Necati Özkan ve Seçim Zamanı

18 Eylül 2011 Pazar

Seçmen, 12 Haziran'da AKP'nin vaadettiği ‘Liderleşen Türkiye’ hayalini satın aldı



AKP lideri Erdoğan kampanyadan önce açılışlar yaparken...
AKP bugünden 2023’ü kazanma hedefiyle yola çıktı

AKP, 12 Haziran Genel Seçimlerinde profesyonel seçim kampanyasına en geç başlayan partiydi. AKP kampanyaya geç başladı ama seçmenin karşısına çok iddialı bir programla çıktı.

Referandumdan sonra iktidar sözcüleri ve AKP paralelindeki kalemler zihnimize şu algıyı kazımakla meşguldüler. “Biz bu seçimi çoktan kazandık. Biz bu seçimde elde edeceğimiz sonuçla 2023’ü de içine alan tüm seçimleri kazanmanın peşindeyiz. Biz lider Türkiye yaratmanın peşindeyiz.”

AKP’ye yakın kaynaklarda yazılıp çizilenlerden okunan seçim hedefi ise özetle şöyleydi: “Mümkünse anayasayı tek başına değiştirebilecek bir çoğunluğa erişmek ve yeni anayasayı hazırlamak. Başkanlık veya yarı başkanlık sistemine geçmek. Erdoğan‘ın Cumhurbaşkanı / Başkan olmasını ve 5 artı 5 = 10 yıl süreyle Cumhurbaşkanı / Başkan kalmasını sağlamak”.Hedeflenen uzun dönemli bir siyasi mühendislik projesiydi. Öyle isteniyordu ki, seçmenler bu seçimlerde 4 yıl için değil, 12-13 yıl için oy versinler. Görünürde bu kurguyu bozabilecek bir rakip de yoktu. MHP yüzde 14-16 bandına, CHP ise yüzde 33-35’lere ulaşabilse bu ihtimal ortadan kalkabilirdi ama, muhalefet partileri bahsedilen oranlardan çok uzaktı.

Muhalefet partileri kendi kampanyalarına ocak ve şubat aylarında start verirken, Başbakan Erdoğan kampanya gibi gözükmeyen yurt içi ve yurt dışı gezilerle meşgüldü. Hemen her hafta sonu bir ilde toplu açılışlar yapıyordu. Ve bu açılışlar onlarca TV kanalından canlı yayınlanıyordu. Birer hükümet icraatı olan bu açılışların yaratmakta olduğu muazzam algı, AKP’nin seçim kampanyasını rakiplerine göre daha geç başlamasının nedenlerinden biriydi.

Asıl neden siyasi gelişmeleri son ana kadar okumak, rakiplerin oyun planlarını anlamak ve rakiplerden daha taze fikir ve çok daha güçlü projelerle başlamaktı. Geç başlasa da en kapsamlı profesyonel kampanyayı AKP uygulayabilirdi. Çünkü başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, tüm AKP kadrosu idmanlıydı. AKP’nin saha örgütü mükemmel işleyen, deneyimli bir seçim makinesiydi. Seçim Koordinasyon Merkezi, rakip partilerinkiler gibi seçimden seçime açılıp kapatılan göstermelik bir organ değil, 365 gün çalışan devamlı bir siyasi pazarlama aracıydı. Partinin kurulduğu günden beri hizmet aldığı profesyonel ekip de, parti kadar deneyimli ve hazırdı.

CHP, MHP ve BDP’ye sert eleştiriler getirdi

Aralık 2010 Şubat 2011 arasındaki CHP’nin her kafadan ayrı ses çıkan kaotik dönemini Başbakan Erdoğan iyi değerlendirdi. CHP kampanyası başlayınca kimi AKP sözcüleri CHP’nin “Aile Sigortası”nı önemseyip, kaynak sorununu dile getirdiler. Ama sonra muhatap olmamanın daha doğru olacağını kavradılar. Başbakan sadece Kılıçdaroğlu’nu değil, İsmet İnönü dönemi de dahil olmak üzere tüm CHP tarihini gündem konusu yapıyor ve toplumsal hafızadaki negatif CHP algısını pekiştiriyordu.

Başbakan Erdoğan’ın ana muhalefet liderinin mezhepsel kökenine vurgu yaparak muhafazakar seçmenin oylarını kendi partisi lehine çekmek için miting alanlarında söylediği “Biliyorsunuz kendisi Alevi” şeklindeki sözü, Kılıçdaroğlu tarafından değerlendirilemedi. Erdoğan, miting meydanlarından kendisini sürekli TV’de tartışmaya davet eden Kılıçdaroğlu’nun talebini “Ustalarla çıraklar aynı sahnede ne yapsın?” diyerek savuşturdu.

Bir yandan milliyetçi bir söylem geliştirilirken diğer yandan MHP’nin baraja takılacağı algısı işleniyordu. Öte yandan, devletin Öcalan ile görüşmekte olduğu ve tek başına anayasa yapacak çoğunluğa ulaşılması halinde Kürt sorununun yeni anayasa yoluyla halledileceği, Öcalan’ın şartlarının iyileştirileceği anlatılıyordu.

Bu arada BDP’nin geliştirdiği sivil itaatsizlik eylemleri eleştiriliyor, resmi imamlara ilişkin BDP politikaları sadece bölgenin değil tüm Türkiye’nin muhafazakar seçmenine her gün şikayet ediliyordu.

İktidar partisi ile aynı görüşleri paylaşan düşünce kuruluşlarının sözcüleri, akademisyenler ve medya temsilcileri iyi planlanmış bir orkestrasyonla kampanyanın entelektüel arka planını dolduruyorlardı. Psikolojik üstünlük başta olmak üzere muhalefette olmayan her şey iktidarda vardı. Baskın bir medya desteği, finansal güç, örgütlü iş kesimleriyle ilişkiler, uluslararası ilişkiler, seçmenle örgütlü ilişkiler ve yüz binlerce kişiden oluşan, kazanmaya imanlı ve idmanlı saha örgütü!

