Necati Özkan ve Seçim Zamanı

30 Kasım 2014 Pazar

Markada gözü olmayan milletlerin, global rekabette izi olmaz.

Yeni yaratıcı sınıflar yoksa, yeni kalkınma hamlesi de yok!
Görünen o ki, Türkiye ekonomisi global rekabette öne çıkacak değer üretmekte hayli zorlanıyor. İhracatı artırmak için çeşitli teşvikler ve yöntemler deniyoruz. Ama yine de ithalatımızla ihracatımız arasında yılda 50 milyar doları aşan büyük açık veriyoruz. Açığı kapatmada yurtdışı taahhüt hizmetleri ve turizm gelirleri gibi kalemlerden elde ettiğimiz gelirler bile yetmiyor. Habire yeni borç alarak yolumuza devam ediyoruz.

Gemi karaya oturana kadar sıkıntı yok. Yolumuza bir miktar daha devam edebiliriz. Ama bu durum ne kadar sürdürülebilir? Bir ülke yılda 50 milyar dolar ve üstü cari açık vererek ne kadar global alanda rekabet edebilir? Dahası yeni bir ekonomik krize girdiğimizde, işimiz bu kez 2002 kadar kolay olabilir mi? Çünkü ulusal borcumuz artık çevrilebilir olmayı çoktan aşmış olacak.

Peki ne yapmalı? Çözüm nerede?

Çözüm yeni yaratıcı sınıflarda. Çözüm araştırma ve geliştirmede. Çözüm tasarımda. Ve çözüm inovasyonda.

Gerek Türkiye ekonomisinin, gerekse bu ülkedeki büyük sermayenin bir türlü beceremediği en önemli alan inovasyon alanıdır. 90 yıl boyunca sermaye biriktirmeyi başarmış büyük sermaye, yıllarca yurt içi pazarla yetindi ve dış pazarlara doğru dürüst yatırım yapmadı. Çünkü dış rekabet o kadar kolay değil. Sadece sermaye derinliği yetmez, vizyon da gerektirir.

Düşünün, yasal yollardan servet edinmeyen siyasiler ve kimliğini açıklamak istemeyenler bir yana, bu ülkede bilinen en az 44 dolar milyarderimiz var. Ama tek bir global markamız yok!

Çünkü hem bu ekonomik aktörler, hem de ülke ekonomisinin kaptanlığını yürüten siyasiler günü kurtarmakla meşguldürler. Varlıklarını gayrımenküle ve güvenli dış ülke bankalarına bağlarlar. Zahmetli işlerle, uzun süreli projeksiyonlarla uğraşmak istemezler.

Nespresso’nun hikayesi

Bundan bir kaç hafta önce İsviçre’nin St. Gallen kentinde yaptığımız bir network toplantısında İsviçre’li bir markanın; Nespresso’nun hikayesini dinlediğimde, Türk sermayesinin vizyonsuzluğunu bir kez daha hatırladım.

Çünkü bildiğiniz gibi İsviçre bir kahve ülkesi değil. İsviçre ne kahve üretir, ne de İsviçrelilerin bir kahve gustosu vardır. Kahve deyince dünyada akla ilk gelen ülkelerden biri Türkiye’dir. Ama bizim global bir kahve markası yaratmak gibi bir hikayemiz yok.

Hikaye şöyle: 1980’lerin ikinci yarısında Nestle’de çalışan bir yönetici İtalya’ya yaptığı bir aile seyahatinde, İtalyanların espresso kahveye düşkünlüğüne tanık olur. Bu tanıklık yeni bir markanın doğuşuna ilham olur. Tatilini bitirip ülkesine ve işine döndüğünde, aklındaki fikri yönetime fikrini açar. Amaç, İtalyan espressosunun içim zevkini, kabul edilebilir bir fiyatla insanlara sunacak bir marka yaratmaktır. Nestle’nin N’si Esprosso’nun başına eklenir ve markanın adına karar verilir. Nespresso!

Hedef dünya pazarlarıdır. Bunun için 5 yıl boyunca araştırma ve geliştirme süreci yaşanır.

