Necati Özkan ve Seçim Zamanı

6 Nisan 2015 Pazartesi

Seçmen ideolojiye veya programa değil, lidere oy verir.

Seçim kampanyalarının başarısını hangi faktörler belirler? 
Bir seçim kampanyasının birkaç önemli aksı var. Strateji, pozisyonlama ve tabii ki lider. Lider kadar bir seçim kampanyasının sonuçlarını belirleyecek başka hiçbir etken yoktur. Çünkü seçmen programa veya ideolojiye oy vermez. Seçmen lidere oy verir. Liderin hemen arkasından politikalar (politikaların başında da ekonomi gelir) ve parti teşkilatı gelir.
Yani adaylar? 
Evet, adaylar ve yerel parti örgütleri. Sizin kimlerden oluştuğunuz, nasıl bir profille seçmen karşısına çıktığınız önemlidir. Bu açıdan 7 Haziran Genel Seçimlerinde CHP’nin yıllardan sonra ilk kez ağırlıklı oranda ön seçimin belirlediği adaylarla seçmenin karşısına çıkmasının pozitif bir etkisi olabilir. 
Liderlik demişken, sizce Davutoğlu seçmenin zihninde lider olarak algılanıyor mu?
Davutoğlu’nun kendisinden önceki liderin profilinde bir performans sergilediğini söylemek mümkün değil. En azından şimdilik. 
Davutoğlu’nun hem söylemleriyle, hem iradesiyle Erdoğan’la kıyaslandığı zaman dezavantajları var. Bu da ister istemez seçmene yansıyor. 
Belki Davutoğlu yeni bir liderlik performansı ortaya koyabilirdi ama o performansa ilişkin her insiyatif Erdoğan tarafından tahrip ediliyor. Kendisini bağımsızlaştırmaya çalıştığı her politikada Erdoğan’ın müdahalelerini hemen görülüyor. Dört bakanın yargılanması, MİT müsteşarının aday olması, çözüm sürecindeki izleme kurulu vs. nereye bakarsanız bakın, sanki başarması istenmiyormuş gibi okumalar yapabileceğiniz müdahaleler silsilesi Davutoğolu’nun liderlik profilini yok ediyor. Dolayısıyla AKP buradan da oy kaybedecek görünüyor. 
Bir parti kaç kişiden müteşekkil olursa olsun sonuçta ön planda bir lider vardır ve o liderdir aslında bütün her şeyi taşıyan. 
Seçimi kazanan da, kaybeden de liderdir. 
Bunun bir tezahürünü de Demirtaş’ta görüyoruz…
Gayet tabii. Bugün Abdullah Öcalan içerden çıksın, HDP’nin başına geçsin... alabileceği maksimum oy yüzde 4.5’tur; 5’i bulmaz!
Ama Selahattin Demirtaş, kişisel özellikleriyle, samimiyetiyle, donanımıyla, hazır cevaplığı ve mizahi yanlarıyla başka bir noktaya taşıyor partisini. Ve HDP'yi bir etnisite partisi olmaktan çıkarıp Türkiye partisi haline getiriyor. 
Aynı şekilde yoluna devam ederse kazanmaya ve partisini büyütmeye devam edecek. 
6 Nisan 2015 - Evrensel Gazetesi'nden Serpil İlgün ile röportajdan...

Rejimin değişmesi korkusu HDP'nin barajı aşmasına yardım edebilir...



