Necati Özkan ve Seçim Zamanı

14 Haziran 2015 Pazar

AKP neden kaybetti?

Her seçim gelecek için bir referandumdur. Her seçimin karakteri farklıdır. Her seçimde toplumsal ana ihtiyaçlardan biri daha baskın hale gelir. Her seçimde zamanın ruhu başkadır. Ve her seçimde toplumsal umutlar ve korkular biçim değiştirir. Siyasi kadroların asıl görevi, seçimler öncesi toplumsal fotoğrafı doğru anlamak ve beklentiye uygun strateji geliştirmektir.
7 Haziran genel seçimleri bu anlamda ekonominin geleceğinin değil, rejimin geleceğinin oylanacağı bir seçim olmaya doğru gidiyordu. 13 yıllık iktidarının sonunda AKP hükümetlerinin ekonomik performansı, on bin dolarlık bir ortalama kişisel gelire gelip takılmış, AKP kadroları daha ileri hamle yapma kapasitesini yitirmişti. 
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ GERÇEKLİKTEN UZAKLAŞTI
Ahmet Davutoğlu’nun dışişlerinde “Sıfır Sorun” söylemiyle başlangıçta yarattığı olumlu etki, bir müddet sonra “Yeni Osmanlıcılık” iddiasına doğru evrilince, hem içeride hem de dışarıda işler arap saçına dönmeye başladı. 2011 seçimlerinde elde edilen mutlak güçten sonra AKP, gerçeklikten uzaklaşmaya başladı.
Gezi Protestoları ve 17-25 Aralık soruşturmaları AKP cenahında öylesine kalıcı hasarlar yarattı ki, durumdan kurtulmak için içi boş “Yeni Türkiye” kavramı icat edildi. Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilince “Yeni Türkiye” diye pazarlanan kavramın “Türk tipi başkanlıktan” ibaret olduğu ortaya çıktı.
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ DÜŞMANLAŞTIRMA STRATEJİSİNDE MAKULU AŞTI
Seçim kazanmak istiyorsanız, seçmeni, diğer partilerin siyasi rakipleriniz  değil düşmanlarınız olduğuna inandırmak bir süre işinize yarayabilir. Siyasetin ve siyasi iletişimin dünya tarihi bu tür “düşmanlara” karşı yürütülen ve sonuç almış kampanyalarla doludur.
Karşınızda rakipleriniz varsa ortada bir “yarış” var demektir. Rakipleri yenmek için yapabileceklerinizin normal demokrasilerde ve normal seçim süreçlerinde sınırları vardır. Yarışın kurallarına uymanız gerekir örneğin…
Ama karşıda rakipler değil de “düşmanlar” varsa… O zaman bir “yarış” değil bir “savaş” var demektir… Ve savaşı kazanmak için yapılabileceklerinizin sınırları, çok genişler. AKP son üç seçimde siyasi rakiplerle değil, iç ve dış düşmanlarla savaşmakta olduğuna seçmeni inandırmaya dayalı kampanyalar yürüttü. 7 Haziran’a gelinceye kadar bu stratejiden oldukça da faydalandı. 
Ancak iktidardaysanız, karşınızda düşmanlar olduğunu söyleyerek geçirebileceğiniz süre sınırlıdır. Size inananlar makul bir sürenin sonunda sizden o düşmanları yenmenizi  ve savaşı bitirip memlekete huzuru getirmenizi bekler. İktidar olmanın gereği budur çünkü.