1990-1995 arasında çeşitli ürün ve pazarlama denemeleri yapılır. Yaşanan hayal kırıklıkları ve yanılmalardan etkilenmeden yola devam edilir. İkinci aşama markanın temelini atma aşamasıdır. 2000’lere kadar bu süreç devam eder. 2000-2006 arası global ikonik bir marka yaratma aşaması olarak değerlendirilir. 2006-2012 arası “global kahve kültürünü şekillendirme” aşaması olarak kullanılır. 2012 sonrası global marka olarak hemen her ileri pazarda tutundurma aşamasına geçilir. Sonuç, grafikte görüldüğü gibi tam bir başarı hikayesidir.



Nespresso, global marka başarısının ardındaki esasları söyle tanımlıyor:

  • Yolun sonuna yetecek kadar nefesin olsun.
  • “NEDEN” diye sorarak işe başla, amacın net olsun.
  • İstikrarla reklam yap. Hiç bir dönem ara verme.
  • Her aşamada her şeyi bire bir yap.
  • Müşterinle ve dağıtım kanallarınla saygı-güven-sevgi-sadakat zinciri kur.
  • Müşterilerini dinle ve anla.
  • Yerelleş.
  • Yaptığın her işte mükemmele ulaşmaya çalış.
  • Teşekkür et.


Nespresso’dan dersler

Nespresso’nun bu muazzam hikayesinden, Türkiye’nin ekonomi yönetimine ve büyük sermayesine hangi dersler çıkıyor? 

Bir ülkenin ekonomisinin global rekabeti için kalıcı çözüm, kitlesel üretimde değildir. Fasonculukta değildir. Taklitçilikte değildir. En ucuza mal etmek ve en ucuza satmakta değildir. “Herşey dahil” kafasında hiç değildir. Asıl çözüm, ekonominin her alanında global markalara sahip olmaktadır.

Türkiye’nin birincil önceliği yaratıcı sınıfları ve yaratıcı girişimleri desteklemek olmalıdır. Ülke ekonomisine yöneten siyasi irade, asıl teşviki global marka yaratmakla ilgili çabalara vermelidir. Büyük sermaye temsilcileri kısa vadeli satış ve yatırımlara değil, uzun vadeli marka yaratma çabalarına odaklanmalıdır.

Ülke siyaseti, aynen İkinci Dünya Savaşı’nda çıkan Japonya örneğinde olduğu gibi, stratejik sektörleri ve stratejik grupları seçilmeli ve global marka yaratmakla görevlendirmelidir. Turizmden kahveye, tekstilden yazılıma, gıdadan otomotive…

Başka türlü her hangi bir makro yöneliş, 2100 yılında bile bizi dünyanın ilk 10 ekonomisinden biri yapamaz.

Radikal köşe yazısı, 8 Eylül 2014

16 Eylül 2014 Salı

En büyük 10 ekonomiden biri olabilecek miyiz?

Neden on yıllardır yerimizde sayıp duruyoruz? Onca tantanayla, onca propagandayla geride bıraktığımız son 12 yılda, neden Türkiye’nin dünya ülkeleri sıralamasındaki yeri değişmedi? Yıllarca eleştirdiğimiz koalisyonlu yıllarda (1970’ler) Türkiye ekonomisi dünyadaki sıralaması 16 iken, bugün neden 17? Uluslararası yarışta özlediğimiz yere neden bir türlü ulaşamıyoruz? 2023 yılında dünyanın en büyük 10  ekonomisinden biri olabilmemiz nasıl mümkün olabilecek?

Türkiye ekonomisinin bugünkü toplam büyüklüğü yaklaşık olarak 800 milyar dolardır. Dünyadaki ilk 10 ekonominin arasına girebilmek için ise bu büyüklüğün en az 2 trilyon doların üzerine çıkması gerekiyor. Yani dokuz yılda 2.5 kat büyümemiz lazım ki, ilk 10 ekonomiden biri olalım.

