Necati Özkan ve Seçim Zamanı

12 Ekim 2015 Pazartesi

Katliam kurbanlarına devlet töreni


TV ekranlarından, “Kanlı Cumartesi” sonrası cenazelerini alan perişan durumdaki ailelerin, sevdiklerini ebedi yolculuğa uğurladıklarına ilişkin görüntüler seyrediyoruz. Birbirinden habersiz onlarca aile, yurdun dört bir köşesinde acıyla sevdiğini kara toprağa veriyor.

Bir tarafta bu acılı görüntüleri izliyorum. Diğer tarafta devlet yetkililerinin ve siyasilerin tutumlarına bakıyorum. Bir yurttaş olarak umudumu yitiriyorum. Canım acıyor.

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu acıları bir nebze paylaşmaya çalışıyor, cenazelere katılıyorlar ama ne Cumhurbaşkanı, ne Başbakan, ne bakanlar cenazelere sahip çıkıyor. 

Dahası, Türkiye tarihinin en alçak saldırısının olduğu noktaya, devleti temsilen tek bir görevli bile gidip acıları paylaşmaya, devletin mağdurların yanında olduğunu göstermeye yanaşmıyor. Devleti temsilen hiç bir üst düzey görevli ortada yok. Hatta ve hatta, Diyanet İşleri Başkanı bile…

PEKİ YA DEVLET TÖRENİ?

Bu ülke vatandaşlarının asıl perişanlığı budur. Sen bu ülkenin yurttaşı olarak, bu devlete her türlü vergini ver, en değerli yaşlarında askerlik görevini ifa et, senden oy istediklerinde git onları destekle ama barışçıl bir toplantıda bile can ve mal güvenliğini koruyamasınlar...

Devletin, Ankara Katliamı ile açılan yaraları bir nebze olsun sarabilmesi için sorumluları bulup cezalandırmanın yanı sıra yapması gereken birkaç görev var. Bunlar, hayatını kaybeden masum vatandaşlarını “Terör şehidi” kabul etmek, onların hatırasına bir “Devlet Töreni” düzenlemek ve tazminattır.

Tazminat konusunu yarına ayrıntılı şekilde yazacağım. Ama, hemen bugün bu ülkeyi yönetenlerin yapmaları gereken en acil görev kısa sürede bir devlet törenine karar vermektir. Cumhurbaşkanı ve başbakan bunu düşünemiyorsa, muhalefet partileri düşünmeli ve önermelidir.

Ülke tarihinin gördüğü en büyük terör olayının kurbanlarına karşı yapılacak bu tür bir tören, sadece acıları azaltmakla kalmaz, ülkenin birliğine de hizmet eder.

BAŞKA ÜLKELER TERÖR MAĞDURLARI İÇİN NE YAPIYOR?

Avrupa’nın en büyük terör olaylarından biri olan 11 Mart 2004 Madrid bombalı saldırılarında 200’e yakın kişi ölmüştü. Ulusal yas ilan edildi ve iki hafta sonra 24 Mart 2004’te ölenler için bir devlet töreni düzenlendi. Fransa Cumhurbaşkanı, Alman ve İngiltere başbakanları, ABD Dışişleri bakanı ve pek çok kral, devlet başkanı ve başbakanın yanı sıra dönemin Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener ve Devlet Bakanı Beşir Atalay da oradaydı.  ( http://www.zaman.com.tr/dunya_ispanyada-teror-kurbanlari-icin-devlet-toreni-basladi_29675.html )


Benzeri bir devlet töreni 7 Temmuz 2005 günü  bir dizi bombalı saldırıda ölen 52 kişi için de Londra’da düzenlendi.

Terör saldırılarında ölenlerin “Devlet töreni” ile anılması ve devlet adına özür dilenmesi pek ala mümkün. Devletler uzak geçmişlerinde yaptıkları için olduğu kadar, gayet yakın dönemlerdeki suç ve ihmalleri için de özür diliyor ve terör mağdurlarını devlet töreniyle anıyor. Örneğin 23 Şubat 2012’de Almanya bir Neonazi örgütünün 2000 – 2007 yılları arasında öldürdüğü 8’i Türk 10 kişi için başkent Berlin’de devlet töreni düzenledi. 

Başbakan Angela Merkel konuşmasında kurbanların ailelerinden özür diledi. Dünyanın en güçlü ülkelerinden birinin başbakanı, yönettiği devletin doğrudan neden olmadığı ama, can güvenliğinden sorumlu olduğu yurttaşlarından, üstelik te göçmen yurttaşlarından özür diliyordu.

