ün kişisel hikâyesi örneğin, benzeri bir hikâyedir. Genç Mustafa Kemal de, öğrencilik yıllarında kafasına koyuyor herşeyi. Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmekte olduğunun farkında olan bir arkadaş çevresinin de etkisiyle karar veriyor. Daha askeri öğrenciyken gizli bir yapılaşma kuruyor. İçeri giriyor, tutuklanıyor, sonra çıkıyor...

Bütün bu örnekler, genç yaşlarda belirli bir hedefi kafaya koymuş bir insanın, zaman içinde kendisini eğitmesiyle, biriktirmesiyle, donanımını arttırmasıyla lider olabileceğinin inkar edilemez kanıtları. Yüzlerce örnek verebilirim.

Benim temel inancım, “lider doğulmaz, lider olunur” şeklinde. Elbette ki genetik faktörlerin, anne babamızdan aldığımız özelliklerin, kolaylaştırıcı bir yanı var. Ama karar verip kendinizi eğitmiyorsanız, kendinize hedef koymuyorsanız, lider olabilmeniz söz konusu değil.

Aslında hayatın bütün alanlarında durum böyledir. Hangi iş koluna bakarsanız bakın, başarı hikâyelerinde aynı şeyi görürsünüz: Hepsinde bir karar verme anı vardır. Başarı, o karardan sonra mümkün olur.

Çünkü karar anı dediğimiz anlar, özünde vazgeçme anlarıdır. Örneğin zengin olmaya karar veriyorsanız, uzun saatler boyunca çalışmanız gerekecektir. Ailenizle zaman geçirmekten, sosyal hayatınızın bir kısmından, keyifli zamanlardan vazgeçmeniz gerekecektir. Ve daha fazla çalışmanız gerekecektir. Herkes saat dokuzda işe gelirken, siz saat yedide işe başlayacaksınız. Herkes saat altıda işten çıkarken, siz gece on birde-on ikide işten çıkacaksınız.

Hayatınızın belli bir bölümünden feragat edeceksiniz ki, bir şeyler biriktirebilesiniz.

Biriktirmekten kastım, sadece para biriktirmek değil. Entelektüel birikim. Hangi alanda lider olmaya karar verdiyseniz, o alanda bir entelektüel birikim yapmanız lazım. İşte o entelektüel birikim, karar anından sonra ortaya çıkabiliyor.

Karar anının nedenleri, nasılları kişiden kişiye değişebilir. Ama önemli olan an, o andır. Bir şey olmaya karar vermek. En iyi piyanist olmaya karar vermek... En iyi süt fabrikasını kurmaya karar vermek... Bir partinin başına geçmeye karar vermek... Bir toplumsal hareket başlatmaya karar vermek... Bir ülkenin bağımsızlığını organize etmeye karar vermek gibi.

Bu ve buna benzer kararları verdiğiniz andan itibaren, liderliğiniz başlıyor demektir. O andan sonra, sizin herkesten daha çok çalışmaya ve zamana ihtiyacınız oluyor. Her şey bu iki şeyle ilgili. Bir karar, iki zaman!

Sevinç Engin ile “Liderlik” kitabı için yapılan söyleşiden, Ocak 2011, Istanbul