Necati Özkan ve Seçim Zamanı

12 Haziran Genel Seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Haziran Genel Seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2011 Salı

Seçimleri liderler kazanır, liderler kaybeder

Seçmen oyunu bir torba kömüre sattı yanılgısı!

Zaman zaman iddia edilenin aksine, özgür demokrasilerde seçmen göbeğini kaşıyarak oy vermez. Çok partili serbest seçimlerin olduğu ülkelerde seçmenin iradesinin en özgür olduğu yer sandıktır. Oy kabinine giren seçmeni bağlayacak hiç bir esaret bağı söz konusu değildir. Seçmen davranışını, ne Stockholm Sendromu‘na ne de “bir torba kömüre” bağlamak akıllıcadır. Bu tür yorumlarla hatayı seçmende aramak, bir sonraki seçimde kaybetmenin peşin garantisidir.

Pek çok saygın araştırma, seçmenlerin ağırlıklı bölümünün hangi partiye oy vereceğine seçim kampanyaları başlamadan çok daha önce karar verdiğini kanıtlıyor. Türkiye’deki seçmenin durumu diğer ülke seçmenlerinden farklı değildir. Seçmen; siyasilerin konuşmalarından, liderlerin olaylar karşısındaki karar ya da kararsızlıklarından, orada burada yapılan dost sohbetlerinden, okuduklarından, dinlediklerinden liderleri ve partileri tartar. Oy vereceği liderin ülkeyi daha iyi yönetip yönetemeyeceğine ve hatta, olası bir savaş durumunda oy vermeye niyetli olduğu liderin ülkeyi düze çıkartıp çıkartamayacağına ilişkin aklında kalan tortulara bakarak sandık başında tercihini yapar. 12 Haziran’da da olan budur.

12 Haziran seçimi ve temsilde adalet

12 Haziran Genel Seçimlerinin sonuçları nadir görülecek bir ders gibidir. Ayrıntılara baktığınızda seçmenin kendisi açısından en ideal çözümü yarattığını görürsünüz. “Hiç birimiz, hepimiz kadar akıllı değiliz” şeklindeki Japon atasözü sanki bu durum için söylenmiş gibidir.
Örneğin seçmen bir taraftan AKP’ye olan desteğini yüzde 50’ye çıkardı ama diğer taraftan iktidarın 330 milletvekiline ulaşmasına da izin vermedi. AKP’nin gücünü artırdı fakat, dejenerasyonunu önlemek için yetkisini kısıtladı.

135 sandalyeyle ödüllendirdiği CHP’de muğlak ilerleyen değişime göz kırptı ama yeterli bulmadığı için de seçim zaferi kazanmasına izin vermedi. MHP’ye hem ihtar verdi, hem de tümden sahneden çekilmesini engelledi.

BDP yüzünden siyasetin çözmeye yanaşmadığı baraj sorununu da, BDP için yine seçmen çözdü. Bunu çözerken de BDP’ye “Kürt sorununun çözümünde sen kilitsin, geleceğin inşasında önemli ortaklardan biri ol” demiş oldu. Her ne kadar BDP bu mesajı aldığını şimdiye kadar gösterememiş olsa da!

Seçimleri liderler kazanır, liderler kaybeder

Seçmenin sandık başındaki kararını etkileyen çok sayıda faktör vardır ama bir seçimin kaderini liderden daha fazla hiç bir faktör belirlemez. Çünkü seçimleri lider kazanır, lider kaybeder. Liderin asli görevi stratejiye karar vermektir. Hem stratejiye, hem de stratejik kadrolara. Yoksa yenilgi kaçınılmaz olur. Savaşı kaybeden bir orduda ere, erbaşa, manga komutanına, takım komutanına nasıl hesap sorulmazsa, seçim kaybeden bir partide de alttakilere hesap sorulamaz. Savaş kazanılmışsa onur, kaybedilmişse utanç başkomutana aittir, asla başkasına değil! Seçimlerde de lidere.

Her siyasi kampanyada tek ve en önemli etken stratejidir. Doğru strateji sıradan bir kampanyanın seçim kazanmasını sağlayabilir ama eğer strateji doğru değilse, parlak ve büyük bütçeli bir kampanyanın başarısız olması kaçınılmazdır. Doğru bir stratejinin ilkeleri AKP için de, CHP için de, MHP için de aynıdır. Siyasetçilerin çoğu kez sormayı akıl etmediği, gündeme geldiğinde de cevap bulmakta zorlandığı soru “strateji nedir” sorusudur. Bu yazı dizisi umarız en azından doğru soruya cevap aramanın önemini göstermekte işlevli olmuştur.

Milliyet Gazetesi için hazırladığım 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin 16 Eylül 2011'de yayınlanan SONSÖZ bölümü...

BDP gerilim ve şiddetle kazandı

12 HAZİRAN ANALİZİ
KİM NİYE KAYBETTİ?
KİM NİYE KAZANDI? - 5

Milliyet, 16 Eylül 2011

‘Açılım’ politikasının iflasıyla Kürt kökenli seçmen arasında oluşan öfke, BDP kampanyasının zemini oldu. BDP, kampanya boyunca, kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını seçmenlere anlattı ve taleplerini dillendirdi Açılım döneminde AKP ile işbirliğine yakın olan seçmen kesimleri, KCK davasından sonra bunun kendilerine fayda sağlamayacağı noktasına geldi ve silahla şiddet siyaseti yanlısı şahinler bölgede inisiyatifi tümden ele geçirdi BDP’nin ana stratejisi daha fazla gerginlikti. Seçim yaklaştıkça BDP kampanyasında şiddet ögesi arttı. Güvenlik güçleriyle aleni zıtlaşmaların oyları artıracağı varsayılıyordu. Gerilimden nasıl dönüleceği ise kimsenin umurunda değildi


12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nin dördüncü siyasi gücü Barışve Demokrasi Partisi (BDP)‘ydi. Oy oranı açısından olmasa da sandalye sayısı açısından BDP, bütün analizlerin ve tahminlerin üstünde başarı elde etti. Hatip Dicle’nin milletvekilliği YSK tarafından seçimin ertesinde düşürüldü ama BDP’nin desteklediği bağımsız adaylardan 35’i meclise girmeye hak kazandı.
Bu dikkate değer başarının elde edilmesinde birkaç etmen var: Bunların en önemlisi BDP’nin seçmen kitlesini daha referandum öncesinden mobilize etmeye başlamasıdır. BDP, profesyonel bir kampanya yapmasa da seçmenlerin mobilize edilmesini hedefleyen bir saha çalışması yaptı.
Aslında BDP, referandum öncesinden itibaren sahadaydı. Bugün seçimler geride kaldı ama BDP’nin sahadaki varlığı hala devam ediyor.

‘Kürt açılımı’ndan şahinlerin egemenliğine

Hükümetin 2009 yılında başlattığı ancak sonuçsuz kalan “Kürt açılımı” süreciyle oluşan toplumsal iklim BDP’nin en önemli avantajıydı. 12 Eylül referandumuna dönük “boykot” politikasıyla BDP, Güneydoğu Anadolu bölgesinde ana siyasi figür olmayı başarmıştı. Açılım politikasının iflasıyla Kürt kökenli seçmenler arasında oluşan öfke, BDP’nin yürüttüğü kampanyanın zemini oldu. BDP, kampanya boyunca kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını seçmenlere anlattı. BDP, Güneydoğu’yu ilgilendiren acil sorunların çözümü konusunda adımların atılmasını istiyordu. Bölgesel özerklik, Kürtçe’nin yerel yönetimlerde kullanılması ve eğitim dili yapılması BDP’nin temel talepleri arasındaydı.

Seçime doğru yükselen tansiyon ve bölge seçmenlerini kazanma konusunda yaşanan açık rekabet nedeniyle hükümet, bu taleplere cevap vermedi. Hükümet, çözümü seçim sonrasında yapılacak olan yeni anayasaya bırakmıştı. KCK davası kapsamında Kürt siyasetinin bilinen bazı isimlerinin tutuklanması gibi gelişmeler bölge seçmenlerinin bir bölümünde, hükümetin açılım politikalarını tümden terk ettiği duygusunu yarattı.