Elektrik kesintisi, Savcının öldürülmesi ve Emniyet Müdürlüğü’ne saldırı tartışmalarının bir ayağını da, “olayların seçimi nasıl etkileyeceği” sorusu oluşturuyor. Siz nasıl değerlendirirsiniz? 
Bir süredir siyasette, toplumda, ekonomide, her tarafta çok yüksek bir gerilim oluştu. Bu gerilimin sonuçlarını izliyoruz biraz. Muhtemelen iktidar ve iktidara bağlı çeşitli güçler, bu seçimlerde başlangıçta planladıkları sonuca kolay kolay erişemeyecekleri noktasına geliyorlar. Bu nedenle de bazı şeyleri tetikleyebilecek birtakım hamleler yapıyorlar. 
O halde, olayların arkasında zayıflayan, düşüşe geçen AKP olduğu analizine katılıyorsunuz?
Burada tam olarak “evet, bunu iktidar partisi bilerek ve isteyerek yapıyor” diyemeyiz. Ama sonuçlarından en fazla iktidar partisinin fayda gördüğü aşikar. 
Bu işlerde doğrudan herhangi bir kimseyi suçlamak çok mümkün değildir. Ama gerilmiş ortamı kendi lehlerine kullanabilecek şekilde tetikleme becerisine sahip bazı siyasiler ve odaklar bu işlerle birlikte algılanabiliyor. Görünen o ki bunlar sıradan ve tesadüfü olaylar değil. Bir şekilde organize ve birbirini tetikleyen bir dizi etkinlik var diye hissediyoruz. 
Muhtemelen bunların devamı da gelecek. Seçime kadar devam eder mi, devam ederse seçim sandıklarına kim sahip çıkabilir, seçim güvenliği mümkün olabilir mi, bunu kestirmek çok zor. 
Bazı durumlarda bazı siyasiler iktidarda kalabilmek için pek çok şeyi kullanabilir. Buna kaos da dahil. 
Ya da çok tehlikeli toplumsal olayları tetikleyebilecek bazı fiillerde bulunmak veya bazı sözler sarf etmek de buna dahil olabilir. Siyasi partiler seçim kampanyalarını umut üzerine kurulabileceği gibi, korku üzerine de kurulabilirler. Bunun dünyada da çokça örneği var. 
Bizde daha çok korku üzerine mi kuruluyor?
Bizde özellikle de 17-25 Aralık’tan sonra iktidar partisinin kampanya ekseni korku üzerine kuruldu. O tarihten beri bir savaş stratejisi uygulanıyor aslında. 
Gerçekte kim olduğunu bilmediğimiz "kimi karanlık güçler Türkiye’ye saldırıyorlar" ve "bu güçlerin Türkiye'ye saldırmasının temel nedeni istikrarın bozulması", "yükselen Türkiye’nin önü kesiliyor"... Argümanlar böyle!
17-25 Aralık’ta ortaya çıkan suçlamaları tartışmaya bile açmadan, “Ey vatandaş savaş altındayız, buna göre oyunu kullan” deniyor. 
Hatırlarsanız, 30 Mart Seçimlerindeki "Bayrak" filmi tümden bunu anlatır: Gizli karanlık bir el, Türk bayrağını al-aşağıya eder. Onun üzerine her yaştan, her cinsiyetten, her kökenden vatandaşlar Türkiye’nin her köşesinden koşarlar; el birliği ile bayrağı yeniden göndere çekerler. Arkasından gelen "Dombra" şarkısı, ve nihayetinde 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi yayınlanan "Fors" filmi... Bunların tamamı aynı stratejik kararın, aynı iradenin ortaya koyduğu reklam ya da siyasi iletişim ürünleridir. Doğrusu bunlar çalışmıştır da. 
Dolayısıyla seçmenlerin mobilizasyonunda en güçlü iki duygudan biri olan korku, maalesef bizde bir dönemdir bir hayli etkili bir seçim kampanyası yolu oldu. 
Bu stratejinin AKP’ye oy vermekten vazgeçen ya da kararsız kalan seçmenleri hedeflediğine ilişkin değerlendirmeler var. Katılır mısınız?
Hayır, bu yolun sadece kararsızları etkilemek için kullanıldığını düşünmek çok anlamlı değil. AKP’nin kendi seçmen tabanındaki ayrışmanın durdurulması adına da kullanılan bir yol bu. 
2011 genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi gelebileceği en yüksek noktaya gelmişti. Yüzde 49.5 gibi bir seçmen desteğine erişmişti. O tarihte AKP, güçlü liderlikten ekonomiye, seçmenlerin iknasında aşırı medya dahil her türlü aracın kullanılmasına kadar avantajlara sahipti. 
Şimdi ama yasal olarak yeni bir genel başkan ve başbakan var. İkincisi, ekonomi daha iyi değil. Üçüncüsü, özellikle dış ilişkilerde problem var ve toplumsal bir sıkışma var. Bütün bunları üst üste koyduğunuzda AKP’nin 2011’deki destek oranına erişme ihtimali gözükmüyor artık. 
Hele ki, HDP’nin barajı geçtiği koşullarda AKP’nin rejimi değiştirmek için gerekli olduğu söylenen oy oranına erişmesi nereden bakarsanız bakın mümkün gözükmüyor. Yanlı yansız bütün araştırma şirketlerinin sonuçlarını toplayın bölün, ortalama olarak AKP’nin yüzde 40-43 arasında bir oy alacağı görünüyor. 
Dolayısıyla bunları gören bir irade muhtemelen iktidarda kalabilmek için elinden gelen her şeyi yapıyor olabilir. 
Korkudan ziyade umudun yükseltilmesi daha ‘işe yarar’ değil midir? AKP neden umut yerine korku stratejisini sürdürüyor? 
AKP 2002'de iktidara geldiğinde ana mücadele alanları olarak ‘3Y’ diye kısalttığı bir hedef belirlemişti: Yoksulluklara, yolsuzluklara ve yasaklara son vermek. Üç alanda da gelinen noktanın başarısızlık olduğunu net söyleyebiliriz. Türkiye’de yoksulluk derinleşti. Yolsuzluğun tarihde görülmemiş seviyeleri ulaştığı iddia ediliyor. Keza yasaklar da 12 Eylül rejimi yasaklarının üzerine çıktı. 
Görülen o ki, geçmişte yaptıkları "umut vaad eden" kampanyalara devam etmeleri halinde bunun sınırlı bir etkisi olacağını hesapladılar ve umut veren kampanyalarla kendi tabanlardaki kaymanın durdurulamayacağını hesapladılar. 
Dolayısıyla bu seçimde, AKP’nin ikili bir stratejiyle seçmen karşısına çıkacağını öngörebiliriz: Bir taraftan derin korku ve derin savaş stratejisi... Diğer taraftan da ekonomik alanda çeşitli kesimlere dönük açıklamalar. 
Nitekim son olarak emeklilere 100 lira verileceğinin söylenmesi, bu alanda peş peşe bir sürü umut verebilecek politikanın gelebileceğini bize söylüyor. 
Değindiğiniz üzere, 7 Haziran’ın öne çıkan ilk vaadi, aynı zamanda polemiği emekliler üzerinden geldi. Kılıçdaroğlu’nun emeklilere iki ikramiye sözünü noter onaylı vermesini siyaset iletişimcisi olarak nasıl değerlendirdiniz?
Noteri bir iletişim aracı olarak kullandığınızda şunu diyorsunuz; “Benim sözlerime inanmıyorsunuz biliyorum, ama hiç olmazsa bu belgeye inanın!” Çok dramatik... 
Türkiye’de, “siyasiler iktidara gelene kadar çok şey söyler ama iktidara geldiğinde sözlerini tutmaz” gibi bir genel kanı vardır. Noter onayı, bu genel kanıya ilişkin bir çözüm olarak kodlanmış gördüğüm kadarıyla. 
Ama bu durum, Kılıçdaroğlu’nun kendi kendine yaptığı o kadar büyük bir haksızlık ki...
Neden?
Birincisi, bundan sonra Kılıçdaroğlu’nun "noter onayıyla söylemediği sözlere nasıl inanacağız?" noktasına götürüyor bizi. Vaadin kendisi yeterince güçlüyken, notere tasdik etmek çok sıkıntılı bir durum... 
İkincisi, Kılıçdaroğlu daha iktidarda hiç bulunmadı ki verdiği sözünü tutmamış siyasetçi muamelesi görsün. Bunu yapması gereken 13 yıldır iktidarda olup örneğin 3Y’ye ilişkin sözünde duramamış partinin bugünkü lideri Davutoğlu olmalıyken, Kemal Bey yapıyor. 
O anlamıyla sıkıntılı. 
6 Nisan 2015 - Evrensel Gazetesi'nden Serpil İlgün ile röportajdan...