‘Çılgın Proje’yi açıklamak için hiç acele etmedi

Seçim kampanyalarında bir konuyu çok erken ya da çok geç gündeme getirmek, o konunun etkisini azaltabilir de artırabilir de. O nedenle siyasi kampanyalarda zamanlama hayatidir. Çünkü, her seçim kampanyasının tek bir amacı vardır: Sandık başına gittiklerinde seçmenleri rakibinize değil de, size oy vermeye ikna etmek.

Ana muhalefet partisinin seçim kampanyasında tek ciddi silahı olan Aile Sigortası projesine ait kampanya filmi Mart ortasına doğru yayınlanmaya başlamıştı. Aile Sigortası projesi mart ayı boyunca seçmenlerin dikkatini çeken en önemli muhalefet projesi oldu. Köşe yazarları, TV yorumcuları, siyasi konularda program yapan medya temsilcileri günlerce bu projeyi tartıştılar. Proje nasıl çalışacaktı, ne kadar aileyi kapsayacaktı, kaynak nerden sağlanacaktı, vs.

Başbakan Erdoğan’ın Aile Sigortası’nın etkisini kırmak için “Çılgın Proje”yi kullanacağı anlaşılıyordu. Erdoğan hiç acele etmedi. Daha çok merak edilmesi için projeyi sır gibi sakladı, Nisan’ın son haftasına kadar bekledi. Nisan sonunda “Çılgın Proje” açıklandığında, gündemde Aile Sigortası’ndan eser kalmamıştı. Seçmenler arasında veya medyada CHP’nin en somut projesi artık eskisi kadar rağbet görmüyordu.

Sosyal adalet vaadine karşı ‘Yeni Osmanlı’ rüyası

AKP’nin profesyonel kampanyası rakip partilerden aylar sonra, Mayıs başında başladı. AKP kampanyası içiçe geçmiş ve birbirinin devamı olan iki strateji birden kullanılıyordu. İlk aşamada 9 yıllık iktidar döneminde gerçekleştirilenlerin bir envanteri yapılıyordu. İkinci aşamada ise yeni bir kalkınma hamlesi vaadediliyordu.

AKP’nin bir siyasi parti olarak çok net çizilmiş olan kalkınmacı ilerlemeci pozisyonu, kampanyayla bir kez daha pekiştiriliyordu. Bu sırada, kampanyadan aylarca önce işe başlayan seçmen ilişkileri yönetimi, yüzbinlerce gönüllüyü sahada ustalıkla kullanmaya başlamıştı bile...

‘Hayaldi, gerçek oldu!’ sloganı ve filmler

AKP altı hafta süren yoğun bir profesyonel kampanya programı uyguladı. İlk üç hafta yayınlanan kampanya AKP döneminde başarılanların bir dökümüydü. Bolu Dağı Tünelini anlatan reklam filmiyle başlayan filmler, havayolları, duble yollar, TOKİ, yüksek hızlı tren, Karadeniz sahil otoyolu, sağlıkta dönüşüm, ücretsiz ders kitapları, kırsal kalkınma programları, engellilere sosyal destek ve engelliler için özel eğitim programlarıyla devam etti.

CHP kampanyasının finansman yönetim sorunu nedeniyle ivme yitirmiş olduğu bu dönemde, AKP kampanyası başta onlarca ulusal ve yüzlerce yerel TV kanalı olmak üzere tüm medyayı kapsıyordu. Basın, outdoor ve internet bu kampanyanın görselleriyle donatıldı.TV reklamlarında oynayan gerçek seçmenler, AKP iktidarları sayesinde hayatlarında gerçekleşen olumlu değişikliklerin tanıklığını yapıyorlardı.

AKP kampanyasının ilk aşamasının biz seçmenlere söylediği özetle şöyleydi: “Biz dokuz yıldır iktidar gücümüzü ülkeyi kalkındırmak, toplumsal refahı tabana yaymak için kullandık. Bizden önceki iktidarlardan daha yüksek bir ilerleme yarattık. Onların beceremediklerini becerdik. Bu ülkede hayal olan pek çok şey bizim iktidarımız sayesinde gerçek oldu.”

20’den fazla projeyi tek tek anlatan kampanya filmleri tümden aydınlık karelerden oluşuyordu. Her biri 45 saniye olan filmlerin tonu pozitif, dili neşeli ve eğlenceliydi.

‘Hedef 2023 Türkiye hazır!’

AKP kampanyasının üç hafta süren ikinci bölümü yeni ve daha büyük bir umudu pazarlıyordu. “Hedef 2023” olarak özetlenen vizyon, yeni ve büyük bir kalkınma hamlesi vaat ediyordu.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat rol aldığı ve seslendirdiği 3 filmde seçmene vaat edilen makro hedefler arasında neler yoktu ki: 150 milyar dolarlık gelirle tarımda en büyük 5 ülkeden biri olmak. Yıllık 500 milyar dolarlık ihracat. Kişi başı 25 bin dolarlık milli gelir ile en büyük 10 ekonomiden biri olmak. 50 milyon turist ve 50 milyar dolarlık gelirle turizmde liderlik. Milyonlarca yurttaşımıza istihdam imkanı.

Erdoğan ikinci filmde, altyapı vaatlerini sıralıyordu: 17 bin kilometre yeni duble yol. İstanbul- İzmir otobanı. İzmit Körfezine dünyanın en uzun köprüsü. Çanakkale Boğazına köprü. 10 yeni yüksek hızlı tren hattı. Yeni hava alanları. Kendi uçağını, kendi uydusunu, kendi otomobilini yapan ülke olmak. Kendi tankını, kendi helikopterini, kendi savaş uçağını üreten ülke olmak.