Bir başka deyişle, 2023 hedeflerine ulaşabilmemiz için önümüzdeki 9 yılda  sırasıyla Endonezya, Güney Kore, Meksika, İspanya, Avustralya, Hindistan ve Kanada ekonomilerini geçmemiz gerekecek. Üstelik anılan ülkeler önümüzdeki 9 yıl boyunca yerlerinde saymayacaklarına göre, demek ki 2,5 kattan daha da fazla büyümek gerekecek…

Peki bu mümkün mü? Bu büyümeyi nasıl yapacağız? Hangi araç ve yöntemler olursa bu hedeflere yaklaşabiliriz?

Herşeyden önce bir konuda hemfikir olalım: Bir ülke fındık fıstık satarak dünyanın en büyük 10 ekonomisinden  biri olamaz. Hesap vermeye yanaşmayan siyasi ekiplerin yönettiği, masrafı her geçen gün artan dünyanın en pahalı devlet aygıtlarından biriyle… Plansız, hesapsız kamu harcamalarıyla… Fasoncu kafa ile üretim ve ihracaat yapan bir sanayi ile… Adil rekabeti değil kayırmayı teşvik eden  bir siyasi iradeyle… Tasarım değil taklit, inovasyon değil kopyacılıkla… gelinebilecek yer bu kadardır.

Hele ki, son 12 yıllık döneminin özendirdiği gibi sanayiden vazgeçip ağırlıklı olarak ranta ve inşaatta büyümeye dayalı bir ekonomik gidişatla!

Böyle bir gidişatla işler bir müddet yolunda gidebilir. Emlak patlamasıyla birkaç yıl iyileşen ekonomik göstergeler her tarafta iyimser hava yaratabilir. Cebine bir miktar para giren seçmenler size seçim üstüne seçim de kazandırabilir. Ama rekabetçi bir ekonomi ve global anlamda sürdürülebilir büyüme sağlanamaz. Eğitim öğretim İmam Hatipleştirilerek asla sağlanamaz.

Ülkeyi yöneten lider kim olursa olsun, iktidardaki parti ve yönetim şekli ne olursa olsun 9 yılda bu büyümenin gerçekleştirilebilmesi nereden baksanız imkansız gözüküyor. Çünkü  90 yılda ancak 800 milyar dolar seviyesine ulaşabilmiş bir ekonominin 2 trilyon doların üzerine çıkabilmesi için, yeni teknolojiler, yeni icadlar, yeni üretim tarzları yetmez. Aynı zamanda nitelikli iş gücüne, yeni yaratıcı sınıflara ve yeni pazarlara da ihtiyaç vardır.

Özetle 2023’te dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olma hayali bugün için sadece bir hayaldir. İster adına “Yeni Türkiye” deyin, isterse “Yeni Osmanlı”.

Belki 2023 değil ama daha sonra, örneğin 2050’de bu hayale yaklaşmak mümkün olabilir. Ama onun için de Türkiye ekonomisinin sadece iyi yönetilmeye değil, radikal olarak altyapı değişimine de ihtiyacı vardır. Ayrıca nitelikli ve yaratıcı işgücünü teşvik ederek, özgürlükleri ve hayat tarzları ile ilgili sosyal toleransı alabildiğine yükselterek, demokratik bir toplumsal sözleşmeyi imzalayarak, ve hukuku bağımsız ve üstün kılarak Türkiye ekonomisi bu hayale yaklaşabilir. 

8 Eylül 2014, Radikal YeniAkıl köşe yazısı: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/en_buyuk_10_ekonomiden_biri_olabilecek_miyiz-1211483

10 Ağustos Nasıl Okunmalı - 4



“GECEKONDU BAŞKANLIK" REJİMİNE DOĞRU

 “ 10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. . . . geçtiğimiz 10 yıl içinde . . . özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı.  . . . diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak . . . inşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak.”

AKP İstanbul il başkanı Aziz Babuşçu bu Nisan 2013’te bu lafları sarf ettiğinde, ne Gezi olayları olmuştu, ne de 17 ve 25 Aralık soruşturmalarının yapılabileceği düşünülebilirdi.

