Necati Özkan ve Seçim Zamanı

6 Nisan 2015 Pazartesi

"Önce kavga bitsin, çoçuğumun kulağını ondan sonra çekerim!"

Etyen Mahçupyan, ‘Halk darbeye karşı yolsuzluğu tercih ediyor’ dedi. Yolsuzluğa rağmen son seçimlerde AKP’nin önemli bir kayba uğramamasını başkaca hükümet yanlısı yazar ve yorumcular da böyle analiz ediyor. Ne dersiniz?
Evet, yolsuzluğa rağmen neden AKP’ye oy vermeye devam ediyorlar? 
Çocuğunuzun mahallede karıştığı bir kavgayı düşünelim. Çocuğunuza kabahatli olduğunu bildiğiniz halde ceza vermezsiniz. Tersine o kavgada çocuğunuzu korursunuz. Olaylar yatışana kadar çocuğunuzu saklarsınız. Her şey sükûnete erdikten sonra çocuğunuzdan hesap sorarsınız. Seçmenin davranışı da böyle... 
Araştırmalara göre seçmen, AKP’nin lider kadrosunun çeşitli yolsuzluklara bulaştığını net olarak görüyor. Ama diyor ki, “Türkiye şu anda bir savaşta. Bu savaş bildiğimiz ve bilmediğimiz iç ve dış düşmanlara karşı yürüyen bir savaş...” 
Çünkü muazzam bir medya gücüyle seçmen beyni iğfal ediliyor. Seçmen beyninin iğfal edilmesinde AKP seçim kampanyası makinesi içinde görev üstlenen çeşitli entelektüeller ya da entelektüel görünümlü propagandistler var. Ve bu insanlar seçmene, hepimize Türkiye’nin bir tür saldırı veya savaş altında olduğunu anlatıyorlar. Bu yüzden de seçmen diyor ki, “Aman dur hele, şu iş bir bitsin, kulağını sonra çekerim. Ama şimdi çocuğumun safında yer alayım.” 
O nedenle kirli olduğunu bile bile oy vermeye devam ediyor. 
Ben gidersem darbe olur’, ‘ben gidersem çözüm süreci biter’, ‘ben gidersem başörtüsü özgürlüğü ortadan kalkar’ gibi söylemler de ‘savaş altındayız’ propagandasına dâhil mi? 
Gayet tabii. Bunda kaos ya da istikrarın bozulmasından sadece bir vatandaş olarak rahatsız olma durumu yok. Aynı zamanda kişisel olarak rahatsızlık da söz konusu...
Kişisel rahatsızlık derken?
Ekonomik olarak kendisine dokunacak bir şey var. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın dağıttığı yıllık sosyal yardım 13 milyar dolar civarında... 
Hane halkına yapılan yardımlar ile sosyal amaçlı transfer kalemlerindeki oranlar, geçen yılın ilk iki ayına göre iki kat arttığı söyleniyor…
Evet. Bu para Türkiye’deki en alttaki kesimlere dağıtılıyor. Yoksullara, özürlülere, yaşlılara, çaresizlere vs. 
Sadece ve sadece böyle bir yardımla hayatınızı idame ediyor olsanız, siz de istikrarın bozulmasından ve AKP’nin yerine başka bir iktidarın gelmesinden korkarsınız. Dolayısıyla sadece savaş politikası ya da genel olarak korku stratejisi insanları konsolide etmekle kalmıyor, aynı zamanda da insanlara “bu sistem bozulursa sen de bundan doğrudan rahatsız olursun” mesajları iletiliyor. 
Şunu da vurgulamak isterim; AKP Türkiye’deki diğer bütün siyasi partilerle kıyaslandığı zaman en organize, toplumun kılcal damarlarına kadar girebilmiş bir parti. Cemaatler, hatta Diyanet’e bağlı teşkilatlar vasıtasıyla yürütülen muazzam bir altyapı var ve bu altyapı, o muazzam mesaj bombardımanını seçmenin kulağına, bizim zannettiğimizden daha yüksek sıklıkta, bizim zannettiğimizden çok daha etkili bir şekilde bir şeyler fısıldıyor ve bunların hepsi çalışıyor. 
Ulusalcıların ‘bir torba kömüre, bir paket makarnaya oylarını sattılar’ gibi küçültücü söylemlerinin, yoksul nüfusu AKP’ye daha da ittiği yönünde değerlendirmeler yapılmıştı. Yoksullar üzerindeki AKP etkisi nasıl kırılır peki? Nasıl bir dil geliştirilmeli? 
Sosyal yardıma muhtaç insanların bu oranda varlığı özel olarak AKP’nin ama genel olarak sağ partilerin uyguladığı politikaların bir sonucudur. O politikaların sonucu vatandaşlar bu duruma düşürülür. Ama bunu bilmezler. 
Bunu bilmiyor olmaları onların kusuru değil. “Oyunu kömüre, makarnaya sattı” şeklindeki argümanlar sadece küçültücü değildir, aynı zamanda görevini hakkıyla yapmayan siyasi partilerin kendilerini rahatlatma yoludur. Seçmenin rakibinize oy vermesine kızacağınıza, niye ondan oy almayı beceremediniz ona bakmanız lazım. 
Seçmen elbette ki bir siyasi partiden / heyetten ekonomik fayda bekler. Onun nasıl sağlandığıyla ilgilenmez. 
Buradaki söylemlerin değişmesi ve özellikle soldaki siyasi partilerin hem örgütlenmeye, hem mesajlarını dağıtmaya, hem de insanları ikna etmeye en alttaki seçmen kümelerinden başlaması şart. 
6 Nisan 2015 - Evrensel Gazetesi'nden Serpil İlgün ile röportajdan...