AKP işte bu makul süreyi aştı. Ne yalancı çoban hikayesini hatırlatan bir şekilde “düşman düşman” diye bağırması bitti… Ne de o hayali düşmanları yenebildi.  AKP düşmanları yenemediği gibi, düşman sayısını da, komplolarını da şevkle artırmaya devam etti. O kadar ki, herhangi bir olayda AKP’ye karşı bir “düşman komplosu” bulup çıkararak “Erdoğan’ın iltifatına mazhar olmak” havuz medyası yazarları arasında, kariyer planlamasının bir parçası haline gelmişti. İşler öylesine çığırından çıktı ki, yaşanan bayağılıklar, bütünüyle mizahın ve psikolojinin bir konusu haline geldi. 
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ LİDERİ KONUSUNDA KAFASI KARIŞTI
Ancak AKP’nin propaganda mekanizmasını yönetenler Erdoğan merkezli “düşünmeye” o kadar alışmıştı ki, bu durumu fark etmediler bile. AKP iktidarını değil “reis”lerini, “patron”larını ultra yetkilerle donanmış başkan yaptırmayı hedefleyen bir stratejiye hapsoldular. Bunun için en iyi bildikleri şeye - aslında tek bildikleri şeye - Erdoğan’ın karizmasını öne çıkarmaya sarıldılar. Ve Erdoğan “sahaya” indi.
Aslında sahaya inmek zorunda kaldı. Çünkü Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” şeklindeki tek cümlelik stratejik hamlesi, tüm AKP kadrolarının ve bizzatihi Erdoğan’ın kendisinin kimyasını bozdu. AKP kampanyası o tarihten sonra darmadağın oldu.
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ MESAJ KARMAŞASI YARATTI
Böylece AKP kampanyası iki koldan ilerlemeye başladı. Bir yandan “kutsal davanın kutsal kahramanı” Erdoğan “düşmanlarla” çarpışıyor; bir yandan da Davutoğlu “bir şeyler” söylüyordu. Davutoğlu, kelimenin tam anlamıyla “bir şeyler” söylüyordu. Çünkü, AKP kampanyası Davutoğlu’nun nasıl konumlandırılacağına, temel olarak ne diyeceğine karar verilemeden hazırlanmış gibi duruyordu. Olan tam bir mesaj keşmekeşi, amacı ve hedefi belirsiz bir iletişim bombardımanıydı.
Davutoğlu kampanyası “Onlar konuşur, Ak Parti Yapar” diyordu, “Milletin kararı, istikrarın devamı” diyordu, “Canım Türkiyem” diyordu, “Var mısın Türkiye” diyordu, “Yeni Türkiye yolunda ikinci yarı başlıyor” diyordu, dedikçe diyordu… 
Artık neyi niçin dediklerini kendileri bile fark edemez oldular. Örneğin Davutoğlu’na bir yer bulabilmek adına; “Yeni Türkiye” söylemi, AKP’nin reformlarıyla ve icraatlarıyla gerçekleştirdiği bir dönüşümün adı olmaktan çıkarıldı, giderek uzaklaşan bir hedef haline getirildi.
Meğer AKP aslında “Yeni Türkiye’yi” kurmamıştı da Yeni Türkiye’ye giden yolda birinci yarıyı tamamlamıştı. Daha bu işin ikinci yarısı vardı. Belki de yoktu. Çünkü  örneğin AKP’nin Davutoğlu kampanyası  bir yandan “Yeni Türkiye yolunda ikinci yarı başlıyor” derken bir yandan da kampanyanın son filmi  “Biz birlikte Türkiye’yiz, Yeni Türkiye’ye selam olsun” diyerek bizlerin aslında Yeni Türkiye olduğumuzu söylüyordu. 
Bu arada Erdoğan’ı “Yeni Türkiye’nin kurucusu” olarak selamlayan, Aktroller olarak bilinen sosyal medya organizasyonuna “Yeni Türkiye Dijital Ofisi” adını veren AK Parti kadrolarına “Yeni Türkiye”nin henüz kurulmadığı, daha ilk yarıda olduğumuzu söylemeye belli ki  fırsat bulunamamıştı.
AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ PSİKOLOJİK VE AHLAKİ ÜSTÜNLÜĞÜ YİTİRDİ