Açılım döneminde AKP ile işbirliği politikasına yakın olan seçmen kesimleri, KCK davasından sonra AKP ile işbirliğinin kendilerine fayda sağlamayacağı noktasına geldi. Bu aşamadan sonra sivil siyaset yerine, silaha ve şiddete dayalı siyaset yanlısı şahinler bölgede inisiyatifi tümden ele geçirdiler.

Seçimler yaklaştıkça BDP seçim kampanyasında şiddet ögeleri artmaya başladı. Bazı BDP milletvekilleri, güvenlik güçleri ile halkın karşı karşıya gelmelerinden yarar umacak noktaya geldi. Resmi güvenlik güçlerini tokatlayan, zırhlı personel taşıyıcıların üstüne çıkarak fotoğraf veren BDP milletvekillerinin yarattığı algı, Kürt siyasetinin giderek anormalleşmekte olduğunu gösteriyordu. Ortaya çıkan algı, sivil siyaset algısı değildi artık. Özellikle PKK militanlarına benzer üniformalar giyen bu politikacılar ülkenin batısında kaygı uyandırmaya başlamıştı.

KCK, sivil itaatsizlik ve TBMM boykotu

6 Ocak ayından itibaren Güneydoğu’da şiddet ikliminin tohumları artık herkesin dikkatini çekecek seviyeye ulaşmıştı. Güvenlik güçleri zaman zaman aşırı güç kullanıyordu. Her KCK duruşması gerginliği biraz daha tırmandırıyordu. BDP’nin geliştirdiği sivil itaatsiz eylemleri ileNevruz kutlamaları sırasında yaşananlar gerginlikleri yaygınlaştırıyordu.

Kürt siyasetinde egemen olan hava, iktidara tam güvensizlikti. BDP kendi tutumunu, devletin eski tarz baskı politikalarına dönmesine bağlıyordu. PKK’nın eylemsizlik kararını seçim sonuna kadar uzatmış olması, iktidara tanınan son şans olarak adlandırılıyordu.

BDP Seçim kampanyasının ana stratejisi: Gerginlik

BDP’nin kampanyasının ana stratejisi daha fazla gerginlikti. Güvenlik güçleriyle yapılan aleni zıtlaşmaların BDP oylarını artıracağı varsayılıyordu. Ortaya çıkacak gerilimden nasıl geri dönüleceği kimsenin umurunda değildi.

BDP, milletvekili adaylarını belirlerken iki farklı amacı tek potada eritti. Hem ağırlıklı olarak kendi çizgisinden isimler aday gösterilecek, hem de daha uzlaşmacı bir algı yaratılacaktı. Böylece bir taraftan adayların ağırlıklı kısmı militan nitelikli kişilerden (özellikle KCK davasından tutuklu olan siyasetçilerden) seçildi. Diğer taraftan da doğrudan Kürt siyasetiyle özdeşleşmemiş Türk solundan isimler, hatta muhafazakar ve ayrılıkçı olmayan bazı Kürt isimler. BDP adaylıklarındaki kadın-erkek oranı bu kez kadınlar aleyhine bozulsa da tabanın sesinin listelere yansıması sağlandı.

Öte yandan Türk solundan gösterilen saygın isimler, BDP’ye Batıda sosyalist seçmenlerin oyunu kazanmandırmakla kalmadı, medya ve aydın desteği de sağladı. Bu seçimde BDP, daha güçlü bir ideolojik ve bölgesel cephe kurmuş gibi görünüyordu.

Okuma yazma bilmeyen seçmenlere ölçülü ipler

Büyük illerdeki adayların bir kaçı dışında BDP seçim kampanyasında profesyonel bir iletişim ekibiyle çalışmadı. BDP’nin kampanyası özünde bir taban hareketi (Grassroots) kampanyasıydı. Söylem olarak Abdullah Öcalan’ın hapishane şartlarının iyileştirilmesi, Nevruz kutlamaları ve “sivil itaatsizlik” eylemleri gibi konuları kullanarak taban hareketlendirdi.

BDP’nin saha takımı, seçim günü için kendi seçmen tabanını sandığa daha da titiz hazırladı. Sahadaki görevliler, sokak sokak, mahalle mahalle seçmeni örgütledi. Örneğin okuma-yazması olmayan seçmenlere hangi bağımsız adaya oy lazımsa, ona göre ölçeklendirilmiş ipler vererek sandığa yolladı.

Sonuç: 35 milletvekili ile Meclis’i protesto

BDP, 12 Haziran Seçimiyle Kürt siyasetinin tüm zamanlarda elde ettiğini en fazla sandalyeyi kazanmış oldu. Buna rağmen seçmen oranında dikkate değer bir yükselmeden bahsedebilmek neredeyse imkansız. 12 Haziran Genel Seçimleri’nde aday olan tüm bağımsızların aldığı oylardan BDP’nin destekleri çıkarıldığı zaman toplamda yüzde 6.3’lük bir oy oranı elde edildi. Ortaya çıkan gerçek şu ki, Kürt siyasi hareketi ne yaparsa yapsın seçmen desteği yüzde 7’ye bir türlü ulaşmıyor.
Aslında bu sonuç Kürt sorununu çözmek isteyen siyaset için bir ölçüde şanştır. Çünkü bir kez daha ortaya çıktı ki, bölge seçmeni gerginlik siyasetine tümden onay vermiyor.

Ne yazık ki, seçim sonrası gelişen olaylar, siyasetin ve yargının milletvekili seçilen kişilerin tutukluluk sorununu çözememesi mevcut gerginliği daha da artırdı. Ve BDP, TBMM’ye girmeyi reddetti. Seçim sonrası BDP’nin daha barışçıl amaçlara hizmet edeceği beklenirken, seçim öncesinin umutları giderek kayboldu.

Bu ülkede yaşayan aklı başında çoğunluk biliyor ki, Kürt sorunu gerçek bir sorun. Ve siyaset, ne yapıp yapıp bu soruna kısa zamanda çare üretmelidir. Yeni anayasa bu sorunun tümüyle çözümü için kaçırılmayacak en büyük fırsattır. Bütün diğer partiler gibi, BDP de yeni anayasa sürecinde oluşacak büyük uzlaşmanın bir parçası olmak ya da olmamak gibi çok temel bir kararı vermek ve gereğini yerine getirmek durumunda.

Milliyet Gazetesi için hazırladığım 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin 16 Eylül 2011'de yayınlanan BDP bölümü...

29 Eylül 2011 Perşembe

MHP’nin Barajla Bitmeyen İmtihanı

MHP lideri Devlet Bahçeli "Püskevit" ile sempati yarattı.
MHP’nin İdeoloji Sorunu

Son yıllarda, MHP içinde ideolojiyle ilgili derin bir tartışma ve giderek berraklaşan bir ayrışma yaşanıyordu. Bu tartışmalar 12 Eylül Anayasa Referandumu’nda önemli orandaki MHP seçmeninin “evet” oyu vermeleri ile kamuoyunun gündemine de girdi.

MHP’deki tartışma bir çeşit “Gelenekçi”“Yenilikçi” tartışmasıydı. “Gelenekçi” tarafı eski iki kutuplu dünyanın dar milliyetçileri oluştururken, “Yenilikçi” tarafı MHP’nin ideolojisinin zamana uydurulmasını talep edenler oluşturuyordu. Yenilikçi grup, “Milliyetçiliği sadece Türkçülük olarak yorumlamaya devam edersek ülkemizdeki diğer etnik unsurların desteğini nasıl kazanacağız? MHP olarak milliyetçiliği 80 öncesindeki anlamıyla savunmaya devam edersek, milyonlarca Kürt vatandaşın sorununa nasıl cevap üreteceğiz? Milliyetçilik demokratikleşme taleplerine neden karşı olsun?” diyorlardı. Bu grup, kendini yenilemeden MHP’nin varlığını sürdürmesinin imkansız olacağına inanıyordu.

Bu gruba göre MHP’nin oy tabanı tamamen ülkücülerden oluşmuyordu. MHP geleneksel hayat tarzından da besleniyordu. Buna rağmen, değişen toplumsal yapı nedeniyle her geçen gün MHP’nin tabanı daralıyordu. Eğer MHP kendine yeni bir siyasi pozisyon tarif etmezse, ne yaparsa yapsın kısa sürede varlık sorunuyla karşı karşıya kalacaktı.