Seçmen ideolojiye veya programa değil, lidere oy verir.

Seçim kampanyalarının başarısını hangi faktörler belirler? 
Bir seçim kampanyasının birkaç önemli aksı var. Strateji, pozisyonlama ve tabii ki lider. Lider kadar bir seçim kampanyasının sonuçlarını belirleyecek başka hiçbir etken yoktur. Çünkü seçmen programa veya ideolojiye oy vermez. Seçmen lidere oy verir. Liderin hemen arkasından politikalar (politikaların başında da ekonomi gelir) ve parti teşkilatı gelir.
Yani adaylar? 
Evet, adaylar ve yerel parti örgütleri. Sizin kimlerden oluştuğunuz, nasıl bir profille seçmen karşısına çıktığınız önemlidir. Bu açıdan 7 Haziran Genel Seçimlerinde CHP’nin yıllardan sonra ilk kez ağırlıklı oranda ön seçimin belirlediği adaylarla seçmenin karşısına çıkmasının pozitif bir etkisi olabilir. 
Liderlik demişken, sizce Davutoğlu seçmenin zihninde lider olarak algılanıyor mu?
Davutoğlu’nun kendisinden önceki liderin profilinde bir performans sergilediğini söylemek mümkün değil. En azından şimdilik. 
Davutoğlu’nun hem söylemleriyle, hem iradesiyle Erdoğan’la kıyaslandığı zaman dezavantajları var. Bu da ister istemez seçmene yansıyor. 
Belki Davutoğlu yeni bir liderlik performansı ortaya koyabilirdi ama o performansa ilişkin her insiyatif Erdoğan tarafından tahrip ediliyor. Kendisini bağımsızlaştırmaya çalıştığı her politikada Erdoğan’ın müdahalelerini hemen görülüyor. Dört bakanın yargılanması, MİT müsteşarının aday olması, çözüm sürecindeki izleme kurulu vs. nereye bakarsanız bakın, sanki başarması istenmiyormuş gibi okumalar yapabileceğiniz müdahaleler silsilesi Davutoğolu’nun liderlik profilini yok ediyor. Dolayısıyla AKP buradan da oy kaybedecek görünüyor. 
Bir parti kaç kişiden müteşekkil olursa olsun sonuçta ön planda bir lider vardır ve o liderdir aslında bütün her şeyi taşıyan. 
Seçimi kazanan da, kaybeden de liderdir. 
Bunun bir tezahürünü de Demirtaş’ta görüyoruz…
Gayet tabii. Bugün Abdullah Öcalan içerden çıksın, HDP’nin başına geçsin... alabileceği maksimum oy yüzde 4.5’tur; 5’i bulmaz!
Ama Selahattin Demirtaş, kişisel özellikleriyle, samimiyetiyle, donanımıyla, hazır cevaplığı ve mizahi yanlarıyla başka bir noktaya taşıyor partisini. Ve HDP'yi bir etnisite partisi olmaktan çıkarıp Türkiye partisi haline getiriyor. 
Aynı şekilde yoluna devam ederse kazanmaya ve partisini büyütmeye devam edecek. 
6 Nisan 2015 - Evrensel Gazetesi'nden Serpil İlgün ile röportajdan...

Rejimin değişmesi korkusu HDP'nin barajı aşmasına yardım edebilir...



