Necati Özkan ve Seçim Zamanı

12 Ekim 2015 Pazartesi

Ya gerçekten “Güvenlik zaafiyeti” yoksa?

Ülkemizin tarihindeki en kanlı saldırıyı Ankara’da yaşadık. 500’den fazla insanımızın kanı döküldü. Muhtemelen 120’den fazla insanımız canından oldu.

İnternette yayınlanan olay anı videoları, olaydan sonra yaşanan kaos görüntüleri ve de tanıkların anlattıklarını izleyen herhangi bir insanoğlu insanın canının yanmaması, gözlerinden yaşların sel gibi akmaması mümkün değil. Alana saçılmış cesetlerinin perişanlığı, yaralıların can hıraş bağırışları, kurban yakınlarının ve “Barış” mitingine katılanların kederli feryatları…

Onlarca insanımız artık aramızda olamayacak. Yüzlerce insanımız, Cumartesi günkü saldırının izlerini hayat boyu taşıyacak. Hayatta kalan yaralıların pek çoğu muhtemelen bundan sonra normal bir hayat yaşayamayacak…

Seçimlere 20 gün kala, ülkemizin ve insanımızın üzerine tam bir karabasan gibi çöken bu saldırıyı nesiller boyu unutamayacağız. Bu saldırının yarattığı travmanın şimdiden kestiremeyeceğimiz kalıcı sonuçları olacak.

Son 48 saattir şu sorulara cevap arıyoruz: Bu kanlı saldırının görünürdeki sorumluları kimler? Saldırının ardındaki örgütler ve mihraklar kimler? Saldırı kimlerin işine yarıyor? Neden Ankara’da yapıldı? Neden Cumartesi günü seçildi? Neden bu denli tahrip gücü yüksek bir bomba, deyim yerindeyse yüzlerce cana mal olan misket bombası kullanıldı?

Muhtemelen bu soruların cevabı ya çok geç çıkacak, veya belki de hiç çıkmayacak.

Belki de asıl odaklanmamız gereken konu, “Güvenlik Zaafiyeti” konusudur. Bu mitingin yapılacağı yer, yapılacağı zaman ve düzenleyen sivil toplum kuruluşları günler öncesinden bilindiği halde, neden yeterli “güvenlik tedbiri” alınmadı?

Zira TV kanallarına, gazetelere ve internet sitelerine yansıyan onlarca farklı tanık ortada dikkate değer bir güvenlik tedbirinin olmadığını iddia ediyorlar.

Bu denli yüksek risklerle dolu bir mitingde etkin güvenlik tedbirleri alınmadığı doğruysa, sorumlu koltukları işgal eden her türden kamu görevlisinin derhal istifa etmesi gerekmez mi? İstifa etmiyorlarsa, hızla idari soruşturma yapılıp, sorumluların ortaya çıkarılması gerekmez mi?

Pek çok analist, meydana çıkan vahşet tablosuna, kurbanların ve tanıkların ifadelerine bakarak ortada ciddi bir güvenlik zaafiyeti var diye yorumluyorlar. Doğrusu ben de ihmal ve görevi savsaklama ihtimallerini güçlü görüyorum. Hem de bu seçeneğini tercih ediyorum. Çünkü aksi durumda hepimiz adına çok daha tehlikeli bir ihtimal var demektir.

Neden? Çünkü, olayın hemen ertesinde, Cumartesi günü öğleden sonra ekranlara çıkan İçişleri Bakanı ve Başbakan, ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarda, üstüne basa basa ortada bir “Güvenlik zaafiyeti yok" dediler.

İçişleri bakanı ve başbakan herhalde ne söylediklerini bilerek konuştular. Herhalde ellerinde sağlam veriler var ki, güvenlik zaafiyeti yok diyebiliyorlar.

Peki ortada bir “Güvenlik zaafiyeti” yoksa, bunca ölü ve yaralıyı nasıl açıklayacağız? Ne yani, bu kanlı sonuç bilgi dahilinde mi ortaya çıktı?

Soruları sormaya devam edelim: Gerçekten Ankara’da bir saldırının olacağı önceden biliniyor muydu? Suriye sınırından 2 canlı bombanın içeri girdiği istihbaratı Ankara’ya ulaşmış mıydı? Eğer öyleyse neden etkin tedbir yoluna gidilmedi?

Eğer gerçekten ortada bir “Güvenlik zaafiyeti” yoksa, olan biten “kontrollü gerilim stratejisi”nin yeni bir aşaması mıydı?