Ülkücü kadrolar arasındaki bu derin tartışma zamanla kamplaşmaya döndü. Parti içindeki ve parti dışındaki ülkücüler tartışmada saflarını netleştirdiler. Ülkücü çizgideki yayınlar da bu tartışmaya paralel olarak saflaştı. Seçime yaklaşırken “Gelenekçi” eski grup ağırlığını koydu. Mansur Yavaş, Vedat Bilgin gibi “Yenilikçi” isimler partiden ayrılmak durumunda kaldı.

MHP’nin Varlık Sorunu
2002 Genel Seçimlerinde seçmenlerinin büyük bölümünü AKP’ye kaptırmış olan MHP, 2004, 2007 ve 2009 seçimlerinde bu seçmenleri yavaş yavaş kazanmıştı. 12 Eylül referandum süreci, bu yolda bir dönüm noktasıydı. Ülkücü seçmenlerin bir bölümünün referandumda “evet” oyu vermiş olması, MHP için alarm zillerinin çalması demekti. MHP’nin artık bir baraj sorunu vardı, çünkü oy oranı % 8-9 bandına gerilemişti.

12 Haziran’a yaklaşırken saygın pek çok araştırma uzmanı AKP'nin bir kez daha seçimlerden birinci parti olarak çıkacağını söylüyordu. Cevabı bilinmeyen şuydu: AKP parlamentoda basit çoğunluk mu elde edecekti, yoksa, anayasayı tek başına yapabilecek bir çoğunluğa mı ulaşacaktı. İlk alternatifte AKP'nin yeni anayasa için meclise girecek diğer partilerden en azından biri ile uzlaşması gerekecekti. İkinci alternatifte istediği her şeyi yapma fırsatı olacaktı.

İşte bu iki alternatiften hangisinin gerçekleşeceği MHP’nin durumuna bağlı olacaktı. MHP yüzde 10 barajını aşarsa AKP uzlaşmaya zorunlu kalacaktı. Bu nedenle seçime doğru olan süreçte MHP ile AKP arasındaki ilişki bir çeşit hayatiyet mücadelesine dönüştü. İyi bir seçim kampanyasıyla MHP’nin barajın altına itilmesinin pekala mümkün olduğunu düşünen çevreler, bu partiyi barajın altına kesinlikle itmek amacıyla operasyona başladılar.

Başta Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP sözcüleri MHP seçmenini kazanacak söylemler kullanmaya başladılar. Amaç ortadaydı: MHP’yi yüzde 10 barajının altına itmek ve mecliste 367 sandalye elde edecek bir seçimbaşarısına ulaşmak! Televizyon ekranlarını dolduran AKP yandaşı onlarca yorumcu, durmadan MHP’nin barajı geçmesi ihtimalinin zayıflığını anlatıyordu. Milliyetçi seçmen kesimlerine oylarını heba etmemelerini öğütleniyordu.

Bahçeli yola erken çıktı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AKP’nin stratejisini erken fark etti. Henüz seçimlerin 12 Haziran’da yapılacağı kesinleşmeden sahaya indi. Ocak başından itibaren mitinglere başlayan Bahçeli doğru bir zamanlamayla, küskün ülkücü kadroları baba ocağına yeniden davet etmeye başladı. MHP ne yapıp yapmalı AKP’ye kaptırmış olduğu ülkücü -milliyetçi oyları yeniden kazanabilmeliydi.

Bu strateji sonuç verdi. MHP’yle yollarını ayırmış olan eski ülkücü kadroların bir kısmı ve bazı merkez sağ isimler, seçimlere doğru MHP rozeti taktılar.

MHP’nin Seçim Vaatleri

Türkiye AKP’nin açılım politikaları sonrası federasyon baştaolmak üzere, özerklik, iki dilli yaşam gibi önemli tartışmalardan geçiyordu. Seçmenlerin bir bölümü, Kürt sorununun demokrasi ve insan hakları bağlamında yeni anayasayla çözümünü umut ederken, bir bölümü Kürt milliyetçiliğinin bunlarla yetinmeyeceğini düşünüyordu. Önemli orandaki bir seçmen kesimi, ülkenin bölünmeye doğru her geçen gün yol aldığına inanmaya başlamıştı.

MHP “Ülke bütünlüğünün korunması konusunda seçmenlerin güç birliği yapması gerektiğini, AKP’nin ülkede yaptığı tahribatın bertaraf edilmesinin şart olduğunu, devletin bekası için 12 Haziran’ın kritik öneme sahip olduğunu” söyleyerek kampanyasına start verdi.

Buna rağmen MHP, bir 2023 vizyonu tanımladı. MHP’nin seçim beyannamesinde temel vurgu güvenlik değil, ekonomiydi. Türkiye kendi bölgesinde bir güç merkezi olacaktı. Ekonomide dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olmak, yıllık yüzde 7 büyüme, 14 bin dolarlık kişi başı milli gelir, 200 milyar dolarlık ihracat, yılda 700 bin kişiye iş imkanı sağlamak gibi hedefler dikkat çekiyordu.

MHP Seçim Kanunu’nun gözden geçirileceğini, siyasi ahlak yasası çıkarılacağını, yeni anayasanın uzlaşmayla yazılacağını söylüyordu. Ama MHP, siyasi af çıkarılmasına asla müsaade etmeyeceğini, Türkçe dışında başka birdilde eğitime karşı duracağını da açıkça söylüyordu.

MHP'nin yoksullara vaadi: "Hilal Kart"
MHP beyannamesinde yoksul kesimlerde unutulmamıştı. Muhtaç ailelere temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri birer “Hilal Kart” dağıtılacak, aileler esnafı da desteklemek üzere bu kartlarlasadece ikamet ettikleri ilçe esnafından alışveriş yapılabilecekti.

MHP Kampanyası

MHP kampanyasına “Ses Ver Türkiye” sloganıyla başladı. Her ne kadar “ses” kelimesi Arapça’da “oy” anlamına gelse de, sloganın bu anlama geldiğini Türkiye’de çok az seçmen anladı. MHP kampanyası, soğuk ve renksiz bir kampanyaydı. CHP ve AKP kampanyalarıyla kıyaslanabilecek profesyonellik düzeyinde değildi.

Televizyon kanallarında CHP’nin Mart başında, AKP’nin ise Mayıs’ın ilk haftasında yayınlamaya başladığı reklam filmlerinin gösterimi devam ederken, MHP’nin reklam filmleri de Mayıs ortasında yayına girdi.

MHP’nin reklam filminde hedef kitlesine ‘Karar anı geldi ’ diye seslenen MHP; “ 12 Haziran’da milletimiz temiz toplum, temiz siyaset ve temiz yönetime kavuşacak” diyordu. Yarı profesyonel bir şekilde hazırlanmış olan filmlerde animasyon ve arşiv görüntüleri kullanılıyordu. Bunların ilkinde, genel başkan Devlet Bahçeli’nin hareketsiz görüntüsüne de yer veriliyordu. ‘Ses Ver Türkiye’ sloganıyla yayınlanan reklam ilk kez 10 Mayıs’ta yayınlandı.

MHP “Ses Ver Türkiye” derken, kendi siyasi pozisyonunun gereği olarak ulusal birlik ve bütünlüğe odaklanıyor ve ülkenin her kösesinin sesi olmak istediğinin altını çiziyordu.

Gençler ve ilk oy

MHP kampanyası özellikle gençlerin ilk oylarını hedefliyordu. Seçimlere doğru patlak veren Şifre Skandalını anlatan bir genç : Yaşım 18, lise son sınıftayım. Bütün yıl gece gündüz çalıştım ama şifre skandalı moralimi çok bozdu. Sınavlarla bugünümüzü, şifreyle geleceğimizi karartmaya kimin hakkı var. 12 Haziran benim için karar anı olacak, bu yüzden ilk oyum Milliyetçi Hareket Partisi’ne!” diyordu.