Bir devletin, ölen yurttaşlarını “devlet töreni” ile anması veya sonsuz yolculuklarına uğurlaması için ille bir terör olayının gerçekleşmesi de gerekmiyor. Bu yılın Nisan ayında, Almanya’nın Köln kentinde, bir ay önce Fransa'da meydana gelen uçak kazasında hayatını kaybeden 150 yolcu ve mürettebat anısına da bütün protokolün katıldığı bir devlet töreni gerçekleştirildi. 

Tabii devlet töreni düzenlemenin de bir yolu yordamı var. Devletin, vatandaşlarına eşit bir şekilde sahip çıktığı, insanların acılarını gerçekten paylaşmaya hazır olduğunu göstermesi gerekir. Terör mağdurları için yapılan devlet törenlerinin siyasi şov ve istismara, devletin kendi kendini aklama ve yüceltmesine dönüşmesi de kabul edilemez. Örneğin İngiltere’de 2005’teki terör saldırılarından sonra düzenlenen devlet töreni bu açıdan bir hayli eleştiri almış. (http://www.bbc.co.uk/turkish/pressreview/story/2005/11/051102_pressreview.shtml)

Amerika Birleşik Devletleri’nde 11 Eylül saldırılarından sonra kurbanları anmak adına düzenlenen devlet töreninin büyüklüğü, o törene katılan dünya liderleri, sanatçılar vb. hepsi hafızamızda. Yine Boston’daki saldırıdan sonra düzenlenen devlet törenlerinin görüntüleri de aklımızda.

Yine Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun ülkemizi temsilen bizzat katıldığı Paris’te yaşanan Charlie Hebdo saldırı sonrası Fransa’nın düzenlediği ve onlarca ülke devlet ve hükümet başkanının katıldığı devlet töreninin fotoğrafları hepimizin zihninde tap taze.

DEVLET DEVLETLİĞİNİ GÖSTERSİN

Bu devleti yöneten siyasi liderlere sesleniyorum: Acaba buna benzer bir saldırı kendi partinizin düzenlediği bir mitingde meydana gelseydi ne yapardınız? Veya size yakın sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği bir mitingde bunca can kaybı yaşansaydı, yine cenazelerin sessizce ve ortada devlet yokmuş görüntüsü içinde  gömülmesine  razı olur muydunuz? 

Yoksa, Diyanet İşleri Başkanı dahil tüm devlet zevatı acıların paylaşılmasına katkıda bulunur muydu?

Kararınız, yurttaş cenazelerini dahi ayırıp ayırmadığınız konusunda sizleri daha iyi anlamamıza yardım edecek.


Radikal, 13 Ekim 2015

Ya gerçekten “Güvenlik zaafiyeti” yoksa?

Ülkemizin tarihindeki en kanlı saldırıyı Ankara’da yaşadık. 500’den fazla insanımızın kanı döküldü. Muhtemelen 120’den fazla insanımız canından oldu.

İnternette yayınlanan olay anı videoları, olaydan sonra yaşanan kaos görüntüleri ve de tanıkların anlattıklarını izleyen herhangi bir insanoğlu insanın canının yanmaması, gözlerinden yaşların sel gibi akmaması mümkün değil. Alana saçılmış cesetlerinin perişanlığı, yaralıların can hıraş bağırışları, kurban yakınlarının ve “Barış” mitingine katılanların kederli feryatları…

Onlarca insanımız artık aramızda olamayacak. Yüzlerce insanımız, Cumartesi günkü saldırının izlerini hayat boyu taşıyacak. Hayatta kalan yaralıların pek çoğu muhtemelen bundan sonra normal bir hayat yaşayamayacak…

Seçimlere 20 gün kala, ülkemizin ve insanımızın üzerine tam bir karabasan gibi çöken bu saldırıyı nesiller boyu unutamayacağız. Bu saldırının yarattığı travmanın şimdiden kestiremeyeceğimiz kalıcı sonuçları olacak.

Son 48 saattir şu sorulara cevap arıyoruz: Bu kanlı saldırının görünürdeki sorumluları kimler? Saldırının ardındaki örgütler ve mihraklar kimler? Saldırı kimlerin işine yarıyor? Neden Ankara’da yapıldı? Neden Cumartesi günü seçildi? Neden bu denli tahrip gücü yüksek bir bomba, deyim yerindeyse yüzlerce cana mal olan misket bombası kullanıldı?

