Necati Özkan ve Seçim Zamanı

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Gürültü yapma konumlama yap!

Seçim kazanmanın yolu konumlandırma becerisinden geçer.
Seçim kampanyaları denince, bu topraklarda herkesin aklına slogan, şarkı, bayrak ve amblem gelir. Oysa bunlar sadece taktik araçlardır. İş stratejide başlar, konumlandırmada biter.

Üç bin yıl önce Çin’de yaşamış olan Tsun Tzu “Taktiksiz bir strateji zafere giden en yavaş yoldur. Stratejisiz taktik ise yenilgiden önce yapılan gürültü patırtıdan ibarettir” dediğinden beri dünyada bir şey değişmedi.

Gerçekten de bir seçim kampanyasını başarıya götüren şey bütçesinin büyüklüğü, medya desteği veya sloganı değildir; partinin veya adayın konumudur. Dünya demokrasi tarihi, konumlandırma hatalarından kaynaklanan unutulmaz derslerle doludur.

1964 ABD Başkanlık Seçimleri

Tarihte konumlandırma ile ilgili en çarpıcı örneklerinden biri 1964 seçimlerinde Amerikan başkanlık seçimlerinde yaşandı. 1963 Kasım’ında Kennedy öldürülünce, yerine silik Başkan Yardımcısı Lyndon B. Johnson geçmişti.

1964 Kasım’ında yeni başkanlık seçimlerine gelindiğinde  Türkiye’ye yazdığı Kıbrıs mektubuyla bilinen Johnson Demokratların yeni adayı oldu. Karizmatik siyasi kimliği ve aşırı militarist fikirleriyle tanınan Barry Goldwater ise Cumhuriyetçilerin adayıydı.

Goldwater tam bir anti komünistti. Fikirleri nedeniyle ona “Mr. Muhafazakar”’lakabı takılmıştı. Kampanyasında Vietnam’da nükleer silah kullanmaktan Küba’yı işgal etmeye ve hatta Kremlin’e bir kaç atom bombası sallamaya kadar varan aşırı fikirler dile getiriyordu. Komünizmin yayılışını engellemek için nükleer dahil her türlü silah gücünü kullanmayı vaadediyordu. Sloganı “In your heart, you know he’s right. / In your heart, you know he might” (Kalbiniz onun haklı olduğunu biliyor / Kalbiniz onun -nükleer - kullanabileceğini biliyor) şeklindeydi.

Papatya spotu ve barışçıl aday konumlaması

Lyndon Jonhson’ın kampanyasını DDB’den Tony Schwartz üstlenmişti. Schwartz, seçim kampanyasında Goldwater’ın yüksek iradeli liderlik imajına karsı Johnson’ı barışın sesi olarak konumladı. Schartz’ın yarattığı “Papatya Spot” olarak bilinen şu film seçimlerin sonucunu belirledi:


Johnson kampanyası bu filmle, “Ya yeryüzünde birlikte yaşamayı öğreneceğiz yada karanlığa gömüleceğiz. Ya hep birlikte yaşayacağız veya öleceğiz. Bu seçimde evde kalmanın maliyeti çok yüksek” diyordu.

Johnson için zamanın ruhuna ve seçmenin beklentilerine uygun bir konumlama yapılmıştı. Amerikan seçmeni savaşı değil, barışı ve sağ duyuyu seçti. Goldwater tüm gücüne rağmen % 38.5 oy alabildi. Johnson ise % 61.1 oy alarak tüm zamanların en önemli rekorlarından birini kırdı.

(Meraklısına not: Kennedy %49.7, Bill Clinton % 43, Obama %52,9 oy oranıyla kazanmıştır.)

Kampanyasındaki “barışçıl lider” konumlamasının tersine, Lyndon B. Johnson başkanlığının ilk yılında Vietnam’a askeri müdahele kararı verdi. Bu karar ona o kadar itibar kaybetti ki, 1968 seçimlerinde ikinci kez aday dahi olamadı.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve konumlandırma

Bundan tam 20 gün sonra Cumhurbaşkanlığı seçimleri için sandık başına gideceğiz. Bu 20 gün, yarışan 3 adayın konumlarının netleştirilmesi için kullanılabilecek en kritik zaman.