Kampanyalar kararsız gözüken % 15-20 oranındaki seçmen için yapılır.


Partiler bugünlerde seçim bildirgelerinde son rötuşları yapıyor. Seçmenler beyannamelere ne kadar bakıyor? Seçim kampanyalarında hangisi daha etkili; beyannameler mi, vaatler mi?
Beyannameler seçmenlerin tamamı için hazırlanmaz. Beyannameler bir durum tespiti ve o tespite ilişkin çareler manzumesidir. Sizin beş yıllık yol haritanızı ortaya koyar. O yol haritası içinden 4-5 tanesini, bazen 1- 2 tanesini ön plana çıkararak bir kampanya yaparsınız.  
Türkiye’de seçim kampanyaları son iki aya sıkışıyor. Bu nedenle de sadece yüzde 15’lik, bilemediniz yüzde 20’lik bir seçmeni hedefliyor. 
Bütün demokrasilerde (bizim ülkemiz de dahil) pek çok araştırma ortaya koymuştur ki, seçmenlerin yüzde 80’i seçimden altı ay önce kararlarını veriyor. Yani kararsız ya da sandık başına gitmeyeceğini söyleyenlerin oranı yüzde 20 civarındadır.
Bu oranın arttığı söyleniyor… 
Bu konuda iki farklı sonuç ortaya koyan araştırmalar var. Bir kısmı kararsızların yüzde 10’a indiğini söylerken, bir kısmı yüzde 25’lerde olduğunu söylüyor. 
Ben yüzde 20’lik bir seçmen kitlesinin sandık başına gitmeyecek veya hala kararsız olan seçmen kümesinde olarak değerlendirilebileceğini düşünüyorum. Bu oran da az buz bir oran değil. Neredeyse bir ana muhalefet partisi oyu kadar olan bir toplam oydan bahsediyoruz. 
Seçim kampanyaları bu yüzde yirmiden pay almak adına yapılır. 
Yürütülen kampanyalar seçimlerin sonucunu ne kadar etkiliyor? 
Tümden etkilediğini kolay kolay söyleyemeyiz. Dünyanın çeşitli ülkelerinde normal bir seçim kampanyasının maksimum yüzde 4’lük bir oy kaymasına neden olduğu görülmüştür. Dolayısıyla örneğin bir partinin oyu yüzde 20 ise, bunun yüzde 24’de çıkabileceğini görebiliriz ama kampanyayla o partinin oylarını yüzde 30’lara çıkarma ihtimali yoktur. 
Çünkü insanlar partinin, parti liderinin seçimlerden çok önceki politikalarına, kararlarına, uygulamalarına ve konuşmalarına bakarlar. Ve kararlarını çok önceden verirler. O açıdan geriye kalan son kararsız seçmen bölümü için bu mücadele yapılır. 
Doğrusu, yapılmak da zorundadır çünkü bazen yüzde 2, hatta yüzde 1 farklarla bile onlarca koltuk bir partiden diğerine geçebilir. 
6 Nisan 2015 - Evrensel Gazetesi'nden Serpil İlgün ile röportajdan...

Bir araştırma şirketinin "seçimleri şu parti kazanacak" demesiyle o parti kazanmaz