Ölü ve yaralı sayısının alıştıra alıştıra açıklanması da bu stratejinin bir parçası mı? Ankara katliamında kaybettiğimiz vatandaşlarımızın gerçek sayısı ne?

Yoksa, devlet bir kez daha “Rutinin dışına” mı çıkarılıyor?

Tarihimizin en acı terör olayından sonra bu tür soruları sormaya devam edeceğiz. Bu sorulara açıklama beklemek, kaybettiğimiz onca cana, yüzlerce terör kurbanına karşı bir görevdir.

Cevaplarını takip etmekten vazgeçmeyeceğiz.

Radikal, 12 Ekim 2015

3 Ekim 2015 Cumartesi

Amerikan seçmeni bir "sosyalisti" başkan seçer mi?


75 yaşındaki "Demokratik sosyalist"

HILLARY OLMAZSA, SOSYALİST “BERNİE” VERELİM

Amerikan başkanlık seçimlerinde 8 yıllık Demokrat dönem sona eriyor mu? Obama’nın Bush sonrası devraldığı dibe vurmuş ekonomiyi iyileştirmesi, istihdamı artırması, enerjide ABD’yi dışa bağımlılığı sonlandıracak noktalara yöneltmesi gibi olumlu etkiler 2016’da yeni bir Demokrat adayın kazanmasına yardım edebilir mi? ObamaCare denen sağlık reformu, ülke nüfusundaki kalıcı demografik değişiklikler ve Obama’nın inşasına yardım ettiği dataya dayalı, dijital seçim kampanyası makinası, demokratların Beyaz Sarayı bir dönem daha elde tutmalarına yardım edecek mi?

Amerika’da kimle konuşursanız bu sorulara farklı yanıtlar alabiliyorsunuz.

Ama, Joe Biden gibi ABD başkan yardımcısı bir ismin henüz adaylılığını ilan etmemiş olmasının neden olduğu eksik rekabetten midir bilinmez, 2016 ABD başkanlık seçimlerinde Demokratik Parti içindeki ön seçim kampanyaları, Cumhuriyetçi kanada nazaran daha az heyecan yaratıyor. Cumhuriyetçi Parti içinde yarışan aday adayları, hem sayıca hem de medyatik ilgi açısından Demokratlardan 2- 3 kat daha önde görünüyor.

Demokratik Parti tarafında şu anda dikkate değer altı aday yarışıyor : Eski dışişleri bakanı Hillary Clinton, senatör Bernard Sanders, eski Rhode Island Valisi Lincoln Chafee, eski senatör Jim Webb, Harward Hukuk Profesörü Larry Lessing ve eski Maryland senatörü Martin O’Malley. Bu altı aday içinden açık ara favori olan isim tabi ki Hillary Clinton.

Hillary Clinton’un kampanyası, muhtemelen şu anda en profesyonelce yönetilen kampanya durumunda. Stratejisi, dijital ve örgütsel altyapısı, ekip ve gönüllü gücü ile Hillary’nin kampanyası, sanki partindeki ön seçimi kazanmış gibi ilerliyor. Bir diğer ifadeyle Demokratik Parti iç kamuoyundan ziyade 2016 seçimine odaklanmış gibi yol alıyor. Gerek stratejik planlamada, gerekse medya kullanımında bu etkiyi net olarak farkediyorsunuz.

Demokratların cici kızı Hillary, en iyi kampanya makinasına sahip

Hillary, sadece Amerikan siyasetinin süper starı değil, aynı zamanda Demokratik Parti’nin sevgili kızı. 20 yıllık siyaset tecrübesi var. Hillary Clinton “Her Amerikalı’nın bir şampiyona ihtiyacı vardır. Ben o şampiyon olmak istiyorum” diyor.

Hillary’nın parti içindeki açık ara liderliği yaygın bir kanı. Araştırmalar da bu kanıyı doğruluyor. Özellikle çalışan kadın seçmenler ve Latin Amerika kökenli çevreler onun yanında. Ülkedeki kadınların yanısıra, entellektül çevreler de “kadın başkan fikrini” destekliyorlar.

HILLARY KAZAYA UĞRARSA

Hillary ön seçimi kazanıp partisinin resmi adayı olabilirse, bilinen, sevilen, desteklenen bir siyasetçi olmanın tüm avantajlarını kullanacak. Buna rağmen 2016 yarışından zaferle çıkabilmesi için siyahlar, gençler ve üniversiteli seçmenlerden oluşan Obama İttifakı’nın desteğine ihtiyaç duyacak.