Elektrik kesintisi, Savcının öldürülmesi ve Emniyet Müdürlüğü’ne saldırı tartışmalarının bir ayağını da, “olayların seçimi nasıl etkileyeceği” sorusu oluşturuyor. Siz nasıl değerlendirirsiniz? 
Bir süredir siyasette, toplumda, ekonomide, her tarafta çok yüksek bir gerilim oluştu. Bu gerilimin sonuçlarını izliyoruz biraz. Muhtemelen iktidar ve iktidara bağlı çeşitli güçler, bu seçimlerde başlangıçta planladıkları sonuca kolay kolay erişemeyecekleri noktasına geliyorlar. Bu nedenle de bazı şeyleri tetikleyebilecek birtakım hamleler yapıyorlar. 
O halde, olayların arkasında zayıflayan, düşüşe geçen AKP olduğu analizine katılıyorsunuz?
Burada tam olarak “evet, bunu iktidar partisi bilerek ve isteyerek yapıyor” diyemeyiz. Ama sonuçlarından en fazla iktidar partisinin fayda gördüğü aşikar. 
Bu işlerde doğrudan herhangi bir kimseyi suçlamak çok mümkün değildir. Ama gerilmiş ortamı kendi lehlerine kullanabilecek şekilde tetikleme becerisine sahip bazı siyasiler ve odaklar bu işlerle birlikte algılanabiliyor. Görünen o ki bunlar sıradan ve tesadüfü olaylar değil. Bir şekilde organize ve birbirini tetikleyen bir dizi etkinlik var diye hissediyoruz. 
Muhtemelen bunların devamı da gelecek. Seçime kadar devam eder mi, devam ederse seçim sandıklarına kim sahip çıkabilir, seçim güvenliği mümkün olabilir mi, bunu kestirmek çok zor. 
Bazı durumlarda bazı siyasiler iktidarda kalabilmek için pek çok şeyi kullanabilir. Buna kaos da dahil. 
Ya da çok tehlikeli toplumsal olayları tetikleyebilecek bazı fiillerde bulunmak veya bazı sözler sarf etmek de buna dahil olabilir. Siyasi partiler seçim kampanyalarını umut üzerine kurulabileceği gibi, korku üzerine de kurulabilirler. Bunun dünyada da çokça örneği var. 
Bizde daha çok korku üzerine mi kuruluyor?
Bizde özellikle de 17-25 Aralık’tan sonra iktidar partisinin kampanya ekseni korku üzerine kuruldu. O tarihten beri bir savaş stratejisi uygulanıyor aslında. 
Gerçekte kim olduğunu bilmediğimiz "kimi karanlık güçler Türkiye’ye saldırıyorlar" ve "bu güçlerin Türkiye'ye saldırmasının temel nedeni istikrarın bozulması", "yükselen Türkiye’nin önü kesiliyor"... Argümanlar böyle!
17-25 Aralık’ta ortaya çıkan suçlamaları tartışmaya bile açmadan, “Ey vatandaş savaş altındayız, buna göre oyunu kullan” deniyor. 
Hatırlarsanız, 30 Mart Seçimlerindeki "Bayrak" filmi tümden bunu anlatır: Gizli karanlık bir el, Türk bayrağını al-aşağıya eder. Onun üzerine her yaştan, her cinsiyetten, her kökenden vatandaşlar Türkiye’nin her köşesinden koşarlar; el birliği ile bayrağı yeniden göndere çekerler. Arkasından gelen "Dombra" şarkısı, ve nihayetinde 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi yayınlanan "Fors" filmi... Bunların tamamı aynı stratejik kararın, aynı iradenin ortaya koyduğu reklam ya da siyasi iletişim ürünleridir. Doğrusu bunlar çalışmıştır da. 
Dolayısıyla seçmenlerin mobilizasyonunda en güçlü iki duygudan biri olan korku, maalesef bizde bir dönemdir bir hayli etkili bir seçim kampanyası yolu oldu. 
Bu stratejinin AKP’ye oy vermekten vazgeçen ya da kararsız kalan seçmenleri hedeflediğine ilişkin değerlendirmeler var. Katılır mısınız?
Hayır, bu yolun sadece kararsızları etkilemek için kullanıldığını düşünmek çok anlamlı değil. AKP’nin kendi seçmen tabanındaki ayrışmanın durdurulması adına da kullanılan bir yol bu. 