Netice itibariyle AKP’nin 2015 kampanyası Erdoğan ve Davutoğlu kampanyaları olarak iki koldan yürüdü. Davutoğlu kampanyası, Davutoğlu’nun liderliği gibi, kendine özgü bir karaktere sahip olmaktan uzak, ne olduğu belirsiz bir mesaj yığınıydı. Bu nedenle dikkate değer bir etki yaratamadı. 

Erdoğan kampanyası ise seçmene “bildiğimiz Erdoğan”ı; bir türlü yetinmeyen, hep daha fazlasını isteyen, her hak talebine ve her farklı sese bağıran çağıran, hiç bir makamda huzur bulmayan ve huzur vermeyen Erdoğan’ı bir kez daha göstermekten ibaretti. Ama seçmenin önemli bir bölümünün aynı filmi tekrar tekrar görmeye tahammülü artık kalmamıştı.  

Üstelik, her iki kampanyada da aynı şiddet tonu, aynı sertlik ve nobran üslup birden hakim olunca, seçmen Erdoğan’ın hem başkan, hem cumhurbaşkanı, hem başbakan olmak isteyen ruh halinin gelecekte nerelere mal olabileceğini gördü. Seçmen hem Erdoğan’ın hem de Davutoğlu’nun, ülkenin geleceği ile gerçekten ilgilenmediğini, asıl konunun başkanlık talebinden ibaret olduğunu net olarak anladı.

AKP KAYBETTİ ÇÜNKÜ HESAP VERMEYE YANAŞMADI

Partiler, çekirdek seçmenleriyle aralarında oluşturdukları bir mutabakatın üzerinde yükselirler. AKP son yıllarda bu mutabakatı sarsan, çekirdek seçmenlerinin canını sıkan şeyler yaptı. Bunların başında yolsuzlukla meselesi geliyordu. AKP yönetiminin yolsuzluk konusundaki tutumunun, AKP’lileri de rahatsız eden bir boyuta geldiği pek çok araştırmada açıkça ortaya çıkıyordu. Seçmen 30 Mart’ta geçici olarak AKP’yi korumuştu ama, iddiaların asılsızlığına asla ikna olmamıştı.

Ayrıca Soma, İşçi kazaları, Gezi olayları gibi toplumsal kırılma anlarının sorumlularını bile yargıdan kaçırma… Yargıyı ve idari yapıyı tahrip ederek, ülkeyi bir aşiret devletine çevirme… Sayıştay raporlarını işlevsizleştirme ve kamu harcamalarının Meclis denetiminden kaçırılması… Çözüm meselesini sadece istihbarat örgütüne havale eden yaklaşımlar… Kürtleri siyasi kadrolarını çözüm sürecinde oyalama, Dolmabahçe mutabakatı bir haftada yok sayma… Muhafazakar Kürt seçmeni Kürtçe Kuran meali ile oyalama gibi taktikler… Saray ve sarayla ortaya çıkan lüks - şatafat, Diyanet İşleri Başkanı’na Mercedes makam aracı…

SONUÇ: “YENİ OSMANLICILIK” HAYALİNE SEÇMENDEN OSMANLI TOKATI
Tüm bunlar AKP’nin kaybetmesinin diğer önemli nedenleri oldu. Seçmen
7 Haziran’da gerçeklikten uzaklaşan, uzaklaştıkça topluma “Yeni Osmanlıcılık” ve hatta “Osmanlıca dili” gibi projeler dayatan ve “Başkanlık ta başkanlık” diye tutturan gidişata muazzam bir Osmanlı tokatı savurdu. AKP tarihinde ilk kez tüm illerde oy kaybetti.

AKP ve Erdoğan 7 Haziran’da alınan sonucun geçici olduğunu düşünürse, bu günleri bile mumla arayacak noktaya gelecektir.

Radikal, 11 Haziran 2015

13 Haziran 2015 Cumartesi

7 Haziran: Erdoğan döneminin sonu

7 Haziran sadece 13 yıllık bir tek parti iktidarının değil, Türkiye siyasetinde yıkılmaz gözüken bir liderle ilgili efsanenin de sonu oldu. Öyle bir son ki, tüm tarafların bu noktadan geriye dönüş imkanının kalmadığını anlaması bile zaman alacak.

Aslında bu mukadder sonun geleceği Gezi’den belliydi. Gezi’deki masum hak taleplerine kulak tıkamakla kalmayıp, barışçıl göstericilere düşmana saldırırcasına saldıran siyasi irade, eninde sonunda kaybetmeye mahkumdu. Sadece zamana zaman tanımak gerekiyordu. O zaman 7 Haziran’da geldi. 7 Haziran Türkiye’de yeniden demokrasinin kazandığı bir gündür. 7 Haziran Türkiye seçmenlerinin diktatörlük heveslerine son verdiği gündür. 7 Haziran devletin, demokrasinin ve demokratik kurum ve kuralların restorasyonuna başlanacağı yeni bir milattır.