Muhtemelen bu soruların cevabı ya çok geç çıkacak, veya belki de hiç çıkmayacak.

Belki de asıl odaklanmamız gereken konu, “Güvenlik Zaafiyeti” konusudur. Bu mitingin yapılacağı yer, yapılacağı zaman ve düzenleyen sivil toplum kuruluşları günler öncesinden bilindiği halde, neden yeterli “güvenlik tedbiri” alınmadı?

Zira TV kanallarına, gazetelere ve internet sitelerine yansıyan onlarca farklı tanık ortada dikkate değer bir güvenlik tedbirinin olmadığını iddia ediyorlar.

Bu denli yüksek risklerle dolu bir mitingde etkin güvenlik tedbirleri alınmadığı doğruysa, sorumlu koltukları işgal eden her türden kamu görevlisinin derhal istifa etmesi gerekmez mi? İstifa etmiyorlarsa, hızla idari soruşturma yapılıp, sorumluların ortaya çıkarılması gerekmez mi?

Pek çok analist, meydana çıkan vahşet tablosuna, kurbanların ve tanıkların ifadelerine bakarak ortada ciddi bir güvenlik zaafiyeti var diye yorumluyorlar. Doğrusu ben de ihmal ve görevi savsaklama ihtimallerini güçlü görüyorum. Hem de bu seçeneğini tercih ediyorum. Çünkü aksi durumda hepimiz adına çok daha tehlikeli bir ihtimal var demektir.

Neden? Çünkü, olayın hemen ertesinde, Cumartesi günü öğleden sonra ekranlara çıkan İçişleri Bakanı ve Başbakan, ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarda, üstüne basa basa ortada bir “Güvenlik zaafiyeti yok" dediler.

İçişleri bakanı ve başbakan herhalde ne söylediklerini bilerek konuştular. Herhalde ellerinde sağlam veriler var ki, güvenlik zaafiyeti yok diyebiliyorlar.

Peki ortada bir “Güvenlik zaafiyeti” yoksa, bunca ölü ve yaralıyı nasıl açıklayacağız? Ne yani, bu kanlı sonuç bilgi dahilinde mi ortaya çıktı?

Soruları sormaya devam edelim: Gerçekten Ankara’da bir saldırının olacağı önceden biliniyor muydu? Suriye sınırından 2 canlı bombanın içeri girdiği istihbaratı Ankara’ya ulaşmış mıydı? Eğer öyleyse neden etkin tedbir yoluna gidilmedi?

Eğer gerçekten ortada bir “Güvenlik zaafiyeti” yoksa, olan biten “kontrollü gerilim stratejisi”nin yeni bir aşaması mıydı?

Ölü ve yaralı sayısının alıştıra alıştıra açıklanması da bu stratejinin bir parçası mı? Ankara katliamında kaybettiğimiz vatandaşlarımızın gerçek sayısı ne?

Yoksa, devlet bir kez daha “Rutinin dışına” mı çıkarılıyor?

Tarihimizin en acı terör olayından sonra bu tür soruları sormaya devam edeceğiz. Bu sorulara açıklama beklemek, kaybettiğimiz onca cana, yüzlerce terör kurbanına karşı bir görevdir.

Cevaplarını takip etmekten vazgeçmeyeceğiz.

Radikal, 12 Ekim 2015

3 Ekim 2015 Cumartesi

Amerikan seçmeni bir "sosyalisti" başkan seçer mi?


75 yaşındaki "Demokratik sosyalist"

HILLARY OLMAZSA, SOSYALİST “BERNİE” VERELİM

Amerikan başkanlık seçimlerinde 8 yıllık Demokrat dönem sona eriyor mu? Obama’nın Bush sonrası devraldığı dibe vurmuş ekonomiyi iyileştirmesi, istihdamı artırması, enerjide ABD’yi dışa bağımlılığı sonlandıracak noktalara yöneltmesi gibi olumlu etkiler 2016’da yeni bir Demokrat adayın kazanmasına yardım edebilir mi? ObamaCare denen sağlık reformu, ülke nüfusundaki kalıcı demografik değişiklikler ve Obama’nın inşasına yardım ettiği dataya dayalı, dijital seçim kampanyası makinası, demokratların Beyaz Sarayı bir dönem daha elde tutmalarına yardım edecek mi?

Amerika’da kimle konuşursanız bu sorulara farklı yanıtlar alabiliyorsunuz.

Ama, Joe Biden gibi ABD başkan yardımcısı bir ismin henüz adaylılığını ilan etmemiş olmasının neden olduğu eksik rekabetten midir bilinmez, 2016 ABD başkanlık seçimlerinde Demokratik Parti içindeki ön seçim kampanyaları, Cumhuriyetçi kanada nazaran daha az heyecan yaratıyor. Cumhuriyetçi Parti içinde yarışan aday adayları, hem sayıca hem de medyatik ilgi açısından Demokratlardan 2- 3 kat daha önde görünüyor.

Demokratik Parti tarafında şu anda dikkate değer altı aday yarışıyor : Eski dışişleri bakanı Hillary Clinton, senatör Bernard Sanders, eski Rhode Island Valisi Lincoln Chafee, eski senatör Jim Webb, Harward Hukuk Profesörü Larry Lessing ve eski Maryland senatörü Martin O’Malley. Bu altı aday içinden açık ara favori olan isim tabi ki Hillary Clinton.

Hillary Clinton’un kampanyası, muhtemelen şu anda en profesyonelce yönetilen kampanya durumunda. Stratejisi, dijital ve örgütsel altyapısı, ekip ve gönüllü gücü ile Hillary’nin kampanyası, sanki partindeki ön seçimi kazanmış gibi ilerliyor. Bir diğer ifadeyle Demokratik Parti iç kamuoyundan ziyade 2016 seçimine odaklanmış gibi yol alıyor. Gerek stratejik planlamada, gerekse medya kullanımında bu etkiyi net olarak farkediyorsunuz.

Demokratların cici kızı Hillary, en iyi kampanya makinasına sahip

Hillary, sadece Amerikan siyasetinin süper starı değil, aynı zamanda Demokratik Parti’nin sevgili kızı. 20 yıllık siyaset tecrübesi var. Hillary Clinton “Her Amerikalı’nın bir şampiyona ihtiyacı vardır. Ben o şampiyon olmak istiyorum” diyor.

Hillary’nın parti içindeki açık ara liderliği yaygın bir kanı. Araştırmalar da bu kanıyı doğruluyor. Özellikle çalışan kadın seçmenler ve Latin Amerika kökenli çevreler onun yanında. Ülkedeki kadınların yanısıra, entellektül çevreler de “kadın başkan fikrini” destekliyorlar.

HILLARY KAZAYA UĞRARSA

Hillary ön seçimi kazanıp partisinin resmi adayı olabilirse, bilinen, sevilen, desteklenen bir siyasetçi olmanın tüm avantajlarını kullanacak. Buna rağmen 2016 yarışından zaferle çıkabilmesi için siyahlar, gençler ve üniversiteli seçmenlerden oluşan Obama İttifakı’nın desteğine ihtiyaç duyacak.

Peki ya bir yol kazası olursa? Yeni bir skandal ortaya çıkarsa? Veya Hillary 2008’de yaptığı stratejik hataları tekrarlarsa… Ya da büyük veri ve seçmen analitiğine dayalı dijital kampanyaya yoğunlaşmak yerine analog kampanyaya kanallarına yönelirse…Demokratik Parti içinde yarışı kim göğüsleyebilir? Hele ki Joe Biden, John Kerry ve Al Gore gibi diğer ünlü Demokrat isimlerden biri parti içindeki yarışta aday olmazlarsa neler olabilir?

“BERNİE” BERNARD SANDERS

Yarışan mevcut adaylar tek tek analiz edildiğinde ortaya tek alternatif isim çıkıyor: Bernard Sanders.

Sanders 75 yaşında. Polonya göçmeni Musevi bir ailenin oğlu. Hem bir akademisyen, hem bir insan hakları aktivisti, hem de tecrübeli bir siyasetçi. Uzun yıllar Şikago ve Harvard Üniversitelerinde siyaset ve insan hakları desrleri vermiş. Vermont eyaletinde siyaset yapmış, ardından Vermont Valisi ve 2012 yılında ABD bağımsız senatörü olmuş.

Ama “Bernie”yi diğer tüm adaylardan ayıran şey siyasi kimliği. 40 yıllık siyasi hayatı boyunca kendini “Demokratik sosyalist” olarak tanımlamış. Uzun yıllar "bağımsız" siyasetçi olarak seçim kazanmayı başarmış nadir Amerikalı siyasetçilerden biri.

Sanders, 2005 yılından beri Demokratik Parti içinde siyaset yapıyor. Partinin liberal, sol ve sosyalist kesimleri ile ülkenin kentli, iyi eğitimli en liberal seçmenleri “Bernie’yi destekliyor.

ABD gibi kapitalizmin ve muhafazakarlığın ana değer olduğu bir demokraside, sosyalist bir siyasetçinin şansı ne kadar olur, kestirmek zor. Ama, bütün araştırmalardan mevcut aday adayları arasında Hillary Clinton’a en yakın desteğin Bernie’nin yanında olduğu gözüküyor.

Cumhuriyetçi kanatta Küba asıllı Katolik Marco Rubio’nun, Demokrat kanatta ise Polonya asıllı Yahudi ve sosyalist Bernie’nin yarıştığı bir 2016 Başkanlık seçimi Amerika’yı daha şenlikli ve sevimli yapmaz mı?

Radikal, 3 Ekim 2015


Beyaz Saray’da bir Kübalı mümkün mü?


44 yaşındaki Küba asıllı ABD senatörü Rubio, Cumhuriyetçilerin gözdesi

MARCO RUBIO’NUN AYAK SESLERİ 

Kurban Bayramı tatilini de kullanarak ziyaret ettiğimiz ABD’de, hem bazı meslektaşlarla toplantılar yapma fırsatı bulduk, hem de çeşitli kesimlerin değerlendirmelerini doğrudan dinleme imkanı bulabildik.

Temel olarak anlamaya çalıştığımız şey, 2016 Kasımında ABD başkanlık seçimlerinde nelerin olabileceğini kavrayabilmekti. Görünen o ki, her iki parti içindeki ön seçim süreci hızlanıyor.

Bu yazıda Cumhuriyetçi Parti’deki ön seçimleri değerlendireceğiz. Cumhuriyetçi kanatta 30’un üzerinde aday yarışıyor. Bunlardan Wisconsin Valisi Scott Walker ve eski Texas Valisi (ve 2012 Başkanlık aday adayı) Rick Perry gibi parti tabanından gelen bazı isimler, TV kanallarındaki 2. tur münazaralardan sonra geçen hafta yarışı terketmek zorunda kaldı.

KİMLER ÖNDE KOŞUYOR?

Yarışta en önde giden isimler sırasıyla, işadamı ve emlak kralı Donald Trump, beyin cerrahı ve yazar Ben Carson, HP eski CEO’su Carly Fiorina, Florida senatörü Marco Rubio, Florida eski valisi Jebb Bush, Texas senatorü Ted Cruz.

Başlangıçta apolitik bir TV figürü olarak küçümsenen Donald Trump etkileyici performansıyla tüm anketlerde açık ara önde gidiyor.

Kendi kanalındaki 2. tur münazaradan sonra CNN’in geçen hafta yaptırdığı ankete göre adayların kamuoyu desteği şöyle: Donald Trump % 24, Carly Fiorina % 15, Ben Carson % 14, Marco Rubio %11, Jebb Bush %9, Ted Cruz %6, Michale Huckabee %6, Rand Paul % 4. 

CNN'in anketi ile ilgili ek bilgiler için şu videoyu izleyebilirsiniz:


Saldırgan dili yüzünden dudak bükülerek izlense de Donald Trump pek çok Cumhuriyetçi seçmen tarafından ekonomiyi en iyi yönetecek aday olarak kabul ediliyor. Yasadışı göçmenleri “kulaklarından tutup ülke dışına atacağı” ve “Meksika sınırına yüksek duvarlar inşa edeceği” gibi lafları sözünü esirgemeden söylediği için aynı seçmenler tarafından beğeniliyor. Donald Trump’ın bu yarışı önde bitireceğine inanan önemli bir kesim var.

İLK 3 ADAY DIŞARDAN

Yarışta önde koşan 3 aday adayı olan Donald Trump, Carly Fiorina ve Ben Carson’un ortak özelliği, her üçünün de siyaset dışından geliyor olmaları. Carly Fiorina hem başarılı bir iş kadını hem de iradesi güçlü bir lider. Siyahi aday Ben Carson ise iyi hem iyi bir doktor hem de iyi bir hatip.

Yaygın kanı, bu üç “harici” adaydan birinin Cumhuriyetçilerin başkan adayı olacağı yönünde. Ama profesyonellerle tartıştığımızda bu yaygın kanının tersine durumların gelişebileceğini de anlıyoruz.

Her ne kadar bugün bu üç isim önde koşuyor olsa da, Cumhuriyetçi Parti elitlerinin ve delegelerinin, parti ideolojisine ve değerlerine yakın “içeriden” birini seçme ihtimali az değil. Economist Dergisi’ne göre, parti ruhu eninde sonunda bu yarışa müdahale edecek. Dergi, 1972 başkanlık seçimlerinde yaşanan bir örneği; parti dışından gelip önseçimi kazanarak Demokrat Parti adayı olan George McGovern’in Nixon karşısında 50 eyaletin 49’unu kaybettiği tarihi fiyaskoyu, buna kanıtı olarak gösteriyor.

KİM KAZANABİLİR?

“İçeriden” çıkabilecek iki isimden biri Jebb Bush. Jebb Bush, eski bir ABD başkanının oğlu, bir diğerinin kardeşi. Cumhuriyetçilerin eski Florida Valisi. Yani Jebb Bush’un “Cumhuriyetçiliğinden” ve “muhafazakarlığından” sual olmaz. Ne var ki Jebb Bush heyecan yaratmayı başaramadı. Tersine konuşmaları ve kişiliği çoğunlukla sıkıcı bulunuyor.

O halde, ilk üçteki “harici” aday adayından biri beceremezse, Cumhuriyetçi tarafta ipi kim göğüsleyebilir?

Bizim favorimiz Marco Rubio!  Rubio, Küba’dan Amerika’ya göç eden toprak sahibi bir ailenin 3 çoçuğundan biri olarak Florida eyaletinde doğmuş. Her iki dedesi de Küba’ya İspanya’dan göç etmiş. Henüz 44 yaşında!

44 yaşında ama, tam 15 yıldır aktif siyasetçi. 1999’da Cumhuriyetçi Parti içindeki önseçimi ve ardından Ocak 2000’de Florida Eyaleti Temsilciler Meclisi kısa dönem özel seçimini kazanmış. Bir başka ifadeyle, henüz 29 yaşındayken ilk seçimini kazanmış. 30’unda önemli bir Demokrat adayı yenmiş.

Amerikan demokrasisinde seçimden zaferle çıkmak, bizdeki örneklere pek benzemiyor. Bizde parti liderinin kazanabileceğiniz bir yerden sizi aday göstermesi yeterliyken, ABD’de her bir oyu hak etmek zorunda olduğunuz zahmetli bir seçim sürecinden geçiyorsunuz.

RUBİO: BİR SEÇİM KAZANMA MAKİNASI

Marco Rubio bugüne kadar katıldığı her seçimi kazanmış. Kasım 2000, 2002, 2004 ve 2006 seçimlerinde açık ara zaferler kazanmış. 2002’de Florida Eyaleti Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçi Grup Başkanı, 2005 yılında (34 yaşındayken) Florida Eyaleti Temsilciler Meclisi Başkanı seçilmiş ve bu göreve seçilen ilk Küba asıllı Amerikalı ünvanını elde etmiş.

Rubio, Florida eyalet siyasetinde 10 yıl tecrübe kazandıktan sonra Mayıs 2009’da ABD Senatosu’na aday olmuş. Yine önce parti içi ön seçimi ve ardından 2010 seçimini kazanıp Florida’yı temsil eden iki senatörden biri olarak Washington’a taşınmış. Senato yarışında Cumhuriyetçilerin aşırı muhafazakar kanadı olan Çay Partisi (Tea Party) Rubio’u desteklemiş. Rubio’nun bu etkileyici yürüyüşü, adının 2012 ABD başkanlık aday adayları arasında geçmesini de getirmiş ama o, Washington’da tecrübe kazanmayı tercih etmiş.

Marco Rubio, önseçim sürecinde TV kanallarında yapılan tartışmalardan güçlenerek çıkıyor. Gençliği, parti değerlerine bağlılığı, muhafazakar ideolojiye hakimliği ve hitabet gücü etki yaratıyor. Göçmen kökeni Hispanik seçmenler konusunda avantaj yaratıyor. Tea Parti’ye yakınlığı, yarışı erken terk eden “içeriden” adayların tabanının Rubio saflarına katılmasına yardım ediyor. Marco Rubio’nun Demokratik Parti’nin muhtemel adaylarına karşı şansının olabileceği de konuşuluyor. Böyle giderse, Beyaz Saray’da bir “Kübalı” görmemiz mümkün olabilir!

2007 Mayıs’ında Obama’nın kazanacağını ilk ilan edenlerden biri olmuştuk. Bakalım, bir kez daha erken öngörümüz tutacak mı? Bakalım Marco Rubio, parti içi ön seçimleri ve ardından ABD Başkanlık seçimlerini kazanabilecek mi?

Radikal, 2 Ekim 2015