2011 genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi gelebileceği en yüksek noktaya gelmişti. Yüzde 49.5 gibi bir seçmen desteğine erişmişti. O tarihte AKP, güçlü liderlikten ekonomiye, seçmenlerin iknasında aşırı medya dahil her türlü aracın kullanılmasına kadar avantajlara sahipti. 
Şimdi ama yasal olarak yeni bir genel başkan ve başbakan var. İkincisi, ekonomi daha iyi değil. Üçüncüsü, özellikle dış ilişkilerde problem var ve toplumsal bir sıkışma var. Bütün bunları üst üste koyduğunuzda AKP’nin 2011’deki destek oranına erişme ihtimali gözükmüyor artık. 
Hele ki, HDP’nin barajı geçtiği koşullarda AKP’nin rejimi değiştirmek için gerekli olduğu söylenen oy oranına erişmesi nereden bakarsanız bakın mümkün gözükmüyor. Yanlı yansız bütün araştırma şirketlerinin sonuçlarını toplayın bölün, ortalama olarak AKP’nin yüzde 40-43 arasında bir oy alacağı görünüyor. 
Dolayısıyla bunları gören bir irade muhtemelen iktidarda kalabilmek için elinden gelen her şeyi yapıyor olabilir. 
Korkudan ziyade umudun yükseltilmesi daha ‘işe yarar’ değil midir? AKP neden umut yerine korku stratejisini sürdürüyor? 
AKP 2002'de iktidara geldiğinde ana mücadele alanları olarak ‘3Y’ diye kısalttığı bir hedef belirlemişti: Yoksulluklara, yolsuzluklara ve yasaklara son vermek. Üç alanda da gelinen noktanın başarısızlık olduğunu net söyleyebiliriz. Türkiye’de yoksulluk derinleşti. Yolsuzluğun tarihde görülmemiş seviyeleri ulaştığı iddia ediliyor. Keza yasaklar da 12 Eylül rejimi yasaklarının üzerine çıktı. 
Görülen o ki, geçmişte yaptıkları "umut vaad eden" kampanyalara devam etmeleri halinde bunun sınırlı bir etkisi olacağını hesapladılar ve umut veren kampanyalarla kendi tabanlardaki kaymanın durdurulamayacağını hesapladılar. 
Dolayısıyla bu seçimde, AKP’nin ikili bir stratejiyle seçmen karşısına çıkacağını öngörebiliriz: Bir taraftan derin korku ve derin savaş stratejisi... Diğer taraftan da ekonomik alanda çeşitli kesimlere dönük açıklamalar. 
Nitekim son olarak emeklilere 100 lira verileceğinin söylenmesi, bu alanda peş peşe bir sürü umut verebilecek politikanın gelebileceğini bize söylüyor. 
Değindiğiniz üzere, 7 Haziran’ın öne çıkan ilk vaadi, aynı zamanda polemiği emekliler üzerinden geldi. Kılıçdaroğlu’nun emeklilere iki ikramiye sözünü noter onaylı vermesini siyaset iletişimcisi olarak nasıl değerlendirdiniz?
Noteri bir iletişim aracı olarak kullandığınızda şunu diyorsunuz; “Benim sözlerime inanmıyorsunuz biliyorum, ama hiç olmazsa bu belgeye inanın!” Çok dramatik... 
Türkiye’de, “siyasiler iktidara gelene kadar çok şey söyler ama iktidara geldiğinde sözlerini tutmaz” gibi bir genel kanı vardır. Noter onayı, bu genel kanıya ilişkin bir çözüm olarak kodlanmış gördüğüm kadarıyla. 
Ama bu durum, Kılıçdaroğlu’nun kendi kendine yaptığı o kadar büyük bir haksızlık ki...
Neden?
Birincisi, bundan sonra Kılıçdaroğlu’nun "noter onayıyla söylemediği sözlere nasıl inanacağız?" noktasına götürüyor bizi. Vaadin kendisi yeterince güçlüyken, notere tasdik etmek çok sıkıntılı bir durum... 
İkincisi, Kılıçdaroğlu daha iktidarda hiç bulunmadı ki verdiği sözünü tutmamış siyasetçi muamelesi görsün. Bunu yapması gereken 13 yıldır iktidarda olup örneğin 3Y’ye ilişkin sözünde duramamış partinin bugünkü lideri Davutoğlu olmalıyken, Kemal Bey yapıyor. 
O anlamıyla sıkıntılı. 
6 Nisan 2015 - Evrensel Gazetesi'nden Serpil İlgün ile röportajdan...