Bugünden başlamak üzere 5 gün süreyle 7 Haziran Genel Seçimlerinde “kim neden kaybetti, kim neden kazandı?” sorularının siyasi iletişim perspektifinden analizini yapacağız.

Ama önce bu genel seçimlerden çıkan tablonun anlamını yazarak başlayalım. Bize göre seçmenin verdiği mesajlar sırasıyla şöyle: 

AKP’YE : “YENİ TÜRKİYE’YE HAYIR, YOLSUZLUKLARA HAYIR, BAŞKANLIĞA HAYIR!”

Tek parti iktidarının 2023 yılına kadar sürmesi ve bunun için de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın en az iki dönem boyunca mutlak yetkilere sahip bir başkan olması gerektiği yolundaki AKP talebine seçmen çok açık şekilde “hayır” dedi. Seçmen parlamenter demokrasi yönündeki baskın iradesini dünyanın duyacağı kadar yüksek sesle haykırdı. AKP, bundan sonra böylesi sürreal bir projeyle seçmen karşısına çıkmaya devam ederse baraj altında bile kalabilir.

AKP, 17 – 25 Aralık soruşturmalarına konu olan yolsuzlukların hesabını vermekten kaçtığı; Gezi’de en uç örneklerini yaşadığımız  bütün o  demokrasi, hukuk ve insanlık dışı yaklaşım ve uygulamalarından  dolayı yüksek sesle ve samimiyetle özür dilemediği sürece eski günlerine bir daha dönemeyecek. AKP demokrasinin sandıktan ibaret olmadığını kavrayamadıkça bu günlerini bile arayacak.

ERDOĞAN’A : “OTUR OTURDUĞUN YERDE!”

Seçmen 13 yıla yakın süre başbakanlık ve ardından cumhurbaşkanlığı yetkisi vererek onurlandırdığı Erdoğan’a, net bir şekilde “anayasal sınırlarına çekil” mesajı verdi. Erdoğan, itibarını daha fazla yıpratmamak, olası herhangi bir koalisyon hükümetiyle sorunsuz çalışmak istiyorsa, anayasal sınırlarda görev yapmak zorunda kalacak, ya da bir süre sonra Cumhurbaşkanlığı koltuğundan istifa edip partisinin başına geçerek yeni bir maceraya atılacak. Erdoğan için başka bir seçenek artık kalmadı.

DAVUTOĞLU’NA: “YA SAHİCİ LİDER OL YA DA KOLTUĞU DEVRET!”

Davutoğlu AKP içinde profili en yüksek siyasilerden biriydi. Bu nedenle danışmanlıkla başladığı kariyerinde, önce parlamento dışından bakanlık yaparak yükseldi. Ardından Erdoğan Cumhurbaşkanlığına yükselince, genel başkanlık koltuğunu hak etmiş onlarca tecrübeli ismin yerine başbakan ve genel başkan olarak atandı.

O andan itibaren Davutoğlu için Erdoğan hem güneş oldu hem de gölge. Davutoğlu özgür iradesi olan bir genel başkan ve başbakan olmayı başaramadı, Erdoğan’ın memuru gibi davrandı. Konuşma tarzından ses tonuna, kullandığı retorikten taktiklere kadar Erdoğan’ın amatör bir taklidi gibi hareket etti. Seçmen 7 Haziran’da Davutoğlu’na “kendin ol, olamıyorsan senin için liderlikte bir gelecek” yok dedi!

KILIÇDAROĞLU’NA: “BURAYA KADAR!”

7 Haziran’ın henüz yüksek sesle dillendirilmeyen bir mesajı da Kemal Kılıçdaroğlu’na gitti. Seçmen, CHP liderine, “Kemal bey seni sevdik, sana fırsatlar tanıdık ama sen bunları yeterince değerlendiremedin. Seninle maceramız buraya kadar” mesajını verdi. Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki hatasından “sağa açılmaya” kadar üst üste yaptığı stratejik hataları taktik araçlarla düzeltebileceğini sandı. Kendi hatalarının bedelini etrafına ve yakın kadrolarına fatura ede ede bugünlere kadar gelebildi.