Üçüncü film ile seçmenlerin gündelik hayatının 2023 yılına kadar nasıl iyileştirileceği anlatılıyordu: 22 dev şehir hastanesi inşa edilecek. Üniversiteye herkes gidebilecek. Okullarımız dünyayla rekabet edecek standarda yükseltilecek. Öğrencilere ücretsiz tablet bilgisayar dağıtılacak. Yeni inşa edilecek 500 bin konutla ev sahibi olmak daha da kolaylaşacak.

Başbakan Erdoğan filmleri aynı sözlerle bitiriyordu: “Büyük hedefler için biz hazırız! Milletimiz hazır! Türkiye hazır!” Erdoğan seçim mitinglerinde bir taraftan yeni anayasa ve özgürlükler konularını işlerken bir taraftan da seçime doğru olan süreçte İstanbul, Ankara ve İzmir için “Çılgın Proje”lerini açıkladı. Büyük kentlerin yakın çevresinde hayata geçirilecek mega projelerle bu kentler birer kalkınma havzası haline getiriliyordu.

Erdoğan böylelikle 2023 yılına kadar beş ana hedef ortaya koyuyordu: 1. İleri demokrasi, 2. Büyük ekonomi, 3. Güçlü toplum, 4. yaşanabilir çevre ve marka şehirler, 5. lider ülke.

‘Biz birlikte Türkiye’yiz!’

Bazı yorumculara göre CHP’nin duygusal tonlu filmlerine karşı, AKP filmlerinin tonu rasyoneldi. Fakat kampanyanın sonuna doğru CHP’nin filmlerinin duygusal tonunu aşan bir AKP filmi yayına girdi. Mayıs ayının son günü, kampanyanın ikinci aşamasıyla birlikte yayınlanmak üzere TV kanallarına gönderilen film “Aynı yoldan geçmişiz biz. Aynı sudan içmişiz biz” diye başlıyordu.

Genç yaşlı, zengin fakir, köylü kentli, kadın erkek, başı açık başı kapalı onlarca sıradan seçmenin kullanıldığı 60 saniyelik film, iyi kotarılmış bir ulusal birlik filmiydi. Filmde yer alan halktan kişiler tüm doğal halleriyle AKP filmine gerçeklik duygusu katıyordu. Filmde kullanılan enstrümanlar, kültürel semboller izlenme katsayısını artırıyordu.

AKP kampanyası online dünyada da son derece etkindi. www.akparti.org.tr, www.akkanal.com , www.akicraatlar. com.tr, www.ililakicraatlar.com.tr, www.akhedefler.com, www.akadaylar.com gibi resmi AKP web sitelerinin yanı sıra www.buyuyenturkiye.com gibi resmi olmayan siteler kampanya başlamadan önce hazırdı. Bir taraftan bu web sitelerinin sosyal ağlarda tutunması için gerekli destek sağlanırken, diğer taraftan muhalefet parti liderleri ve kampanyaları ile ilgili olarak sosyal ağlarda etkin olumsuz tohumlamalar (seeding) yapıldı.

Sonuç: Şans,hazır olana güler!

AKP, kampanyasının mesajı açık net ve basitti: “Daha önce başardık. Yine başarırız, Türkiye’ye sınıf atlatır, sizi rahat yaşatırız.” Seçmen, bu büyük hayalden kendi payına ve çocuğunun payına düşeni alabileceğini hayal etti.

Vaat ettiklerini yapıp yapamayacağı gerçeği ne olursa olsun, AKP’nin vaatleri seçmen beklentilerinin önemli bir kısmıyla örtüştü. Seçmenin yarısına AKP kampanyası abartılı, gerçekleşmesi imkansız ve hatta tehlikeli gelse de, bir başka yarısı AKP kampanyasıyla neredeyse bir “Yeni Osmanlı” rüyasına inandırılmış oldu. CHP’nin sadece sosyal adalete odaklanan karamsar kampanyasının yanında, AKP’nin büyük umutlar vadeden Türkiye hayali kıyas kabul edilemeyecek ölçüde cazipti. Seçmen, bekleneceği gibi AKP’nin sunduğu “liderleşen Türkiye” hayalini satın aldı. Başbakan Erdoğan elde ettiği yüzde 49.8 orandaki seçmen desteği ile ender görülen bir başarıya imza attı. Meclisteki sandalye sayısı her ne kadar 2002’den beri sürekli düşse de, seçmenlerin oyunu kazanmada sürdürülebilir bir başarının mimarı oldu.




Seçmen kime, neden oy veriyor?

ÖDÜLLÜ İLETİŞİMCİ NECATİ ÖZKAN, 2011 GENEL SEÇİM SONUCUNU MİLLİYET İÇİN İNCELEDİ" (12 Eylül 2011)


12 Haziran seçimlerinin üstünden tam 90 gün geçti. Bu sürede CHP ‘nin yemin krizi ile BDP’nin meclis boykotu yaşandı. TSK’nın tepesindeki 4 general istifa etti. Yeni bir global ekonomik krizin öncü sarsıntıları hissedilmeye başlandı. Güneydoğu’da kanlı olayların artmasıyla Ramazan ortasında Kandil’e dönük yeni bir hava operasyonu daha başlatıldı vs...

Bu yoğun gündem, 12 Haziran’da hangi partinin neden kazandığını, hangi partinin neden kaybettiğini sakin bir kafayla analiz etmemizi engelledi. Bu yazılarla bunu yapmaya çalışacağız.