Kampanyalar kararsız gözüken % 15-20 oranındaki seçmen için yapılır.


Partiler bugünlerde seçim bildirgelerinde son rötuşları yapıyor. Seçmenler beyannamelere ne kadar bakıyor? Seçim kampanyalarında hangisi daha etkili; beyannameler mi, vaatler mi?
Beyannameler seçmenlerin tamamı için hazırlanmaz. Beyannameler bir durum tespiti ve o tespite ilişkin çareler manzumesidir. Sizin beş yıllık yol haritanızı ortaya koyar. O yol haritası içinden 4-5 tanesini, bazen 1- 2 tanesini ön plana çıkararak bir kampanya yaparsınız.  
Türkiye’de seçim kampanyaları son iki aya sıkışıyor. Bu nedenle de sadece yüzde 15’lik, bilemediniz yüzde 20’lik bir seçmeni hedefliyor. 
Bütün demokrasilerde (bizim ülkemiz de dahil) pek çok araştırma ortaya koymuştur ki, seçmenlerin yüzde 80’i seçimden altı ay önce kararlarını veriyor. Yani kararsız ya da sandık başına gitmeyeceğini söyleyenlerin oranı yüzde 20 civarındadır.
Bu oranın arttığı söyleniyor… 
Bu konuda iki farklı sonuç ortaya koyan araştırmalar var. Bir kısmı kararsızların yüzde 10’a indiğini söylerken, bir kısmı yüzde 25’lerde olduğunu söylüyor. 
Ben yüzde 20’lik bir seçmen kitlesinin sandık başına gitmeyecek veya hala kararsız olan seçmen kümesinde olarak değerlendirilebileceğini düşünüyorum. Bu oran da az buz bir oran değil. Neredeyse bir ana muhalefet partisi oyu kadar olan bir toplam oydan bahsediyoruz. 
Seçim kampanyaları bu yüzde yirmiden pay almak adına yapılır. 
Yürütülen kampanyalar seçimlerin sonucunu ne kadar etkiliyor? 
Tümden etkilediğini kolay kolay söyleyemeyiz. Dünyanın çeşitli ülkelerinde normal bir seçim kampanyasının maksimum yüzde 4’lük bir oy kaymasına neden olduğu görülmüştür. Dolayısıyla örneğin bir partinin oyu yüzde 20 ise, bunun yüzde 24’de çıkabileceğini görebiliriz ama kampanyayla o partinin oylarını yüzde 30’lara çıkarma ihtimali yoktur. 
Çünkü insanlar partinin, parti liderinin seçimlerden çok önceki politikalarına, kararlarına, uygulamalarına ve konuşmalarına bakarlar. Ve kararlarını çok önceden verirler. O açıdan geriye kalan son kararsız seçmen bölümü için bu mücadele yapılır. 
Doğrusu, yapılmak da zorundadır çünkü bazen yüzde 2, hatta yüzde 1 farklarla bile onlarca koltuk bir partiden diğerine geçebilir. 
6 Nisan 2015 - Evrensel Gazetesi'nden Serpil İlgün ile röportajdan...

Bir araştırma şirketinin "seçimleri şu parti kazanacak" demesiyle o parti kazanmaz