Araştırma şirketleri bütün seçimlerde tartışma konusu olur ancak bu kez daha erken başladı görünüyor. ‘Araştırma şirketleri algı operasyonu mu yapıyor?’ sorusuna sizin yanıtınız nedir? Kamuoyu yoklamaları, seçmenin tercihini değiştirebilir mi? 
Araştırma şirketlerinin “bu parti kazanacak” demesiyle o parti kazanmaz, böyle bir şey vaki değildir. 
Araştırma şirketleri, (eğer o araştırma düzgün, namuslu yapılıyorsa) sadece mevcut bir zaman diliminde seçmenlerin tercihlerinin ne olabileceğine ilişkin bir çeşit fotoğraf ortaya koyar. Ama sırf araştırma şirketi böyle dedi diye seçim kazanan bir aday ya da parti dünya tarihinde yoktur. 
Sonuçların ancak şöylesi durumlarda etkisi olabilir; diyelim ki yerel seçimdesiniz ve üç önemli aday var, bunlardan biri önde gidiyor. Adayınız bir hayli gerilerde, sizin tam desteklemediğiniz ama kabul edebileceğiniz bir başka aday da desteklenirse önde giden adayı kesme ihtimali var. Bu gibi durumlarda seçmenler stratejik oy kullanır. 
Benzer bir durumu 2011 genel seçimlerinde gördük. Bir sürü araştırmada MHP’nin barajın altına, düştüğü, yüzde 8-9 oranlarına olduğu görünüyordu. Bu nedenle hem CHP’den hem de başka siyasi partilerden bazı seçmenler stratejik oy kullandılar. 
2015 seçimlerinde benzeri bir durumun tekrarlanabileceği anlaşılıyor: Seçmenlerin bir bölümü, "HDP barajı geçemezse AKP’nin rejimi değiştirebileceği, başkanlık sistemini parlamentodan geçirebilecek bir sandalye sayısına erişebileceği" riskini algılıyor. Bu nedenle hem CHP’den, hem de başka siyasi partilerden bir kısım seçmen sırf bu korku nedeniyle HDP’ye oy verebilir. 
Araştırma şirketlerinin ortaya koyduğu veriler ayrıca, parti örgütlerinin mobilizasyonunda ve motivasyonunda muazzam etkilidir. Daha çok kapının çalınmasına, daha çok partilinin sandıklara sahip çıkmasına neden olabilir ve bunlar da az önemli değildir. 
HDP için bu dediğinizin tam tersi bir etki yaratabileceği, yani barajı aşmış göstermenin rehavete yol açabileceği uyarıları da yapılıyor?
Bence bu seçimlerde HDP’nin en önemli şansı korku: "Ya HDP barajı geçemez ve alması muhtemel 50-60 sandalye AKP’ye geçerse, rejim değişirse?" Dolayısıyla bu korku nedeniyle "HDP’ye evet!" Ama ikinci korku var; o da “Ya HDP Erdoğan’la anlaştıysa veya sonradan anlaşırsa?” korkusu. İkinci korkudan da "HDP’ye hayır!" 
Bu nedenle iki hafta önce Selahattin Demirtaş çıktı ve son derece basit ve etkili bir şekilde tek bir cümleyle Erdoğan’ı başkan yapmayacaklarını söyledi. Bu yoldan devam edilmesi lazım. Aksi takdirde ikinci korku etkili olabilir. 
‘Korku’ dediniz ama HDP aynı zamanda umudu, yeni olanı temsil etmiyor mu?
Gayet tabii ama HDP barajı geçerse “Türkiye’yi çok iyi yönetirler, hayatımızı muazzam iyileştirirler” düşüncesinden, inancından veya umudundan geçmeyecek. Daha çok “Aman sistemin değişmesini, ülkenin bir kaosa sürüklenmesini engellesinler” diye özetlenebilecek bir umuttan bahsedebiliriz. 
Dolayısıyla 7 Haziran’da ‘oylar bölünmesin, tatava yapma bas geç’ propagandası yapıl(a)mayacak?
Doğru. Bu gibi kampanyaların bu seçimlerde çalışma imkanı kalmadı. Burada ironik olan şey şu; CHP ve MHP’nin iktidar olma yolu da HDP’nin barajı aşmasından geçiyor. Yani HDP’nin barajı aşamaması durumunda AKP’nin yeniden ve tek başına iktidar olacağı bütün araştırmalarda ve simülasyonlarda gözüküyor. 
Öylesine ironik bir durum ki, MHP ve CHP olarak bir rakip partiye yardım etmek durumundasınız ki iktidar ortağı alternatifi olabilesiniz.
6 Nisan 2015 - Evrensel Gazetesi'nden Serpil İlgün ile röportajdan...

3 Nisan 2015 Cuma

Başka demokrasilere ilgi duymamız artık mümkün

Pollie Awards hangi kriterler üzerinden değerlendiriyor başvuran işleri?

Pollie Awards, çok çeşitli kategorilerde binlerce çalışmanın rekabet ettiği büyük bir yarışma. Siyasi iletişim alanının Oscar’ı olarak kabul ediliyor. TV, Radyo, Basın, Outdoor, dijital, sosyal medya, database yönetimi, bağış ve seçim günü mobilizasyonu (GoTV) gibi dalların yanısıra, doğrudan postalama, telemesaj gibi çok sayıda kategorisi var. Her kategori için ayrı kuralları ve kriterleri var. 250 kişiyi bulan dev bir juriye sahip ve juri üyleri kazanan işleri online oylamayla seçiyor.

Pollie Awards’un en temel kriterleri, yaratıcılık, özgünlük ve etkinliktir diyebiliriz.

2015 Pollie Awards, bu alandaki en kalabalık katılımın olduğu, katılımın kolaylaştırıldığı, ödüllerin ise titizlikle ve cimrice verildiği bir yarışma olarak tarihe geçti. Bizim kazandığımız 6 ödül, sadece sayı olrak değil kategori olarak ta çok dikkat çekti.

Siyasi kampanyaların ödüllendirilmesi, siyaset pratiği ve iletişimi alanına ne gibi katkılar ve geri dönüşümler sağlıyor?

Yarışmalar ve iyi işlerin ödüllendirildiği her organizasyon ve insiyatif, genel olarak sonraki çalışmalara ilham teşkil eder; örnek oluşturur ve standart belirler. Pollie Awards bunlara ilave olarak demokrasilerin daha iyi promote edilmesine ilişkin yeni yolların keşfedilmesi sonucunu da doğuruyor.