Seçmen kime, neden oy veriyor?
Literatürde seçmenlerin neden bir partiye değil de diğerine yöneldiğini açıklayan çok sayıda model bulmak mümkündür. Seçmen; ideoloji, liderlik gücü, partinin konumu, politikalar, parti örgütlerinin gücü, etnik köken, ulusal-kültürel ve manevi değerler, ekonomi, uluslarası koşullar gibi faktörlerden etkilenerek karar vermiş olabilir. Seçimlerin mekanizması aynı olsa da, her seçimde değişkenler farklıdır. O yüzden siyasi iletişim disiplininde “Her seçim aynıdır; her seçim farklıdır” denir.

Bir başka anlatımla, seçmen davranışını açıklayabilmek için her ülkede ve her seçimde geçerli tek ve sihirli bir model mevcut değildir. Seçmenlerin medyada yayınlanan anketlere bağlı olarak karar verdiklerini gösteren bilimsel bir çalışma da yoktur. Yani, anketlerin seçmenleri yönlendirdiği ve herkes kime oy veriyorsa ona oy verme eğilimi - “bandwagon etkisi”- yarattığı şeklindeki düşünüş tümden bir şehir efsanesidir.

Bunu söylerken elbette ki kamuoyu araştırmaları gereksizdir demiyoruz. Araştırmalar önemlidir ama, araştırmalar seçim sonucunu belirlemezler. Araştırma yaptırmadan seçim kampanyası planlanamaz, planlanmamalıdır. Araştırma yapmanın nedeni bulguları medyaya servis etmek değil, seçimi kazanmanıza yardımcı olacak bilgilere ulaşmak olmalıdır.

Seçmen tercihlerinin nedenlerini anlamak için, en kolay değerlendirme yapılabilecek alan siyasi partilerin seçim kampanyalarıdır. Çünkü kampanyalar alenidir. Seçimlerde oy verecek olan seçmenlerin kararını etkilemek için yapılan her şey bu kampanyalara dahildir. Bununla birlikte, seçimden seçime değişiklik gösterse de genel olarak, seçmenlerin çoğunluğu (yüzde 75- 85 arası) seçim gününden aylar önce kararını vermiş olur. Seçim kampanyaları, kalan yüzde15 -25’lik dilimdeki seçmenin kararını etkilemek için yapılır.


İPSOS KMG Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün 1200 seçmenle yaptığı araştırma, seçmenlerin yüzde 80’lik ağırlıklı çoğunluğunun hangi partiye oy vereceğine seçimden aylar önce karar verdiğini gösteriyor.

Bu nedenle biz bu dizide, seçim sonucuna etki eden faktörler arasından seçim kampanyalarına odaklanacağız. Ve partilerin başarı yada başarısızlıklarını siyasi iletişimi kullanabilme becerilerine bakarak değerlendireceğiz.

12 Haziran’ın mağlupları ve galipleri
Bu kez genel merkez binası 22 Temmuz 2007 gecesinde olduğu kadar karanlık ve tenha değildi belki ama, seçimleri CHP’nin kazanacağına inananlar 12 Haziran akşamı yeni bir şok daha yaşadılar. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kimi sözcüleri kampanya boyunca ısrarla araştırma şirketlerinin yayınladığı verilerin doğru olmadığını söylemiş ve CHP’nin sandıkta sürpriz yapacağını iddia etmişlerdi. CHP’nin en azından iktidar ortağı olacağına ya gerçekten inanıyor ya da yalnızca buna yönelik bir algı oluşturmaya çalışıyorlardı. Ne var ki sandıklar açıldığı zaman, saygın araştırma şirketlerinin bir iki puanlık yanılmalarla doğruya yakın tahminlerde bulundukları ortaya çıktı.

2007 seçimlerine göre oyunu bir nebze artırmış gibi gözükse de genel algı CHP’nin 2011 Genel Seçimlerinin asıl mağlup partisi olduğuydu.

MHP barajı net biçimde geçtiği halde kaybeden partilerden biri olarak algılanırken, MHP’nin yarısından daha az oy alan BDP kazanan parti algısı yaratmayı başarmıştı

12 Haziran’ın kesin tek galibi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) oldu. AKP 10. kuruluş yılını henüz geride bırakırken, 3’ü genel seçim, 2’si yerel seçim ve 2’si referandum olmak üzere 7 seçim zaferi elde etmişti. AKP bu zaferleriyle, ülkemiz demokrasi tarihinde benzersiz bir seçim makinası olduğunu kanıtlamakla kalmamış, aynı zamanda dünya demokrasilerinde eşine ender rastlanır bir başarının sahibi de olmuştur.

Diğer yandan 12 Haziran Genel Seçimleri, siyaset arenasındaki onlarca küçük partinin iddialarını, kısa vade için, topyekün ortadan kaldırmıştır. Parlamentoya girebilen dördü dışında, yasal olarak varlıklarını sürdürmekte olan 60’ın üzerindeki siyasi parti, 12 Haziran tarihi itibariyle artık toplumsal ihtiyaç olmaktan çıkmış oldular.

Milliyet Gazetesi'nde 12 Eylül 2011'de başlayan "KİM NEDEN KAZANDI; KİM NEDEN KAYBETTİ" başlıklı yazı dizisinin ilk bölümünden....

12 Temmuz 2011 Salı

Bir Seks Tüccarı Nasıl Milletvekili Seçildi?

3 Temmuz 2011 tarihinde yapılan Tayland seçimlerinde en renkli kampanyalardan birini bir "KIZGIN ADAM" yaptı. Adamın gerçek adı Chuwit Kamolvisit. Hikayesi de, kampanyası da çok renkli...

Chuwit ülkenin en prestijli masaj salonları zincirinin eski sahibi. Masaj salonlarının adları çok renkli: Copacabana, Victoria’s Secret , Honolulu, High Class, Emanuelle, Juliana... Anlayacağınız, beyefendi sadece insan psikolojisini değil, markalamayı da iyi bilen, bu işten devasa servet kazanmış bir eski pezevenk, ülkenin eski seks kralı!