Peki ya bir yol kazası olursa? Yeni bir skandal ortaya çıkarsa? Veya Hillary 2008’de yaptığı stratejik hataları tekrarlarsa… Ya da büyük veri ve seçmen analitiğine dayalı dijital kampanyaya yoğunlaşmak yerine analog kampanyaya kanallarına yönelirse…Demokratik Parti içinde yarışı kim göğüsleyebilir? Hele ki Joe Biden, John Kerry ve Al Gore gibi diğer ünlü Demokrat isimlerden biri parti içindeki yarışta aday olmazlarsa neler olabilir?

“BERNİE” BERNARD SANDERS

Yarışan mevcut adaylar tek tek analiz edildiğinde ortaya tek alternatif isim çıkıyor: Bernard Sanders.

Sanders 75 yaşında. Polonya göçmeni Musevi bir ailenin oğlu. Hem bir akademisyen, hem bir insan hakları aktivisti, hem de tecrübeli bir siyasetçi. Uzun yıllar Şikago ve Harvard Üniversitelerinde siyaset ve insan hakları desrleri vermiş. Vermont eyaletinde siyaset yapmış, ardından Vermont Valisi ve 2012 yılında ABD bağımsız senatörü olmuş.

Ama “Bernie”yi diğer tüm adaylardan ayıran şey siyasi kimliği. 40 yıllık siyasi hayatı boyunca kendini “Demokratik sosyalist” olarak tanımlamış. Uzun yıllar "bağımsız" siyasetçi olarak seçim kazanmayı başarmış nadir Amerikalı siyasetçilerden biri.

Sanders, 2005 yılından beri Demokratik Parti içinde siyaset yapıyor. Partinin liberal, sol ve sosyalist kesimleri ile ülkenin kentli, iyi eğitimli en liberal seçmenleri “Bernie’yi destekliyor.

ABD gibi kapitalizmin ve muhafazakarlığın ana değer olduğu bir demokraside, sosyalist bir siyasetçinin şansı ne kadar olur, kestirmek zor. Ama, bütün araştırmalardan mevcut aday adayları arasında Hillary Clinton’a en yakın desteğin Bernie’nin yanında olduğu gözüküyor.

Cumhuriyetçi kanatta Küba asıllı Katolik Marco Rubio’nun, Demokrat kanatta ise Polonya asıllı Yahudi ve sosyalist Bernie’nin yarıştığı bir 2016 Başkanlık seçimi Amerika’yı daha şenlikli ve sevimli yapmaz mı?

Radikal, 3 Ekim 2015


Beyaz Saray’da bir Kübalı mümkün mü?


44 yaşındaki Küba asıllı ABD senatörü Rubio, Cumhuriyetçilerin gözdesi

MARCO RUBIO’NUN AYAK SESLERİ 

Kurban Bayramı tatilini de kullanarak ziyaret ettiğimiz ABD’de, hem bazı meslektaşlarla toplantılar yapma fırsatı bulduk, hem de çeşitli kesimlerin değerlendirmelerini doğrudan dinleme imkanı bulabildik.

Temel olarak anlamaya çalıştığımız şey, 2016 Kasımında ABD başkanlık seçimlerinde nelerin olabileceğini kavrayabilmekti. Görünen o ki, her iki parti içindeki ön seçim süreci hızlanıyor.

Bu yazıda Cumhuriyetçi Parti’deki ön seçimleri değerlendireceğiz. Cumhuriyetçi kanatta 30’un üzerinde aday yarışıyor. Bunlardan Wisconsin Valisi Scott Walker ve eski Texas Valisi (ve 2012 Başkanlık aday adayı) Rick Perry gibi parti tabanından gelen bazı isimler, TV kanallarındaki 2. tur münazaralardan sonra geçen hafta yarışı terketmek zorunda kaldı.

KİMLER ÖNDE KOŞUYOR?

Yarışta en önde giden isimler sırasıyla, işadamı ve emlak kralı Donald Trump, beyin cerrahı ve yazar Ben Carson, HP eski CEO’su Carly Fiorina, Florida senatörü Marco Rubio, Florida eski valisi Jebb Bush, Texas senatorü Ted Cruz.

Başlangıçta apolitik bir TV figürü olarak küçümsenen Donald Trump etkileyici performansıyla tüm anketlerde açık ara önde gidiyor.