Babuşçu’nun sözünü ettiği “yeni inşa dönemi” aslında Türkiye’yi, Erdoğan’ın siyasi arzularına göre şekillendirmekten ibaret “Yeni Türkiye” projesiydi ama henüz kimse bunun farkında değildi. Ardından kimsenin beklemediği ve öngörmediği Gezi Olayları patlak verdi. Gezi’nin şoku atlatılamadan bu kez 17 ve 25 Aralık olayları cereyan etti.

30 MART VE 10 AĞUSTOS KAMPANYALARININ ARKA PLANI

AKP’nin devasa kaynaklara sahip olan propaganda makinası 10 yılı aşkın bir süredir zaten kutuplaştırıcı bir dil kullanmayı tercih ediyordu. Bu dil geçen yıl tam bir savaş diline çevrildi. Çünkü kendi kendine bir efsane yaratan, her şeye hazır ve muktedir olduğu algısını sürekli pompalayan AKP kampanya makinası, demokratik ve sivil bir refleks olan Gezi Olaylarını anlayamadı. Gezi’deki özgürlük, çeşitlilik ve gözü karalıktan korktu. Anlayamadığı ve korktuğu için de ülkede “örtülü bir savaş hali” varmış algısı yaratmaya odaklandı.

17 ve 25 Aralık soruşturmaları ise AKP yönetimi ve propaganda makinası için bir başka öngörülemez ve hesaplanamaz şok durumuydu. Kimsenin tahmin edemeyeceği ölçek ve derinlikteki yolsuzluklar fotoğrafı belirince, AKP propaganda makinası için tek seçenek kalıyordu: Ortaya çıkan kirli fotoğrafı tartışmaya bile açtırmamak! Ve tüm cephelerde sonuna kadar savaşmak!

BİR MOTİVASYON ARACI OLARAK “KORKU”

Böylelikle savaş başlatıldı. 

Düşmanlar kimlerdi: “Eski Türkiye” olarak tanımlanan tüm demokratik çevreler. CHP, MHP, BDP... Rejimin tüm müesses kurumları; güçler ayrılığı prensibi, parlamenter demokratik sistem, yargı, emniyet... Gezi ve Gezi ile ilişkili olduğu düşünülen tüm çevreler... Gençler, iş dünyası, gazeteciler, medya kuruluşları... Yabancı ülkeler... İsrail, ABD, AB, Suriye, Irak, İran, Merkel, Esad, Sisi, Maliki... Dış basın; Amerikan TV ve gazeteleri, Alman basını... Ve tabi ki yeni ve en tehlikeli düşman olarak “Paralel yapı” ve onun ülke içindeki ekonomik ve kültürel uzantıları...

Savaşın seçmene anlatılacak ana fikri şöyle tanımlandı: “İçerdeki ve dışardaki açık ve gizli bu düşmanlar, ülkemizin muazzam yükselişini durdurmak istiyorlar. Yeni Osmanlı hayalimizi yıkmak istiyorlar. Halkın iktidarını sivil darbe dahil çeşitli fitne ve yöntemlerle alaşağı etmek istiyorlar. Eğer bu düşmanlar başarılı olursa, senin için bir gelecek kalmaz!”

Peki ama her cephede girilen bu savaş nasıl kazanılacaktı? Tabi ki bir savaş kabinesiyle. Tabi ki savaş iletişimiyle. Ve tabi ki propaganda makinasının en asli elemanları olan medyanın yardımıyla. Artık liberaller ile iş tutma imkanı kalmadığından en militan, en savaşçı ve en fütursuz elemanlara medyada payeler dağıtıldı.

Bu bağlamda, Gezi’den sonra işten atılan, istifa ettirilen gazetecilerin kimler olduğu kadar hangi medya kuruluşlarının neden ve ne şekilde el değiştirdiği, hangi gazete ve TV’lerin başına kimlerin getirildiği çok önemlidir. Bu detaylar bir başka yazının konusu olabileceği için şimdilik sadece değiniyoruz.