Adaylardan Başbakan Erdoğan, hem içeride hem dışarıda şahin politikaların savunucusu. Mısır’dan Suriye’ye, İsrail’den Irak’a kadar bölgesel ilişkiler, tamir edilmesi zor noktalara geldi. Gezi sonrasında Erdoğan’ın politikalarına asla güven duymayan bir çoğunluk oluştu. Buna rağmen Erdoğan, “Yeni Türkiye” dediği bir vizyonun iletişimini yapıyor. Bu vizyonu anlatabilirse 30 Mart’ta % 44 olan oyunu artıracak.

6 siyasi partinin ortak adayı olan Prof. ihsanoğlu, huzurun ve toplumsal birliğin temsilcisi olmak üzere ortaya çıkarılmıştı. Fakat iletişim stratejisi kafaları karıştırdı.

İhsanoğlu “ekmek” vurgusuyla iş ve aş derdindeki, ekmek kavgası içindeki halkın yanında yer alacağını mı söylemek istiyor, yoksa ülkeye sevgi saygı dirlik tohumları ekeceğini mi ifade etmek istiyor, netleştirmeli.   
  • Sevgi saygı tohumları ekmek son derece sembolik, duygusal bir vaattir ve aday açısından belirli bir konuma işaret eder. 
  • Eğer İhsanoğlu halkın sofrasındaki ekmeği kendisine mesele ettiğini söylemek istiyorsa daha farklı bir konumu kendine seçmiş demektir ki bu kez de  “sevgi - saygı” duygusallığı ve sembolizmi içerisinde tutum alamaz. Daha somut, günlük hayatın gerçeklerine daha fazla temas eden bir dille iletişimini kurmak durumundadır.
  • “Ekmek” kelimesinin farklı anlamlarıyla verilmeye çalışılan mesajlar siyasal konumlandırma açısından büyük bir belirsizlik ve önemli riskler içeriyor.

Kalan zamanda bu karışıklığın giderilmesi şart. Aksi taktirde, kendisini aday gösteren siyasi partilerin  % 44 civarındaki toplam tabanlarında hissedilmekte olan bölünme, trajik sonuçlar doğurabilir.

Demirtaş ise, etnik bir davanın değil, tüm seçmenlerin taleplerinin savunucusu konumunu elde edebilirse % 7-8 civarındaki tabanını genişletebilecek.

Zamanın ruhuna uygun konumlama seçim kazandırır

Kalan 20 günde konumlarının açık ve net olmasını sağlamak adayların en temel ihtiyacı. Aksi halde yaptıkları iletişim sonuçsuz kalabilir.

Konumu zamanın ruhuna ve seçmenin beklentilerine uygun çizilmemiş aday, siyaset sahnesine geldiği hızla gider.

21 Temmuz 2014, Radikal- Yeni Akıl, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/gurultu_yapma_konumlama_yap-1202899

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Hangi adayın sloganı daha doğru?