Bir başka genç : İlk kez oy kullanacağım. Şifre skandalları, terör, bölücülüközellikle işsizlik beni çok kaygılandırıyor. 12 Haziran benim için karar anıolacak. Bir oyun bile ülkemin kaderini değiştireceğine inanıyorum. Ülkeme güvenmek, yarınımdan emin olmak için ilk oyum Milliyetçi Hareket Partisi’ne” diyordu.

MHP yaptırdığı “Her yıl 700 bin işsize işverilecek” ve “Hilal kart ile 13 milyon yoksul düzenli bir gelire kavuşacak” filmleri ile de CHP’nin oy almak istediği yoksul kesimlere seslendi.

Bahçeli ve “Püskevit” vakası

Devlet Bahçeli, aynen Kılıçdaroğlu ve Erdoğan örneklerinde olduğu gibi iki MHP filmini bizzat seslendirdi. Bahçeli bu filmlerde bir taraftan AKP iktidarında yaşananlar milletimizi üzüyor. Artık karar anı geldi. Sesime kulak ver Türkiye! 12 Haziran’da Milliyetçi Hareket iktidara gelecek. Hilal kart ile 13 milyon yoksul düzenli bir gelire kavuşacak. 700 bin işsiz, iş bulacak. Milletimiz temiz toplum, temiz siyaset ve temiz bir yönetime kavuşacak. “ diyerek sosyal adalet vurgusu yapıyordu.

Diğer taraftan da “Artık karar anı geldi. 12 Haziran’da terör ve bölücülük bitsin istiyorsanız; Milliyetçi Hareket olarak söz veriyoruz. Terörle müzakere değil, mücadele edeceğiz. Teröristleri dağdan indirip yargılayacağız. Örgütün İmralı’dan yönetilmesine izin vermeyeceğiz. Milletimizin birlik ve bütünlüğünü yeniden sağlayacağız” diyerek terörle mücadele ve milli birlik vadediyordu.

MHP kampanyası her ne kadar, soğuk ve donuk bir kampanya olsa da, Bahçeli’nin Mayıs başında Yozgat’taki mitingde seçmenlerle konuşurkensarf ettiği “Püskevit” kelimesi beklenmedik bir sempati yarattı. Püskevit, bir anda sosyal medyada fenomen oldu. Onlarca genç “Püskevit” kullanan viral video yaptı, yayınladı. Bahçeli farkında olmadan kampanyasına kişisel sempati katmıştı.
Seks kasetlerinden sonra MHP'den 10 üst düzey yöneticileri istifa etti.
Dünya Demokrasi Tarihinin En Kirli Kampanyası

Seçime haftalar kala, kendisini "Farklı ülkücülük" olarak konumlayan bir web sitesi, sözüm ona MHP ve ülkücülüğü arındırmak için bir seks videosunu yayınladı. Video’da MHP’nin iki genel başkan yardımcısı aynı mekanda, iki ayrı kadınla uygunsuz bir vaziyette görülüyordu. Bu kişiler sağ seçmenler ve Alevi seçmenler hakkında yakışıksız ifadeler de kullanıyorlardı. Zamanlama çok akıllıca gözüküyordu.

Seks videoları yayınlanır yayınlanmaz Devlet Bahçeli, videoda görüntülenen genel başkan yardımcılarının derhal gereğini yapmasını istedi. MHP’nin iki genel başkan yardımcısı Bahçeli’nin çağrısına uyarak istifaettiler. İlgili kişilerin istifasıyla boşalan adaylıkları sıradaki isimler doldurdu.

İlk kasetin yayınından sonra araştırma şirketlerinden gelen veriler MHP’nin oy kaybettiğini ve hızla barajın altına kaydığını gösteriyordu. Bu aşamada Bahçeli kriz yönetimi konusunda yeni bir şey yapmak yerine, normal programına devam etti.

Kasetleri serviseden web sitesi, 18 Mayıs’ta Bahçeli ve tüm MHP yönetimini istifayadavet etti. İstifa etmezlerse, MHP’nin diğer yöneticilerinin kasetleri servisedilecekti. Tüm Türkiye o andan itibaren tehdidin gerçek mi, blöf mü olduğunutartışmaya başladı. Devlet Bahçeli bu kez tavrını değiştirdi, tehdide pabuçbırakılmayacağını söyledi. Bunun üzerine site yeni kasetleri yayınlamayabaşladı. Blöf değil, gerçekti durum! Aynı gün, sitenin adlarını saydığıyöneticiler art arda istifa etmeye başladı. MHP neredeyse yöneticisiz kaldı.

İkinci kaset dalgasından sonra seçmende ilginç bir tepki ortaya çıktı. Bir kısım seçmenler MHP’yi terk etmeye devam ederken, bir kısım seçmenler MHP’ye oy vereceklerini beyan etmeye başladılar. Kaset operasyonunu düzenleyen güçlerin hedeflediğinin tersine MHP’nin oyları yeniden barajın üstüne yükselmeye başladı. Büyük bir olasılıkla bazı seçmen grupları, kasetlerdeki “ahlâksızlıkların” yanındadaha büyük boyutlu bir “ahlaksızlıklakarşı karşıya olduğunu anladı: Hedef, ülkücülüğün ahlaksızlıktan temizlenmesi değil, MHP’nin ortadan kaldırılmasıydı! Son iki haftada MHP oylarında hissedilir bir artış ortaya çıktı.

IPSOS KMG Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün 12 Haziran Genel Seçimlerinin yapıldığı gün gerçekleştirdiği sandık sonrası anketinde bu durum net olarak görülüyordu. 12 Haziran’da MHP’ye oy veren seçmenlerin %18’i kaset olayı nedeniyle MHP’yi tercih ettiklerini beyan ediyorlardı.

Ne yapan ortada, ne hesap soran!

Gelecekte Türkiye siyasi iletişiminin tarihini yazacak olanlar, 12 Haziran Genel Seçimlerini yazarken MHP’ye dönük kaset skandalını yazmadan geçemeyecekler. Bu skandal, sadece bizim tarihimizin değil, tüm demokrasi tarihinin en kirli skandallarından biridir. Çünkü bu skandalla ortaya çıktı ki, son derece organize bir güç, seçimlerin kaderini etkilemek için aylar ve belki yıllar önceden birsiyasi partinin tüm üst yönetimini takibe almıştır. Partinin tüm tepe yöneticilerinin evlerine, ofislerine, konakladıkları otellere ve hatta tanıdıklarının mekanlarına düzenekler kurulmuş ve yaptıkları, konuştukları herşey kaydedilmiştir. Zamanı geldiğinde de, yapılan kayıtlar servis edilmiştir.

Yapılan şey bir çok yönüyle kirlidir. Şurası kesin ki, bu operasyonu yapan güç, hem çok profesyonel bir güçtür, hem de finansal derinliğe sahiptir. Onlarca önemli siyasi kişiyi aylarca takip etmek sadece büyük bir organizasyon gerektirmekle kalmaz, emniyet güçleriyle en azından dirsek temasını da gerektirir. Gerçek bir demokraside bu denli kirli bir operasyon yüzlerce resmi görevliyi harekete geçirirdi. Ama, Türkiye’de ne emniyet, neyargı, ne de siyaset olayı aydınlatmak için kılını kıpırdattı. Daha da ilginci, seçimden sonra MHP yönetimi de işin peşini bıraktı.

Sonuç: MHP ihtiyaç olmaya devam edecek mi?

Bugün geriye bakıp konuşursak, dünyanın kirli operasyonlarından birine maruz kalmış olan MHP’nin barajı geçmiş olması bir mucizedir. İronik olsa da MHP, ikinci kaset operasyonuna teşekkür borçlu görünüyor. Operasyonu yapanlar ikinci kaset operasyonunda zamanlama hatası yapmamış olsalardı, çok farklı bir tablo ile karşı karşıya kalmış olacaktık.

Bununla birlikte MHP’nin mevcut pozisyonun sürdürülebilir olmadığı artık aşikardır. Bugün yeniden seçimlere girilse, MHP muhtemelen barajın altında kalma tehlikesiyle yine karşılaşacaktır. Çünkü MHP, giderek toplumsal bir ihtiyaç olmaktan çıkıyor. Partinin pozisyonu ve ideolojisi 1980 öncesindeki noktada durdukça bu problem devam edecek. MHP kendini yenileyemezse hem kadrolarını, hem de seçmenlerini kaybedecek. Her ne kadar Türkiye CHP’nin kendini yenilemesiyle meşgul olsa da, yenilenme sorunu MHP için de can alıcı bir sorun olmaya devam edecek.