ÖNEMLİ BİR “YENİDEN KONUMLAMA” BAŞARISI

Erdoğan için yıllarca itinayla inşa edilen “demokrat, özgürlükçü ve ilerlemeci dünya lideri” algısı, Gezi ve 17 Aralık sonrası çökmüştü. Ortaya her türlü anomali sergilemeye hazır otoriter, kutuplaştırıcı ve intikamcı bir siyasi figür algısı belirmişti. İşte bu ortamda Erdoğan’ın algısının restorasyonu için bir yeniden pozisyonlama yapıldı. Erdoğan’ın ortaya çıkan olumsuz algısı “Sağlam İrade” imajı ile yeniden paketlendi.

Ardından Erdoğan, kendisine ve ülkeye yönelik komplolara, darbe teşebbüslerine, iç ve dış güçlere karşı savaşan bir büyük kahraman olarak konumlandırıldı. Bu konumun ikna ediciliği için, “Sivil darbe” gibi akla ziyan kavramlar, “Eski Türkiye” gibi algılar ve “Paralel Yapı” yeni düşmanlar üretildi.

Mesele bu yeniden konumlamanın ve kavramların satıp satmayacağıydı. Gerek 30 Mart Yerel Seçim kampanyası ve gerekse 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı kampanyasının özü bu konumlamayı pazarlamaktan ibaret oldu.

Dünyadaki seçimler tarihini ve demokratik mücadelelerin arka planını bilenler farkındadır; anormal durumlarda anormal toplumsal psikolojiler ortaya çıkar. Yarına ilişkin endişe, iç veya dış tehdit, neslin, soyun, ülkenin geleceğine ait korkular, seçmenler için “umuttan” bile daha güçlü motivasyon araçlarıdır.


SAVAŞ İLETİŞİMİ

Peki Türkiye’de savaş var mı? Ne zamandan beri bu ülke bir Darülharp diyarı olarak olarak görülüyor? Ne tür bir savaştan bahsediyoruz?

Çok şükür bir savaşın içinde değiliz. Ama ortada gerçek bir savaş yoksa, büyük bir kahraman olabilmek te kolay değildir. Bunun için savaş hali algısını yaratacak propagandayı üretmek zorundasınız. AKP’nin ve Erdoğan’ın 30 Mart ve 10 Ağustos kampanyaları bu ana eksen doğrultusunda hazırlandı ve uygulandı. 

Dombra Şarkısı,  gizli ve karanlık bir elin indirdiği bayrağı halkın göndere yeniden çektiği “Bayrak” filmi ve “Fors” filmi, bu ana eksen doğrultusunda hazırlandı. Bununla birlikte, her iki seçimde de umut duygularını harekete geçirecek projeler de kullanıldı. Ama önceki seçim kampanyalarıyla kıyaslandığında projelerde bir yenilik bulmak mümkün değildi.


10 AĞUSTOS’UN EN KAPSAMLI KAMPANYASI

Tüm anlattıklarımıza ilave olarak, Erdoğan’ın 10 Ağustos kampanyası rakipleriyle kıyaslandığında en etkili kampanyaydı. 12 yıldır kendisine hizmet eden Erol Olçok, bu seçimde de etkisini gösterdi. Kampanya logosundan seçim bildirgesine kadar lansmandaki gücüyle devam etti. TV, basın, outdoor ve dijital mecralar Erdoğan kampanyası tarafından domine edildi. Rakiplere nazaran daha fazla miting yapıldı, seçmene dokunuldu.

Her ne kadar kampanyanın detaylarında profesyonel açısından eleştirilecek pek çok nokta olsa da, medya kullanımı o denli yaygındı ki, bu tür problemler önemsiz kaldı. Erdoğan ve ekibi, seçmenin korkularını ve umutlarını harekete geçirerek bir büyük mücadeleyi kazandılar. Erdoğan halk oyuyla seçilmiş 12. Cumhurbaşkanı oldu.

Bununla birlikte 10 Ağustos’ta elde edilebilen % 51, 7’lik seçmen desteği, Erdoğan ve ekibin için ancak buruk bir sevinç oldu.