Kendi kanalındaki 2. tur münazaradan sonra CNN’in geçen hafta yaptırdığı ankete göre adayların kamuoyu desteği şöyle: Donald Trump % 24, Carly Fiorina % 15, Ben Carson % 14, Marco Rubio %11, Jebb Bush %9, Ted Cruz %6, Michale Huckabee %6, Rand Paul % 4. 

CNN'in anketi ile ilgili ek bilgiler için şu videoyu izleyebilirsiniz:


Saldırgan dili yüzünden dudak bükülerek izlense de Donald Trump pek çok Cumhuriyetçi seçmen tarafından ekonomiyi en iyi yönetecek aday olarak kabul ediliyor. Yasadışı göçmenleri “kulaklarından tutup ülke dışına atacağı” ve “Meksika sınırına yüksek duvarlar inşa edeceği” gibi lafları sözünü esirgemeden söylediği için aynı seçmenler tarafından beğeniliyor. Donald Trump’ın bu yarışı önde bitireceğine inanan önemli bir kesim var.

İLK 3 ADAY DIŞARDAN

Yarışta önde koşan 3 aday adayı olan Donald Trump, Carly Fiorina ve Ben Carson’un ortak özelliği, her üçünün de siyaset dışından geliyor olmaları. Carly Fiorina hem başarılı bir iş kadını hem de iradesi güçlü bir lider. Siyahi aday Ben Carson ise iyi hem iyi bir doktor hem de iyi bir hatip.

Yaygın kanı, bu üç “harici” adaydan birinin Cumhuriyetçilerin başkan adayı olacağı yönünde. Ama profesyonellerle tartıştığımızda bu yaygın kanının tersine durumların gelişebileceğini de anlıyoruz.

Her ne kadar bugün bu üç isim önde koşuyor olsa da, Cumhuriyetçi Parti elitlerinin ve delegelerinin, parti ideolojisine ve değerlerine yakın “içeriden” birini seçme ihtimali az değil. Economist Dergisi’ne göre, parti ruhu eninde sonunda bu yarışa müdahale edecek. Dergi, 1972 başkanlık seçimlerinde yaşanan bir örneği; parti dışından gelip önseçimi kazanarak Demokrat Parti adayı olan George McGovern’in Nixon karşısında 50 eyaletin 49’unu kaybettiği tarihi fiyaskoyu, buna kanıtı olarak gösteriyor.

KİM KAZANABİLİR?

“İçeriden” çıkabilecek iki isimden biri Jebb Bush. Jebb Bush, eski bir ABD başkanının oğlu, bir diğerinin kardeşi. Cumhuriyetçilerin eski Florida Valisi. Yani Jebb Bush’un “Cumhuriyetçiliğinden” ve “muhafazakarlığından” sual olmaz. Ne var ki Jebb Bush heyecan yaratmayı başaramadı. Tersine konuşmaları ve kişiliği çoğunlukla sıkıcı bulunuyor.

O halde, ilk üçteki “harici” aday adayından biri beceremezse, Cumhuriyetçi tarafta ipi kim göğüsleyebilir?

Bizim favorimiz Marco Rubio!  Rubio, Küba’dan Amerika’ya göç eden toprak sahibi bir ailenin 3 çoçuğundan biri olarak Florida eyaletinde doğmuş. Her iki dedesi de Küba’ya İspanya’dan göç etmiş. Henüz 44 yaşında!

44 yaşında ama, tam 15 yıldır aktif siyasetçi. 1999’da Cumhuriyetçi Parti içindeki önseçimi ve ardından Ocak 2000’de Florida Eyaleti Temsilciler Meclisi kısa dönem özel seçimini kazanmış. Bir başka ifadeyle, henüz 29 yaşındayken ilk seçimini kazanmış. 30’unda önemli bir Demokrat adayı yenmiş.

Amerikan demokrasisinde seçimden zaferle çıkmak, bizdeki örneklere pek benzemiyor. Bizde parti liderinin kazanabileceğiniz bir yerden sizi aday göstermesi yeterliyken, ABD’de her bir oyu hak etmek zorunda olduğunuz zahmetli bir seçim sürecinden geçiyorsunuz.

RUBİO: BİR SEÇİM KAZANMA MAKİNASI

Marco Rubio bugüne kadar katıldığı her seçimi kazanmış. Kasım 2000, 2002, 2004 ve 2006 seçimlerinde açık ara zaferler kazanmış. 2002’de Florida Eyaleti Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçi Grup Başkanı, 2005 yılında (34 yaşındayken) Florida Eyaleti Temsilciler Meclisi Başkanı seçilmiş ve bu göreve seçilen ilk Küba asıllı Amerikalı ünvanını elde etmiş.