Kılıçdaroğlu özellikle parti içi demokrasinin önünün açılması ve partinin inanç özgürlüğü konusundaki eski katı pozisyonunu esnetmesi açısından önemli bir işlev üstlendi, ama, olumlu şeyler yaparken bile gerçek bir liderlik sergileyemedi. Bu nedenle, artık bundan sonrasının böyle devam etmesi çok mümkün görünmüyor.

7 Haziran’da CHP’nin aldığı ağır yenilgiden sonra, koalisyon görüşmeleri ve iktidar ortağı olma hevesleriyle bir müddet daha beklenebilir ama Kılıçdaroğlu eninde sonunda istifa etmek veya Kurultay’da bir başka isme yenilmek gibi bir mukadderatla karşı karşıya kalacaktır.

BAHÇELİ’YE: “UZLAŞ!”

MHP, seçmenlerin bir bölümünde baskın olan “Ülkem bölünecek mi?” korkusunun karşılığı olma pozisyonundaki sağlam duruşuyla 7 Haziran’da kazandı. Türkiye’de kayıtlı seçmenlerin % 16.3’ü çözüm sürecinde ortaya çıkan endişeler ve HDP’nin yükselişi nedeniyle MHP’ye destek verdi. Bununla birlikte, geriye kalan seçmenler (toplam % 73.4) ise bu konuda MHP’ye uzlaş demiş oldu. MHP genel başkanının, kendi seçmen tabanının endişe ve taleplerini dikkate alarak diğer partilerle uzlaşması Türkiye’nin önünü açacaktır.

DEMİRTAŞ’A : “TÜRKİYELİ OLDUKÇA YOLUN AÇIK!”

Kürt siyasi hareketinin 30 yıllık ortalama seçim performası % 5.1’dir. 1991’den bu yana yapılan tüm seçimlerde, Kürt siyasi hareketini temsil eden partilerin adı ne ve lideri kim olursa olsun, alabildikleri en yüksek oy oranı % 6.5 olmuştu. Özetle etnisite odaklı Kürt siyasi hareketi % 4.5 - % 6.5 bandına hapsolmuştu. Demirtaş Cumhurbaşkanlığına aday olduğunda etnisiteye dayalı dili değiştirdi; Türkiyelileşme yoluna girdi ve sonuç aldı. 7 Haziran’da seçmen bu stratejiyi onaylamakla kalmadı, Selahattin Demirtaş’a bu yolda geleceğe ilişkin açık çek vermiş oldu.

DAĞDAKİ KÜRT SİYASİ KADROLARINA: “SİLAHLARA VEDA!”

Seçmen, Abdullah Öcalan dahil silahlı mücadeleyi başlatan ve halen silahlarını elde tutmaya devam eden tüm eski savaş kadrolarına, çözümün parlamentoda bulunabileceğini, silahın bir çözüm olamayacağını söyledi. 7 Haziran’dan sonra, hiç bir gerekçe ile Kürt gençlerini dağa çekmek artık mümkün olmayacak. Çünkü seçmen, sadece seçim barajını değil Türkiye’de Kürtlere karşı muazzam savunma mekanizmaları kurmuş olan müesses siyasi düzeni alt üst edecek bir aritmetik ortaya koydu. Meclisteki bu yeni aritmetik ile, 40 yılda silah ile çözülemeyen tüm sorunların çözüm yolunu açtı. 

SİYASi ELİTE : “KOALİSYONLARDAN KORKMUYORUM!”

İktidar ve Türkiye’nin geçmiş tecrübeleri ne kadar korkutursa korkutsun, seçmen koalisyon seçeneklerini denmeye hazır  olduğunu ortaya koydu. Artık uzlaşma kültürünü aradığını, tek ve mutlak gücün vereceği zararlardansa, koalisyonlara razı olduğunu haykırdı. Üstelik siyasi elite, koalisyon kurabilmeleri için tek bir alternatif değil en az 4 alternatif sunmuş oldu.

DÜNYAYA: “YENİ OSMANLICILIK HAYALLERİNDEN DEĞİL; DAHA İYİ BİR DEMOKRASİDEN YANAYIM”

Davutoğlu’nun Dışişleri’nde etkinleştiği günlerde başlayan ama ağırlıkla 2011 Genel Seçimleri’nden sonra azgın hale gelen “Yeni Osmanlıcılık” hayalleri, her ne kadar seçmenlerin bir kısmını enfekte etmiş olsa da, ülke nüfusunun ezici çoğunluğu ülkede daha iyi bir demokrasi ve daha ileri insan hakları aradığını ortaya koydu. Seçmen, dış politikada komşulara müdahaleye kadar varan temelsiz iddialara bundan böyle prim vermeyeceğini gösterdi.

Radikal, 10 Haziran 2015

11 Haziran 2015 Perşembe

7 Haziran seçim gecesi analizleri

Seçim gecesi sabah saat 03.00'e kadar süren Haber Türk yayınında seçim sonuçlarını değerlendirdik. sıcağı sıcağına yaptığımız değerlendirmeler şöyleydi:


10 Haziran 2015 Çarşamba

Seçmen kalıcı diktatörleşmeye "hayır" dedi.

7 Haziran Genel Seçimleri gecesi ve sabahı TV kanallarında sıcağı sıcağına yaptığımız değerlendirmeleri paylaşıyoruz. CNN TURK'de konuk olduğumuz sabah programı şöyle:


1 Mayıs 2015 Cuma

Büyük buluşma haftaya: "The Future of Democracy in a Hyperconnected World"




İstanbul'da önümüzdeki hafta uluslararası alanda bir büyük buluşma gerçekleşecek. Dünyanın dört bir yanından efsane kampanya yöneticileri, dünya çapındaki iletişim ve ikna ustaları, dijital alanının devrimcileri İstanbul'a geliyor. Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği (EAPC)’nin her yıl Avrupa’nın bir başka şehrinde düzenlediği yıllık konferanslarının 20ncisi bu yıl İstanbul’da gerçekleşiyor.

8 - 9 Mayıs 2015 tarihlerinde İstanbul Levent'teki  Wyndham Grand Hotel’de yapılacak olan EAPC  20. Yıl Konferansı’nda Amerika’nın ve Avrupa’nın en önemli siyasi iletişimcileri ve kampanya danışmanları tecrübelerini aktaracak.  

İTÜ Maslak Kampüsü'nde 7 Mayıs Perşembe günü yapılacak tam günlük Master Class eğitim programında ise Avrupa'nın farklı ülkelerinden gelen 13 uzman bir siyasi iletişim kampanyasının her aşamasını anlatacak; seçim kampanyalarının püf noktalarını öğretecekler. 

3 kıtadan, 30’dan fazla ülkeden 50’den fazla konuşmacıyı biraraya getiren bu önemli etkinlikte, dünyanın önemli liderlerine, devlet başkanlarına, başbakanlara, milletvekillerine, belediye başkanlarına danışmanlık yapan, seçmenle ilişkiler konusunda stratejiler geliştiren çok değerli uzmanların tecrübelerinden yararlanma imkanı ve milletlerarası network geliştirme imkanı söz konusu olacak.

"The Future of Democracy in a Hyperconnected World / Hiper Bağlı Bir Dünyada Demokrasilerin Geleceği” ana temalı konferansta dijital iletişim araçları ve yöntemleri ağırlıklı olarak tartışılacak ve dünya çapındaki başarılı vakalar incelenecek.

EAPC 20. Yıl Konferansı'nın hem ana temasıyla, hem oturumlarıyla ve hem de benzersiz konuşmacı listesiyle son yılların en önemli siyasi iletişim konferansı olacağı aşikar. Bu konferans siyasi iletişim, seçim kampanyalarının yönetimi, seçmenler ilişkiler yönetimi ve dijital iletişim alanlarının yaşayan en büyük ustalarını bir araya getirmekle kalmıyor, dijital ve sosyal medya alanında devrim yaratan iletişimcileri de İstanbul’da buluşturuyor.

Konferansın detaylı programı ve konuşmacılar listesi http://eapcistanbulconference.com adresinden inceleyebilirsiniz. 

Siyasetle, siyasi iletişimle, ikna ile, seçmen ilişkileri yönetimi ile, saha yönetimi; dijital - sosyal ağ ve topluluk yönetimi alanlarıyla ilgiliyseniz bu büyük buluşmayı sakın kaçırmayın.

29 Nisan 2015 Çarşamba

Kampanyalar, liderler, bildirgeler, sloganlar...

7 Haziran Genel Seçimlerine 38 gün kala, NTV'de değerlendirmeler yaptık. Liderlerin önemi, bildirgelerin anlamı ve seçmen davranışlarına etkisini konuştuk. Ayrıca, 8-9 Mayıs 2015'te Istanbul Wyndham Grand Otel'de yapacağımız Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği 20. Yıl konferansını duyurduk. Buyrun...




İngiltere’de “müesses siyasi nizam” çatırdıyor: 2.5 partili yapıdan 5.5 partili yapıya

İngiltere’de 7 Mayıs Perşembe günü genel seçimler yapılacak. Bütün araştırmalar gösteriyor ki, ülkenin siyasi tarihinde bugüne kadar görülmemiş sayıda çok partili bir parlamento tablosuna doğru gidiliyor. Yüz yılı aşkın bir süredir, İngiltere’de var olan müesses siyasi düzen “2.5 partili” diye tanımlanabilecek bir düzendi. 1910 yılından 2010 yılına kadar, sistemin iki büyük partisi olan İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti neredeyse % 90’lık bir seçmen desteğini paylaşırlar; buçukluk parti durumundaki Liberal Demokrat Parti ise % 10’lar seviyesinde dolaşırdı. Liberal Demokratlar, genç liderleri Nick Clegg ile 2010’da tarihi başarı yakalamış ve  %23’lere ulaşmıştı.

İngiliz siyasi sisteminde ilk kez “müesses nizam” kökten değişme ihtimaliyle karşı karşıya. İlk kez sistem dışından gelmekte olan küçük siyasi partilere hükümet ortağı olma umudu doğuyor. Kamuoyu yoklamaları gösteriyor ki, İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti nefes nefese bir yarış sürdürüyorlar. Yarışın geçmişten farkı şu ki, iki büyük partinin toplam oy oranı %70’e erişemiyor.

Örneğin, BBC’ye göre, bu hafta itibariyle durum şöyle: Muhafazakar Parti %34, İşçi Partisi % 33,  UKIP % 13, Liberal Demokrat Parti  % 9, Yeşil Parti % 5.

Pek çok araştırma şirketine göre İşçi Partisi lideri Ed Miliban bir kaç ay önceki tartışmasız üstünlüğünü kaybetti ve Başbakan David Cameron’un 1-2 puan gerisine düştü. Araştırmaların gösterdiği en güçlü olasılık, her iki partinin de parlamentoda 270’er sandalyeye erişip pata durumunda olmaları. 

Liberal Demokratların Muhafazakar Parti ile ile yaptıkları koalisyondan ağır zarara uğradıkları o kadar kesin ki, 2010’da elde ettikleri %23’lük oy oranının yarısına erişemekten bile hayli uzakta görülüyorlar. 

Eğer David Cameron’un Muhafazakar Parti’si gelecek Perşembe yarışı önde bitirirebilirse, sağ siyasi yelpazede hükümet kurabilmek için en azından üçüncü bir ortağa daha ihtiyaç duyacak. İngiliz siyasetinin bu hali; hem David Cameron’un etkili bir liderlik yapamadığının ve hem de Ed Miliban ve kardeşinin ana muhalefette yıldızlaşamadıklarının kanıtı. 