Dikkat çekmek bir slogan için gereklidir ama yeterli değildir.
Akşam saatlerinde iş çıkışında Taksim civarında olduğunuzu düşünün. Taksim Meydanı’ndan İstiklal’e doğru ilerliyorsunuz. Karşıdan mahşeri bir kalabalık size doğru geliyor. Farklı cinsten, farklı hayat tarzlarından, farklı inanışlardan, farklı boy ve kilodan binlerce insan... Belirli bir ritimle size doğru akan bir büyük sel... Aynı şekilde, sizinle aynı yönden karşı tarafa doğru yürüyen bir o kadar insan...
Genellikle o yüksek ritimde size doğru ilerleyen kalabalıkta gördüğünüz insanlar hafızanızda yer etmez, dikkatinizi çekmez. Gördüğünüz an, gördüğünüz kişileri unutursunuz. O büyük kalabalığın içinde ancak herhangi türden çekiciliğe sahip birileri olursa fark edersiniz.
Diyelim ki, size doğru yürüyen son derece şık, kıpkırmızı elbiseli, siyah güneş gözlüklü, zarif bir şapka ve ince topuklu ayakkabı giymiş genç ve güzel bir hanım, yürüyüşündeki ve tarzındaki incelikle kalabalıktan sıyrılabilir ve sizin dikkatiniz çekebilir. Kendisine bakmanızı sağlayabilir.
Sloganın ilk görevi
İşte, bir kampanyada sloganının ilk görevi budur. Hedef kitlesinin dikkatini çekmek. Binlerce mesajın arasından sıyrılıp kendisine baktırmak, konuşturmak...
İlk görevi bu olsa da, nihai başarı için bu özellik yeterli değildir.
Çünkü, yanlızca güzel ve doğru olan değil, yanlış ve çirkin olan da dikkat çekici olabilir. İstiklal Caddesi benzetmesinden devam edecek olursak, pekala kötü giyinmiş, bakımsız ve çirkin bir kadın da - örneğin eteğini kaldırarak – o mahşeri kalabalık içinde dikkatinizi çekebilir. Demem o ki dikkat çekmek bir slogan için gereklidir, ama yeterli değildir.
Doğru bir slogan nasıl olur?
Bir seçim kampanyasında slogan en az şu üç unsurla uyum içerisinde ise doğru bir slogandır:
  • Adayın kişisel özellikleriyle
  • Kampanyada ortaya konulan fikir ya da vaatleriyle
  • Seçmenin beklentileriyle

Tabii bir sloganın doğru olması yetmez. Aynı zamanda etkili olması da beklenir. Bir sloganın etkili olabilmesi için de samimi, cesur, net, farklı olmak gibi daha psikolojik ve sübjektif özelliklere sahip olması gerekir. Sloganın çağın gerisinde olmaması, zamanın ruhunu güçlü biçimde yansıtması gerekir.
Slogan ve logo takıntısı

Tek başına slogan veya logo bir adaya seçim kazandırmayacağı gibi, seçim de kaybettirmez. Slogan (ve bazen de logo) sadece adayın stratejisinin daha kolay anlaşılmasına yardım edebilir. Bununla birlikte, siyasiler bazen slogan ya da logoya kendilerini o kadar kaptırırlar ki, onun her televizyon spotunda, her radyo spotunda, her broşürde, her ilan ya da afişte kullanılması konusunda ısrar ederler.

İşe yaradıkları yerlerde slogan ve logonun kullanılması doğrudur. Ama eğer bir yerde gereksiz görünüyorlarsa, kullanmanın bir anlamı yoktur.

Mesaj açık ve net olmalıdır

Eksiksiz bir stratejinin bir parçası olarak slogan, ya belirli hedef gruplara ya da seçmenlerin tamamına iletilecek doğru mesajı içeriyor olmalıdır.

Bununla birlikle mesaj ne olursa olsun, herkes tarafından anlaşılacak açıklıkta ve netlikte olmalıdır. Eğer kampanyanın sonunda seçmenler, adayın kendilerine ne söylemeye çalıştığını hala anlayamıyorsa bu – seçmenlerin değil – adayın hatasıdır.

Üç aday üç slogan

Şimdi bunları dikkate alarak adayların şu sloganlarını değerlendirin. Ve hangi sloganın daha doğru ve etkili olduğuna seçmen olarak siz karar verin:
  • Recep Tayyip Erdoğan: “Yeni Türkiye yolunda. Milli irade, milli güç.”
  • Ekmeleddin İhsanoğlu: “Ekmek İçin Ekmeleddin.
  • Selahattin Demirtaş:Bir Cumhurbaşkanı düşünün ayrımcılık yapmıyor, birleştiriyor, barıştırıyor.” “Bir Cumhurbaşkanı düşünün bağlamadan başka bir şey çalmıyor.”

       Radikal - Yeni Akıl, 16 Temmuz 2014,  http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/hangi_adayin_slogani_daha_dogru-1202114

14 Temmuz 2014 Pazartesi

CHP, Ekmeleddin Bey’i neden aday gösterdi?