Milliyet Gazetesi için hazırladığım 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin 15 Eylül 2011'de yayınlanan MHP bölümü...

18 Eylül 2011 Pazar

Seçmen, 12 Haziran'da AKP'nin vaadettiği ‘Liderleşen Türkiye’ hayalini satın aldı



AKP lideri Erdoğan kampanyadan önce açılışlar yaparken...
AKP bugünden 2023’ü kazanma hedefiyle yola çıktı

AKP, 12 Haziran Genel Seçimlerinde profesyonel seçim kampanyasına en geç başlayan partiydi. AKP kampanyaya geç başladı ama seçmenin karşısına çok iddialı bir programla çıktı.

Referandumdan sonra iktidar sözcüleri ve AKP paralelindeki kalemler zihnimize şu algıyı kazımakla meşguldüler. “Biz bu seçimi çoktan kazandık. Biz bu seçimde elde edeceğimiz sonuçla 2023’ü de içine alan tüm seçimleri kazanmanın peşindeyiz. Biz lider Türkiye yaratmanın peşindeyiz.”

AKP’ye yakın kaynaklarda yazılıp çizilenlerden okunan seçim hedefi ise özetle şöyleydi: “Mümkünse anayasayı tek başına değiştirebilecek bir çoğunluğa erişmek ve yeni anayasayı hazırlamak. Başkanlık veya yarı başkanlık sistemine geçmek. Erdoğan‘ın Cumhurbaşkanı / Başkan olmasını ve 5 artı 5 = 10 yıl süreyle Cumhurbaşkanı / Başkan kalmasını sağlamak”.Hedeflenen uzun dönemli bir siyasi mühendislik projesiydi. Öyle isteniyordu ki, seçmenler bu seçimlerde 4 yıl için değil, 12-13 yıl için oy versinler. Görünürde bu kurguyu bozabilecek bir rakip de yoktu. MHP yüzde 14-16 bandına, CHP ise yüzde 33-35’lere ulaşabilse bu ihtimal ortadan kalkabilirdi ama, muhalefet partileri bahsedilen oranlardan çok uzaktı.

Muhalefet partileri kendi kampanyalarına ocak ve şubat aylarında start verirken, Başbakan Erdoğan kampanya gibi gözükmeyen yurt içi ve yurt dışı gezilerle meşgüldü. Hemen her hafta sonu bir ilde toplu açılışlar yapıyordu. Ve bu açılışlar onlarca TV kanalından canlı yayınlanıyordu. Birer hükümet icraatı olan bu açılışların yaratmakta olduğu muazzam algı, AKP’nin seçim kampanyasını rakiplerine göre daha geç başlamasının nedenlerinden biriydi.

Asıl neden siyasi gelişmeleri son ana kadar okumak, rakiplerin oyun planlarını anlamak ve rakiplerden daha taze fikir ve çok daha güçlü projelerle başlamaktı. Geç başlasa da en kapsamlı profesyonel kampanyayı AKP uygulayabilirdi. Çünkü başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, tüm AKP kadrosu idmanlıydı. AKP’nin saha örgütü mükemmel işleyen, deneyimli bir seçim makinesiydi. Seçim Koordinasyon Merkezi, rakip partilerinkiler gibi seçimden seçime açılıp kapatılan göstermelik bir organ değil, 365 gün çalışan devamlı bir siyasi pazarlama aracıydı. Partinin kurulduğu günden beri hizmet aldığı profesyonel ekip de, parti kadar deneyimli ve hazırdı.

CHP, MHP ve BDP’ye sert eleştiriler getirdi

Aralık 2010 Şubat 2011 arasındaki CHP’nin her kafadan ayrı ses çıkan kaotik dönemini Başbakan Erdoğan iyi değerlendirdi. CHP kampanyası başlayınca kimi AKP sözcüleri CHP’nin “Aile Sigortası”nı önemseyip, kaynak sorununu dile getirdiler. Ama sonra muhatap olmamanın daha doğru olacağını kavradılar. Başbakan sadece Kılıçdaroğlu’nu değil, İsmet İnönü dönemi de dahil olmak üzere tüm CHP tarihini gündem konusu yapıyor ve toplumsal hafızadaki negatif CHP algısını pekiştiriyordu.

Başbakan Erdoğan’ın ana muhalefet liderinin mezhepsel kökenine vurgu yaparak muhafazakar seçmenin oylarını kendi partisi lehine çekmek için miting alanlarında söylediği “Biliyorsunuz kendisi Alevi” şeklindeki sözü, Kılıçdaroğlu tarafından değerlendirilemedi. Erdoğan, miting meydanlarından kendisini sürekli TV’de tartışmaya davet eden Kılıçdaroğlu’nun talebini “Ustalarla çıraklar aynı sahnede ne yapsın?” diyerek savuşturdu.

Bir yandan milliyetçi bir söylem geliştirilirken diğer yandan MHP’nin baraja takılacağı algısı işleniyordu. Öte yandan, devletin Öcalan ile görüşmekte olduğu ve tek başına anayasa yapacak çoğunluğa ulaşılması halinde Kürt sorununun yeni anayasa yoluyla halledileceği, Öcalan’ın şartlarının iyileştirileceği anlatılıyordu.

Bu arada BDP’nin geliştirdiği sivil itaatsizlik eylemleri eleştiriliyor, resmi imamlara ilişkin BDP politikaları sadece bölgenin değil tüm Türkiye’nin muhafazakar seçmenine her gün şikayet ediliyordu.

İktidar partisi ile aynı görüşleri paylaşan düşünce kuruluşlarının sözcüleri, akademisyenler ve medya temsilcileri iyi planlanmış bir orkestrasyonla kampanyanın entelektüel arka planını dolduruyorlardı. Psikolojik üstünlük başta olmak üzere muhalefette olmayan her şey iktidarda vardı. Baskın bir medya desteği, finansal güç, örgütlü iş kesimleriyle ilişkiler, uluslararası ilişkiler, seçmenle örgütlü ilişkiler ve yüz binlerce kişiden oluşan, kazanmaya imanlı ve idmanlı saha örgütü!

‘Çılgın Proje’yi açıklamak için hiç acele etmedi

Seçim kampanyalarında bir konuyu çok erken ya da çok geç gündeme getirmek, o konunun etkisini azaltabilir de artırabilir de. O nedenle siyasi kampanyalarda zamanlama hayatidir. Çünkü, her seçim kampanyasının tek bir amacı vardır: Sandık başına gittiklerinde seçmenleri rakibinize değil de, size oy vermeye ikna etmek.

Ana muhalefet partisinin seçim kampanyasında tek ciddi silahı olan Aile Sigortası projesine ait kampanya filmi Mart ortasına doğru yayınlanmaya başlamıştı. Aile Sigortası projesi mart ayı boyunca seçmenlerin dikkatini çeken en önemli muhalefet projesi oldu. Köşe yazarları, TV yorumcuları, siyasi konularda program yapan medya temsilcileri günlerce bu projeyi tartıştılar. Proje nasıl çalışacaktı, ne kadar aileyi kapsayacaktı, kaynak nerden sağlanacaktı, vs.

Başbakan Erdoğan’ın Aile Sigortası’nın etkisini kırmak için “Çılgın Proje”yi kullanacağı anlaşılıyordu. Erdoğan hiç acele etmedi. Daha çok merak edilmesi için projeyi sır gibi sakladı, Nisan’ın son haftasına kadar bekledi. Nisan sonunda “Çılgın Proje” açıklandığında, gündemde Aile Sigortası’ndan eser kalmamıştı. Seçmenler arasında veya medyada CHP’nin en somut projesi artık eskisi kadar rağbet görmüyordu.

Sosyal adalet vaadine karşı ‘Yeni Osmanlı’ rüyası

AKP’nin profesyonel kampanyası rakip partilerden aylar sonra, Mayıs başında başladı. AKP kampanyası içiçe geçmiş ve birbirinin devamı olan iki strateji birden kullanılıyordu. İlk aşamada 9 yıllık iktidar döneminde gerçekleştirilenlerin bir envanteri yapılıyordu. İkinci aşamada ise yeni bir kalkınma hamlesi vaadediliyordu.

