Siyaset hayatın tamamını etkiler. Seçim zamanı ise siyasetin tüm dinamiklerini...
25 Nisan 2019 Perşembe
Etiketler:
31 Mart 2019 Yerel Seçimleri,
Ak Parti,
AKP,
Anadolu Ajansı,
CHP,
Cumhur İttifakı,
Ekrem İmamoğlu,
İstanbul Seçimleri,
Millet İttifakı,
YSK
24 Haziran'a Giderken, Doğan Medya Grubu'nun Satışı!
RS FM'de yayınlanan Yavuz Oğhan'dan Bidebunudinle programına konuk olduk ve Doğan Medya Grubu'nun Demirören Grubu'na satılmasını değerlendirdik.
24 Haziran 2018 Seçimlerine Doğru
24 Haziran 2018 Seçimlerinden kısa bir süre önce, 8 Mayıs 2018'de Cüneyt Özdemir'in programı için yaptığım değerlendirmeler...
Etiketler:
12 Eylül AKP Kongresi,
24 Haziran,
24 Haziran Genel Seçimleri,
Ak Parti,
CHP,
Cumhurbaşkanlığı Seçimleri,
Erdoğan,
HDP,
İyi Parti,
Kılıçdaroğlu,
MHP,
Saadet Partisi
15 Şubat 2018 Perşembe
Siyaset ve İletişim
Siyaset denince
akla ilk gelen kelimelerden biri iletişimdir. İletişimi beceremeyen siyasilerin
ve siyasi hareketlerin başarabildiği tek bir örnek dahi görülmemiştir. Bir
başka ifadeyle söyleyecek olursak, başarmış siyasi liderlerin ve siyasi
hareketlerin başarma nedenlerine bakıldığında hep aynı şeyi görürüz:
İletişimcilerle uzun süreli iş birliği kurabilme başarısı.
Örnegin Margaret Thatcher, Saatchi & Saatchi kardeşlerle çalıştı. Bu sayede İngiltere’de 17 yıllık Muhafazakar Parti
iktidarı mümkün olabildi. ABD’de karanlıklar prensi olarak bilinen Roger Stone, Watergate günlerinden
itibaren Ronald Reagan dahil
Cumhuriyetçi Parti’nin pek çok başkan adayının kampanyasını yaptı.
Ardından aynı Stone çok tartışılacak yöntemlerle ve beklenmeyen şekilde Donald
Trump’ın başkan olmasını sağladı.
Benzer
şekilde Joe Napolitan 30 yılı aşkın
bir süre Amerikan Demokrat Parti kampanyalarına yardım etti.Daha yakın
zamanlardan örnek verecek olursak; David
Axelrod, Chicago’daki yerel siyaset günlerinden beri Obama’nın yanında oldu
ve bu iş birliğinden bir Afro-Amerikalının 2 dönem ABD başkanlığı geldi.
Sözün
özü, siyasette başarı, siyasetçiyi bilen, tanıyan ve onunla uzun süre ilişki
yürütebilen iletişimcilerle mümkün olabiliyor. Machiavelli zamanında da durum böyleydi, Goebbels -Hitler ilişkisinde de böyle oldu.
Erol Olçok ve Erdoğan ilişkisi
Yukarıdaki
örneklere benzer bir ilişki Erol Olçok
ve Recep Tayyip Erdoğan arasında
yaşandı. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde başlayan
bu birliktelik, Erol’un adını ve amblemini oluşturduğu AK Parti’nin
kuruluşundan itibaren önemli başarılara ulaştı. Erol ile Ak Parti ve Erdoğan’ın
ilişkisi, profesyonel bir ilişki olmaktan öte bir ilişki oldu.
Erol, AK Parti
için bir dava arkadaşı, Erdoğan için ise yoldaş oldu. Erol Olçok ve kurucusu olduğu Arter
Reklam, 2002, 2004, 2007, 2009, 2010, 2011, 2014 ve 2015 sonuna kadar her
seçimde Erdoğan’a ve AK Parti’ye hizmet etti. Erol Olçok bu kampanyalarda elde ettiği sonuçlarla ülkemiz siyasi
iletişim alanının en önemli ustalarından biri seviyesine yükseldi. Erol Olçok ve Erdoğan ilişkisi, Türkiye’nin yakın tarihini şekillendirmekle
kalmamış, yakın çevrenin gidişatını da etkilemiştir dersek mübalağa etmiş
olmayız.
Odaklanmaktan kaynaklanan büyük başarı
Böylelikle
Arter Reklam, bağımsız ve tümden
yerli bir reklam ajansı olarak Türkiye reklamcılık sektöründe özel bir yere
sahip oldu. Çünkü Reklamcılar Derneği
üyeleri arasındaki diğer ajanslardan farklı olarak Arter’in temel odağı siyasi
iletişim oldu. Özetle Arter Reklam, ülkemiz siyasi iletişim tarihinde en çok
seçim kampanyası yöneten, en çok seçim kazanan ve bir siyasi harekete en çok
doğrudan katkı sağlayan ajans olmayı başardı.
Kimi
iletişimciler tarafından küçümsenen, kimilerince çok istendiği halde bir türlü
erişilemeyen, kimilerince de ahlaki nedenlerle karşı olunan siyasi iletişim
alanı, Arter örneğinde görmezden gelinemeyecek bir başarıya dönüştü. Erol Olçok
ve Arter Reklam tek bir alana odaklandılar. O alanda ülke tarihinin en
sürdürülebilir siyasi iletişim ekibi olmakla kalmadılar, aynı zamanda outdoor’dan event organizasyonları
alanına kadar geniş bir alanda önemli ekonomik sonuçlar yarattılar.
Gezi sonrasında
ise, kendilerine yakın kişilerle yeni ekonomik iş birlikleri geliştirerek,
pozisyonlarını pekiştirdiler. Siyasi iktidarın
isteği ve ihtiyacı doğrultusunda ve de o
iradenin katkısıyla dijitalden
medyaya kadar yeni alanlara sirayet ettiler.
Erol sonrası Arter
15
Temmuz gecesi Erol Olçok şehit
edildikten sonra, en çok merak edilen Arter’in ve Erol Olçok’un siyasi iletişimci mirasının ne olacağıydı. Ajans
kapanacak mıydı? İktidar partisi ile ilişkileri devam edebilecek miydi? Yeni
siyasi kampanyaların altından kalkabilecekler miydi?
Kampanyalar
başladığında, Arter’in yoluna devam edeceği anlaşıldı. Abisinin tedrisinden
geçmiş olan Cevat Olçok
başkanlığındaki Arter, iktidar partisinin kampanyasını bir kez daha üstlendi.
Kısa süre içinde onlarca film, basın ilanı, outdoor posterleri ve dijital
uygulamalarla kampanyayı tamamladılar.
Siyasi kampanya
yönetmemiş olanlar bu süreçlerdeki zorlukları; lider siyasi ekiplerin gelgitlerini, onları dengelemenin ve tek bir rotada tutmanın ne denli zor
olduğunu bilemezler. Gördüğümüz kadarıyla Cevat ve ekibi bunu sağladı.
Öte yandan
referandum sürecini yerden yere
vurabiliriz. Sürecin adil olmadığını, iktidarın her türlü kısıtlamayı, her
türlü anti demokratik tedbiri
aldığını ve uyguladığını söyleyebiliriz. Kampanyanın bir devlet kampanyasına dönüştüğünü, kamu kurum ve kuruluşlarının ve
hatta güvenlik güçlerinin kampanyada partizanca
görevlendirildiklerini söyleyebiliriz. Dahası, tarihimizde görülmemiş ölçüde oyların
usulsüz biçimde kullanıldığını ve
YSK’nın son dakika kararıyla millet
iradesinin gasp edildiğini de söyleyebiliriz.
Bunlar muhtemelen
önemli ölçüde de doğrudur. Ama tüm bu değerlendirmeler, kampanyanın profesyonel
tarafında işlerin yine de düzgün kotarıldığını
görmemize engel değildir.
Polaris Ödülleri’nde 4 ödül önemli başarıdır
Arter’in
Referandum için yaptığı “Evet”
kampanyası 24 ülkeyi temsilen 24 kişiden oluşan Polaris Ödülleri büyük jürisi
tarafından, geçtiğimiz ay sonunda (Mayıs 2017) Brüksel’de 4 ödülle ödüllendirildi.
Avrupa Siyasi
Danışmanlar Derneği (EAPC) tarafından düzenlenen Polaris Ödülleri jürisinin 487
kampanya içinden sadece 39’una ödül verdiği düşünülürse bu ödüllerin değeri
daha iyi anlaşılır. Özetle, görünen o ki, Cevat Olçok’un başkanlığındaki Arter,
referendum kampanyasında ilk sınavdan başarıyla çıkmış oldu.
Farkında
olmayanlar için söyleyelim: Polaris Ödülleri’nde Türkiye 4 ödül değil, 8 ödül birden kazandı! Polaris Ödülleri
büyük jürisi, referendumda “Hayır”
cephesi için yaratılan 3 ayrı kampanyaya da 4 ödül daha vererek, adil bir sonuca da imza atmış oldu. Umarız
Türkiye iletişim sektörü olarak gelecek yıllar benzeri başarılara şahit olmaya
devam edebiliriz.
Campaign Türkiye dergisinin Haziran 2017 sayısı için yapılan analiz.
14 Nisan 2017 Cuma
"Türkiye Türkiye'den büyüktür"
16 Nisan Referandum kampanyasında, matematik hesabı yapan çevreler 2 önemli seçmen grubunun sonucu belirleyeceğini gördüler.
1. Milliyetçi / ülkücü seçmenler
2. Yurtdışı seçmenler
Gelecekte referandum kampanyasının arka planını ve son bir kaç ayda olan bitenleri analiz etmek isteyen yorumcular ve araştırmacılar, özellikle bu iki grubu motive edebilecek ne çok çaba, retorik ve kampanya ürünü geliştirildiğine odaklanmak zorunda kalacaklardır.
Hollanda ile sudan sebeplerle bir anda yaratılan suni savaş atmosferi, Almanya'ya ve diğer batılı ülkelere dönük "Nazi bunlar" söylemleri, batı medyasının attığı Erdoğan karşıtı manşetler ve kapakların kampanya sürecindeki aşırı kullanımı ve daha pek çok detay bu nedenle haftalarca mitinglerin ana gündemi oldu.
Profesyonel tarafta ise duyguların, hamasi milliyetçiliğin ve muhafazakar değerlerin boca edildiği onlarca işin yanında bir özel örnek var ki, mutlaka bilinmeli, görülmeli, kayda alınmalı.
"Türkiye Türkiye'den büyüktür" şeklinde formülize edilen, milliyetçi seçmen kitlesine damardan dokunmayı hedefleyen bu söylem ve retorik şu filmle ve onun kısa versiyonlarıyla görücüye çıktı:
Sadece milliyetçi/Türkçü bir Turan idealini değil, topyekün bir İslamcı Turan fikrini pompalayan ve mesaj olarak Türkiye'nin tüm İslam coğrafyasının hamisi ve abisi, Erdoğan'ın da bu coğrafyanın asli lideri olduğunu bizlere anlatmaya çalışan bu kampanya, Evet cephesinin yancı birliği olarak sahaya sürüldü. Milliyetçiler ile gurbetçilerin iknasının hedeflendiği bu yüksek maliyetli prodüksiyonların ortaya koyduğu kaba söylem ne kadar karşılık gördü henüz bilmiyoruz.
Ancak bu çabaların, önce Barzani'nin son ziyaretinde Ankara'da, ardından da Kerkük'te gönderlere çekilen Kürdistan Bayrağının neden olduğu reflekslerde anlamından bir şeyler kaybettiğini söyleyebiliriz. Tam bu refleksler unutulmaya yüz tutmuşken Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Mehmet Uçum'un "Halk gümbür gümbür kendi devletini kuruyor" ve Şükrü Karatepe'nin "Eyalet sistemi" çıkışlarıyla bu çabaların tümden işlevsizleşeceğini dahi iddia edebiliriz.
Çünkü, bu gelişmelerin ardından Devlet Bahçeli'nin referanduma 48 saat kala Star TV'deki canlı yayında ortaya koyduğu beklenmedik tavrın önemli bir kilometre taşı olabileceğini öngörebiliriz. Sonuçta "Evet cephesinde" kalmaya devam eden milliyetçi seçmenlerin dikkate değer bir bölümünün seçime 2 gün kala "Hayır kampına" geçebileceğini bekleyebiliriz.
Profesyonel siyasi danışmanlık alanının kurucu babalarından Joe Napolitan bu gibi durumlar için "Kendi kendinizi bitirmeye çalışmayın!" der ve eklerdi "Bu basit kuralın ne kadar çok ihlal edildiğini görmek çok şaşırtıcı."
1. Milliyetçi / ülkücü seçmenler
2. Yurtdışı seçmenler
Gelecekte referandum kampanyasının arka planını ve son bir kaç ayda olan bitenleri analiz etmek isteyen yorumcular ve araştırmacılar, özellikle bu iki grubu motive edebilecek ne çok çaba, retorik ve kampanya ürünü geliştirildiğine odaklanmak zorunda kalacaklardır.
Hollanda ile sudan sebeplerle bir anda yaratılan suni savaş atmosferi, Almanya'ya ve diğer batılı ülkelere dönük "Nazi bunlar" söylemleri, batı medyasının attığı Erdoğan karşıtı manşetler ve kapakların kampanya sürecindeki aşırı kullanımı ve daha pek çok detay bu nedenle haftalarca mitinglerin ana gündemi oldu.
Profesyonel tarafta ise duyguların, hamasi milliyetçiliğin ve muhafazakar değerlerin boca edildiği onlarca işin yanında bir özel örnek var ki, mutlaka bilinmeli, görülmeli, kayda alınmalı.
"Türkiye Türkiye'den büyüktür" şeklinde formülize edilen, milliyetçi seçmen kitlesine damardan dokunmayı hedefleyen bu söylem ve retorik şu filmle ve onun kısa versiyonlarıyla görücüye çıktı:
Sadece milliyetçi/Türkçü bir Turan idealini değil, topyekün bir İslamcı Turan fikrini pompalayan ve mesaj olarak Türkiye'nin tüm İslam coğrafyasının hamisi ve abisi, Erdoğan'ın da bu coğrafyanın asli lideri olduğunu bizlere anlatmaya çalışan bu kampanya, Evet cephesinin yancı birliği olarak sahaya sürüldü. Milliyetçiler ile gurbetçilerin iknasının hedeflendiği bu yüksek maliyetli prodüksiyonların ortaya koyduğu kaba söylem ne kadar karşılık gördü henüz bilmiyoruz.
Ancak bu çabaların, önce Barzani'nin son ziyaretinde Ankara'da, ardından da Kerkük'te gönderlere çekilen Kürdistan Bayrağının neden olduğu reflekslerde anlamından bir şeyler kaybettiğini söyleyebiliriz. Tam bu refleksler unutulmaya yüz tutmuşken Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Mehmet Uçum'un "Halk gümbür gümbür kendi devletini kuruyor" ve Şükrü Karatepe'nin "Eyalet sistemi" çıkışlarıyla bu çabaların tümden işlevsizleşeceğini dahi iddia edebiliriz.
Çünkü, bu gelişmelerin ardından Devlet Bahçeli'nin referanduma 48 saat kala Star TV'deki canlı yayında ortaya koyduğu beklenmedik tavrın önemli bir kilometre taşı olabileceğini öngörebiliriz. Sonuçta "Evet cephesinde" kalmaya devam eden milliyetçi seçmenlerin dikkate değer bir bölümünün seçime 2 gün kala "Hayır kampına" geçebileceğini bekleyebiliriz.
Profesyonel siyasi danışmanlık alanının kurucu babalarından Joe Napolitan bu gibi durumlar için "Kendi kendinizi bitirmeye çalışmayın!" der ve eklerdi "Bu basit kuralın ne kadar çok ihlal edildiğini görmek çok şaşırtıcı."
13 Nisan 2017 Perşembe
16 Nisandan Davut ve Golyat efsanesi çıkar mı?
Tarihteki destansı zaferlerin hepsi orantısız mücadele
koşullarından doğmuştur.
Bundan yaklaşık üç bin yıl önce Ortadoğu’da savaşan taraflar,
kendilerini temsil etmek üzere birer savaşçı tayin eder, böylelikle meydan
muharebesinde binlerce erkeğin telef olmasını önlerlerdi. Eski Ahit günlerinde
İsrail Krallığı ile Filistin orduları karşılaştığında, Filistinliler de kendilerini
temsil etmek üzere 4 metre boyundaki dev bir savaşçıyı çıkarırlar. Golyat adlı
bu azman dev, tunçtan bir miğfer ve tüm bedenini kaplayan kalın bir zırh giymiştir.
İsrailoğulları tarafında ise bu korkunç deve karşı toy, çelimsiz ve genç bir çoban olan
Davut çıkar. Davut’un gözle görünür bir gücü yoktur ama, çarpışmayı
kazanabileceğine ilişkin bir inancı ve kendine güveni vardır. Tarihin en
unutulmaz çarpışması böylesine adil olmayan şartlarda başlar.
Golyat’ın karşısında teke tek mücadelede hiç bir insan
evladının şansı yoktur, değil ki çelimsiz Davut’un olsun. Ama Davut, oyunun
kurallarını değiştirir. Azametli devi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yöntemle alt eder.
Golyat ile kol mesafesinde çarpışmaya girmek yerine ona doğru koşarken, beklenmedik şekilde sapanını çıkarır ve
Golyat’ın başındaki miğferde bulunan tek açık yerden alnına taş fırlatır.
Golyat’ın devirdikten sonra da, kendi kılıcıyla devin kellesini bedeninden
ayırır.
Olağan mağlupların kendilerinden kat kat üstün rakiplerine karşı zafer kazanabilecekleri fikrinin ilham kaynağı olan Davut ve
Golyat’ın o unutulmaz çarpışması, bugünlerde bu topraklarda ansızın çıkıveren referandum kapışmasında gerçekleşebilir mi?
AKP’NİN İNSANLIĞA
ARMAĞANI
Türkiye bu referandumda önemli
bir buluşu oylayacak. Bugüne değin yeryüzündeki demokratik hükümet sistemlerinin
4 türü olduğu bilinirdi: Parlamenter sistem - Başkanlık sistemi - Yarı
başkanlık sistemi - Meclis hükümeti sistemi.
Beşinci bir hükümet sistemi "keşfeden" AKP şimdi seçmeni
buna ikna etmeye çalışıyor. Yeni sistem arayışlarını başlangıçta "Başkanlık sistemi" olarak
tanımlayan AKP, önerdikleri ile gerçek başkanlık sistemi arasındaki uçurum
ortaya çıktıkça bu tanımlamadan geri adım attı ve önerisini "Türk tipi başkanlık sistemi"
olarak damgalamaya çalıştı.
Ancak bu da önerilen sistemin gerçek başkanlık sistemiyle
kıyaslanmasını ve hayati farklılıkların gösterilmesinin önüne geçemediği için
AKP keşfettiği sisteme yeni bir ad daha verdi: "Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi".
İşte Türkiye 16 Nisan'da bu bütünüyle kendine özgü sistemi oylayacak. Bu sistemin en temel
özelliği kuvvetler ayrılığını, kontrol ve dengeyi bütünüyle sistemin dışına
çıkarmış olması. Geriye kalan sisteme de her türlü isim verilebilir ancak demokratik diyebilmek imkansız.
Aksi söylense de bu değişiklik devletin bütünüyle Erdoğan'ın
sahip olduğu güce göre ve onun istekleri doğrultusunda dizayn edilmesinden
ibaret. Zaten kamuoyu da referandumu temelde Erdoğan'ın oylanması gibi
algılıyor.
EVET KAMPANYASI
Tabii Evet cephesi de Hayır cephesi de açıkça bu algının
üzerine bir kampanya inşa etmeyi riskli gördükleri için konunun etrafından
dolaşan, ağırlıklı olarak duygulara seslenen kampanyalar yürütüyorlar.
Örneğin AKP bugüne kadar 4 farklı temaya sahip filmler
yayınladı.
"Milyonlarca Evet" ve "Evet ile güçlü Türkiye" diyen ilk filmler AKP'nin icraatlarına övgü niteliğindeydi. Görkemli kalabalıklara, önemli inşaat başarılarına ve müziğe dayanan bu filmler AKP'nin gücünü ve tabii bu gücün arkasındaki isim olan Erdoğan'ı vurgulamayı amaçlıyordu.
AKP'nin ikinci ve üçüncü grup filmleri yeni sistemin ne
getirdiği ve siyasi hayatta hangi sorunları çözeceğine dairdi. Bu filmler daha
önceki AKP filmlerine göre oldukça etkisiz kaldılar ve çok da fazla
yayılamadılar. Çünkü resmen öyle görünse de bu anayasa değişikliklerinin özü
fiilen bu referandumun konusu değildi.
Son olarak yayınlanan "Tüm
kalbimle Evet" filmleri başlangıçtaki "Evet ile güçlü Türkiye" mesajına geri dönen ve bu mesajı
bu kez de tek tek, ülkenin tüm kentlerinden vatandaşların ağzından ileten
çalışmalardı.
AKP, "Kararımız
net, oyumuz evet", "Türkiye
için tüm kalbimle evet", "Daima millet kararımız evet" gibi,
aslında bir fikir içermeyen sloganlarla kampanyayı yürüttü. Bu hiçbir şey
söylemeyen, fikirsiz kampanyanın aslında AKP açısından doğru bir yol olduğunu
da kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü 15 yıldır iktidarda olan bir partinin ve çok
güçlü liderinin neden daha fazla güç istediğini rasyonel olarak anlatabilmek
kolay değildi.
Evet kampanyası dijital dünyada da aynı tek boyutluluk
içerisinde devam etti. Kampanya sosyal medyada gerçek anlamda sivil bir katkı bulamadı. Sivil toplum
kuruluşlarının ya da bireylerin evet mesajı veren farklı farklı ve etkili
işlerine pek tanık olunmadı.
HAYIR KAMPANYASI
Buna karşılık, çok geniş bir siyasi yelpazeyi içeren Hayır
cephesi sosyal medyada da aynı çeşitliliği etkili biçimde yansıttı. CHP, muhalif
MHP'liler, HDP ve hatta İslamcı Saadet Partisi’nden farklı boyutlarıyla Hayır
diyen işler görüldü. Çok sayıda sivil inisiyatif ve STK'nın da girişimleriyle çok başlı ve çok renkli bir Hayır
kampanyası yürütüldü.
Hayır cephesinin merkezi gücü olan CHP bütün boyutlarıyla tam
bir kampanya yürüttü. CHP'nin kampanyası da "Geleceğim için hayır" diyen küçük bir kız çocuğu görseli
ve bu mesajı veren çocukları gösteren filmlere dayanıyordu.
Pozitif bir etki yaratmayı hedefleyen bu kampanya da tıpkı
AKP kampanyası gibi hiçbir şey söylememe
başarısına sahipti. Böylece CHP de hiçbir
şey söylemediği için hata yapmamış, kendisiyle aynı cephede yer alan diğer
siyasi partileri rahatsız edecek görüş ve tutumlar sergilememiş oluyordu.
İki tarafın sözcülerinin kampanya süresince birbirlerine
karşı kullandıkları dil, resmi kampanyaların pek bir şey demeden ve soft bir
tonda konuşan dilinden yüz seksen derece farklıydı. Evet kampanyasının sözcüleri
Hayır oyu verecekleri “darbeci”, “düşman”,
“terörist” olmakla itham eden şeyler söylediler. Kampanya boyunca hem böyle
şeyler söylediler hem de seçmenler arasında hiçbir ayrım yapmadıklarını iddia
ettiler.
Örneğin Erdoğan, Hayır diyenlerin 15 Temmuz darbecilerinin
yanında yer alacağını söylerken, Hayır cephesinin önde gelen aktörü
Kılıçdaroğlu da, 15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan'ın
kontrolünde gelişen planlı bir eylem olduğunu iddia etti.
Bu referandumda AKP, tam olarak anlaşılmayan bir biçimde anayasa
değişikliklerini öneren ve destekleyen MHP ile birlikte Evet kampanyası
yürüttü. Ancak milliyetçi bir parti olan MHP tabanının ve önde gelen
isimlerinin önemli bir bölümü Hayır cephesi içerisinde yer aldılar. Bu durum da
AKP'nin milliyetçi seçmenlere özel bir ağırlık vermesine yol açtı. Bu
zorunluluk nedeniyle Türkiye'nin zaten uzun bir liste oluşturan "dış düşmanları"na, referandum
dönemine özelmiş gibi görünen yeni düşmanlıklar eklendi. Örneğin Hollanda birden Türkiye'nin ve referandumun
önemli bir gündem maddesi haline getirildi.
Türkiye zaten demokrasi, yargı ve medya bağımsızlığındaki
büyük sorunları nedeniyle seçimlerde eşit ve adil bir rekabetin
yürütülebileceği bir ülke konumunda değildi. Sonuç olarak bu referandumda da bu
özelliğini pekiştirdi. Evet cephesi 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde yüzde 62'lik bir oy oranına sahip
partilerden (AKP - MHP - BBP) oluşuyor ve çok önemli bir kamu gücüne sahip.
Bununla birlikte, 16 Nisan'a birkaç gün kala görünen tablo, referandumun başa
baş geçeceği ve her iki seçeneğin de kazanmasının sürpriz olmayacağı şeklinde.
ADALETSİZ REKABET
Referandumda tarafların güçleri o kadar orantısız ki. Ne adil
bir yarıştan, ne demokratik teamüllerden, ne hakkaniyetli bir devlet
yönetiminden, ne de hukuktan bahsedebilmek mümkün. OHAL koşullarının
kanırtırcasına zorlandığı antidemokratik bir ortamda cereyan ediyor herşey.
Evet cephesinin tek, güçlü ve kararlı bir lideri var. Muazzam
bir seçmen ilişkileri yönetim becerileri, sınırsız finansal imkanları var. Anormal bir medya
desteği ve ülkenin medya evrenini domine eden bir kampanya dağılımı var. Ülkedeki
24 TV kanalından 22’si Evet cephesine çalışıyor. Devlet kurumları, devlet
bankaları, bakanlıklar, belediyelerin büyük çoğunluğu ve örgütlü devlet gücü,
yasaları ve demokratik teamülleri çiğneme pahasına Evete lojistik destek
sağlıyorlar. Doğu ve Güneydoğu’da kolluk güçleri bile “ya devletin yanındasın yada
karşısında” diyerek seçmeni baskılıyor. Özetle Evet tarafı, aynen Golyat gibi
azametli, korkutucu bir büyük makina.
Hayır cephesi güçlü lider bir yana, güçlü bir kampanya
makinasına dahi sahip değil. Parası yok, medyası yok, seçmen ilişkilerini
yönetebilecek becerisi ve hazırlığı yok. Ama Hayır cephesinde çok renklilik ve
çok seslilik var. Hayır cephesinde, seçmenin ve seçmen kümelerinin, sivil toplum
kuruluşlarının, platformların, inisiyatiflerin demokratik katılımı ve heyecanı
var. Üç beş kadından, az sayıda gençlerden, sekiz on akademisyenden, hukukçulardan oluşan amatör ama
inançlı, iradeli yüzlerce sivil oluşum... Hayır cephesinin muhtemelen en önemli
kozu, elini taşın altına koyma iradesi sergileyen bu yüzlerce insiyatif. İlk kez Hayır cephesini temsil eden kesimlerde
güçlü bir “Kazanabiliriz” umudu ve
iştahı var.
YENİ BİR
EFSANE MÜMKÜN MÜ?
16 Nisan’a 3 gün kala, referandumda yarışan tarafların
güçleri Davut ve Golyat karşılaşmasındaki fotoğrafı andırıyor. Bir tarafta
fütursuzca güç kullanan, gerçek olmayan konuları bile gerçekmiş gibi
pazarlayabilen bir büyük propaganda güçü... Diğer tarafta çelimsiz, acemi
insiyatiflerden ve yetersiz muhalefetten oluşan ama, karşısındaki devi yenebileceğine
inanan grupçuklar.
Eğer yayınlanan- yayınlanmayan araştırmalar doğruysa, eğer o
araştırmalarda denekler gerçek kararlarını dile getirebildilerse 16 Nisan günü Hayır cephesi kazanabilir. Ve eğer Hayır kazanırsa, 17 Nisan’dan itibaren tüm dünya bir efsaneden
bahsetmeye başlayabilir. İşte o zaman bu efsane Türkiye’nin geleceğinde, huzurunda ve
demokrasisinde pek çok olumlu gelişmeyi ateşleyebilir.
Etiketler:
15 Temmuz,
16 Nisan,
AKP,
BBP,
CHP,
Erdoğan,
Evet,
Hayır,
HDP,
Hollanda,
Kılıçdaroğlu,
MHP,
Necati Özkan,
Referandum,
Saadet Partisi
15 Aralık 2016 Perşembe
Başkanlık dediler, tek adam rejimi çıkardılar
Bu anayasa değişiklikleriyle Türkiye yeni bir sisteme
geçiliyor değildir. Fiili bir duruma anayasal bir kılıf dikiliyor, hepsi bu. Zaten Ekim ayındaki çıkışıyla bu değişiklik
sürecini başlatan Devlet Bahçeli o
günlerde bu durumu açıkça belirtmişti.
Ekim ayında Bahçeli, Erdoğan'ı: "Cumhurbaşkanı seçildiği andan itibaren
Anayasanın amir hükümlerini özüne ve ruhuna aykırı olarak yorumlayan;
Anayasanın vermediği yetkileri kendisinde hak gören; partili Cumhurbaşkanı gibi
davranan; tarafsızlığına gölge düşürecek şekilde hareket den ve yetkisini aşan;
siyasi propagandalara katılan, AK Parti lehine oy isteyen; siyasi polemiklere
katılan, fiilen hükümet başkanı gibi hareket eden" bir cumhurbaşkanı
olmakla eleştirmiş ve "Ülkede
hukuksuz, kanunsuz ve Anayasaya tamamen aykırı bir yönetim modelinin tecelli
ettiğini" öne sürmüştü.
"Türkiye Cumhuriyeti’nin beka mücadelesi
verdiği bugünlerde, siyasi iktidarın ve devletin en tepesinde bulunan
Cumhurbaşkanının hukukla ters düşmesi geleceğimiz açısından çok mahsurlu, çok
tehlikelidir" diyen
Bahçeli, bu açık tehlikenin bertaraf edilebilmesi için iki alternatif yol önermişti: "Bunlardan birincisi ve bizim
açımızdan da en doğru, en sağlıklı olanı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın fiilli
başkanlık zorlamasından vazgeçmesi, yasa ve anayasal sınırlarına çekilmesidir.
Şayet bu olmayacaksa, ikinci olarak, fiili durumun hukuki boyut
kazanabilmesinin süratle yol ve yöntemlerinin aranmasıdır."
İşte 10 Aralık Anayasa
değişiklik önerileri, bu
değişikliklerin mimarı olan ismin, Devlet Bahçeli'nin ifade ettiği gibi, fiili durumun hukuki boyut kazanmasından
başka bir şey değildir.
Türkiye zaten Erdoğan'ın
Cumhurbaşkanı seçilmesinden bu yana fiilen bu modelle yönetilmekteydi, bu
anayasa değişikliklerinden sonra da aynı şekilde yönetilecektir. Bu nedenle,
2019'dan sonra Binali Yıldırım'a
Başbakan değil de Cumhurbaşkanı Yardımcısı adını vereceğimiz için Türkiye'nin
bir sistem değişikliği yaşayacağına inanmak saflık olur.
BU
DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİNE "BAŞKANLIK" DEMEK MERTEBE OLUR!
Bu anayasa
değişikliklerini demokratik bir rejim türü olan Başkanlık Sistemi'yle
ilişkilendirmek, hatta ona benzetmek de tamamen abesle iştigal olur.
Yürütme, yasama ve yargı
arasındaki kuvvetler ayrılığını koruyup güçlendirmeyen bir sistemin gerçek
anlamda ne parlamenter sistem olması mümkündür ne de başkanlık sistemi. Teklif edilen sistem gecekondu bir tek adam sistemidir!
Anayasa değişikliklerinin
yürütme dışındaki kuvvetleri güçlendiren hiçbir yönü yoktur. Meclis'e verildiği söylenen HSYK
üyelerinin yarısını belirleme hakkı aslında fiilen en çok sandalye sahibi olan
partiye yani Cumhurbaşkanının partisine verilmektedir. (HSYK üyeliği için
gösterilen adaylar ilk turda üçte iki, ikinci turda beşte üç oyla seçilmekte
ancak bu oranlara ulaşılamazsa son turda en çok oyu alan iki aday arasından ad
çekme ile belirlenmekte ki en çok oya sahip olacak adaylar çok büyük olasılıkla
iktidar partisinin göstereceği adaylar olacaktır. HSYK üyelerinin diğer yarısı da zaten bizzat Cumhurbaşkanı tarafından
belirlenmekte.)
Öte yandan meclisin yürütme karşısında gerçekten güçlü
olabilmesinin yollarından biri de cumhurbaşkanın partisinden başka partilerin
de mecliste temsilinin önünü açmaktır. Oysa yüzde on barajla bunun tam tersi söz konusu olmakta, birinci parti hak ettiğinin çok üzerinde
mecliste sandalyeye sahip olmaktadır.
Seçim barajının demokratik
ülkeler seviyesine indirilmesi ve siyasi partilerdeki tek adam hegemonyasını kırmaya yönelik hukuki düzenlemelerin
yapılmasıyla ancak güçlü bir yasamadan söz etmeye başlayabiliriz.
REFERANDUM KAMPANYASINDA
NELER OLACAK?
Bir süredir, konu ne olursa olsun aslında aynı şeyi tartışan
bir toplum haline geldik. Bu anayasa referandumunda da muhtemelen aynı şey
olacak. AKP, kendisini önlemeye çalışan,
ülkeyi bölmeye, zayıflatmaya çalışan iç ve dış güçlere karşı mücadele etmek
için seçmenden oy isteyecek. Muhalefet de AKP'nin ve Erdoğan'ın yaptıklarının daha fazla güç ve yetki adına
yapıldığını, niyetin demokrasi olmadığını öne sürecek.
AKP'nin sürekli iç ve dış düşmanları işaret ederek,
muhaliflerin tümünü rakip değil de düşmanmış gibi damgalayarak ve seçmeni
düşmanla korkutarak oy alma stratejisinin toplumsal barışa, ülkenin hayrına
olduğunu söyleyebilmek mümkün değil ama seçimi kazanmasında etkili olduğu bir
gerçek. Bu kez de benzeri bir yol izleyeceklerdir ancak bu defa AKP'nin ikna
güçlerini aşındıracak kimi unsurlar mevcut. Örneğin 12 Eylül 2010 referandumu
ve sonrasında yaşananlar gibi...
12 Eylül referandumunda AKP'nin bu ülkeye vaat ettikleriyle
gerçekte yaşananlar arasındaki büyük uçurum önümüzdeki referandumda da ister
istemez sorgulanacaktır. AKP'nin daha
kaç defa askerin ve yargının vesayetini bitiriyoruz diyerek oy isteyeceği
sorulacaktır.
15 Temmuz ve FETÖ de mutlaka referandum kampanyalarının
önemli eksenlerinden biri olacaktır ve eğer muhalefet doğru bir iletişim
yürütürse bu konu da AKP'nin başını ağrıtacaktır. 6 yıl
önce yargıda devrim diye referandumla
getirdikleri düzenlemenin FETÖCÜ yapılanmaya sunduğu imkanlar sorgulanacaktır.
ÜLKENİN TEK MESELESİ
PARTİLİ CUMHUR-BAŞBAKANI MI?
15 Temmuz'dan sonra
FETÖ'yle ve kötü niyetli başka yapılarla mücadele için yargı ve bürokrasi
reformu yapmayı konuşan Türkiye'nin birden Cumhurbaşkanlığı konusunu gündeme
alması sorgulanacaktır.
Onca büyük iç ve dış sorun
arasında, Cumhurbaşkanının konumuyla ilgili, üç yıl sonra yürürlüğe girecek bir
düzenlemenin bugün ülke gündemine oturmasının mantığı sorgulanacaktır. (Yalnızca
Cumhurbaşkanın partisiyle ilişkisi kesilir hükmü hemen yürürlüğe giriyor.)
MUHALEFET 2 - 0 GERİDE BAŞLAYACAK
Kampanyada, muhalefetin
"Erdoğan fobisi" olarak damgalanmaya elverişli tutumlardan kaçınması
ve anayasa değişikliklerinin yol açabileceği çok büyük ve karanlık ihtimallere
odaklanmaması doğru olur. Siyasi gerilimin, kutuplaşmanın
muhalefetin aleyhine sonuçlar ürettiğinin farkında olunmalıdır.
Vatandaşın günlük hayattaki karşılığı
açısından bu değişikliklerin hiçbir yenilik ifade etmediği, bir umut
barındırmadığı vurgulanmalıdır.
MHP'nin ve Devlet Bahçeli'nin pozisyonu en zor olanı. Bahçeli, "Yanlış bir şey yapıyorsunuz bari
hukuksuz yapmayın" diyerek girdiği bir yolda, yapılan o yanlışları da
destekler, o yanlışlar için oy ister bir noktaya savrulma durumuyla karşı
karşıya. AKP içinde Bahçeli'yi en iyi tanıyan kişi olan Tuğrul Türkeş'in,
Bahçeli'nin kurt bir siyasetçi olduğu yolundaki uyarısının bir karşılığı olup
olmadığını da göreceğiz.
12 Eylül referandumunda
MHP tabanı dikkate değer ölçüde evet oyu vermişti. Normal koşullar altında Erdoğan'ın
başkanlığına evet demeyecek olan bu taban, ülkedeki iç ve dış tehditlerin
arttığı algısı güçlendiği ölçüde bu referandumda da evet diyecektir. Ancak
MHP'de genel kurula gitme /gidememe sürecinde görülen çatlaklar referandumla
birlikte daha da derinleşecektir.
KILIÇDAROĞLU TEK BAŞINA!
"Seni başkan
yaptırmayacağız"
diyerek 7 Haziran seçimlerine damgasını vuran HDP o günlerinden çok uzakta. 7 Haziran ile 1 Kasım arasında HDP
tabanında görülen kaymanın referandumda da devam edeceğini, 1 Kasım'da HDP'den
AKP'ye giden oyların referandumda geri gelmeyeceğini varsayabiliriz.
Bahçeli'nin değişikliğe desteğini, Demirtaş'ın içeride oluşunu
göz önüne alırsak Kılıçdaroğlu bu
referanduma tek muhalefet lideri olarak
gidiyor. Bu onun liderliği adına olumlu
bir fırsat olabilir ancak evet oyu çıkması durumunda parti içindeki liderliği
daha fazla sorgulanabilir.
MUHALEFETİN MAKUS TALİHİ
12 Eylül 2010 referandumuna katılım oranı yüzde 73.71'di. Bundan bir yıl önce
yapılan 2009 yerel seçimlerinde, belediye meclisi oylarına göre katılım oranı yüzde 84.06, bir yıl sonra yapılan 2011 genel seçimlerine katılım ise yüzde 83.16 idi.
Genel olarak referandumlara seçimlere oranla daha düşük bir katılım olması beklenir.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde katılım oranı yüzde
73.72 idi. Cumhurbaşkanlığıyla ilgili değişikliklerin referandumunda da
buna yakın bir katılım oranı bekleyebiliriz. 1 Kasım seçimlerindeki yüzde 85'lik katılım oranıyla
karşılaştırdığımızda yaklaşık yüzde 10 daha az bir katılım olması muhtemel.
Bu nedenle bu seçimde
katılım için heves göstermeyecek seçmen gruplarını etkileyebilmek de
sonuçta belirleyici olacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)