Rubio, Florida eyalet siyasetinde 10 yıl tecrübe kazandıktan sonra Mayıs 2009’da ABD Senatosu’na aday olmuş. Yine önce parti içi ön seçimi ve ardından 2010 seçimini kazanıp Florida’yı temsil eden iki senatörden biri olarak Washington’a taşınmış. Senato yarışında Cumhuriyetçilerin aşırı muhafazakar kanadı olan Çay Partisi (Tea Party) Rubio’u desteklemiş. Rubio’nun bu etkileyici yürüyüşü, adının 2012 ABD başkanlık aday adayları arasında geçmesini de getirmiş ama o, Washington’da tecrübe kazanmayı tercih etmiş.

Marco Rubio, önseçim sürecinde TV kanallarında yapılan tartışmalardan güçlenerek çıkıyor. Gençliği, parti değerlerine bağlılığı, muhafazakar ideolojiye hakimliği ve hitabet gücü etki yaratıyor. Göçmen kökeni Hispanik seçmenler konusunda avantaj yaratıyor. Tea Parti’ye yakınlığı, yarışı erken terk eden “içeriden” adayların tabanının Rubio saflarına katılmasına yardım ediyor. Marco Rubio’nun Demokratik Parti’nin muhtemel adaylarına karşı şansının olabileceği de konuşuluyor. Böyle giderse, Beyaz Saray’da bir “Kübalı” görmemiz mümkün olabilir!

2007 Mayıs’ında Obama’nın kazanacağını ilk ilan edenlerden biri olmuştuk. Bakalım, bir kez daha erken öngörümüz tutacak mı? Bakalım Marco Rubio, parti içi ön seçimleri ve ardından ABD Başkanlık seçimlerini kazanabilecek mi?

Radikal, 2 Ekim 2015


17 Eylül 2015 Perşembe

Bütün partilerin bildiği sır...

7 Haziran'da güvenlik ve güvenilirlik açısından bir hayli yüksek meşruiyete sahip bir seçim yaptık. Peki 1 Kasım'da ne yaşayacağız? Seçim güvenliği ve seçim sonuçlarının güvenilirliği açısından 2 Kasım'da nasıl bir Türkiye'ye uyanacağız?

Vatandaşlar olarak bu soruları sormak için yeterince sebebimiz var. Bundan önceki yazımda bu çerçevede 1 Kasım seçimlerine özel bir meseleye dikkat çekmiş ve seçimde "bindirilmiş kıta ihtimaline dikkat" demiştim.
(http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/1_kasimda_bindirilmis_kita_ihtimaline_dikkat-1429151)   

Meclis'teki partilerin, daha fazla milletvekili çıkarmak için hangi seçim çevresinde kaç oya ihtiyacı olduğunu önceki seçimlere oranla çok daha kesin biçimde bildiğini ve partilerin, bazı seçim çevrelerine yoğunlaşmaya dayalı oyun planları uygulayabileceğini belirtmiştim. 

Eğer şu ya da bu parti, 1 Kasım'da hile yapmaya niyetli ise şartlar onlara önemli bir avantaj sunuyor diye uyarmış; adil ve özgür seçimlerin gereğine inanan herkes bu konuda dikkatli olsun demiştim.  "Seçmenin kendi seçim bölgesindeki seçmen sayısının 7 Haziran ile 1 Kasım arasında anormal bir biçimde artış göstermediğinden emin olarak sandığa gitmesini sağlamak zorundayız." diye de eklemiştim.

PARTİLERİN GÖRDÜĞÜ TABLO

Bilindiği gibi Türkiye’de 1960’ların başından beri adına d’Hondt denilen nispi temsil sistemi uygulanıyor. Bu sisteme göre, her seçim çevresinde partilerin aldığı oy toplamı, sırasıyla 1’e, 2’ye, 3’e, 4’e vs bölünüyor. O seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşıncaya kadar bölme işlemi devam ediyor. Elde edilen paylar, parti farkı gözetmeksizin, büyükten küçüğe doğru sıralanıyor. Ve o seçim çevresinden çıkacak olan milletvekillikleri bu sıralamaya göre partilere dağıtılıyor.

Biz de 7 Haziran Genel Seçimlerindeki sonuçları her seçim çevresi için d’Hondt sistemine göre tek tek analiz ederek, 1 Kasım için kritik illeri anlamaya çalıştık.