Erdoğan’ın kampanyasını siyasi iletişimci gözünden anlatan bu yazımızla, Cumhurbaşkanlığı süreci ile ilgili analizlerimizi sonlandırmış oluyoruz. Yeni ve başka konulardaki yazılarda görüşebilmek dileğiyle.

10 Ağustos Nasıl Okunmalı - 3


Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak!

Seçim kampanyanızın başarıya ulaşabilmesi için işin başında kendi tabanınızı korumanız şarttır. Eğer lehinize güçlü bir destekçi tabanı varsa önce onları elinizde tuttuğunuzdan emin olup, ondan sonra başka oyların peşine düşmelisiniz. Çünkü sizi desteklemeye en yakın seçmen kitleleri arasında oy oranınızı arttırmak, rakip çevrelerden aynı oranda oy elde etmekten çok daha kolaydır. Eğer sizi destekleyen seçmen tabanını çantada keklik sayarsanız felaket kaçınılmaz olur.

10 Ağustos’a giden süreçte Ekmeleddin İhsanoğlu cephesinde yaşanan durum özetle budur.

Ülkenin geleceği adına üstlenilen büyük risk

Cumhurbaşkanlığı yarışı başladığında hiç kimse muhalefet kanadında bir uzlaşmanın başarılabileceğine inanmıyordu. Ama CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu çeşitli parti ve STK’larla yaptığı onlarca görüşmenin ardından çok büyük bir risk üstlenerek Ekmeleddin İhsanoğlu’nu MHP lideri Devlet Bahçeli’ye önerdi. Pek çok konuda birbirinin anti tezi konumundaki bu iki köklü partinin bir araya gelerek İhsanoğlu ismi etrafında birleştiklerini ilan etmeleri, ülke tarihinde benzeri görülmemiş bir uzlaşmayı da beraberinde getirdi. (CHP’nin İhsanoğlu’nu neden aday gösterdiği ile ilgili yazımız için lütfen 11 Temmuz tarihli yazımıza bakınız.)

Milliyetçi, muhafazakar, sağcı, dinci, sosyal demokrat, sosyalist kimlikli partilere ve hatta henüz kurulan Kadın Partisi’ne  kadar siyasi yelpazenin hemen her rengini temsil eden 14 siyasi parti bir çeşit “Demokrasi İttifakı” kurdular ve İhsanoğlu’nu desteklediklerini ardı ardına açıkladılar.

Bu partileri bir araya getiren ana neden İhsanoğlu’nun güçlü kişiliği, seçmen nezdindeki bilinirliği, liderlik gücü veya karizması değildi. Ülkenin ve demokrasinin geleceği hakkında kendi tabanlarının hissettiği yaygın endişelerdi. İhsanoğlu etkili ve ikna edici bir kampanya süreci ile yarışı kazanabilirse, Cumhurbaşkanlığı da ülke çapındaki tehlikeli kutuplaşmayı bertaraf edecek bir denge makamı haline gelebilirdi.

Tabandaki bölünmenin ciddiyeti algılanmadı

İhsanoğlu’nun adı ilk açıklandığında, kendisini destekleyen partilerin tabanlarında çok ciddi bölünmeler olabileceği anlaşıldı. Özellikle CHP seçmenlerinin İhsanoğlu ismine duyduğu alerji için önlem alınması gerekirdi. MHP tabanının bir kısmının ise İhsanoğlu’nu yeterince milli bulmadığı anlaşılıyordu. İhsanoğlu’nu öneren iki partinin ikisinde birden çatlak vardı.

Özetle, tatsız bir başlangıç yapılmıştı. İhsanoğlu kampanyasının profesyonel tarafının bu tatsızlıkları giderecek şekilde planlanması gerekirdi. Ama olmadı. Evdeki hesap çarşıya uymadı. ( Grafik-1 )


Heba edilen tarihi fırsat

Bir seçim kampanyasında başarı elde etmenin temel şartı konumlandırma, strateji ve ana mesajda hata yapmamaktır. İhsanoğlu’nun kampanyası bu açılardan önemli sorunlar barındırıyordu ve bu durum ilk günden itibaren kampanyayı etkisizleştirdi.