7 Mayıs 2015 tarihinden itibaren İngiltere siyasetinde iki güç kendilerini daha çok konuşturmaya başlayacaklarmış gibi görünüyor. Bunlardan ilki, Muhafazakar Parti’nin eski seçmenlerinin oylarıyla yükselmekte olan UKIP. Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılan her 4 İngiliz seçmenden birinin oyunu alarak muazzam bir zaferle çıkan UKIP (United Kingdom Independent Party), Avrupa demokrasilerinde görülen yeni tip aşırı sağ partilerden biri. Siyasi gücünü göçmen ve AB karşıtlığı politikalardan alıyor.  

İkinci güç ise SNP (Scottish National Party). SNP’nin pozisyonu bir parça bizdeki HDP’in pozisyonuna benziyor. Tüm İngiltere’den oy almaktan çok, İskoçya’da oldukça etkin. İskoç seçmenler arasında en yüksek oy oranına sahip parti konumunda. SNP, bu seçimlerde İngiliz İşçi Partisi’nde umduğunu bulamayan İskoç kökenli seçmenlerinden de oy alıyor. SNP, İskoçların yaşadığı kuzeyden alacağı oylarla sürpriz yapmaya en yakın duran parti gibi. SNP, geçen Eylül’deki referandum kampanyasında istediğini elde edememiş olsa da, bağımsızlık yanlısı pozisyonunu terketmiş durumda değil.

Özetle İngiliz siyasetinin yükselen iki partisinin ikisi de milliyetçi partiler. Biri İngiliz milliyetçisi, diğeri İskoç. 

David Cameron: “Devam edelim” “Birlikte başarabiliriz”

Başbakan David Cameron’un kampanyasını, 2012 Başkanlık seçimlerinde Obama’nın kampanyasını yapan Jim Messina yönetiyor. Messina, sadece bir stratejist olarak değil aynı zamanda seçmen segmentasyonu ve bigdata alanlarında öne çıkan bir uzman olarak biliniyor. Messina, Obama kampanyasında olduğu gibi Cameron kampanyasında da küçük küçük oy gruplarını ikna ederek büyük sonuca ulaşmaya doğru yol alıyor. Kampanyada öne çıkan iki slogan var: “Yola devam” ve “Birlikte başarabiliriz”. Bir diğer slogan ise “Güçlü bir liderlik, net bir ekonomik plan, daha parlak daha güvenli bir gelecek” şeklinde.

Ed Miliband : “İngiltere’yi birlikte değiştirelim” 

İşçi Partisi lideri Ed Miliban’ın kampanyasını ise Obama’nın bir diğer danışmanı olan David Axelrod yönetiyor. Axelrod siyasi strateji alanında öne çıkan danışmanlardan biri. Emekçi kesimler ve çalışan aileler İşçi Partisi kampanyasının ana hedef kitlesini oluşturuyor. Her ne kadar “İngiltere’nin başarısı çalışanların başarısıyla mümkün” şeklindeki sloganıyla İşçi Partisi emekçi sınıfları hedefleyen geleneksel siyasi pozisyonuna göre vaatler kullansa da, göçmen politikaları konusunda sağcı ve aşırı sağcı partilerin başarısından etkilenmiş gözüküyor. İşçi Partisi, göçmenler konusunda Avrupalı sosyal demokrat partilerden daha sağ bir çizgiye kayıyor. Anlaşılan o ki, “sağcılaştıkça kazanacağını zannnetmek” gibi bir eğilim sadece bizde yok.  

UKIP : "İngiltere’ye inanın" 

UKIP “İngiltere’ye inanın!” şeklindeki ana sloganıyla ülkenin en alt kesimini oluşturan seçmenlere sesleniyor ve “sizi AB değil, kurtarsa kurtarsa İngiltere’nin kendi özüne dönmesi kurtarır” mesajı veriyor. "Siyaset çöktü" ve "Muhafazakarlara güvenme" şeklindeki yan sloganlarıyla ise, “müesses nizamın” elit siyasetçilerine ve özellikle de ana rakibi konumundaki merkez sağ siyasete karşı pozisyonunu netleştiriyor.

7 Mayıs günü yarışı önde sırasıyla en önde tamamlayacak gibi gözüken bu üç partinin kaçar sandalye kazanacakları İngiltere’nin ve belki de AB’nin yakın geleceğini belirleyecek. 

Radikal, 29 Nisan 2015