Aşağıdaki tablo, 7 Haziran Genel Seçimlerinin sonuçlarına göre, belirli bir seçim çevresinde herhangi bir partinin kazandığı son milletvekilliğinin başka bir partiye geçebilmesi için gerekli olan asgari oy miktarını gösteriyor.


BİR KAÇ BİN OYLA MİLLETVEKİLLİĞİ EL DEĞİŞTİREBİLİR

Bu tabloda yalnızca, son milletvekilliğinin değişmesi için 5 bin civarı ve daha az oy farkı içeren seçim çevrelerini okurlarla paylaşıyorum. Buna benzer bir tablo, 6-10 bin oy farkı olan seçim çevreleri için de hazırlanabilir.

Tabloda belirtilen sayılar, son milletvekilliğini kazanmaya en yakın partinin ihtiyacı olan oy miktarının katsayısını göstermektedir. Kimi şehirlerde, benzeri bir miktara yakın oyla milletvekilliğini elde edebilecek ikinci bir parti de bulunabiliyor.

Aşağıdaki tabloyu bu seçim çevrelerinde mutlaka hile yapılacak diye yorumlamak elbette doğru olmaz. Ancak bu tablonun, hileye tevessül edebilecekler için, "işe yarar koordinatlar" sunduğuna da şüphe yok. 

STRATEJİK SEÇMEN DAVRANIŞI

Ayrıca bu tablo, stratejik seçmen denilen, somut olarak yaratacağı sonuca göre oy verme davranışını benimseyen seçmenler açısından da bir anlam ifade ediyor. Gerçekten de seçmenlerin bir bölümü, oyum boşa gitmesin düşüncesiyle, rejimde bir tehlike hissettiği gerekçesiyle, ülkenin gidişatını değiştirmek için zorunlu adres olarak görmesi nedeniyle, veya kendine en yakın hissettiği partinin o seçim çevresinde gösterdiği adayı benimsememesi gibi gerekçelerle kendileri açısından en iyi ikinci alternatife yönelebiliyorlar. Bu tür sonuca odaklı seçmenler destekledikleri veya karşı çıktıkları partilerin kendi şehirlerinde bir fazla milletvekili alması ya da alamaması için 7 Haziran'da oy vermedikleri bir partiye oy verebilirler. 

Her halükarda 1 Kasım'a giderken siyasi partilerin gördüğü bu tablonun seçmenler tarafından da bilinmesi, Avrupa Parlamentosu Venedik Komisyonu'nun (Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu)  "Seçmenlerin düşünce oluşturma özgürlüğü" olarak tanımladığı özgürlüğün bir gereğidir.  

ÖRNEK : İSTANBUL 3. BÖLGE

Okurun 1 Kasım akşamı karşı karşıya kalabileceğimiz seçim güvenliği riskini daha net anlaması için yukarıdaki tablonun ne anlam ifade ettiği ile ilgili bir örnek verelim.

Aşağıdaki ikinci tabloda İstanbul 3. Bölge seçim çevresi (Üstteki tabloda kazandıran oy sayısı 254 olarak gözüken çevre) ile ilgili hesaplamaya bakalım. Bu seçim çevresinde, AKP 1.149.778, CHP 803.249, MHP 329.515 ve HDP 421.903 toplam oy almış. D’Hondt sistemine göre partilen toplam oyları aynı oranda tek tek bölündüğünde, 7 Haziran akşamı AKP 13, CHP 9, MHP 4 ve HDP 5 milletvekili çıkarmaya hak kazanmış.


Bu hesaplamada kilit nokta, sonuncu milletvekilinin kaç oy farkla kazanıldığıdır. Buna göre, MHP 82.379 oyla bu seçim çevresindeki 31. milletvekilliğini kazanmış. Rakamları tersinden okursak, ilave 253 oy (toplamda 253 x 14 = 3.542 oy) sağlayabilseydi AKP kendi 14ncü milletvekilini, ilave 2.055 oy (toplamda 2.055 x 10 = 20.550 oy) sağlayabilseydi CHP kendi 10nuncu ve seçim çevresinin 31. milletvekilini kazanmış olacaktı.

YSK tarafından açıklanmış olan seçim takvimine göre bu Pazar günü yurtiçi ve yurtdışı seçmen kütükleri kesinleşecek. Yurtiçi seçmenlerin oy vereceği yer ve sandıklar belirlenmiş olacak. Yurtdışı seçmenlerin oy kullanacakları temsilcilikler, tarih aralığı ve yer bilgileri www.ysk.gov.tr adresinden ilan edilecek.