Araştırma şirketleri bütün seçimlerde tartışma konusu olur ancak bu kez daha erken başladı görünüyor. ‘Araştırma şirketleri algı operasyonu mu yapıyor?’ sorusuna sizin yanıtınız nedir? Kamuoyu yoklamaları, seçmenin tercihini değiştirebilir mi? 
Araştırma şirketlerinin “bu parti kazanacak” demesiyle o parti kazanmaz, böyle bir şey vaki değildir. 
Araştırma şirketleri, (eğer o araştırma düzgün, namuslu yapılıyorsa) sadece mevcut bir zaman diliminde seçmenlerin tercihlerinin ne olabileceğine ilişkin bir çeşit fotoğraf ortaya koyar. Ama sırf araştırma şirketi böyle dedi diye seçim kazanan bir aday ya da parti dünya tarihinde yoktur. 
Sonuçların ancak şöylesi durumlarda etkisi olabilir; diyelim ki yerel seçimdesiniz ve üç önemli aday var, bunlardan biri önde gidiyor. Adayınız bir hayli gerilerde, sizin tam desteklemediğiniz ama kabul edebileceğiniz bir başka aday da desteklenirse önde giden adayı kesme ihtimali var. Bu gibi durumlarda seçmenler stratejik oy kullanır. 
Benzer bir durumu 2011 genel seçimlerinde gördük. Bir sürü araştırmada MHP’nin barajın altına, düştüğü, yüzde 8-9 oranlarına olduğu görünüyordu. Bu nedenle hem CHP’den hem de başka siyasi partilerden bazı seçmenler stratejik oy kullandılar. 
2015 seçimlerinde benzeri bir durumun tekrarlanabileceği anlaşılıyor: Seçmenlerin bir bölümü, "HDP barajı geçemezse AKP’nin rejimi değiştirebileceği, başkanlık sistemini parlamentodan geçirebilecek bir sandalye sayısına erişebileceği" riskini algılıyor. Bu nedenle hem CHP’den, hem de başka siyasi partilerden bir kısım seçmen sırf bu korku nedeniyle HDP’ye oy verebilir. 
Araştırma şirketlerinin ortaya koyduğu veriler ayrıca, parti örgütlerinin mobilizasyonunda ve motivasyonunda muazzam etkilidir. Daha çok kapının çalınmasına, daha çok partilinin sandıklara sahip çıkmasına neden olabilir ve bunlar da az önemli değildir. 
HDP için bu dediğinizin tam tersi bir etki yaratabileceği, yani barajı aşmış göstermenin rehavete yol açabileceği uyarıları da yapılıyor?
Bence bu seçimlerde HDP’nin en önemli şansı korku: "Ya HDP barajı geçemez ve alması muhtemel 50-60 sandalye AKP’ye geçerse, rejim değişirse?" Dolayısıyla bu korku nedeniyle "HDP’ye evet!" Ama ikinci korku var; o da “Ya HDP Erdoğan’la anlaştıysa veya sonradan anlaşırsa?” korkusu. İkinci korkudan da "HDP’ye hayır!" 
Bu nedenle iki hafta önce Selahattin Demirtaş çıktı ve son derece basit ve etkili bir şekilde tek bir cümleyle Erdoğan’ı başkan yapmayacaklarını söyledi. Bu yoldan devam edilmesi lazım. Aksi takdirde ikinci korku etkili olabilir. 
‘Korku’ dediniz ama HDP aynı zamanda umudu, yeni olanı temsil etmiyor mu?
Gayet tabii ama HDP barajı geçerse “Türkiye’yi çok iyi yönetirler, hayatımızı muazzam iyileştirirler” düşüncesinden, inancından veya umudundan geçmeyecek. Daha çok “Aman sistemin değişmesini, ülkenin bir kaosa sürüklenmesini engellesinler” diye özetlenebilecek bir umuttan bahsedebiliriz. 
Dolayısıyla 7 Haziran’da ‘oylar bölünmesin, tatava yapma bas geç’ propagandası yapıl(a)mayacak?
Doğru. Bu gibi kampanyaların bu seçimlerde çalışma imkanı kalmadı. Burada ironik olan şey şu; CHP ve MHP’nin iktidar olma yolu da HDP’nin barajı aşmasından geçiyor. Yani HDP’nin barajı aşamaması durumunda AKP’nin yeniden ve tek başına iktidar olacağı bütün araştırmalarda ve simülasyonlarda gözüküyor. 
Öylesine ironik bir durum ki, MHP ve CHP olarak bir rakip partiye yardım etmek durumundasınız ki iktidar ortağı alternatifi olabilesiniz.
6 Nisan 2015 - Evrensel Gazetesi'nden Serpil İlgün ile röportajdan...

3 Nisan 2015 Cuma

Başka demokrasilere ilgi duymamız artık mümkün

Pollie Awards hangi kriterler üzerinden değerlendiriyor başvuran işleri?

Pollie Awards, çok çeşitli kategorilerde binlerce çalışmanın rekabet ettiği büyük bir yarışma. Siyasi iletişim alanının Oscar’ı olarak kabul ediliyor. TV, Radyo, Basın, Outdoor, dijital, sosyal medya, database yönetimi, bağış ve seçim günü mobilizasyonu (GoTV) gibi dalların yanısıra, doğrudan postalama, telemesaj gibi çok sayıda kategorisi var. Her kategori için ayrı kuralları ve kriterleri var. 250 kişiyi bulan dev bir juriye sahip ve juri üyleri kazanan işleri online oylamayla seçiyor.

Pollie Awards’un en temel kriterleri, yaratıcılık, özgünlük ve etkinliktir diyebiliriz.

2015 Pollie Awards, bu alandaki en kalabalık katılımın olduğu, katılımın kolaylaştırıldığı, ödüllerin ise titizlikle ve cimrice verildiği bir yarışma olarak tarihe geçti. Bizim kazandığımız 6 ödül, sadece sayı olrak değil kategori olarak ta çok dikkat çekti.

Siyasi kampanyaların ödüllendirilmesi, siyaset pratiği ve iletişimi alanına ne gibi katkılar ve geri dönüşümler sağlıyor?

Yarışmalar ve iyi işlerin ödüllendirildiği her organizasyon ve insiyatif, genel olarak sonraki çalışmalara ilham teşkil eder; örnek oluşturur ve standart belirler. Pollie Awards bunlara ilave olarak demokrasilerin daha iyi promote edilmesine ilişkin yeni yolların keşfedilmesi sonucunu da doğuruyor.