AKP’nin bir siyasi parti olarak çok net çizilmiş olan kalkınmacı ilerlemeci pozisyonu, kampanyayla bir kez daha pekiştiriliyordu. Bu sırada, kampanyadan aylarca önce işe başlayan seçmen ilişkileri yönetimi, yüzbinlerce gönüllüyü sahada ustalıkla kullanmaya başlamıştı bile...

‘Hayaldi, gerçek oldu!’ sloganı ve filmler

AKP altı hafta süren yoğun bir profesyonel kampanya programı uyguladı. İlk üç hafta yayınlanan kampanya AKP döneminde başarılanların bir dökümüydü. Bolu Dağı Tünelini anlatan reklam filmiyle başlayan filmler, havayolları, duble yollar, TOKİ, yüksek hızlı tren, Karadeniz sahil otoyolu, sağlıkta dönüşüm, ücretsiz ders kitapları, kırsal kalkınma programları, engellilere sosyal destek ve engelliler için özel eğitim programlarıyla devam etti.

CHP kampanyasının finansman yönetim sorunu nedeniyle ivme yitirmiş olduğu bu dönemde, AKP kampanyası başta onlarca ulusal ve yüzlerce yerel TV kanalı olmak üzere tüm medyayı kapsıyordu. Basın, outdoor ve internet bu kampanyanın görselleriyle donatıldı.TV reklamlarında oynayan gerçek seçmenler, AKP iktidarları sayesinde hayatlarında gerçekleşen olumlu değişikliklerin tanıklığını yapıyorlardı.

AKP kampanyasının ilk aşamasının biz seçmenlere söylediği özetle şöyleydi: “Biz dokuz yıldır iktidar gücümüzü ülkeyi kalkındırmak, toplumsal refahı tabana yaymak için kullandık. Bizden önceki iktidarlardan daha yüksek bir ilerleme yarattık. Onların beceremediklerini becerdik. Bu ülkede hayal olan pek çok şey bizim iktidarımız sayesinde gerçek oldu.”

20’den fazla projeyi tek tek anlatan kampanya filmleri tümden aydınlık karelerden oluşuyordu. Her biri 45 saniye olan filmlerin tonu pozitif, dili neşeli ve eğlenceliydi.

‘Hedef 2023 Türkiye hazır!’

AKP kampanyasının üç hafta süren ikinci bölümü yeni ve daha büyük bir umudu pazarlıyordu. “Hedef 2023” olarak özetlenen vizyon, yeni ve büyük bir kalkınma hamlesi vaat ediyordu.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat rol aldığı ve seslendirdiği 3 filmde seçmene vaat edilen makro hedefler arasında neler yoktu ki: 150 milyar dolarlık gelirle tarımda en büyük 5 ülkeden biri olmak. Yıllık 500 milyar dolarlık ihracat. Kişi başı 25 bin dolarlık milli gelir ile en büyük 10 ekonomiden biri olmak. 50 milyon turist ve 50 milyar dolarlık gelirle turizmde liderlik. Milyonlarca yurttaşımıza istihdam imkanı.

Erdoğan ikinci filmde, altyapı vaatlerini sıralıyordu: 17 bin kilometre yeni duble yol. İstanbul- İzmir otobanı. İzmit Körfezine dünyanın en uzun köprüsü. Çanakkale Boğazına köprü. 10 yeni yüksek hızlı tren hattı. Yeni hava alanları. Kendi uçağını, kendi uydusunu, kendi otomobilini yapan ülke olmak. Kendi tankını, kendi helikopterini, kendi savaş uçağını üreten ülke olmak.

Üçüncü film ile seçmenlerin gündelik hayatının 2023 yılına kadar nasıl iyileştirileceği anlatılıyordu: 22 dev şehir hastanesi inşa edilecek. Üniversiteye herkes gidebilecek. Okullarımız dünyayla rekabet edecek standarda yükseltilecek. Öğrencilere ücretsiz tablet bilgisayar dağıtılacak. Yeni inşa edilecek 500 bin konutla ev sahibi olmak daha da kolaylaşacak.

Başbakan Erdoğan filmleri aynı sözlerle bitiriyordu: “Büyük hedefler için biz hazırız! Milletimiz hazır! Türkiye hazır!” Erdoğan seçim mitinglerinde bir taraftan yeni anayasa ve özgürlükler konularını işlerken bir taraftan da seçime doğru olan süreçte İstanbul, Ankara ve İzmir için “Çılgın Proje”lerini açıkladı. Büyük kentlerin yakın çevresinde hayata geçirilecek mega projelerle bu kentler birer kalkınma havzası haline getiriliyordu.

Erdoğan böylelikle 2023 yılına kadar beş ana hedef ortaya koyuyordu: 1. İleri demokrasi, 2. Büyük ekonomi, 3. Güçlü toplum, 4. yaşanabilir çevre ve marka şehirler, 5. lider ülke.

‘Biz birlikte Türkiye’yiz!’

Bazı yorumculara göre CHP’nin duygusal tonlu filmlerine karşı, AKP filmlerinin tonu rasyoneldi. Fakat kampanyanın sonuna doğru CHP’nin filmlerinin duygusal tonunu aşan bir AKP filmi yayına girdi. Mayıs ayının son günü, kampanyanın ikinci aşamasıyla birlikte yayınlanmak üzere TV kanallarına gönderilen film “Aynı yoldan geçmişiz biz. Aynı sudan içmişiz biz” diye başlıyordu.

Genç yaşlı, zengin fakir, köylü kentli, kadın erkek, başı açık başı kapalı onlarca sıradan seçmenin kullanıldığı 60 saniyelik film, iyi kotarılmış bir ulusal birlik filmiydi. Filmde yer alan halktan kişiler tüm doğal halleriyle AKP filmine gerçeklik duygusu katıyordu. Filmde kullanılan enstrümanlar, kültürel semboller izlenme katsayısını artırıyordu.

AKP kampanyası online dünyada da son derece etkindi. www.akparti.org.tr, www.akkanal.com , www.akicraatlar. com.tr, www.ililakicraatlar.com.tr, www.akhedefler.com, www.akadaylar.com gibi resmi AKP web sitelerinin yanı sıra www.buyuyenturkiye.com gibi resmi olmayan siteler kampanya başlamadan önce hazırdı. Bir taraftan bu web sitelerinin sosyal ağlarda tutunması için gerekli destek sağlanırken, diğer taraftan muhalefet parti liderleri ve kampanyaları ile ilgili olarak sosyal ağlarda etkin olumsuz tohumlamalar (seeding) yapıldı.

Sonuç: Şans,hazır olana güler!

AKP, kampanyasının mesajı açık net ve basitti: “Daha önce başardık. Yine başarırız, Türkiye’ye sınıf atlatır, sizi rahat yaşatırız.” Seçmen, bu büyük hayalden kendi payına ve çocuğunun payına düşeni alabileceğini hayal etti.

Vaat ettiklerini yapıp yapamayacağı gerçeği ne olursa olsun, AKP’nin vaatleri seçmen beklentilerinin önemli bir kısmıyla örtüştü. Seçmenin yarısına AKP kampanyası abartılı, gerçekleşmesi imkansız ve hatta tehlikeli gelse de, bir başka yarısı AKP kampanyasıyla neredeyse bir “Yeni Osmanlı” rüyasına inandırılmış oldu. CHP’nin sadece sosyal adalete odaklanan karamsar kampanyasının yanında, AKP’nin büyük umutlar vadeden Türkiye hayali kıyas kabul edilemeyecek ölçüde cazipti. Seçmen, bekleneceği gibi AKP’nin sunduğu “liderleşen Türkiye” hayalini satın aldı. Başbakan Erdoğan elde ettiği yüzde 49.8 orandaki seçmen desteği ile ender görülen bir başarıya imza attı. Meclisteki sandalye sayısı her ne kadar 2002’den beri sürekli düşse de, seçmenlerin oyunu kazanmada sürdürülebilir bir başarının mimarı oldu.