Bu nedenle, seçim güvenliği için en önemli risk olan başka seçim bölgelerinden küçük oy kaydırmaları ile milletvekilliklerinin el değiştirebileceği seçim çevrelerine odaklanılması olağanüstü önemlidir. Özetle ilgili tüm siyasi partilere çağrımızı tekrarlıyoruz. Seçmen listeleri ile ilgili gerekli kontrolleri ve itirazları yapabileceğiniz son tarih 20 Eylül Pazar’dır.

11 Eylül 2015 Cuma

Koza - İpek Grubu operasyonu, AKP Kongresi ve 1 Kasım Seçimleri


NTV'de Oğuz Haksever'in yönettiği Yakın Plan programında İpek - Koza Grubuna yönelik operasyonun düşündürdüklerini, 12 Eylül'de yapılacak olan Olagan Kongre'den AKP'nin normalleşmesine ilişkin bir sonucun çıkıp çıkmayacağı, 1 Kasıma giden süreçte partilerin mevcut pozisyonlarının sağladığı avantaj ve dezavantajları, liderlik farklarını ve 1 Kasım Genel Seçimlerinde çıkacak muhtemel sonuçları değerlendirdik.

Kalabalıkların bilgeliği

1 Kasım seçimlerine doğru giderken pek çok anket, analiz ve yorum duyuyoruz. Acaba bu anket sonuçlarına ne kadar güvenebiliriz? Acaba 1 Kasım'da seçmenlerin kararı nasıl şekillenecek?

Siyasi partilerin ve liderlerin 7 Haziran'dan sonra yaptıkları veya yapmadıklarını seçmen nasıl değerlendirecek? Hangi partilerin oy artırması, hangi partilerin oy kaybetmesi mümkün görünüyor? 1 Kasım'da beklenmeyen bir sonuç çıkabilir mi? "Kalabalıkların aklı" var mı, varsa 1 Kasım'ı nasıl şekillendirebilir?


HaberTürk TV'de Fatih Altaylı'nın yönettiği Teketek programında bu soruların ve başka bazı soruların cevaplarını vermeye çalıştık.  

7 Eylül 2015 Pazartesi

1 Kasım’da “bindirilmiş kıta” ihtimaline dikkat!

1 Kasım seçimlerine sadece 57 gün kaldı. Tarihimizdeki tüm seçimlerle kıyaslandığında pek çok açıdan bir ilk olacak olan 1 Kasım seçimlerinde siyasi partiler oylarını artırmaya çalışırken, çıkarabilecekleri milletvekili sayısına da odaklanacaklar.

Ülkede yaşayan herkes biliyor ki, 1 Kasım seçimleri aslında yaklaşık olarak 20 milletvekilliği için yapılıyor. 1 Kasım’da 20 milletvekilliği muhalefet partilerinden iktidar partisine geçebilecek mi, geçemeyecek mi, bütün mesele bu. Eğer iktidar partisi bu hedefi başarabilirse ülkenin tüm geleceği değişecek… Yeniden tek başına AKP iktidarı mümkün olabilecek… Başkanlık tartışmaları ve “Yeni Türkiye” kavramları yeniden gündeme gelebilecek.