Ticari iletişim kampanyalarında reklamveren, brief’ini verdiği ve ödülle taçlandırılan işleri benimser, hatta bu başarının da iletişimini yapar. Siyasi iletişimde de yaşanıyor mu benzer fenomen?

Doğrusu siyasetin iletişimi ve bizdeki bazı uygulamalar hayli problemli. Siyasetçi çoğu kez kendi ev ödevini hakkıyla yapmaz, belki de kendi rutini nedeniyle yapamaz.

Örneğin seçimlerin tarihi çoğu kez yıllar önceden bellidir. Ama partiler, aday olmayı düşünen kişiler ve hatta yeniden seçilecek konumda olan siyasetçiler fikri hazırlıkları, plan ve projelerini nedense hep son ana sıkıştırırlar. Çoğu kez de hiç bir hazırlık yapmadan seçim gününe gelinir. Bir seçim kampanyasının en önemli öznesi, enstrümanı ve gücü olan adaylar bile seçime ancak 6-8 hafta kala netleşir.

Dolayısıyla da, pek çok durumda ortada bir brief olmaz. Sizden genel duruma uygun, her derde deva bir kampanya yapmanız beklenir.

Özetle, briefin olmadığı, stratejinin çoğu durumda konuşulamadığı, adayların bile kendilerini tanıtacakları minimum zaman bulamadığı bir süreçte sizden kampanya beklenir. O nedenle de çoğu kez ortaya çıkan ürün bir ortak ürün olmaz. Parti ve ajans, aday ve ajans araştırmalardan yararlanarak, stratejiyi tartışarak, rebate analizleri yaparak, dünyadaki uygulamaları gözden geçirerek ortak bir çalışma ortaya koyamaz. Ne yaparsanız kendi başınıza yaparsınız. Neticede de, yapmış olduğunuz kampanya ile ilgili alınan bir ödül bir yana,  bizim ki gibi, alanındaki dünyanın en önemli yarışmasında 6 ödül kazanmanız bile siyasetçi için çok az şey ifade eder.

Ödüllü çalışmalardan (yayın sırasıyla “Simit”, “Ayakkabı Kutusu” ve “Hayat Bayram Olsa”) özellikle “Simit” ve “Ayakkabı Kutusu”, yayınlandıkları dönemde konuşulan yolsuzluk iddialarından alıyordu fikrini. Brief, müşteriden mi geldi yoksa Öykü Dialogue International’in proaktif bir kararıydı?

Yaptığımız kampanyanın her aşaması, her uygulama ve film tümüyle ve yanlızca, bizim kararımız ve fikrimizdi. Müşteri filmleri çekildikten sonra gördü.

“Simit” ve “Ayakkabı Kutusu” toplumsal huzursuzluklara atıf yaparken, “Hayat Bayram Olsa” çok daha pozitif (ve reaktif olmayan) bir mesaj veriyordu. Burada bir söylem değişimi hissedildi. Olumsuzdan olumluya geçen bir hitap sezildi. Burada bir strateji değişimi mi oldu? Hangi faktörler rol oynadı? 

Bir seçim kampanyasının; daha doğrusu seçmeni ikna sürecinin çeşitli safhaları vardır. Bizim kampanyamız 8 haftalık bir yayın takvimi için planlanmıştı. Bu nedenle de 30 civarında film çekmiştik. Ancak müşteri tarafında süreçlerin aksaması ve özellikle aday belirleme sürecinin beklenenden çok daha uzun zaman alması; sonuçların çok tartışma yaratması gibi pek çok nedenle son 20 güne sıkıştı. Özetle bir strateji değişiminden değil ama, bazı aşamaların atlanması durumundan bahsedebiliriz.

Geçtiğimiz yılın yoğun çalışmaları ve sonrasında kazanılan Pollie Ödülleri, siyasi iletişimdeki yetkinlik alanınızı nasıl geliştirdi/genişletti?

Biz bu alandaki en donanımlı ekibiz. Ne yaptığımızı ve neler yapabileceğimizi biliriz. Bu ödüller, yaptıklarızdan uluslararası alanda da emin olmamıza yardım etti. Bu ödüllerin yarattığı uluslararası kredibiliteyle sadece iç pazara ve Türkiye demokrasisine odaklanmak yerine, dış pazarlara ve başka demokrasilere de ilgi duymamız mümkün hale geldi.

Türkiye’de siyasi iletişimin durumunu yorumlar mısınız? Hangi noktadayız ve bu iletişim alanlarının profesyonelleştirilmesine neden ihtiyaç duyuyoruz?

Türkiye sadece siyasi iletişimle, strateji uzmanlığı ve kampanya yöneticiliği ile ekonomik açıdan ayakta durulacak bir demokrasi olmadığından, bu alanda uzman yetişmesi de çok zor. Bu zorluk, ister istemez bu alanda herkesin her şeyi yapabildiği bir pazar durumu yaratıyor. "Siyasi iletişimci veya siyasi stratejist kimdir?" sorusuna verilebilecek berrak bir cevap yok kimsenin kafasında. O nedenle, babadan kalma usul, yöntem ve araçların egemen olduğu tuhaf bir oyuncular tablosu yaratıyor.

Hatırlanacaktır, 2008 Obama kampanyası "sosyal medya" denen genel ilgi alanları için yaratılmış yeni tür medyanın ne muazzam bir siyasi mücadele ve kampanya imkanı sağladığını gösterdi. Veya 2012 Başkanlık seçimleri segmentasyon ve büyük veri analitiğinin siyasi mücadelenin yeni olmadan olmazı olduğunu dünyaya öğretti dünyaya. Peki Türkiye bu konularda ne durumda? Henüz bu kavramların ne olduğunu anlamaya ve siyaset erbabaına anlatmaya çalıyoruz. Mevcut siyasi elitin anlamak gibi bir çabasının olmadığını da görüyoruz.

Dolayısıyla daha gidilecek çok yol var. Profesyonel hazırlık ve yatırım yapılabilecek çok alan var.

Tüm bunlara rağmen bizim gibi az sayıdaki örneğe de haksızlık etmeyelim. Çünkü, eğer Amerika gibi siyasi iletişim alanında dünyanın en kalabalık ve en mahir oyuncularının olduğu bir piyasada düzenlenen Pollie Awards gibi gerçekten saygın bir yarışmada 6 ödül kazanarak, 2015 yılında en çok ödül alan ikinci ajans olabildiysek, bunun bir anlamı vardır her halde. Herhalde bu ödüller, bizlerin global ölçekte ne durumda olduğumuza delalet eder.

MediaCat Dergisi, Nisan 2015 sayısı, Alev Kaynak ile röportaj.


20 Mart 2015 Cuma

2015 Pollie Awards'ta 6 ödül birden kazandık.

16 Yıldız düzenlenen Pollie Ödüllerinin heykelciği bu sene yenilendi.
Amerikan Siyasi Danışmanlar Derneği (AAPC)'nin 1999 yılından beri düzenlediği Pollie Ödül töreni 19 Mart 2015 gecesi New Orleans'ta yapıldı.

Biz ÖYKÜ / Dialogue International olarak, 2014 Yerel Seçim kampanyası kapsamında CHP için yaptığımız 30'un üzerindeki filmden üç tanesi ile aylar önce bu yarışmaya katılmıştık.

Pollie Awards'un "Uluslararası"kategorisine katıldığımız ve 30 Mart 2014 kapsamında çektiğimiz "Simit", "Ayakkabı Kutusu" ve "Hayat Bayram Olsa" filmleri:

  • Uluslararası En İyi Karşı Kampanya dalında "Simit" filmi ile Altın Pollie,
  • Uluslararası En İyi Karşı Kampanya dalında "Ayakkabı Kutusufilmi ile Gümüş Pollie,
  • Uluslararası En İyi Televizyon Filmi dalında “Simit” filmiyle Bronz Pollie,
  • Uluslararası  En İyi İnternet Kullanımı dalında “Ayakkabı Kutusu” isimli filmiyle Gümüş Pollie,
  • Uluslararası  En İyi İnternet Kullanımı dalında “Hayat Bayram Olsa” isimli filmiyle Bronz Pollie,
  • Uluslararası En İyi Şov dalında ise “Hayat Bayram Olsa” isimli filmiyle Bronz Pollie Ödülü kazandık.

Bu ödüller bize bir başka başarı daha sağlamış oldu. 6 Ödül ile Uluslararası alanda 2015 Pollie Awards'un en çok ödül kazanan ajansı olduk.

Öte yandan 23 Ocak 2015 tarihinde Amerika’nın Las Vegas kentinde yapılan ve Campaigns & Elections dergisi tarafından düzenlenen Reed Awards'ta başvurduğumuz "Hayat Bayram Olsa" filmi kısa listeye kalmış ve en iyi uluslararası internet filmi dalında ikinci olmuştu.

İşte bizi, ajansımızı ve ülkemizi gururlandıran o filmler:

"Simit"-  1 Altın Pollie + 1 Bronz Pollie: 

"Ayakkabı Kutusu" - 2 ayrı Gümüş Pollie :

"Hayat Bayram Olsa" - 2 ayrı Bronz Pollie:






18 Mart 2015 Çarşamba

Araştırmacılar bizleri aldatıyor mu?

Araştırmacılar bizi aldatıyor mu? Gazeteler ve televizyonlar bilmeden veya araştırmacılarla birlikte taammüden hareket ederek bizlerin tercihlerini manipüle ediyor olabilirler mi?  Her seçim sabahı günah keçisi muamelesi gören araştırmacılara ve araştırmalara 7 Haziran 2015 seçimlerine doğru  giderken nasıl bakmalıyız?
Kamuoyu araştırmaları ve demokrasi
Kamuoyu araştırmaları hemen her demokraside düzenli olarak yapılıyor ve medya tarafından haber konusu ediliyor. Sadece seçimlerle ilgili değil; çeşitli sosyal ve siyasal konularda da kamuoyunun ne düşündüğünü anlamak siyasiler dahil pek çok kişi için önemli. Çünkü araştırmalar, bir toplumun aynada kendine bakması gibidir. Bu yüzden kamuoyunun ne düşündüğü her ülkede medyanın ilgi konusu olur.
Seçimlerden önce yapılıp yayınlanan araştırma sonuçları sadece gündem yaratmaz, olumlu-olumsuz muhtelif tartışmaları da tetikler. O kadar ki, bazı Batı ülkelerinde seçim gününe yaklaşılırken araştırma sonuçlarının yayını yasayla engellenmektedir.
Oysa ki, kamuoyu araştırmaları günümüzde demokrasilerin ve özgürlüklerin olmadan olmazlarından sayılır. Çünkü ancak bu araştırmaların yardımıyla seçim kampanyalarında kimin neden daha fazla oy aldığını veya kimin neden düşüşe geçtiğini anlamamız mümkündür. Araştırmaların yardımı olmadan farklı yaşam tarzlarından, farklı kökenlerden, farklı gelir ve cinsiyet gruplarından ve farklı inanışlardan seçmen kümelerinin tercih ve motivasyonlarını anlamamız imkansızdır.

10 Ağustos ve Türkiye’de araştırmaya sarsılan güven

10 Ağustos 2014’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi yayınlanan ve Erdoğan’ın %55 ve daha fazla oyla ilk turda seçimi kazanacağını açıklayan anketleri yayınlayan araştırma şirketleri, ülkemizde zaten yaygın olan bir inancı iyice su yüzüne çıkarmıştı:  “Araştırma şirketleri parayı verenin sesi gibi davranıyor. Medyayı da kullanarak düşüncelerimizi etkiliyorlar. Oy verme davranışlarımızı tehlikeli şekilde manipüle ediyorlar.” 

Seçimlerden hemen sonra Türkiye Araştırmacılar Derneği (TÜAD) harekete geçmiş; kamuoyu yoklaması yapan ve yayınlayan şirketleri araştırmalarını denetlemek üzere bilgi vermeye davet etmişti. İlginçtir, derneğin talebine sadece, Erdoğan’ın seçimleri %57 ile kazanacağını açıkladığı için en çok eleştirilen şirket olan KONDA cevap vermiş ve şirket hem sistemini hem de anketlerini TÜAD denetçilerine açmıştı. Diğer şirketlerin büyük bölümü derneğe cevap vemeye bile gerek duymamış, iki tanesi ise derneğin talebine olumsuz cevap vermişti.

O tarihten sonra dernek sadece KONDA’yı denetlemiş, bu denetleme ile ilgili bir rapor yayınlamıştı. KONDA’nın çalışması ile ilgili dernek denetçilerinin raporu, TÜAD web sitesinde hala mevcut; ilgilenenler oradan okuyabilir.

Seçmen önde giden partiyi /adayı desteklemeye meyilli midir?

Çeşitli demokrasilerde seçimleri yıllardır izleyen, Türkiye’de ise 1983 beri hemen her seçimde -şu ya da bu ölçekte- kampanya yöneten bir stratejist olarak sürekli duyduğum bir argüman var: “Seçmen, kazananın yanında olmaktan hoşlanır; kazanacağını düşündüğü adaya oy verir” Kampanya yöneticileri ve siyasiler bu inançla kendilerini destekleyen araştırma sonuçlarını medya ile paylaşmaya bayılırlar.

Adayı veya partiyi önde gösteren bir kamuoyu araştırması medyada çıktığı zaman, kampanya karargahlarında zafer naraları atılır. Pek çok kez, adayı ve partiyi destekleyen muteber olmayan araştırmaların bile medyada yayınlanması için ne tür çabalar harcandığına da şahitliğim vardır.

Bugünün aşırı kutuplaşmış siyasi - toplumsal yapısında; bağımsız ve ahlaklı davranabilen bir medyanın bile neredeyse kalmadığı düşünüldüğünde araştırmaların ve araştırmacıların tamamının tertemiz olduklarını söylemek de pek mümkün değildir. Çünkü manipülatif anketlere, telefonla ya da sadece online yapıldığı halde böyle değilmiş gibi gösterilen anketlere, anket görüntüsü altında veri tabanı ve bağış toplama gibi örneklere de sık sık rastlanmaktadır.

Manipülatif anket, son yıllarda ülkemizde giderek daha sık görülür hale geldi. Manipülatif anketlerde kasten yanlı soru formları veya hedeflenen sonuca uygun örneklemler seçilebilmektedir. Dahası, belirli bir adayı / partiyi destekleyen sahte ya da masa başı araştırmalar da yapılabilmektedir.

Peki bu çabalar sonuç verir mi? Gerçekten de araştırmalar seçmen kararını bu denli etkileyebilir mi? ESOMAR kurallarına uymayan, muteber olamayan “Araştırmacıların” kendilerine ödeme yapan siyasilerin seçim kazanması için yaptığı etik dışı manipülasyonlar gerçekten demokrasiyi etkileyebiliyor mu? Medya bilmeden veya taammüden bu manüpülasyonun bir parçası veya asli unsuru mu oluyor?

“Bando vagonu etkisi” mümkün mü?

Sorulara cevap vermeden önce, siyasi iletişimde önemli bir kavram olan “bando vagonu etkisi” kavramından bahsetmek istiyorum.

Gazetelerin ancak birkaç günde ülkenin bir ucuna gidebildiği, radyo, sinema, TV, internet ve mobil gibi mecraların henüz keşfedilmediği 1800’lü yıllarda, Amerikan Başkanlık Seçimleri için adaylar ülkeyi bir baştan diğerine trenle gezerek propaganda yaparlarmış. Ülke çok büyük ve miting yapılacak yerleşim birimi de epeyce olduğu için, pek çok yerde mitinglerini ancak tren istasyonlarında yapabilirlermiş. Zamanla farkedilmiş ki, mitinglere istenen oranda katılım sağlanamıyor ve sadece partililer toplanıyor. Sorunu çözmek ve partili partisiz herkesin dikkatini çekmek için, yaratıcı bir kampanya yöneticisi tren katarına bir bando vagonu eklettirmiş. Yerleşim birimlerine yaklaşırken trenin hızı düşürülürmüş. Bando ağır ağır kasabanın içinde ilerleyen tren katarında yüksek sesle müzik icra etmeye başlayınca ahali meraktan istasyona akın edermiş. Aday da fırsat bu fırsat, toplanan ahaliye propaganda yapmaya başlarmış.

İşte o tarihten beri, seçmen karar ve motivasyonunun yaygın ve güçlü sosyal faktörlerden  kolayca etkilenebilmesine, seçmenlerin yalnızca daha fazla insan tarafından kabul edildiği için kimi düşünce ve davranışları benimsemesine “bando vagonu etkisi” denir. Ve başta siyasiler olmak üzere pek çok kişi, araştırma sonucu yayınlamanın seçmen kararını ve motivasyonunu  yönlendiren en önemli etki olduğuna inanır.

Oysa ben dahil pek çok stratejist, bunun tam tersi yönde etkileri de olduğunu  biliriz: Çünkü, araştırmalarda önde olduğu açıklanan adayın/partinin yandaşları kendilerinden aşırı emin hale gelir ve yarışta gevşeme eğilimi gösterebilirler. Yarışta geride olduğu düşünülen adayın / partinin seçmenleri ve gönüllüleri ise daha sıkı çalışmak için motive olabilirler.

Belki de bunun en öğretici örneklerinden biri 1994 Yerel Seçimlerinde Istanbul’da yaşandı. Üç önemli ve meşhur adayla yarışan Refah Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı adayı konumundaki pek de tanınmayan Recep Tayyip Erdoğan ve destekçileri yarışı asla terk etmedi.  Tersine, hem sandıklara muazzam şekilde seçmen taşıyacak motivasyon kampanyaları yaptılar, hem de oyların sayımının sona erdiği ana kadar sandıklardan ayrılmadılar. Sonuçta hiçbir araştırmada şans tanınmayan bir isim olarak Erdoğan o gün kendi kaderinin sahibi oldu.

Anketler önemlidir ama kimseye seçim kazandırmaz.

Seçimlerden önce seçmen davranışları ve kararlarıyla ilgili anket yaptırmanın uygulamadaki asıl amacı, seçimi kazanmanıza yardımcı olacak bilgilere ulaşmaktır. Eğer bir anket bunu yapmayacaksa paranızı başka bir yere harcamanız daha akıllıca olur. Akıllı bir lider veya aday için bir kamuoyu anketinde belki de en az önem taşıyan bilgi herhangi bir anda kimin önde olduğu bilgisidir.

Ayrıca anketler hatasız değildirler. Özellikle de ön seçimler sonuçlanmadan, adaylar belli olmadan veya kampanyalar fiili olarak başlamadan önce yapılmışlarsa. Üstelik seçmen tercihi mekanik değildir. Son dakikada bile değişebilir. Ve diğer seçmenlerin tercihini öğrendiğinde kendi kararını değiştirebilecek seçmen oranı çoğu kez ihmal edilebilecek düzeydedir.

Doğru olan, yeterince anket görmeden kampanyaya başlamamaktır. Ama onlarca anket yapılsa bile, tümden anketlere bağlı kalan bir kampanya yapmak (seçmen davranışlarının tarihini  ve zamanın ruhunu tam olarak hesaba katamayacağı için) hatalı olabilir. Bu hatanın faturası ise zannedildiğinden daha yüksek olabilir.

Güvenilir bir kamuoyu araştırması / seçim anketi nasıl olmalıdır?

Her ne kadar peşinen belirli bir araştırmaya yüzde yüz güvenmek mümkün olmasa da, bazı araştırmalar diğerlerinden daha muteber kabul edilir. İşte bir araştırmanın en azından daha güvenilir kabul edilmesi için gereken asgari koşullar:
·     Örneklem sayısı güvenilir sonuç üretmek için ön koşul değildir. Güvenilir bir anketin ön koşulu temsiliyettir. Temsiliyet, istatistiki olarak yanlı davranmadan seçmenlerin her kesimini toplumdaki gerçek oranları kadar araştırmada dikkate almak demektir. Dolayısıyla güvenilir anket, soru sorulan insanların sayısından ziyade örneklemin temsili doğruluğuna bağlıdır. Sektördeki ve dünyadaki uygulamalar göstermiştir ki, doğru temsiliyetle seçilmiş 3.000 kişilik bir denek grubu ABD gibi 320 milyonluk bir ülke için bile yeterlidir.
·     Bir araştırmaya güvenebilmek veya en azından o araştırmanın ortaya koyduğu sonuçları tartışabilmek için belirli detayların bilinmesi şarttır. Araştırmacı şirketin adı, örneklem sayısı ve oranları, coğrafi alan, anketin yapıldığı zaman aralığı, kullanılan araştırma yöntemi ve sorular açıklanmışsa o araştırmayı en azında tartışılır kabul edebiliriz. Benzer şekilde kararsızların ve oy kullanmayı düşünmediğini beyan edenlerin de açıklanıyor olması güvenilirlik için ön koşuludur.
·     Bir diğer koşul, araştırmayı kimin sipariş ettiğinin ve bütçesinin hangi kaynaklar tarafından ödendiğinin bilinmesidir.
·     Nihai ön koşul, araştırmayı yapan kuruluşun itibarıdır. TÜAD ve ESOMAR üyesi araştırma şirketleri, en azından belirli kodları ve standartları kabul ediyor olmaları nedeniyle daha fazla güvenilir kabul edilebilirler.

Radikal, 18 Mart 2015