İhsanoğlu'nun kampanya sloganı şaşkınlık yarattı
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecindeki pozisyonu kamuoyunda tam olarak algılanamadı.
Bu tercih daha çok seçimi kazanmaya veya oy oranlarını artırmaya odaklı bir pozisyon olarak algılandı. 
Oysa Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi, CHP’nin, muhafazakar seçmen kesimleriyle ve onların değerleriyle bütünüyle barışık, daha büyük bir kitle partisi olma iradesinin bir ifadesidir.
İhsanoğlu’nun adaylığı aynı zamanda, CHP’nin kendisine kronik olarak uzak ve hatta düşmanlaştırılmış kesimlere uzattığı çok değerli bir dostluk elidir. Toplumsal huzur ve barış adına yapılmış, tarihi bir sağduyu çağrısıdır.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonucu ne olursa olsun CHP  bu sağduyulu tavrını sürdürmeye devam edecek gibi görünüyor.
Yeni bir tavır değil
Aslında, CHP’nin bu konudaki tavrı yeni değil. Bu yöndeki iradenin ilk yansımaları 2011 Genel Seçimlerinde görülmüştü. CHP, merkez sağ kökenli bazı isimleri ilk kez o tarihte bilinçli olarak aday göstermişti. Ardından, 30 Mart Yerel Seçimlerinde bu tavır daha belirgin hale geldi. Ve sadece merkez sağ kökenli adaylar değil, MHP ve AKP’den gelen adaylar da CHP listelerinde kendilerine yer buldu.
Kendi parti tabanında dahi tam olarak anlaşılamayan bu tavır, o tarihte ve sonrasında entellektüel dünyada “CHP sağcılaşıyor” şeklinde yorumlandı.
CHP’nin bu yönelişi temel olarak şu tespite dayanıyordu: “Türkiye’yi yönetmekte olan siyasi heyet, kendi ikbali için toplumsal barışı dinamitliyor; ülkeyi kutuplaştırıyor. Sonuçları baştan control edilemez bir girdaba doğru hızla çekiliyoruz. CHP bu konuda pozisyon ve insiyatif almalıdır. Çünkü bu tehlikeli gidişi durdurabilecek yegane güç CHP’dir.”
“Türkiye’nin Birleştirici Gücü”
Tüm bu sürece yönelik bir çare olarak CHP, kendisini “Türkiye’nin Birleştirici Gücü” olarak yeniden konumladı. Bu konumlama Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun ağzından 30 Mart Yerel Seçimlerinden üç ay kadar önce şöyle dile getirmişti:
“Modern tarihimiz boyunca ne zaman ulusal birliğe ihtiyaç olsa, adres hep CHP olmuştur. (…) CHP son yıllarda attığı adımlarla, Cumhuriyet değerlerine sarsılmaz bağlılığından ve sosyal demokrasinin temel ilkelerinden hiçbir taviz vermeden, özünü koruyarak kendini yeniledi, geliştirdi. Cumhuriyeti kuran parti olduğu kadar, halkın da partisi olduğunu gösterdi. Kapılarını Türkiye’nin bütün renklerine, bütün kesimlerine, bütün sessizlerine ve kimsesizlerine açtı.”

30 Mart Yerel Seçimleri ve “toplumsal barış” vaadi

Bu bakışın bir yansıması olarak CHP, 30 Mart Yerel Seçim kampanyasında çok basit bir fikirle “toplumsal barış hali” vaat etti. CHP’nin “Hayat Bayram Olsa” filminde MHP, AKP, TDH, DSP kökenli belediye başkan adayları, CHP parti teşkilatından yetişen adaylarla birlikte umut ve iyimserlik aşılayan bir şarkıyı birlikte seslendirdiler.

“Hayat Bayram Olsa” filmi hem siyasetin insani ve demokratik yönüne güçlü bir vurgu yapıyor, hem de ülkenin içinde bulunduğu siyasi gerginlik ve aşırı kutuplaşma iklimi içerisinde net bir siyasi duruşu ifade ediyordu. 

İhsanoğlu’nun aday gösterilmesinin stratejik anlamı
İşte bu duruşun bir devamı olarak CHP’nin, MHP ve parlamento dışı üç siyasi partiyle uzlaşarak Prof. İhsanoğlu’nu aday göstermesi, ülkenin görünür gelecekte tehlikeli maceralara sürüklenmesine karşı kuvvetli bir refleks olarak okunmalıdır.
İhsanoğlu’nun adaylığı, dindar insanların da küresel değerleri temsil edebileceğini bize yeniden hatırlatıyor.
Tüm adaylık süreci ve kampanya zorlukları dikkate alındığında CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Prof. İhsanoğlu’nu aday göstererek partisinin ülkede ortak huzuru yeniden kuracak adres olmasını istediğini net biçimde göstermek istiyor. 
Ekmeleddin İhsanoğlu’nun CHP tarafından aday gösterilmesi bu nedenle önemlidir. Ve seçim sonucunda İhsanoğlu’nun alacağı oydan çok, ülkemizin geleceği ve ortak huzuru adına yapılmış stratejik bir tercihtir.
Radikal- Yeni Akıl, 11 Temuz 2014, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/chp_ekmeleddin_beyi_neden_aday_gosterdi-1201312

6 Temmuz 2014 Pazar

3 aday 3 fikir

Adayların herbiri bir başka tür demokrasi fikrinin savunucusu...
Seçim kampanyalarında seçmen kararını şekillendiren en önemli etken adaydır, liderdir. Türkiye’nin bugüne kadar hiç yaşamadığı türden bir seçim tipi olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, adayların kimliği ve kişiliği daha da belirleyici olacak.

Geçmişte yaşadığımız istisnasız tüm seçimlerde birden çok kişi yarıştı, birden çok kişi kazandı. Genel seçimlerde 450- 550 milletvekili… Yerel seçimlerde binlerce belediye başkanı, on binlerce belediye meclis üyesi, bir o kadar il genel meclisi üyesi …

Şimdi ilk kez, ülke çapındaki tüm seçmenlerin sadece tek bir kazanana oy vereceği seçimler için sandık başına gideceğiz. Bu yüzden de bu seçimde adaylar ve adayların toplam özellikleri, performansları geçmiş seçimlerde olduğundan daha önemli olacaklar.

Aday demek, aslında fikir demek. Seçmenler adayın kimliğine olduğu kadar savunduğu yada temsil ettiği fikre de bakarak karar verecekler. Kampanya boyunca her bir aday rejimi nasıl gördüğünü ve nasıl bir cumhurbaşkanı olacağını bizlere anlatacak ve bizleri ikna etmeye çalışacak.

Adayların pozisyonları

Şu ana kadar adayların öne çıkan pozisyonları ve kampanya fikirleri özetle şöyle:

CHP, MHP, DSP, DYP ve BTP’nin ortak adayı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, parlamenter demokrasi ve güçler ayrılığı fikrinin savunucusu. AKP’nin adayı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, fiili yarı başkanlık  ve güçler birliği fikrinin savunucusu. HDP’nin adayı Selahhattin Demirtaş, özerk yerinden yönetim ve federalizm fikrinin savunucusu.

Adayların kimlikleri, kişilikleri, aileleri, bugüne kadar yaptıkları ettikleri, mesleki başarıları vs. kampanyaların renkli motifleri olacak. Ama her birinin temel rasyoneli ve ana mesajları özetle, yukarıdaki fikirlerin etrafında geliştirilip bizlere iletilecek.

Adayların toplumsal karşılıkları

Adayların toplumsal karşılığı bu kampanyadaki diğer önemli konu. Prof. İhsanoğlu ve Başbakan Erdoğan neredeyse eşit birer blokun temsilcisi olarak yola çıkıyorlar.

Her iki adayı destekleyen partiler, 30 Mart Yerel Seçim sonuçları dikkate alındığında  % 44 civarında birer seçmen bloğuna sahip. İhsanoğlu ve Erdoğan’ın toplumsal karşılığı - en azından kağıt üzerinde - başa baş görünüyor.

Demirtaş’ın arkasındaki siyasi güçlerin ise (HDP ve BDP), toplam % 8’e yaklaşan bir başlangıç oyu var.

30 Mart Yerel Seçimlerine göre % 3.5’luk toplam oy oranına sahip olan SP ve BBP, başlangıçta İhsanoğlu’na yakın dururken, geçen hafta sonu itibariyle daha bağımsız bir pozisyon aldılar. Ne oldu, neden böyle bir karar değişikliği yaşandı bilinmez ama, görünen o ki, mevcut matematikte bu iki siyasi partinin oy tabanı, yarışın başlangıç ayağında fazlasıyla önemli.

Her ne kadar Erdoğan % 44, İhsanoğlu % 44 ve Demirtaş % 8’lik bir siyasi destekle yarışa başlıyor olsa da, seçmen iradesi hiç bir aday için çantada keklik sayılamaz. Yarışın sonucunu kampanyalar belirleyecek.

Her üç aday, 3 farklı demokrasi tipinin savunuculuğunu yaparak sahnede olacaklar. Kampanyada kullanacakları mesajların toplumsal bir karşılığının olması, basitliği, ikna ediciliği ve frekansı çok önemli olacak. Özellikle Prof. İhsanoğlu ve Demirtaş için durum böyle.

Kampanya performansı

Her üç 3 aday fikirleri kadar, önümüzdeki 4 hafta boyunca yapacakları kampanya performansları ve enerjileri ile de yarışacaklar. Şu anda en büyük risk olarak gözüken “yaz sıcağında sandığa gitmeme” eğilimi veya kimi seçmen kesimlerinde hissedilen “sandığı boykot eğilimi” adaylar heyecan yaratabildikleri ölçüde değişebilecek.

Adaylar, profesyonel kampanyalarında söyledikleri kadar miting perfornmansları ve TV programları ile de seçmeni ikna etmeye, motive etmeye çalışacak.

Partiler arası değil, adaylar arası yarış

Her ne kadar adaylar siyasi partiler tarafından aday gösterilmiş olsa da, Cumhurbaşkanlığı kampanyası, geçmişte ülkemizde şahit olduğumuz tüm seçim kampanyalarından daha farklı olacak. Çünkü bu seçim partiler arası değil, adaylar arası bir yarış.

Kendilerini destekleyen partilerin durumu, saha gücü, finansal desteği vb. ne olursa olsun, adayların bizzat kendileri etkin ve yüksek performanslı kampanyalar yapmak zorunda. Performans derken özellikle fikri performansı kastediyoruz. Bu yarış, çok koşanın, çok para harcayanın değil, en doğru argümanlarla seçmeni ikna edenin kazanacağı bir yarış olacak.

Adaylar pozisyonlarına uygun fikirlerini en etkili şekilde ortaya koyabildikleri ölçüde, seçmen bunun partiler arası değil adaylar arası bir yarış olduğu anlayacak. Ancak o takdirde parti blokları arasında seçmen geçişleri mümkün olabilecek. Ve ancak o taktirde bu yarış gerçek anlamını kazanacak.

7 Temmuz 2014 - Radikal/ Yeni Akıl,  http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/3_aday_3_fikir-1200421


5 Temmuz 2014 Cumartesi

Demokrasi İllüzyonu


Adaletsiz yarış haftaya start alıyor.
Mevcut yasal altyapısı ve YSK tarafından tanımlanmış süreçleri itibariyle Cumhurbaşkanlığı yarışı, neredeyse bir Ali Cengiz oyunu.

Herşeyden önce, belirli bir kişi için Çankaya koltuğunu garantilemek üzere çıkarılmış bir yasa var ortada. Yasayı çıkaran irade, demokratik bir yarış yerine, bir çeşit kaptı kaçtı oyunu sahnelemeyi planlamış.

26 Ocak 2012’de yürürlüğe giren 6271 sayılı Cumhurbaşkanlığı Seçim Kanunu’nda, adil bir kampanya yapılmasını engelleyecek türlü önlemler peşinen alınmış. Hepimize, sanki adil ve demokratik bir yarış varmış ve bizim irademiz sandığa bir şekilde yansıyacakmış gibi bir film izletiliyor. Oysa, eli kolu bağlı rakiplerini dövmeye alışmış ağır siklet bir boksörün, final maçından başka bir şey değil sözkonusu olan.

Bütçe toplanana kadar kampanya bitecek

Kampanyaların finansmanı bir başka zorluklar ve tuzaklar silsilesi. Adaylar ancak 14 Temmuz’da kampanya bütçesi için fiili olarak harekete geçebiliyor olacaklar. Kampanyaların bütçeleri seçmenlerden bağış olarak toplanacak. Şirketler, vakıflar, partiler ve tüzel kişiler bağış yapamayacak. Ve Bağış yoluyla toplanan her bir kuruş aday adına açılacak banka hesabına yatacak. Ödemeler o hesaptan gerçekleştirilecek.

Arka planı kendilerine destekleyen partiler tarafından titizlikle organize edilmediği sürece, İhsanoğlu ve Demirtaş’ın medyada etkili bir kampanya yapabilecek fon miktarına erişmeleri neredeyse imkansız. Başbakan Erdoğan’ın kampanya makinası için fon toplamak muhtemelen işten bile sayılmaz. Ayrıca Erdoğan’ın başbakanlık makamının ve devlet gücünün her türlü imkanını kullandığı ve kullanmaya devam edeceği bir sır değil.

Medya yarışı daha da adaletsiz hale getiriyor 

Yasal altyapı gayri adil de, diğer koşullar adil mi? Asla değil.

Örneğin adayların tanınırlığı meselesi… Başbakan Erdoğan’ı beşikteki bebek bile tanırken, Ekmeleddin İhsanoğlu ismini seçmenlerin %99.99’u ilk kez duydu. Demirtaş’ın tanınma oranı iki adayın ortasında bir yerlerde.

Adaletsizlik medya tarafında o denli ayan beyan ortada ki... Örneğin Erdoğan’ın adaylığını açıkladığı ve geçtiğimiz Çarşamba günü Ankara ATO’da yapılan toplantıyı 28 TV kanalı aynı anda canlı olarak yayınlandı. Tek bir gün için Erdoğan adına 28 saatten daha fazla bir TV kullanımı demek oluyor bu canlı yayınlar. 

Parayla, korkuyla, görev gereği, eşit davranma zorunluluğu gereği bile olsa diğer adaylar için böyle bir durum söz konusu değil.

Rakamlar yalan söylemez

Bu adaletsiz yarışta medyanın durumu o denli acıklı ki… Örneğin çeşitli medya takip şirketlerinin verilerine göre, 16 Haziran- 3 Temmuz 2014 tarihleri arasında basında Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili toplam 151.965 adet haber yayınlanmış. Prof Ekmeleddin İhsanoğlu ile ilgili haberlerin sayısı 4.389. Selahaddin Demirtaş ile ilgili haber sayısı ise sadece 476.

Aynı dönemde, TV kanallarında Erdoğan 3.227 kez, İhsanoğlu 2.273 kez, Demirtaş ise 870 kez haber yapılmış.

Nereden bakarsanız bakın, ortada demokratik bir yarış değil, katmerli adaletsizlikler silsilesi var. Yeryüzünde aklıbaşında hiç kimse bizdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bakarak; “Bu ülkede serbest seçimler var”, “Bu ülkede demokrasi var” diyemez. Hele ki, seçim gecesi ülkenin dört bir tarafında ortaya çıkıveren trafo kedileri söz konusu oluyorken.

İçinde yaşadığımız; seyircisi, parçası ve oyuncusu olduğumuz şey, bir demokrasi değil. Sadece bir demokrasi illüzyonu.

Bu illüzyonu bozacak ve adaletsizlikleri alt edecek yegane güç, doğru stratejiye dayanan bir büyük fikir olabilir. Ancak büyük bir fikrin cesareti, mevcut organize oyunu bozabilir. İhsanoğlu veya Demirtaş, Goliath’a karşı David olmayı becerebilirlerse seçimden kendilerini mutlu edecek bir sonuçla çıkabilirler.

Radikal, 5 Temmuz 2014, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/demokrasi_illuzyonu-1200272