Halihazırda Meclis’teki her siyasi parti, daha fazla milletvekili çıkarmak için hangi seçim çevresinde kaç oya ihtiyacı olduğunu önceki seçimlere oranla çok daha kesin bir biçimde biliyor. Bazı partiler açısından sonucu değiştirecek oyun planı, belli seçim çevrelerine yoğunlaşmaktan ibaret olabilecek.
Bu nedenle, 1 Kasım Genel Seçimleri her zamankinden çok daha ciddi ve çok daha planlı bir şekilde istismara açık bir seçim olma potansiyeli taşıyor. Meclisteki partilerin niyetlerinden bağımsız olarak durum böyle.
İstisnai özellikleri nedeniyle, 1 Kasım seçimlerinin “sivil denetimi” yalnızca sandık başına ve oy sayımına indirgenemez. Siyasi partiler, Oy ve Ötesi gibi sivil oluşumlar, medya ve oyu ile ülkenin geleceğine etkide bulunmak isteyen herkes ve hatta uluslararası seçim gözetimi görevi yapan AGİT gibi kuruluşlar aşağıdaki bilgilerin detaylarını sorgulamalıdırlar: 
SEÇMEN LİSTELERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI: Bunca kısa sürede seçmen tercihlerinde büyük değişikler gerçekleşmeyebilir. O nedenle 81 il ve 3 büyük il içindeki her seçim çevresinde, askıya çıkmış listelerdeki seçmen sayıları tek tek karşılaştırılmalıdır. Her seçim çevresinde 7 Haziran ile 1 Kasım arasında ne kadar seçmen farkı olduğuna dikkat edilmeli, bu farkların ilgili seçim çevresinde, son milletvekilinin durumunu ne şekilde değiştireceğinin analizi yapılmalıdır.
SON MİLLETVEKİLİNİN KAÇ OYLA BELİRLENDİĞİNİN HESAPLANMASI: 7 Haziran seçimlerinde her bir il ve seçim bölgesinde, seçilmeye hak kazanan son milletvekilinin kaç oy farkla belirlendiği iyi analiz edilmelidir. O seçim çevresinde 1 Kasım için askıya çıkmış olan seçmen sayısındaki değişikliğin, sandalye değişimine neden olup olmayacağına bakılmalıdır.
HER SEÇİM ÇEVRESİNDE SEÇMEN SAYISINDAKİ HAREKETLERİN KAYNAĞININ ARAŞTIRILMASI: 7 Haziran ile 1 Kasım arasında her bir il ve seçim bölgesindeki seçmen artış ya da azalışının kaynağının (ilk kez seçmen olmak, adres değişikliği vb. açılarından) araştırılması önemli olacaktır. Seçmen sayısındaki değişiklik, doğal nedenlerle mi ortaya çıkmıştır, yoksa bindirilmiş seçmen kıtalarının bir ya da birden fazla seçim çevresine yığılması gibi durumlar mı söz konusudur?
ŞÜPHELİ BİR DURUM VARSA; ADRES DEĞİŞİKLİKLERİNE ODAKLANILMASI: Eğer herhangi bir il ve seçim çevresinde adres değişikliği nedeniyle seçim sonucunu değiştirebilecek ölçekte bir seçmen hareketi gözleniyorsa, yeni seçmenlerin hangi il ya da seçim bölgelerinden gelmiş olduğunun araştırılması önemli olacaktır.
Bütün bu bilgilere yaygın ve kolay erişim, 1 Kasım’da seçim güvenliğinin ön koşullarından biri olarak görünmektedir. Kamuoyunun bu bilgilerin sorgulanmasına dönük talebi herhangi bir partiye karşı bir niyet okuma  olarak görülmemeli, seçim sisteminin bütününe duyulan güvenin tesisi öncelikli amaç olmalıdır.
Partilerin il ve ilçe başkanlıkları, seçmen listelerinin kesinleşeceği tarihe kadar, kendi seçim çevreleriyle ilgili bu çalışmayı hızla tamamlamalı, anormallikler tespit ediyorlarsa yasal süreleri içinde gerekli itirazları yapmalı ve partiler seçim güvenliği konusunda şart gözüken tüm ön tedbirleri aldıklarını kamuoyuna ilan etmelidirler.
Öte yandan, verecekleri oyun muhtemel somut etkileri hakkında bilgi sahibi olmak da, bu kadar kısa sürede tekrarlanan bir seçimde her seçmenin en demokratik hakkıdır. Bu nedenle, seçmen olarak hepimiz yukarıdaki bilgileri sorgulayarak oylarımızı belirleme imkanına sahip olabilmeliyiz. Bu, seçmenin bir vatandaş olarak bilgilenme hakkının da doğal parçasıdır.
Bu seçimde seçmenlerin motive edilmesi ve sandığa taşınmaları, daha önceki tüm seçimlerden daha önemlidir. Çünkü, seçimlerin sonucunu belirleyecek olan kararsız seçmenler hem çok daha az sayıdadır, hem de oransal olarak düşük seviyededir.
Türkiye’nin 1 Kasım’ı şaibesiz tamamlayabilmesi çok önemlidir zira, seçimin güvenilirliği ile ilgili ortaya çıkabilecek tartışmalar sonuçta çok sert toplumsal tepkilere yol açabilir. O nedenle oyların şeffaf biçimde sayılması ve tutanakların birleştirilmesi dahil tüm sürece ilişkin tedbirler, devlet organları, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri tarafından alınmalı, oyların güvenliği ile ilgili şaiya ve iddiaların yıkıcı etkisi peşinen ortadan kaldırılmalıdır.
Ancak her şeyden önce, seçmenin kendi seçim bölgesindeki seçmen sayısının 7 Haziran ile 1 Kasım arasında anormal bir biçimde artış göstermediğinden emin olarak sandığa gitmesini sağlamak zorundayız.
Radikal, 7 Eylül  2015