Adaya dair net ve siyasi açıdan anlamlı, etkili bir konumlandırma yoktu. Kampanyanın bir stratejisi yoktu. Ana mesajı ise evlere şenlik düzeydeydi. Siyasi iletişim tarihinin en absürd sloganları arasında kendisine müstesna bir yer bulacağı kesin olan “Ekmek için Ekmeleddin” sloganı trajik şekilde İhsanoğlu’nun söylemlerine ve kendisini destekleyen partilerin temel pozisyonlarına da aykırıydı.

Cumhurbaşkanlığı makamının icranın başı olacağını doğrudan söyleyen bu slogan adayın ilk günden kendi ayaklarına kurşun sıkması anlamına geliyordu. 

Mesajın açık ve net olması sağlanamadı

Eğer bir kampanyanın sonunda seçmenler hâlâ adayın kendilerine ne söylemeye çalıştığını anlayamıyorsa bu seçmenlerin değil adayın hatasıdır.

İhsanoğlu kampanyasında doğru bir strateji olmadığı gibi, hedef seçmen gruplarına ya da bir bütün olarak seçmenlere iletilecek etkili mesaj ya da mesajlar da belirlenememişti. Ortada mesaj gibi duran sloganlar, herkes tarafından anlaşılacak kadar açık ve net değildi. 

“Ekmek için Ekmeleddin” sloganı tepkiyle karşılanınca bu kez aynı sloganın, “sevgiyi, saygıyı ekmek” versiyonlarının üzerine gidildi. Ama bu versiyon ekin tarlaları içinde çekilen görüntülerle birleşince ne denmeye çalışıldığı yine anlaşılamadı. Dahası bu yol o kadar dolambaçlı bir yoldu ki sonuçta İhsanoğlu, Cumhurbaşkanlığı makamında parlamenter demokrasiden yana bir tavrının olacağını dahi ifade edememiş oldu.

Kampanyanın son haftası yayına verilen “Türk milleti seninle gurur duyuyor” şeklindeki sloganın nedeni ve rasyoneli ise hiç anlaşılmadı. Özetle İhsanoğlu kampanyası seçmenle anlamlı bir iletişim kuramadı, ikna etmenin yanına bile yaklaşamadı.  ( Grafik-2 )


Ne söyleyecek sözü vardı ne heyecan yaratabildi

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun TV programlarındaki performansı, toplamda söyleyecek yeni ve etkileyici sözünün olmadığının ortaya çıkması 10 Ağustos’ta ortaya çıkacak sonucun ipuçlarıydı.

CHP seçmen tabanında İhsanoğlu’na karşı hissedilen alerji duygusunun bir bölümü, CHP liderinin ve örgütünün bir ayı bulan saha kampanyasının sonucu olarak aşıldı ama, Erdoğan kampanyasının etkisiyle MHP seçmenindeki kopuş derinleşti. İhsanoğlu’nun politik dilinin ve kişisel enerjisinin rakiplere kıyasla zayıflığı, iletişim kampanyasının amatörlükleriyle birleşince, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun büyük risk alarak yarattığı tarihi fırsatın kaçırılacağı netleşti. ( Grafik-3 )


İhsanoğlu’nun en önemli avantajı olan, tüm siyasi partilere eşit uzaklıkta ve gündelik siyasetin dışındaki duruşunun önemi bile seçmene anlatılamadı; bu duruşun içerdiği fırsattan yararlanılamadı. Kampanya, İhsanoğlu’nun bu duruşunu “sevgiyi, saygıyı ekmek” gibi alabildiğine naif ve apolitik bir konuma tercüme ederek bir kez daha kendi ayaklarına ateş etti. Oysa İhsanoğlu’nun bu duruşu güçlü bir siyasi pozisyon olarak konumlanmaya son derece elverişliydi; yapılamadı.

Neticede ne  MHP ve CHP tabanında, ne Gezi dahil gençlik kuşağında ve ne de kadın seçmenler arasında yeterli heyecan ve motivasyon yaratılamadı. Dolayısıyla da, 5 milyona yakın seçmen sandık başına gitmek için yeterli bir neden bulamadı.