Ticari iletişim kampanyalarında reklamveren, brief’ini verdiği ve ödülle taçlandırılan işleri benimser, hatta bu başarının da iletişimini yapar. Siyasi iletişimde de yaşanıyor mu benzer fenomen?

Doğrusu siyasetin iletişimi ve bizdeki bazı uygulamalar hayli problemli. Siyasetçi çoğu kez kendi ev ödevini hakkıyla yapmaz, belki de kendi rutini nedeniyle yapamaz.

Örneğin seçimlerin tarihi çoğu kez yıllar önceden bellidir. Ama partiler, aday olmayı düşünen kişiler ve hatta yeniden seçilecek konumda olan siyasetçiler fikri hazırlıkları, plan ve projelerini nedense hep son ana sıkıştırırlar. Çoğu kez de hiç bir hazırlık yapmadan seçim gününe gelinir. Bir seçim kampanyasının en önemli öznesi, enstrümanı ve gücü olan adaylar bile seçime ancak 6-8 hafta kala netleşir.

Dolayısıyla da, pek çok durumda ortada bir brief olmaz. Sizden genel duruma uygun, her derde deva bir kampanya yapmanız beklenir.

Özetle, briefin olmadığı, stratejinin çoğu durumda konuşulamadığı, adayların bile kendilerini tanıtacakları minimum zaman bulamadığı bir süreçte sizden kampanya beklenir. O nedenle de çoğu kez ortaya çıkan ürün bir ortak ürün olmaz. Parti ve ajans, aday ve ajans araştırmalardan yararlanarak, stratejiyi tartışarak, rebate analizleri yaparak, dünyadaki uygulamaları gözden geçirerek ortak bir çalışma ortaya koyamaz. Ne yaparsanız kendi başınıza yaparsınız. Neticede de, yapmış olduğunuz kampanya ile ilgili alınan bir ödül bir yana,  bizim ki gibi, alanındaki dünyanın en önemli yarışmasında 6 ödül kazanmanız bile siyasetçi için çok az şey ifade eder.

Ödüllü çalışmalardan (yayın sırasıyla “Simit”, “Ayakkabı Kutusu” ve “Hayat Bayram Olsa”) özellikle “Simit” ve “Ayakkabı Kutusu”, yayınlandıkları dönemde konuşulan yolsuzluk iddialarından alıyordu fikrini. Brief, müşteriden mi geldi yoksa Öykü Dialogue International’in proaktif bir kararıydı?

Yaptığımız kampanyanın her aşaması, her uygulama ve film tümüyle ve yanlızca, bizim kararımız ve fikrimizdi. Müşteri filmleri çekildikten sonra gördü.

“Simit” ve “Ayakkabı Kutusu” toplumsal huzursuzluklara atıf yaparken, “Hayat Bayram Olsa” çok daha pozitif (ve reaktif olmayan) bir mesaj veriyordu. Burada bir söylem değişimi hissedildi. Olumsuzdan olumluya geçen bir hitap sezildi. Burada bir strateji değişimi mi oldu? Hangi faktörler rol oynadı? 

Bir seçim kampanyasının; daha doğrusu seçmeni ikna sürecinin çeşitli safhaları vardır. Bizim kampanyamız 8 haftalık bir yayın takvimi için planlanmıştı. Bu nedenle de 30 civarında film çekmiştik. Ancak müşteri tarafında süreçlerin aksaması ve özellikle aday belirleme sürecinin beklenenden çok daha uzun zaman alması; sonuçların çok tartışma yaratması gibi pek çok nedenle son 20 güne sıkıştı. Özetle bir strateji değişiminden değil ama, bazı aşamaların atlanması durumundan bahsedebiliriz.

Geçtiğimiz yılın yoğun çalışmaları ve sonrasında kazanılan Pollie Ödülleri, siyasi iletişimdeki yetkinlik alanınızı nasıl geliştirdi/genişletti?

Biz bu alandaki en donanımlı ekibiz. Ne yaptığımızı ve neler yapabileceğimizi biliriz. Bu ödüller, yaptıklarızdan uluslararası alanda da emin olmamıza yardım etti. Bu ödüllerin yarattığı uluslararası kredibiliteyle sadece iç pazara ve Türkiye demokrasisine odaklanmak yerine, dış pazarlara ve başka demokrasilere de ilgi duymamız mümkün hale geldi.

Türkiye’de siyasi iletişimin durumunu yorumlar mısınız? Hangi noktadayız ve bu iletişim alanlarının profesyonelleştirilmesine neden ihtiyaç duyuyoruz?