Seçmen kime, neden oy veriyor?

ÖDÜLLÜ İLETİŞİMCİ NECATİ ÖZKAN, 2011 GENEL SEÇİM SONUCUNU MİLLİYET İÇİN İNCELEDİ" (12 Eylül 2011)


12 Haziran seçimlerinin üstünden tam 90 gün geçti. Bu sürede CHP ‘nin yemin krizi ile BDP’nin meclis boykotu yaşandı. TSK’nın tepesindeki 4 general istifa etti. Yeni bir global ekonomik krizin öncü sarsıntıları hissedilmeye başlandı. Güneydoğu’da kanlı olayların artmasıyla Ramazan ortasında Kandil’e dönük yeni bir hava operasyonu daha başlatıldı vs...

Bu yoğun gündem, 12 Haziran’da hangi partinin neden kazandığını, hangi partinin neden kaybettiğini sakin bir kafayla analiz etmemizi engelledi. Bu yazılarla bunu yapmaya çalışacağız.

Seçmen kime, neden oy veriyor?
Literatürde seçmenlerin neden bir partiye değil de diğerine yöneldiğini açıklayan çok sayıda model bulmak mümkündür. Seçmen; ideoloji, liderlik gücü, partinin konumu, politikalar, parti örgütlerinin gücü, etnik köken, ulusal-kültürel ve manevi değerler, ekonomi, uluslarası koşullar gibi faktörlerden etkilenerek karar vermiş olabilir. Seçimlerin mekanizması aynı olsa da, her seçimde değişkenler farklıdır. O yüzden siyasi iletişim disiplininde “Her seçim aynıdır; her seçim farklıdır” denir.

Bir başka anlatımla, seçmen davranışını açıklayabilmek için her ülkede ve her seçimde geçerli tek ve sihirli bir model mevcut değildir. Seçmenlerin medyada yayınlanan anketlere bağlı olarak karar verdiklerini gösteren bilimsel bir çalışma da yoktur. Yani, anketlerin seçmenleri yönlendirdiği ve herkes kime oy veriyorsa ona oy verme eğilimi - “bandwagon etkisi”- yarattığı şeklindeki düşünüş tümden bir şehir efsanesidir.

Bunu söylerken elbette ki kamuoyu araştırmaları gereksizdir demiyoruz. Araştırmalar önemlidir ama, araştırmalar seçim sonucunu belirlemezler. Araştırma yaptırmadan seçim kampanyası planlanamaz, planlanmamalıdır. Araştırma yapmanın nedeni bulguları medyaya servis etmek değil, seçimi kazanmanıza yardımcı olacak bilgilere ulaşmak olmalıdır.

Seçmen tercihlerinin nedenlerini anlamak için, en kolay değerlendirme yapılabilecek alan siyasi partilerin seçim kampanyalarıdır. Çünkü kampanyalar alenidir. Seçimlerde oy verecek olan seçmenlerin kararını etkilemek için yapılan her şey bu kampanyalara dahildir. Bununla birlikte, seçimden seçime değişiklik gösterse de genel olarak, seçmenlerin çoğunluğu (yüzde 75- 85 arası) seçim gününden aylar önce kararını vermiş olur. Seçim kampanyaları, kalan yüzde15 -25’lik dilimdeki seçmenin kararını etkilemek için yapılır.


İPSOS KMG Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün 1200 seçmenle yaptığı araştırma, seçmenlerin yüzde 80’lik ağırlıklı çoğunluğunun hangi partiye oy vereceğine seçimden aylar önce karar verdiğini gösteriyor.

Bu nedenle biz bu dizide, seçim sonucuna etki eden faktörler arasından seçim kampanyalarına odaklanacağız. Ve partilerin başarı yada başarısızlıklarını siyasi iletişimi kullanabilme becerilerine bakarak değerlendireceğiz.

12 Haziran’ın mağlupları ve galipleri
Bu kez genel merkez binası 22 Temmuz 2007 gecesinde olduğu kadar karanlık ve tenha değildi belki ama, seçimleri CHP’nin kazanacağına inananlar 12 Haziran akşamı yeni bir şok daha yaşadılar. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kimi sözcüleri kampanya boyunca ısrarla araştırma şirketlerinin yayınladığı verilerin doğru olmadığını söylemiş ve CHP’nin sandıkta sürpriz yapacağını iddia etmişlerdi. CHP’nin en azından iktidar ortağı olacağına ya gerçekten inanıyor ya da yalnızca buna yönelik bir algı oluşturmaya çalışıyorlardı. Ne var ki sandıklar açıldığı zaman, saygın araştırma şirketlerinin bir iki puanlık yanılmalarla doğruya yakın tahminlerde bulundukları ortaya çıktı.

2007 seçimlerine göre oyunu bir nebze artırmış gibi gözükse de genel algı CHP’nin 2011 Genel Seçimlerinin asıl mağlup partisi olduğuydu.

MHP barajı net biçimde geçtiği halde kaybeden partilerden biri olarak algılanırken, MHP’nin yarısından daha az oy alan BDP kazanan parti algısı yaratmayı başarmıştı

12 Haziran’ın kesin tek galibi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) oldu. AKP 10. kuruluş yılını henüz geride bırakırken, 3’ü genel seçim, 2’si yerel seçim ve 2’si referandum olmak üzere 7 seçim zaferi elde etmişti. AKP bu zaferleriyle, ülkemiz demokrasi tarihinde benzersiz bir seçim makinası olduğunu kanıtlamakla kalmamış, aynı zamanda dünya demokrasilerinde eşine ender rastlanır bir başarının sahibi de olmuştur.

Diğer yandan 12 Haziran Genel Seçimleri, siyaset arenasındaki onlarca küçük partinin iddialarını, kısa vade için, topyekün ortadan kaldırmıştır. Parlamentoya girebilen dördü dışında, yasal olarak varlıklarını sürdürmekte olan 60’ın üzerindeki siyasi parti, 12 Haziran tarihi itibariyle artık toplumsal ihtiyaç olmaktan çıkmış oldular.

Milliyet Gazetesi'nde 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin ilk bölümünden....

5 Nisan 2011 Salı

Seçim Kampanyaları Başlıyor


Bundan tam altı gün sonra, 11 Nisan Pazartesi günü 12 Haziran Genel Seçimlerine katılma hakkı olan siyasi partiler, miletvekili aday listelerini YSK'ya teslim edecekler. Partilerin ve YSK'nın bu listelerde düzeltme yapma olasılıkları 10 gün süreyle devam edecek olsa da, YSK'ya bildirilecek olan isimler yüzde 95 oranında kesin olacak.

Listelerin YSK'ya teslim edilmesinden sonra çeşitli kırgınlıklar ve kopmalar yaşanacak elbette. Bu süreç, Nisan'ın son haftasında bitecek ve siyasi partileri ondan sonra meydanlarda görmeye başlayacağız.

BDP, MHP ve CHP Sahada…

Aslında bazı siyasi partiler sahaya çoktan indiler. Bu partiler, hemen her hafta bir başka ilde kampanya yapıyorlar.

Sahaya ilk inen siyasi parti MHP. MHP Ocak ortasından beri “Ses Ver Türkiye” sloganıyla mitingler yapıyor. Kampanyanın profesyonel tarafını henüz görmedik, ama, kampanyanın saha kısmında epey yol alındı. Çünkü, MHP referandumdan sonra üzerinde çok tartışılan bir siyasi parti haline gelmişti. MHP’nin bu seçimde barajı geçip geçemeyeceği pek çok platformda tartışılır olmuştu. Devlet Bahçeli, bu tehlikeyi algıladı ve kampanyasına erken başladı. Küskün milliyetçi isimleri babaocağına çağırmaya başladı. MHP’nin giderek toparlayabileceğini ve % 13-15 bandında bir yerlere oturabileceğini düşünüyorum.

Sahadaki ikinci parti BDP. BDP’nin kampanyası daha çok bir taban hareketi (Grassroots) kampanyası. BDP, Abdullah Öcalan’ın hapishane şartlarının iyileştirilmesi, Nevruz kutlamaları ve "Sivil İtaatsizlik" eylemleri gibi farklı taktikleri kullanarak tabanını hareketlendiriyor. Kürt siyaseti, referandum sürecindeki “boykot” kampanyasıyla “bölgenin asıl ve en önemli temsilcisi benim” demek istemişti. Bölgede AKP'den daha güçlü bir seçmen desteğine sahip olduğunu kanıtlamak istemişti. Halen yürütmekte olduğu kampanyayla bu pozisyonunu pekiştirmek ve oylarını artırmak istiyor. Hedefi, bağımsız seçilecek 30 civarında milletvekiliyle mecliste daha kalabalık bir gruba ulaşmak.

Kampanyaya erken başlayan üçüncü siyasi parti ise CHP. Kasım’daki olağanüstü kurultaydan hemen sonra kampanya hazırlıklarına başladı. CHP, Aralık, Ocak ve Şubat aylarında sergilediği kaotik yapıyı ve iletişim kazalarını şimdilerde geride bıraktı. Aile Sigortası, Bedelli Askerlik, Ekonomik Program, Genceartı, Güneydoğu Kalkınma Projesi gibi projelerini bir biri peşi sıra lanse etmeye başladı. Diğer partilerden farklı olarak, CHP televizyon mecrasında da parayla yer satın alarak reklam yapıyor. Şu ana kadar CHP'nin tek spotunu gördük: Aile Sigortası adlı bu film, heyecan yaratacak, kendisini konuşturacak bir film değil; son derece sıradan ama yanlış olmayan bir siyasi ürün filmi. CHP kampanyasında henüz kreatif bir ruh yaratılamamış olsa da, erken başlamanın avantajlarını görecektir. CHP sözcülerinin ağzından kendisine hedef olarak % 35'in üstünü koymuş gözüküyor. Doğrusu şu ana kadar netleşen stratejisive kampanyasıyla bu hedefi tutturması kolay değil. Ama parti içinde yeni iletişim kazaları çıkmazsa, halen devam eden bu vasat kampanyayla dahi CHP, 12 Haziran'da %26-%30 bandına yaklaşabilir.

Henüz ortaya çıkmamış iki kampanya var.

Biri kurulmaya çalışılan Saadet Partisi, Türkiye Partisi, Demokrat Parti ve belki de DSP ittifakının kampanyası. İttifak kurmaya çalışan bu partilerin ortak amacı barajı aşmak. Ama önce çatı konusunda netleşmeleri gerekiyor. Sızan bilgilerden çatı parti meselesinin daha çözülemediği ortaya çıkıyor.

Diğer parti ise AKP. Başbakan Erdoğan şimdilik, kampanya gibi gözükmeyen bir kampanya yapıyor. Hemen her hafta, bir başka ilde toplu açılışlar yapıyor. Ve bu açılışlar onlarca TV kanalından canlı yayınlanıyor. Görünüşte bu açılışlar birer hükümet icraatı. Ama herkes pekala farkında ki bu açılışlar, AKP'nin kamu kaynaklarıyla yaptığı seçim kampanyasının ilk aşaması.

Buna rağmen, bu seçimlerde profesyonel kampanyaya en son başlayacak olan parti muhtemelen AKP olacak. Siyasi gelişmeleri son ana kadar okumak, rakiplerin oyun planlarını gözlemek ve rakiplerden daha taze fikirler kullanan bir strateji izlemek niyetinde oldukları anlaşılıyor.

Muhtemelen de en baskın ve en yaygın kampanyayı yine AKP uygulayacak. Çünkü başta Başbakan Erdoğan olmak üzere iktidarın çeşitli sözcülerinin demeçlerinden AKP'nin, 13 Haziran'ı değil 2023'ü hedefleyen bir kampanya yapmak istediği anlaşılıyor. Hedef 2023 Kampanyası'nda hedef anayasa yapabilecek çoğunluğa ulaşmakmış!

Bu iddialı hedef, iddialı bir kampanya gerektirir. Bakalım AKP'nin ajansı bunu becerebilecek mi?

28 Mart 2011 Pazartesi

Ya Kadın Olsaydın Devlet Bey?


Kadın siyasetçi adayları ve kadın seçmenler için resen hazırladığım kişisel kampanyamın 3. ve en sevimli ürünü Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile ilgili.

Devlet Bey ve partisi MHP, 12 Haziran Genel Seçimlerinde en az sayıda kadın aday adayı başvurusu almış. Ama ben umuyor ve diliyorum ki MHP, diğer iki büyük partiye oranla daha fazla kadın milletvekili adayını listesinde seçilecek yerlere yerleştirsin. Ve milliyetçiliğin sadece erkek işi olmadığını, kadınların da en az erkekler kadar milli konuları savunabileceğini cümle aleme göstersin.

MHP Genel Başkanı'na da sorum aynı:

"Ya Kadın Olsaydın Devlet Bey?
Örgü örecektin, Meclisi rüyanda görecektin."


2009 Yerel Seçimleri için yapmış olduğumuz Ka.Der kampanyasına Devlet Bey yargı yoluna giderek tepki vermişti. Umarım bu kampanyama daha töleransla yaklaşır :)

275 KADIN Kampanyasına kişisel destek

Önümüzdeki 2 hafta, 12 Haziran Genel Seçimleri için son derece önemli. Çünkü, bu iki hafta içinde siyasi partiler milletvekili aday listelerini kesinleştirecekler.

Yüksek Seçim Kurulu takvimine göre siyasi partiler, 3 Nisan Pazar günü önseçim ve/veya aday yoklamalarını tamamlayacaklar. Ve 11 Nisan 2011 Pazartesi günü saat 17.00’ye kadar da “alındı belgesi karşılığı” YSK Başkanlığına teslim edecekler. Yani bu iki haftada siyasi partilerin adaylarla ilgili kararları netleşmiş olacak.

Her ne kadar, 25 Nisan tarihine kadar itirazlar, eksikliklerin tamamlaması ve düzeltmelerin yapılabilmesi gibi bazı imkanlar mümkün olsa da, 11 Nisan’da YSK’ya teslim edilecek olan aday listeleri, %95 kesin listeler olacak.

Ka.Der, bu iki hafta içinde kampanyasına biraz daha hız verecek. TV kanalları, internet siteleri, basın, outdoor gibi mecralar ve sinemalarda Ka.Der kampanyası daha fazla görünür olacak. KONDA’nın yapmakta olduğu bir araştırmayı kamuoyuyla paylaşacak...

Öte yandan, Ka.Der kampanyasının tetiklediği, Haklı Kadın Platformu ve Başörtülü Aday Yoksa Oy da Yok insiyatifi de bu iki haftada daha fazla etkin olacaklardır diye düşünüyorum.

Tüm bu çabaların hedefi belli: Yeni Anayasayı hazırlayacak olan yeni mecliste daha fazla kadın milletvekilinin yer almasını sağlayabilmek.

Ben de bu kapsamda, Türkiye’deki siyaset pazarının yüzde 90’a yakınını elinde tutan 3 büyük siyasi partimizin liderine seslenmek için burada gördüğünüz kampanyayı kişisel olarak hazırladım. Amacım, liderlerimizin empati yapmalarını talep etmek ve kadın adaylarla ilgili karar verirlerken kendi kendilerine “Ya kadın olarak doğmuş olsaydım?” diye sormalarını sağlamak.

Çünkü, son bir kaç yılda, Ka.Der, Kagider ve Kadın Partisi Girişimi gibi sivil toplum kuruluşları ve yöneticileriyle olan temaslarımdan öğrendim ki, Türkiye’deki kadınların durumu her türlü desteği hakediyor. Kadınlar ile ilgili ülkemizin sergilediği fotoğraf tam bir insan kaynağı israfı. Ve kadınlar kendileri sahip çıkmazlarsa, kadınların bu durumu değişmeyecek.

İlk ilanda, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a soruyorum:“Ya kadın olsaydın Tayyip Bey? Misafir ağırlayacaktın, siyaset yerine börek yapacaktın.”


275 KADIN kampanyasına bir kişişel katkı ve kişisel destek olarak hazırladığım bu kampanyanın yayılmasına kişisel destek verirseniz, Türkiye’nin kadınları ve Türkiye’nin kadın siyasetçileri size minnettar kalacaktır. Şimdiden teşekkürler ☺