(Chuwit kendisiyle birlikte milletvekili seçilen 3 arkadaşıyla, seçimden sonra basına konuşuyor. Tabi ki, çok sevdiği ve kampanyasında da kullandığı köpeği de yanında!)

Chuwit’in Ticari Kariyeri

Chuwit bugün 49 yaşında. Hongkong’lu bir baba ve Tayland’lı bir annenin oğlu. Amerika’da bir kaç üniversiteye devam etmiş, ama hiç birinden mezun olmamış. Chuwit Tayland’lıların tersine Hıristiyan inanca sahip. Amerika’da yaşadığı öğrencilik deneyiminden sonra ülkesine dönünce, ilk işletmelerini kuruyor. İnsanların hayatta aslında neyin peşinde koştuklarını da Amerika’da öğrendiğini söylüyor. Kendisine iki çocuk veren Amerikalı eşinden boşanmış.

Her ne kadar Tayland deyince herkesin aklına seks gelse de, ülkede para karşılığı seks yani fuhuş, illegal. Polis ve devlet, olan biteni görmezden geliyor. Resmi kaynaklara göre ülkede 300.000 seks işçisinin çalıştığı genelevler birer masaj salonu. Bu tuhaf yapı, polisler için muazzam bir rüşvet kapısı demek. Çünkü, biri polisleri kızdırdığında masaj salonunu derhal basıp “fuhuş yapılıyor” iddiasıyla kapatmak onların elinde.

Chuwit eski günlerinde...

İşte Chuwit böylesi bir iklimde işletmelerini kuruyor. Polislerle kırışa kırışa işini büyütüyor. Polislere, emniyet müdürlerine kendi salonlarında kişiye özel hizmetler veriyor, Rolex’ler hediye ediyor, milyonlarca dolar rüşvet dağıtıyor. Chuwit imparatorluğu böylece ortaya çıkıyor. Öyleki, 1990’larda 18 yaşın altındakiler de dahil olmak üzere 600’den fazla kız Chuwit için mesleklerini icra ediyorlar.

Saadet Zincirinin Sonu

Bu mutluluk zinciri 2003’e kadar sürüyor. O tarihte, Chuwit artık bir çeşit "dokunulmaz" haline geliyor. Her yerde tanınıyor, resmi güçler tarafından korunuyor. O da artık kendi bildiğini yapmaya karar veriyor.

2003 ortalarında barların, çamaşırhanelerin ve turizm şirketlerinin bulunduğu 10 Numaralı Sokak adıyla bilinen, kendi mülkiyetindeki bir bölgeyi yıkıp kendine yeni salonlar inşa etmek üzere kiracılarını çıkarmak istiyor. Normal yollardan sonuç alamayınca 600’e yakın adamla meydanı basıyor, binaları yıkmaya kiracıları dövmeye başlıyor. Olay ayyuka çıkınca polis Chuwit’i zorbalıktan tutukluyor. Polisin bu tavrı Chuwit'in çok ağırına gidiyor. Bir ay sonra kefaletle özgür kalınca, Chuwit yıllar boyunca verdiği rüşvetleri, rüşvet alan polislerin isim ve rütbeleriniaçıklıyor. Çok sayıda yüksek rütbeli, yüzlerce de düşük rütbeli polis görevden alınıyor.

Polis’in suyuna gitmezsen...

Tabi bu andan sonra olanlar oluyor. Polis adamımız Chuwit’e savaş açıyor. Chuwit’in masaj salonları teker teker basılıyor, banka hesaplarına el konuluyor. Dahası, 18 yaşından küçük kızları çalıştırmaktan aleyhinde davalar açılıyor. Allahtan kızların sahte kimlik kullandıkları kanıtlanıyor da (!) Chuwit beraat ediyor. Ama artık polis Chuwit’e göz açtırmıyor. Chuwit başedemeyeceğini anlayınca salonlarını satmak zorunda kalıyor.

Seks Tiranının Demokrasiyle İmtihanı...

Chuwit, polise yönelik itirafları sayesinde, Tayland basınınca 2004 yılında "Yılın Adamı" ilan ediliyor. O gazla, rüşvete karşı mücadele etmek için siyasete girmeye karar veriyor ve First Thai Nation adıyla kendine ait ilk partisini kuruyor. (Size de First National Bank’tan esinlenmiş gibi geldi mi?)

2004 sonunda Bangkok valiliğine aday oluyor. 300.000’i geçen oyla (toplam oyların %16’sı) üçüncü oluyor.

Chuwit'in 100 milyon Baht harcayarak yaptığı turistik Chuwit Garden'in girişi...

Bu arada 3 yıllık bir dava sonucunda Chuwit ve 130 suç ortağı bar alanlarını yıkma olayından suçsuz bulunuyor. Chuwit bunun üzerine 10 Numaralı Sokağı 100 milyon Tayland Bahtı harcayarak Chuwit Garden haline getiriyor.

İlk Siyasi Başarı

2005 yılındaki genel seçimlere 60 gün kala Chuwit’in kurduğu ve lideri olduğu First Thai Nation Partisi (İlk Tai Milleti Partisi) ilebir başka küçük parti olan Chart Thai Parti ittifak yapıyor. Chuwit, ittifak yaptığı partinin listesinden parlamentoya girmeyi başarıyor. Ancak Tayland Anayasa Mahkemesi 2006’da milletvekilliğini iptal ediyor. Gerekçe: Milletvekili adaylarının seçimlerden en az 90 gün önce bir siyasi partiye katılmış olmaları gereği.

Chuwit, aynı yıl bir radyo programına başlıyor; programı arayan halkın derdini dinliyor, onlara çareler öneriyor, Tayland'ın kurtuluşunun rüşvetin sona erdirilmesinde olduğunu vaaz ediyor. Yani Taylandlılar için bir çeşit Marko Paşa algısı yaratıyor.

2008’deki yerel seçimlerde -bu kez bağımsız- aday olduğu Bangkog valiliği yarışını yine üçüncülükle tamamlıyor. Chuwit bu kampanya sırasında bir kez daha yapacağını yapıyor ve programına konuk olduğu bir TV sunucusunu, kendisine sorduğu soruyu beğenmediği için canlı yayında dövüyor ve yeniden medyanın ve halkın gündeme oturuyor.

Tayland’ı Sev Partisi ve 3 Temmuz Seçimleri

"Siyasetçiler korkar ama, Chuvit asla! "
"Rüşvetin başını ezeceğim!"

2010’da bu defa Rak Thailand (Love Thailand: Tayland'ı Sev) isimli tek kişilik yeni bir parti kuran Chuwit Kamolvisit, 3 Temmuz 2011 Genel Seçimlerinde büyük sürpriz yaparak Tayland Parlamentosunda 4 sandalye birden kazanıyor. Seçim kampanyasında kendini protest bir aday ve anti-rüşvet mücahidi olarak konumlandırıyor. Siyasete atıldıktan 7 yıl sonra Tayland siyasetindeki iki ana akım partiye inanmayan, ülkedeki siyasi düzeni protesto edenlerin oylarını elde etmeyi başarıyor.

Kampanya Stratejisi : Kızgın Adam Chuwit

Chuwit’in kampanyası pek çok siyasi analiste göre 3 Temmuz Genel Seçimleri'nin en renkli, en ironik, en dramatik ve en hatırlanan kampanyası.

Chuwit kendini bu kampanyayla KIZGIN ADAM olarak konumladı. Nedenini soranlara, “Politikacılar şaklabana döndü, ben buna karşıyım. Siyaset ciddi bir iştir, ciddiyet ister” diye cevap veriyor ve devam ediyordu : “Eski işim ve siyaset neredeyse aynı. Ama siyaset eski işimden daha kirli. Rüşvet Tayland’da yaygın kültür gibi. Ben de aynı bir masaj salonu gibi siyasetteki bütün pislikleri temizleyeceğim.”

Chuwit Kampanyasından Örnekler:

"Eğer Chuwit’i seçerseniz, Tayland’ın neresinde olursanız olun, rüşvete karşı durmuş olursunuz."

"Hangi yöne gidiyorsunuz!"

"Hangi yöne gidiyorsunuz? Hükümet sadece kendine çalışıyor."

"Yolunuzu daha kaç kere kaybedeceksiniz? Siyasiler sadece kendilerine çalışıyorlar."

"Siyasetçiler kendilerinin dürüst olduklarını söylediklerinde, halk nasıl mutlu olabilir ki?

"Siyasetçiler olmasa da köpekler sadıktır."

"Siyasetçi dediğin bebek bezi gibidir. Sık sık değiştirmezsen kirlenir."

"Biliyorum politikacılardan bıktınız.
Ama rüşvetin belini kırmam için sandık başına gidin ve bana bana oy
verin."

"Tayland’ı seviyorsanız, yanlışa yanlış deyin, doğruya doğru!"

10 Temmuz 2011 Pazar

Tayland’ın ilk kadın başbakanı

Geçtiğimiz Pazar günü, Tayland’da genel seçimlerden muhalif Pheu Tai (Tai’ler İçin) Partisi tek başına iktidar olacak bir zaferle çıktı.

Liderliğini 41 yaşındaki bir iş kadını olan Yingluck Shinawatra’nın yaptığı Pheu Tai Partisi, 500 sandalyeli parlamentoda 265 koltuğun sahibi oldu.

3 Temmuz Genel Seçimleri ile, Tayland demokrasi tarihinde ikinci kez bir siyasi parti tek başına iktidar oldu. Aslında Tayland siyaseti çok parçalı. Bir koalisyonlar ülkesi olarak biliniyor. Bu seçimle birlikte Tayland tarihinde ilk kez bir kadın başbakanlık koltuğuna oturdu.

Türkiye ve Tayland…

Tayland pek çok konuda Türkiye’yi andırıyor. Siyaset bizdeki gibi gerilimli. Bizdeki gibi siyaset denince akla, siyaset sayesinde zenginleşen siyasetçiler geliyor. Toplum siyaset yüzünden bizdeki gibi kutuplara ayrılmış. Ve Tayland’da da bizdeki gibi sık sık partiler kapatılıyor; askeri darbeler yaşanıyor.

Geçen hafta Başbakan seçilen Yingluck Shinawatra, siyasete bir kaç ay önce girdi. Çünkü Shinawatra soyadı Tayland seçmeni için çok tanıdık.

Siyaset ve Shinawatra Ailesi

Yingluck Shinawatra’nın babası da, eski bir siyasetçi. Eski bakan, eski milletvekili. Shinawatra ailesi en az 50 yıldır ülkenin zengin ailelerinden biri.

Yingluck’ın abisi Thaksin Shinawatra güçlü bir işadamı ve 2001- 2006 arası ülkenin başbakanıydı. Abi Thaksin 2006’da başbakan olarak yurtdışında bir resmi gezideyken, “siyaseti kişisel zenginliğini artırmak için kullandığı iddiasıyla” askeri darbe ile görevden uzaklaştırılmıştı.

Thaksin Shinawatra’nın partisi Tai Rak Tai (Tai’ler Tai’leri Sever) kapatılmıştı. Ayrıca, Thaksin seçimlere hile karıştırmak suçlamasından 2 yıla mahkum edilmişti. Thaksin Shinawatra o gün bugündür Tayland’a giremiyor. Ama halk hala onun ülkeye dönmesini bekliyor.

Bununla birlikte, Thaksin Shinawatra, 2008’de yeni bir siyasi parti kurdurdu. Fakat o parti de (aynen bizdeki gibi) yüksek mahkeme tarafından kısa sürede kapatıldı. Bunun üzerine Thaksin, Pheu Tai Partisi’ni kurdurdu. Özetle, 3 Temmuz seçimlerinin galibi olan Pheu Tai Partisi, Thaksin’in kurduğu üçüncü parti.

Yingluck Shinawatra Nasıl Kazandı?

2006’daki askeri darbeden sonra, ordu yeniden sivil yönetime izin verdi. Ama, 2008-2010 arası Tayland şiddet
in yükseldiği bir ülkeye dönüştü.

Örneğin, 2010 yılında hükümet karşıtı protestolara ordu müdahale etti. Olaylarda 90 kişi öldürüldü, 50’den fazla kişi kayboldu ve 2.100 kişi yaralandı.

İşte, Tayland bu trajedilerden kısa bir sure sonra yeniden özgür seçimlere gitmiş oldu.

Yingluck Kampanyasında strateji olarak ulusal uzlaşma vaadini kullandı. Bağımsız “Hakikat Komisyonu” ve “Tayland Uzlaşma Komisyonu” kuracağını vaadetti.

Yingluck, seçim kampanyasında (aynen bizdeki gibi) bir Tayland 2020 Vizyonu tanımladı. Bu vizyona uyumlu ekonomik vaadleri sıraladı. Örneğin, 2020’de yoksulluk sona erecek. Şirketlerden alınan vergiler 2013’e kadar % 30’lara kadar indirilecek. Günlük asgari ücret 300 bahta, üniversite mezunlarının asgari ücreti ayda minimum 15.000 bahta yükseltilecek. Çiftçiler mikro kredilerle desteklenecek, vs vs…

Yingluck Shinawatra (yine aynen bizdeki gibi), her ilkokul öğrencisine ücretsiz internet erişimli TABLET BİLGİSAYAR dağıtacağını ve bilgisayarlı eğitime geçeceğini vaadetti.

Yingluck'un vaadlerine seçmen inandı çünkü, kendisi abisinin kurduğu ve sahibi olduğu Tayland'ın en büyük GSM operatöründe CEO olarak görev yapmıştı. Bu görevi sırasında şirketi muazzam şekilde büyütmüş ve yabancılara 2.1 milyar dolara satmayı başarmıştı. Yani, hem teknolojiyi, hem ekonomiyi iyi bilen, kendisini kanıtlamış bir iş kadınıydı.

Dünyanın diğer demokrasilerinde olduğu gibi, seçmen hem uzlaşmaya, hem de umuda oy verdi; Yingluck’a abisinden sonraki en büyük seçim galibiyetini armağan etti.

Yingluck her ne kadar abisine özel bir af yasası çıkarmayacağını söylese de, Thaksin Shinawatra şimdi Tayland’a dönebilmek için Dubai’de gün sayıyor.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Obama'nın 2012 Kampanya Stratejisi

12 Haziran genel seçimleri yüzünden dünyada olup bitenlere biraz uzak kaldık. Oysa önümüzde dünyanın yakın geleceğini belirleyecek bir kaç seçim var. Bunların başında Amerikan ve Fransız başkanlık seçimleri, Rusya ve Almanya parlamento seçimleri geliyor.

Muhtemelen bunların içinden 2012 Amerikan Başkanlık seçimleri çok daha fazla önemli olacak ve çok daha fazla konuşulacak.

Daha şimdiden, gerek Amerikan kamuoyunda, gerekse dünya kamuoyunda Barack Obama'nın yeniden seçilip seçilemeyeceği çokça konuşuluyor.

Pek çok uzmanın, analistin ve siyasi iletişim yorumcusunun üzerinde mutabık olduğu düşünce Başkan Obama'nın "Sağlık Reformu" hariç, şu ana kadar pek bir varlık gösteremediği şeklinde. Buna rağmen Obama'nın ikinci kez başkan seçilmesi yine de büyük olasılık.

İkinci kez aday olupta kazanamayan başkan nadir

Amerika'da ikinci dönem için aday olupta kazanamayan başkan sayısı çok az. Bunlardan biri meşhur "Johnson Mektubu" nedeniyle bizde hakettiğinden fazla bilinen Lyndon B. Johnson'dı. Johnson kendi partisi içinde yeniden aday olmayı bile başaramıştı. Bir diğer örnek George W. Bush'un babası George Bush'tu. Baba Bush, Clinton'a karşı kaybetmişti.

Obama'nın kazanacağına inananların sağlam bir gerekçeleri de var: Başka güçlü bir alternatif yok. Cumhuriyetçi kampta iki yıl öncesinin kasıp kavuran Tea Party hareketi gücünden çok şey kaybetti. Sarah Palin tam bir hayal kırıklığı çıktı. vs, vs...

Obama yine erken başladı

Biz Türkiye'de 12 Haziran Seçimleriyle meşgulken, Obama kampanyası start aldı. Kampanyanın ilk filmleri, taban hareketi için ilk faaliyetleri başladı. Obama bir taraftan 2008 kampanyasında yaptığının benzeri kampanya araçlarını kullanırken, diğer taraftan da yeni araçlar geliştiriyor.

Yeniliklerden biri, yola çıkarken yani, Nisan sonunda 2012 kampanya stretejisine ait brief'in internet kanalıyla paylaşılması oldu. Obama'nın yeni kampanya yöneticisi Jim Messina'nın kendi ağzından kampanya stratejisi şöyle:


Açıkça anlaşılacağı gibi, Obama Kampanyası Amerikan tarihindeki en büyük taban hareketini bir kez daha örgütlemeye hazırlanıyor. Bir başka deyişle, Obama kampanyası bir kez daha rakiplere değil, seçmene zaman ve önem vermek üzere yola çıkıyor.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Siyasi İletişim ve Strateji

1983 Genel Seçimlerinden beri bu alanda şöyle böyle çalışan; yazan, kafa yoran bir uygulamacı olarak “siyasi iletişim” denen şeyin stratejiyle başladığını söylemem gerekir. Hele ki, siyasi kampanyayı konuşuyorsak!

Her siyasi kampanyada tek ve en önemli etken stratejidir.

28 yıldan çıkardığım en önemli ders budur. Doğru strateji sıradan bir kampanyanın seçim kazanmasını sağlayabilir ama, eğer strateji doğru değilse, parlak ve büyük bütçeli bir kampanyanın dahi başarısız olması kaçınılmazdır.

Ayrıca küçük ama önemli bir nokta daha var: Eğer oturup yazıya dökemiyorsanız bilin ki, bir stratejiniz yoktur.

Doğru bir stratejinin ilkeleri AKP için de, CHP için de, MHP için de aynıdır. Veya bir belediye başkan adayı için de, bir STK başkan adayı için de. Ve hatta bir mahalle muhtar adayı için de.

Cevabı zor olan soru “Strateji nedir” sorusudur. Çoğu kişi için kafa karıştırıcı bir kavram olan “strateji” denen şey hakkında çok şey bulabilirsiniz.

Benim strateji hakkındaki okuduğum en güzel söz “Savaş Sanatı” kitabını yazan büyük usta Tsun Tzu’nun söylediğidir: “Taktiksiz bir strateji zafere giden en yavaş yoldur. Stratejisiz taktik uygulamak ise yenilgiden önce yapılan gürültü patırtıdan ibarettir”.

Neredeyse stratejist sayısı kadar strateji tanımı vardır. Size Kara Harb Okulu öğrencilik yıllarımdan kalma tanımı öneriyorum: “Strateji, mevcut ve muhtemel çevresel unsurları temel alarak sistemli bir yaklaşımla arzulanan sonuca ulaşmaktır.”

Yıllar sonra artık eminim ki, başarılı bir strateji ortaya çıkarmak; sağlam bir içgüdü, sağlam bir siyaset bilgisi ve derinlemesine tarihi bir arka plan gerektiriyor.

Ama mevcut siyasi durumu rakamlarla tarif edebilen, çevresel unsurların niteliklerini detaylı olarak ortaya koyabilen bir araştırmayı klavuz almadan da kazanacak bir strateji yaratabilmek imkansızdır.

Siyasi iletişimde, kampanyanızın başarılı mı yoksa başarısız mı olacağını büyük ölçüde çevresel unsurları değerlendirme gücünüz belirler. Durumu anlamak için, mevcut siyasi ortamı etkileyen unsurları analiz ederek işe başlamalısınız.

Aslında, hangi alanda işe koyulduğunuz çok ta önemli değildir. Siyasette, iş dünyasında, sivil toplum kuruluşlarında, hatta savaşta...

Stratejiniz ne olursa olsun başarılı bir sonuca ulaşmada temel unsur doğru soruları sormaktır:

Hedefinizi net bir şekilde tanımlayabiliyor musunuz? Stratejik planınız o hedefe ulaşmak üzere yazılmış mı? Taktik uygulama detaylarını öngördünüz mü?

(BrandAge, Mayıs 2011 sayısındaki makaleden)


Siyasi İletişim Kuru Gürültü müdür?

Hiç unutmuyorum. 1999 Genel Seçimlerinden hemen önceydi. Ankara Ticaret Odası’nda bir “Siyasi İletişim Konferansı” düzenlenmişti.

Konferanstaki konuşmacılardan biri de bendim. O sabah iki açılış konuşmacısı birden vardı: Biri, oda başkanı Sinan Aygün. Diğeri ise, dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal.

Kürsüye ilk çıkan Sinan Aygün, siyasi iletişimin neden önemli olduğunu kendi bakış açısından anlattı. Aygün’e göre Usame Bin Ladin, küresel siyasi bir marka olmuştu.

Deniz Baykal ise, bayrak yapan, afiş basan, balon üreten “kimi esnafın” kendi cirosunu artırmak için “siyasi iletişim laflarıyla” her seçim öncesinde piyasaya çıktığını, onlara birşeyler yaptırmadan olmadığını, ama bu “siyasi iletişim” meselesini çok da abartmamak gerektiğini buyurdu!

İnanın ki, bunlar ayniyle vaki oldu.

Bugünün siyasi elitinin dikkate değer bir kısmının “siyasi iletişim”den anladığı şey ne yazık ki bu. Onun için, “siyasi iletişim” Türkiye için hala komik bir laf. Komikliği, siyasi iletişimin bir uzmanlık işi olarak algılanmıyor olmasından kaynaklanmıyor sadece. Bir türlü ciddi bir meslek dalına dönüşememesinden de kaynaklanıyor.

Evet, bir taraftan komik. Ama bir taraftan da, “siyasi iletişimi” ve “siyasi iletişimcileri” böyle algılayan o günkü CHP’nin 1999 Genel Seçimlerinde barajın altında kalmış olması ise trajik.

Ne yazık ki, siyasi iletişim bazen kuru gürültüdür.

Eğer mevcut çevresel koşulları ve muhtemel koşulların anlamadan işe koyulduysanız, stratejiyi düşünmeden slogan, amblem vs. peşine düştüyseniz siyasi iletişim kuru gürültüden ibarettir.

Siyasi iletişim danışmanınız olduğu halde, bildiğinizi okumaya devam ediyorsanız, siyasi iletişim sizin için kuru gürültüdür.

Stratejisi olmayan yaratıcı uygulamaları size dayıyorlarsa ve siz de bunları onaylıyorsanız, siyasi iletişim sizin için kuru gürültüdür.

(BrandAge, Mayıs 2011 sayısındaki makaleden.)