Türkiye sadece siyasi iletişimle, strateji uzmanlığı ve kampanya yöneticiliği ile ekonomik açıdan ayakta durulacak bir demokrasi olmadığından, bu alanda uzman yetişmesi de çok zor. Bu zorluk, ister istemez bu alanda herkesin her şeyi yapabildiği bir pazar durumu yaratıyor. "Siyasi iletişimci veya siyasi stratejist kimdir?" sorusuna verilebilecek berrak bir cevap yok kimsenin kafasında. O nedenle, babadan kalma usul, yöntem ve araçların egemen olduğu tuhaf bir oyuncular tablosu yaratıyor.

Hatırlanacaktır, 2008 Obama kampanyası "sosyal medya" denen genel ilgi alanları için yaratılmış yeni tür medyanın ne muazzam bir siyasi mücadele ve kampanya imkanı sağladığını gösterdi. Veya 2012 Başkanlık seçimleri segmentasyon ve büyük veri analitiğinin siyasi mücadelenin yeni olmadan olmazı olduğunu dünyaya öğretti dünyaya. Peki Türkiye bu konularda ne durumda? Henüz bu kavramların ne olduğunu anlamaya ve siyaset erbabaına anlatmaya çalıyoruz. Mevcut siyasi elitin anlamak gibi bir çabasının olmadığını da görüyoruz.

Dolayısıyla daha gidilecek çok yol var. Profesyonel hazırlık ve yatırım yapılabilecek çok alan var.

Tüm bunlara rağmen bizim gibi az sayıdaki örneğe de haksızlık etmeyelim. Çünkü, eğer Amerika gibi siyasi iletişim alanında dünyanın en kalabalık ve en mahir oyuncularının olduğu bir piyasada düzenlenen Pollie Awards gibi gerçekten saygın bir yarışmada 6 ödül kazanarak, 2015 yılında en çok ödül alan ikinci ajans olabildiysek, bunun bir anlamı vardır her halde. Herhalde bu ödüller, bizlerin global ölçekte ne durumda olduğumuza delalet eder.

MediaCat Dergisi, Nisan 2015 sayısı, Alev Kaynak ile röportaj.


20 Mart 2015 Cuma

2015 Pollie Awards'ta 6 ödül birden kazandık.

16 Yıldız düzenlenen Pollie Ödüllerinin heykelciği bu sene yenilendi.
Amerikan Siyasi Danışmanlar Derneği (AAPC)'nin 1999 yılından beri düzenlediği Pollie Ödül töreni 19 Mart 2015 gecesi New Orleans'ta yapıldı.

Biz ÖYKÜ / Dialogue International olarak, 2014 Yerel Seçim kampanyası kapsamında CHP için yaptığımız 30'un üzerindeki filmden üç tanesi ile aylar önce bu yarışmaya katılmıştık.

Pollie Awards'un "Uluslararası"kategorisine katıldığımız ve 30 Mart 2014 kapsamında çektiğimiz "Simit", "Ayakkabı Kutusu" ve "Hayat Bayram Olsa" filmleri:

  • Uluslararası En İyi Karşı Kampanya dalında "Simit" filmi ile Altın Pollie,
  • Uluslararası En İyi Karşı Kampanya dalında "Ayakkabı Kutusufilmi ile Gümüş Pollie,
  • Uluslararası En İyi Televizyon Filmi dalında “Simit” filmiyle Bronz Pollie,
  • Uluslararası  En İyi İnternet Kullanımı dalında “Ayakkabı Kutusu” isimli filmiyle Gümüş Pollie,
  • Uluslararası  En İyi İnternet Kullanımı dalında “Hayat Bayram Olsa” isimli filmiyle Bronz Pollie,
  • Uluslararası En İyi Şov dalında ise “Hayat Bayram Olsa” isimli filmiyle Bronz Pollie Ödülü kazandık.

Bu ödüller bize bir başka başarı daha sağlamış oldu. 6 Ödül ile Uluslararası alanda 2015 Pollie Awards'un en çok ödül kazanan ajansı olduk.

Öte yandan 23 Ocak 2015 tarihinde Amerika’nın Las Vegas kentinde yapılan ve Campaigns & Elections dergisi tarafından düzenlenen Reed Awards'ta başvurduğumuz "Hayat Bayram Olsa" filmi kısa listeye kalmış ve en iyi uluslararası internet filmi dalında ikinci olmuştu.

İşte bizi, ajansımızı ve ülkemizi gururlandıran o filmler:

"Simit"-  1 Altın Pollie + 1 Bronz Pollie: 

"Ayakkabı Kutusu" - 2 ayrı Gümüş Pollie :

"Hayat Bayram Olsa" - 2 ayrı Bronz Pollie: