Necati Özkan ve Seçim Zamanı

1 Kasım 2015 Pazar

Muhalefet liderleri 1 Kasım’da hangi fikri temsil ediyor?

“Pazarlamada rekabet alanı iki kulağınız arasındaki 30 santimlik mesafedir” der Al Reis; tüketici zihnini kast ederek. Siyasi pazarlamada da durum öyledir. Liderin bir seçim kampanyasında bütün gayreti, seçmen zihninde kendine güçlü ve benzersiz bir yer edinebilmek olmalıdır.

Bunun için de iki yöntem vardır: Siyasi pazarın lideriyseniz yaptığınız her hareketle liderliğinizi pekiştirmeye odaklanacaksınız. Muhalefetteyseniz olabildiğince cesur davranacaksınız.

Bu basit formülden dolayı ne yaptığının farkında olan siyasetçi, her fikrin sahibi olmaya çalışmaz. Seçmen ihtiyaçlarının analizini ve zamanın ruhunu hesaba katarak, o seçim döneminde oluşan en önemli beklenti alanının sahibi olmak için strateji geliştirir.

İster dünya seçim tarihine bakın, ister Türkiye demokrasisinin kazananlarını analiz edin, hep aynı sonucu görürsünüz: Seçmen zihninde önemli bir fikrin temsilcisi olmayı açıkça başarmış olan lider, seçimi kazanır. Cesur davranan muhalefet lider ise fark yaratacak bir atılım elde eder.

Tersini yapmaya kalkışan, yani her fikrin sahibi olmaya çabalayan siyasetçinin sonu hüsran olur.

Bu pencereden bakınca, 1 Kasım seçimleri öncesi yaptıkları kampanyalarla muhalif liderler hangi fikri temsil ettiler? Bu fikirlerin seçmen nezdinde ne tür bir karşılığı mümkün olabilecek?

Paylaşılamayan vaat: Türkiye
Meclis’teki dört partiden üçü 1 Kasım seçimlerine “Türkiye” diyerek girdi.  
Kutuplaşma iklimini yarattığına inanılan en önemli aktör olan AKP, “Sen ben yok, Türkiye var” diyerek işe başladı. Bu sözünün içini nasıl doldurduğu, bu yolda nasıl değiştiği tamamen meçhul olduğu için AKP aslında bir şey diyememiş oldu.
Son günlerde yayına soktuğu “Bu memleket bizim” filmiyle ise AKP, “söyleyecek sözün yoksa şarkı söyle” şeklindeki reklamcılık klişeşinin yeni bir tekrarını yapmış oldu.
CHP de seçimlere “Önce Türkiye” diyerek girmişti. Zaten bir süredir kendisini “Türkiye’nin Birleştirici Gücü” olarak konumlama yoluna girmiş olan parti bu kez “Önce Türkiye” diyerek aslında bir şey dememiş olmayı tercih etmiş oldu. Aslında “Önce Türkiye” CHP için bir fikirden ziyade slogandı. O kadar ki, kampanyasında kenar süsü gibi işlev gördü.
Bir şey söylemeden seçime girme stratejisini en açık ve “harbi” biçimde uygulayan ise  “Sen, bilirsin Türkiye”  diyen MHP oldu. Ancak parti, “Sen” ve “bilirsin” arasındaki virgülden de çok şey beklediğini göstermiş oldu açıkçası. 
MHP’nin parti olarak, Türkiye’ye “sen bilirsin” diyerek  ‘posta koymadığını’, aksine Türkiye’nin vicdanına ve kararına güvendiğini belli etmek için kendi kendini bir virgüle muhtaç etmesi siyasal iletişim tarihimizin örnek vakaları arasına girmeyi şimdiden garantiledi.
Üç partinin ortak fikri koalisyon…


Bu üç partinin 1 Kasım seçimlerine giderken siyasal iletişimde “Topu Türkiye’ye atmaları” ve pek de bir şey söylememeyi tercih etmeleri boşuna değildi elbette. “Sen ben yok Türkiye var”, “Önce Türkiye”, “Sen, bilirsin Türkiye” diyen partiler aslında stratejilerini savunma ve benzerlik üzerine kurmuş oldular.
Bir başka ifadeyle, en yüksek ihtimalin gerçekleşerek 1 Kasım seçimlerinin 7 Haziran’a benzer bir  sonuç yaratması durumunda, en azından kendi tabanlarını koalisyona daha fazla hazırlamaya odaklanmış oldular. Koalisyon masasında başları çok da ağrımasın istediler.
Bahçeli, 7 Haziran’dan sonra oluşan “hayırcıbaşı” algısını kırmak için son haftalarda eline geçen her fırsatı sonuna kadar kullandı. Aslında kişisel kampanyasını “Ben hiç bir zaman hayırcı olmadım ki…” demeye getirdi.
Bütünüyle de “koalisyoncu” algılanmamak için…
Tabii bütünüyle savunmacı ve koalisyonu gözeten bir yaklaşımla bir siyasi yarışı götürmek mümkün olamayacağı için bu üç parti, kampanyalarına sos kattılar; başka şeyler de söylemeye gayret ettiler.
Başka şeyler söylemeye çalıştıkça da birbirlerine daha çok benzediler. “Asgari ücret” şu kadar olacak, “emekli maaşı” şu kadar artacak, “gençlere” şu kadar fırsat sağlanacak vb…
“İlk günkü aşkla hep birlikte” diye kampanyasını başlatan Davutoğlu, kendisinden kopup giden seçmeni partisinin “o eski AK Parti” olduğuna ikna etmeye çalıştı. Ancak partisi içinde yaşanan onca kırılmadan sonra, partililerini bile bu sloganla ikna edebilmesi zordu.
Ekonomik vaatlerini “Biz varız yaparız” diyerek seçmene iletmeye çalışan CHP ile “Ülkenin geleceğine oy ver” diyen MHP, hem fikren ve hem duygusal olarak yeterince güçlü olmayan sloganlarla seçmene seslenerek rekabette “biz de varız” demeye çalıştılar.  
Yalannnn…
Kampanyasını “Artık analar ağlamayacak dediler  – YALAN”, “Hukukun üstünlüğü dediler – YALAN” gibi mesajlarla süsleyerek AKP’yi eleştiren MHP, bu üç parti arasında en “sert” dil kullanan parti oldu. AKP ile MHP arasındaki oy geçişkenlik oranını düşününce de MHP’nin bu yaklaşımının kendisi açısından doğru olduğu söylemek mümkün.
İki inatçı…
HDP, 1 Kasım seçimlerine “inadına” diyerek giren ikinci aktör oldu. Evet, resmen “inadına” diyen başka bir kişi ya da kurum görünmüyor ortada belki… Ama, toplumdaki yaygın kanaat, Türkiye’nin bu “tekrar seçime”, önemli ölçüde Erdoğan’ın inadı yüzünden girildiği yolunda.
HDP işte bu inada cepheden karşılık verdi ve aslında kampanyasını 7 Haziran’da kendisine başarı getirmiş “Seni Başkan yaptırmayacağız” hattı üzerinden kurmuş oldu.
Farklı ve cesur tek fikir : “İnadına beraber”
HDP, “O inat ediyorsa biz de inat ederiz” mesajı vererek, Erdoğan rejimine karşı muhalefetin hakiki temsilcisi olduğuna seçmeni ikna etmeye çalıştı. 
HDP’nin “inadına” stratejisinin anafikri “İnadına beraber” sözünde kodlanıyordu. HDP, bu sözle Türkiyelileşme stratejisini pekiştirmekle kalmadı, aynı zamanda PKK ve Kandil’e rağmen bir arada yaşama fikrini de cesaretle savunmuş oldu.
HDP bunlara ek olarak “inadına” davranmanın enerjisinden yararlanmaya da odaklandı. Reklam filminde “İnadına barış”, “inadına dere”, “inadına ağaç” diyerek mesajını genişleten HDP, madenci işçiyi göstererek “inadına hayat” ve Bülent Arınç’ın kadınlar ve kahkahaya dair ünlü sözünü akla getirecek biçimde “inadına kahkaha” da diyebildi.
Hangi fikir ne getirir?

Sadece 2 gün sonra bu fikirlerin ne getirip ne götüreceğini hep birlikte göreceğiz. Kılıçdaroğlu’nun kampanyasının değil ama, 7 Haziran sonrası sergilediği uzlaşmacı tavrının ve sorumluluk alıcı politikalardaki ısrarının meyvelerini yiyeceğini söylemek için müneccim olmak gerekmiyor.

Benzer şekilde Bahçeli’nin 7 Haziran ertesindeki uzlaşmaz tavrını değiştirme iradesi sergileyerek, partisini mutlak bir felaketten kurtarmayı sağladığını kestirmek için de falcı olmak gerekmiyor. 

Yine siyaset, siyasi iletişim ve sosyoloji bilimlerinin ışığında cesaretin ve odaklanmanın sonuç alacağını, Demirtaş’ın her türlü tuzak ve iktidar saldırısını defedeceğini ve muhtemelen oylarını korumakla kalmayıp artırabileceğini de kestirebiliriz.

Dünki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi, Davutoğlu her hangi bir fikre odaklanmayı başaramadığı için büyük ihtimalle sonuç alamayacak. Daha doğrusu 1 Kasım akşamı, 7 Haziran seçimlerindeki oranı yakalayabilirse kendini şanslı sayacak.

Ardından 2 Kasım sabahı hep birlikte soracağız: “Biz bu haltı niye yedik?”

Radikal, 30 Ekim 2015

1 Kasım’da Davutoğlu hangi fikri temsil ediyor?

Seçim kazanmak bir fikrin temsilcisi olmakla mümkündür. 2002 Genel seçimlerinde Erdoğan “yenilenme” fikrinin temsilcisi olmayı başardığı için kazandı. 2007’de “kalkınma” fikrinin temsilcisi oldu. 2011’de ise “istikrar” fikrinin…

Benzer şekilde Obama, 2008’de sadece “değişim” fikrine odaklanarak devrim yapabildi. Keza 2012’de “ilerleme” fikriyle kazanabildi.

2016 ABD başkanlık seçimlerine yönelik önseçimde Cumhuriyetçi Parti’de yarışan 16 adaydan Donald Trump, “göçmenler” konusuna odaklanan bir kampanya fikrinin sahibi olduğu için yılların tecrübeli siyasetçilerini geride bırakabiliyor...

7 Haziran AKP kampanyasının bir fikri var mıydı? “Yeni Türkiye” seçmen için bir fikir miydi, yoksa sadece Erdoğan’ın kişisel kariyer planını mı tarifliyordu? “Onlar konuşur, AKP yapar” derken Davutoğlu kendisiyle ilgili bir şey mi diyor muydu, yoksa Erdoğan’la ilgili bir şey dediği için mi kaybetmişti?

7 Haziran kampanyasında Kılıçdaroğlu’nun fikri neydi hatırlayan var mı? Fikir “Emekliye çift ikramiye” miydi? Yoksa “Milletçe alkışlıyoruz” muydu? Fikri anlaşılamadığı için mi CHP tarihindeki en yüksek bütçeli kampanyaya rağmen Kılıçdaroğlu oy kaybetti?

Bahçeli 7 Haziran’da ne diyordu bilen var mı?

Peki Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” cümlesindeki ana fikri unutabilen var mı?

Az konuşmak mı, her şeyi konuşmak mı?

Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, seçim kampanyaları sadece ve sadece fikirlerin ve liderlerin yarışıdır. Lider bir fikri temsil etmenin ne demek olduğunu anlayabilir ve o fikre odaklanmayı başarabilirse seçimi kazanabilir.

Kendi pozisyonuna uygun olan basit ve temel bir “fikre odaklanmak” yerine her konuda konuşmaya yönelik bir strateji uygulayan her lider, sandıkta kaybetmeyi garantiler. İşin kötüsü, neden kaybettiğini de çoğu kez anlayamaz.

Davutoğlu ne yaptığını biliyor mu?

Aslında Davutoğlu, 1 Kasım kampanyası için başlangıçta “İlk günkü aşkla hadi bismillah” diyerek yola çıkmak istemişti ama, “hadi bismillah” lafı CHP’li Tanal’ın başvurusu sonucu YSK’ya takılınca “İlk günkü aşkla hep birlikte” diyerek kampanyasına başlayabildi.

AKP’nin 2002 seçimlerindeki sloganlarından biri de  “Adalet için, Kalkınma için, İstikrar için, Türkiye için, Tek Başına İş Başına”ydı. 13 yıllık  tek parti iktidarından sonra Davutoğlu yine “Tek başına iş başına” diyerek seçmenden oy istiyor.

Bunun anlamı, “benim sözüm, benim vaadim tükendi, bir arpa boyu yol gittim” demektir. 7 Haziran yenilgisinden sonra AKP içerisinde “fabrika ayarlarına dönmek”ten söz edenler, partinin son yıllardaki performansını mahcup da olsa eleştirenler vardı.

Ancak sonuçta şu ortaya çıktı ki, Davutoğlu ve partisi 2002’ye ancak slogan düzeyinde dönebilecek durumdalar...

Öte yandan, Davutoğlu “Sen ben yok Türkiye var” dediğinde de insanın aklına “Peki hangi Türkiye?  Yeni Türkiye mi Eski Türkiye mi?” sorusu geliyor ister istemez. Seçmenlerin en az % 60’ının “Yeni” ve “Eski” Türkiye biçiminde sözde bir ayrımın üzerinden kutuplaştırıcı politikalar ürettiğine inandığı AKP, 1 Kasım kampanyasında “Yeni Türkiye”yi unutmaya hazır bir görünüm sergilemek istiyor, ama, bir kez daha samimiyet duvarına tosluyor.

Davutoğlu’nun bu kampanyadaki en önemli sorunu, kendisine oy veren seçmenlerinin bile inanmadığı sözler ve pozisyonlarla kampanya yürütmeye çalışmasıdır. Kendine ait, kendini ve yapacaklarını tarif edebilen ve 1 Kasım seçiminin yapılma gerekçesini samimiyetle savunabilen bir fikrinin olmamasıdır.

O nedenle kampanyasında, tek ve güçlü bir ana fikir yerine, hemen her şey var. O nedenle her gün bir başka lider profili sergiliyor ve ne yapacağını bilemiyor.

O nedenle de, 7 Haziran CHP Seçim Bildirgesi'ndeki taktik vaatlerin bir bölümünü kopyalama yoluna gitti.

Özetle Davutoğlu, ülkeyi Erdoğan değil de kendisi “yönetiyormuş gibi” yapmaya dayalı bir kampanya yönetiyor… Bugünün verili siyasi ortamında tek başına bu fikir bile işe yarayacak gibi görünebilirdi ama, Davutoğlu’nun bu fikrin samimiyetine inanacak seçmen bulması dahi zor.

1 Kasım akşamı Davutoğlu’nun göreceği muhtemel fotoğraf

Türkiye seçim tarihi, seçmen davranışları ve seçmenlerin tarihi anlardaki demokratik refleksleri hakkında azıcık fikir sahibi olan herkes, Davutoğlu’nun bu seçimden zaferle çıkmasının imkansız olduğunu tahmin edebilir. Bunun için veriye bile gerek yok..

Bir lider; bırakın sağlam ve güçlü bir fikri, liderlik yaptığı kısa dönemde kendi kararlarını vermekten uzak olduğuna dair oluşan algıyı tersine çevirememişse… Ekonomideki riskli gidişe karşı bir varlık gösterememişse… Dövizin artışını durduramamışsa… Ülkenin kan gölüne dönmesini engelleyememişse… Ülkenin en köklü sorunu olan Kürt sorununu Arap saçına çevirmişse… Dış politikada aldığı stratejik kararların hemen hepsinin battığı tescillenmişse… O liderin kazanmasını sağlam ve güçlü bir “fikir” bile sağlayamaz.

Belki, güvenlik politikalarına dayalı bir korkutma kampanyasına bel bağlayarak seçmen tarafından ödüllendirilmeyi  bekleyebilir…

Ama bir iktidar partisi korkutma kampanyasına ihtiyaç duyuyorsa, kazanmak için değil, mutlak yenilgiyi geciktirmek için uğraşıyor demektir.

Yarın: Peki ya muhalefet partileri?

Radikal, 29 Ekim 2015

15 Ekim 2015 Perşembe

Ankara Katliamı ve "Kontrollü gerilim stratejisi"



Ankara Katliamı'nın gerçekleştirildiği gün, 10 Ekim Cumartesi akşamı NTV'de Oğuz Hakseverin yönettiği "Yakın Plan - Özel" programında, saldırının düşündürdüğü soruları dile getirdik.

Gerçekten neden oldu bu saldırı? Neden 10 Ekim? Neden bir Barış mitingi? Neden Ankara?

Güvenlik zaafiyeti var mıydı? İhmal mi, görevi savsaklama mı, kasıt mı? 

Onca kan, onca göz yaşının akmasının ardında "Kontrollü Gerilim Stratejisi" mi var?

Peki ya "Wag the Dog" tipi bir kampanya yapıldığı iddiaları?

14 Ekim 2015 Çarşamba

Katliam kurbanlarına tazminat


10 Ekim’de Ankara’da yaşadığımız ve tarihimize kapkara bir gün olarak geçecek olan “Kanlı Cumartesi”nin mağdurları şu an kendi başlarına olayın acısını yaşıyorlar. Acıları sonsuz ve bu acıların dinmesi kolay olmayacak. Çünkü son derece masum, barışçıl bir talep ile Ankara’ya gidip, Tren garında buluşmuşlardı ve istedikleri tek şey bu ülkede 7 Haziran’dan bu yana akan kanın durdurulması için kamuoyu oluşturmaktı.

Olay henüz taptaze ve herkes kendi acısıyla baş başa. Ama bu insanlar, bu ülkede devlet devlet olarak yapması gereken görevleri tam olarak yapmadığı/yapamadığı için hayatlarını kaybettiler, uzuvlarından oldular, kalıcı veya geçici olarak yaralandılar.

Dile kolay, 100’den fazla can kaybından ve 500’den fazla yaralıdan bahsediyoruz... Ateş düştüğü yeri yakıyor...

Hayatlarını kaybedenlerden aile reisi durumunda olanlar, bundan sonra ailelerine bakamayacak. Hayatlarını kaybeden öğrenciler, okullarını bitirip ailelerinin bütçesine katkı sağlayamayacak. Yaralı kurtulanların bir kısmının hayatı, bir daha eskisi gibi olamayacak. Bir kısmı belki kendine bile bakamayacak...

İşte tam bu noktada bir devletin gerçek bir devlet olup olmadığı konusunda önemli sınavlardan biri gündeme gelecek, gelmelidir: Kurbanlara ve ailelerine devletin yardım elinin uzatılması. 

Devlet, kendi yetersizliğinin sorumluluğunu yerine getirip, “terör mağdurlarına tazminat” kapsamında gereğini yerine getirecek mi? 

ABD ÖRNEĞİ

Örneğin ABD’nin 11 Eylül saldırısında “Yaralanan ve hayatını kaybeden her sivil için 250 bin ile 50 milyon dolar arasında tazminat ödenmiş 2.551 ölü ve 215 ağır yaralıya toplam 8.7 milyar dolar ödeme yapılmıştı.” 


Muhtemelen şu anda hiçbir kurbanın yada yakınının öncelikli meselesi bu değil. Ama olacak. Onlar düşünmese bile devletin düşünmesi gerekecek.  

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş dün akşam saatlerinde bu konuda bir bakanlar kurulu kararından bahsetti ve "Ölenlerin yakınlarına maaş bağlanması, kamuda istihdam sağlanması, çocuklarına burs gibi yasanın emrettiği hususlarda ilgili adımlar atılmıştır" dedi. 

Umarız bu işlemler, yasal birer zorunluluk olmaktan öte, devletin, başlarına gelenlerdeki sorumluluğu dolayısıyla mağdurlardan özür dilediğini hissettirecek  bir yaklaşımla ve objektif maddi ölçütler içerisinde gerçekleştirilir.

Bırakın Ankara Katliamını, ülkemizde yaşanan herhangi bir terör olayı çerçevesinde konuşmak mağdur yakınlarının duyguları açısından oldukça hassas olmayı gerektiriyor. 

Ancak, başka devletlerin terör mağdurlarına tazminat meselesine nasıl yaklaştığını görmek ve o devletlerin sergilediği sorumluluk düzeyi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ninkini kıyaslamak son derece öğretici olabilir. 

İNGİLTERE ÖRNEĞİ

7 Temmuz 2005 günü Londra’daki bombalı saldırılarda ölen 52 kişiden biri de bir Türk’tü. Bu nedenle, İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin Londra Büyükelçiliği’ne bir yazı gönderdi. 

İngiliz mevzuatına göre, “Bombalama olaylarında hayatını kaybedenlerin birinci derece yakınları, bombalama olaylarında fiziki olarak ciddi şekilde yaralananlar ve bombalama olaylarından psikolojik olarak etkilenenler olmak üzere üç kategoriden birinde yer alanların CICA’ya (Suça Bağlı Yaralanmaları Tazmin Kurumu - Criminal Injuries Compensation Authority) tazminat başvurusunda bulunabilecekleri”ni bildirdi.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde bu yazının resmi bir özeti bulunuyor. Bu yazıyı okumayı ve iki devlet arasındaki farkın bir nicelik farkı mı yoksa, nitelik farkı mı olduğuna karar vermeyi okura bırakıyorum.

7 Temmuz tarihinde Londra'da meydana gelen bombalama olaylarının mağdurlarına Suça Bağlı Yaralanmaları Tazmin Kurumu (Criminal Injuries Compensation Authority - CICA) tarafından tazminat ödenebileceğine dair, İngiltere Dışişleri Bakanlığınca Londra Büyükelçiliğimize iletilen yazıda,
  • Bombalama olaylarında hayatını kaybedenlerin birinci derece yakınları,
  • Bombalama olaylarında fiziki olarak ciddi şekilde yaralananlar ve
  • Bombalama olaylarından psikolojik olarak etkilenenler olmak üzere üç kategoriden birinde yer alanların CICA'ya tazminat başvurusunda bulunabilecekleri belirtilmektedir.

Bombalama olaylarında birinci derece yakınlarını kaybedenlere (anne-baba, eş, çocuk, birlikte yaşanan partner) temel ödeme olarak başsağlığı ödemesi (Breavement payment) yapıldığı belirtilen yazıda, bir kişi tarafından başvuruda bulunulması halinde başsağlığı ödemesinin 11,000 Sterlin, birden fazla kişinin başvurması  halinde ise her birine 5,500 Sterlin ödeme yapılacağı kaydedilmektedir.

Bombalama olaylarında hayatını kaybeden şahsa mali olarak bağımlı olan kişilerin mali kayıpları için tazminat başvurusunda bulunabilecekleri belirtilen yazıda, örnek olarak hayatını kaybeden kişinin çocuğunun tazminat başvurusunda bulunması halinde çocuğa 18 yaşına kadar yılda 2,000 Sterlin tazminat ödenebileceği ifade edilmektedir.

Yazıda, bombalama olayında hayatını kaybeden kişinin cenaze giderlerinin CICA tarafından tazmin edilebileceği ifade edilmektedir.

Bombalama olaylarında fiziki olarak ciddi şekilde yaralanan kişilere ilişkin olarak bahsekonu yazıda, bu kişilere durumlarına bağlı olarak 1,000 Sterlin ila 250,000 Sterlin arası ödeme yapılabileceği belirtilmektedir. Buna ilave olarak, bu kategoride yer alan kişilerin, en az 28 hafta işlerine bu sebeple devam edememeleri halinde, gelir kayıpları, tıbbi harcamaları ve bakım giderleri için CICA'dan tazminat alabilecekleri ifade edilmektedir.

Bombalama olaylarına bağlı travma geçirdikleri doktor veya daha ciddi vakalarda psikiyatrist tarafından tespit edilen kişilere ilişkin olarak ise bu kategorideki kişilere durumlarına bağlı olarak 1,000 Sterlin ila 27,000 Sterlin arası ödeme yapılabileceği belirtilmekte, ayrıca bu kişilerin en az 28 hafta işlerine bu sebeple devam edememeleri halinde gelir kayıpları, tıbbi harcamaları ve bakım giderleri için tazminat alabilecekleri ifade edilmektedir. 


Radikal, 14 Ekim 2015

12 Ekim 2015 Pazartesi

Katliam kurbanlarına devlet töreni


TV ekranlarından, “Kanlı Cumartesi” sonrası cenazelerini alan perişan durumdaki ailelerin, sevdiklerini ebedi yolculuğa uğurladıklarına ilişkin görüntüler seyrediyoruz. Birbirinden habersiz onlarca aile, yurdun dört bir köşesinde acıyla sevdiğini kara toprağa veriyor.

Bir tarafta bu acılı görüntüleri izliyorum. Diğer tarafta devlet yetkililerinin ve siyasilerin tutumlarına bakıyorum. Bir yurttaş olarak umudumu yitiriyorum. Canım acıyor.

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu acıları bir nebze paylaşmaya çalışıyor, cenazelere katılıyorlar ama ne Cumhurbaşkanı, ne Başbakan, ne bakanlar cenazelere sahip çıkıyor. 

Dahası, Türkiye tarihinin en alçak saldırısının olduğu noktaya, devleti temsilen tek bir görevli bile gidip acıları paylaşmaya, devletin mağdurların yanında olduğunu göstermeye yanaşmıyor. Devleti temsilen hiç bir üst düzey görevli ortada yok. Hatta ve hatta, Diyanet İşleri Başkanı bile…

PEKİ YA DEVLET TÖRENİ?

Bu ülke vatandaşlarının asıl perişanlığı budur. Sen bu ülkenin yurttaşı olarak, bu devlete her türlü vergini ver, en değerli yaşlarında askerlik görevini ifa et, senden oy istediklerinde git onları destekle ama barışçıl bir toplantıda bile can ve mal güvenliğini koruyamasınlar...

Devletin, Ankara Katliamı ile açılan yaraları bir nebze olsun sarabilmesi için sorumluları bulup cezalandırmanın yanı sıra yapması gereken birkaç görev var. Bunlar, hayatını kaybeden masum vatandaşlarını “Terör şehidi” kabul etmek, onların hatırasına bir “Devlet Töreni” düzenlemek ve tazminattır.

Tazminat konusunu yarına ayrıntılı şekilde yazacağım. Ama, hemen bugün bu ülkeyi yönetenlerin yapmaları gereken en acil görev kısa sürede bir devlet törenine karar vermektir. Cumhurbaşkanı ve başbakan bunu düşünemiyorsa, muhalefet partileri düşünmeli ve önermelidir.

Ülke tarihinin gördüğü en büyük terör olayının kurbanlarına karşı yapılacak bu tür bir tören, sadece acıları azaltmakla kalmaz, ülkenin birliğine de hizmet eder.

BAŞKA ÜLKELER TERÖR MAĞDURLARI İÇİN NE YAPIYOR?

Avrupa’nın en büyük terör olaylarından biri olan 11 Mart 2004 Madrid bombalı saldırılarında 200’e yakın kişi ölmüştü. Ulusal yas ilan edildi ve iki hafta sonra 24 Mart 2004’te ölenler için bir devlet töreni düzenlendi. Fransa Cumhurbaşkanı, Alman ve İngiltere başbakanları, ABD Dışişleri bakanı ve pek çok kral, devlet başkanı ve başbakanın yanı sıra dönemin Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener ve Devlet Bakanı Beşir Atalay da oradaydı.  ( http://www.zaman.com.tr/dunya_ispanyada-teror-kurbanlari-icin-devlet-toreni-basladi_29675.html )


Benzeri bir devlet töreni 7 Temmuz 2005 günü  bir dizi bombalı saldırıda ölen 52 kişi için de Londra’da düzenlendi.

Terör saldırılarında ölenlerin “Devlet töreni” ile anılması ve devlet adına özür dilenmesi pek ala mümkün. Devletler uzak geçmişlerinde yaptıkları için olduğu kadar, gayet yakın dönemlerdeki suç ve ihmalleri için de özür diliyor ve terör mağdurlarını devlet töreniyle anıyor. Örneğin 23 Şubat 2012’de Almanya bir Neonazi örgütünün 2000 – 2007 yılları arasında öldürdüğü 8’i Türk 10 kişi için başkent Berlin’de devlet töreni düzenledi. 

Başbakan Angela Merkel konuşmasında kurbanların ailelerinden özür diledi. Dünyanın en güçlü ülkelerinden birinin başbakanı, yönettiği devletin doğrudan neden olmadığı ama, can güvenliğinden sorumlu olduğu yurttaşlarından, üstelik te göçmen yurttaşlarından özür diliyordu.

Bir devletin, ölen yurttaşlarını “devlet töreni” ile anması veya sonsuz yolculuklarına uğurlaması için ille bir terör olayının gerçekleşmesi de gerekmiyor. Bu yılın Nisan ayında, Almanya’nın Köln kentinde, bir ay önce Fransa'da meydana gelen uçak kazasında hayatını kaybeden 150 yolcu ve mürettebat anısına da bütün protokolün katıldığı bir devlet töreni gerçekleştirildi. 

Tabii devlet töreni düzenlemenin de bir yolu yordamı var. Devletin, vatandaşlarına eşit bir şekilde sahip çıktığı, insanların acılarını gerçekten paylaşmaya hazır olduğunu göstermesi gerekir. Terör mağdurları için yapılan devlet törenlerinin siyasi şov ve istismara, devletin kendi kendini aklama ve yüceltmesine dönüşmesi de kabul edilemez. Örneğin İngiltere’de 2005’teki terör saldırılarından sonra düzenlenen devlet töreni bu açıdan bir hayli eleştiri almış. (http://www.bbc.co.uk/turkish/pressreview/story/2005/11/051102_pressreview.shtml)

Amerika Birleşik Devletleri’nde 11 Eylül saldırılarından sonra kurbanları anmak adına düzenlenen devlet töreninin büyüklüğü, o törene katılan dünya liderleri, sanatçılar vb. hepsi hafızamızda. Yine Boston’daki saldırıdan sonra düzenlenen devlet törenlerinin görüntüleri de aklımızda.

Yine Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun ülkemizi temsilen bizzat katıldığı Paris’te yaşanan Charlie Hebdo saldırı sonrası Fransa’nın düzenlediği ve onlarca ülke devlet ve hükümet başkanının katıldığı devlet töreninin fotoğrafları hepimizin zihninde tap taze.

DEVLET DEVLETLİĞİNİ GÖSTERSİN

Bu devleti yöneten siyasi liderlere sesleniyorum: Acaba buna benzer bir saldırı kendi partinizin düzenlediği bir mitingde meydana gelseydi ne yapardınız? Veya size yakın sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği bir mitingde bunca can kaybı yaşansaydı, yine cenazelerin sessizce ve ortada devlet yokmuş görüntüsü içinde  gömülmesine  razı olur muydunuz? 

Yoksa, Diyanet İşleri Başkanı dahil tüm devlet zevatı acıların paylaşılmasına katkıda bulunur muydu?

Kararınız, yurttaş cenazelerini dahi ayırıp ayırmadığınız konusunda sizleri daha iyi anlamamıza yardım edecek.


Radikal, 13 Ekim 2015