Necati Özkan ve Seçim Zamanı

5 Ağustos 2016 Cuma

Meslektaşım, rakibim ve arkadaşım Erol Olçok


Erol Olçok, 20 EAPC Konferansı'nda Dünyanın önde gelen siyasi danışmanlarına kampanyalarını anlatıyor.

30 Mart 2014 akşamıydı. Ana muhalefet partisi CHP’nin genel merkezindeydik. Parti yönetimiyle birlikte son birkaç saatte genel merkeze akan verileri anlamaya ve yorumlamaya çalışıyorduk. O gün, tüm Türkiye sandık başına gitmiş; yeni yerel yöneticilerini seçmek için oy kullanmıştı.

Saat 19.00’dan itibaren akan verilerden parti adaylarının iyi sonuçlar alabileceği umudu doğmuştu. Gece yarısından sonra ise partinin iddialı kimi adaylarının ya kaybettiğini ya da kaybedebilecek noktalara gerilediğini gösteren bir tablo oluşmaya başladı. Genel merkezdeki yöneticilerin çoğu binadan ayrılıp, çeşitli oy sayım ve birleştirme merkezlerine gitmeye başladılar

Gece saat 01.30 civarında, binada kalan parti yöneticileriyle oy birleştirmelerinde yaşanan bazı tuhaflıkların nedenlerini ve olası durumları değerlendirirken cep telefonum ısrarla çaldı. Arayan Erol’du. Bulunduğum odadan koridora çıkıp telefonu açtım.“Necati Bey tebrik ederim, çok etkili bir kampanya yaptın. İlk defa karşımızda ne yaptığı bilen bir ekip gördük. Seni ve ekibini kutlamak için aradım” dediğinde şaşırdım: “Erol, şaka mı yapıyorsun? CHP adayları kaybetmeye başladı!” dediğimde cevabı şöyle oldu: “Abiciğim sen işini hakkıyla yaptın. İkimiz de biliyoruz ki bu iş sadece iyi kampanya işi değil."  

Gerçekten önce dalga geçmek için aradığını düşünmüştüm, ama, sonra anladım ki samimiydi. Centilmence rakibini kutluyordu.

Aslında Erol, benim daha önce kendisine karşı ihmal ettiğim bir kibarlığı bana hatırlatıyordu. Benim ve ekibimin her hangi bir seçim kampanyası yapmadığımız ama, kendisinin Ak Parti için önemli sonuçlar doğuran kampanyalar yaptığı seçim gecelerinde sonuçlar belli olduktan sonra beni arar ve “Necati Bey beni aramayı yine unuttun. Abiciğim telefon edip kardeşini neden kutlamıyorsun?” diye muzipçe hesap sorardı.

Yönettiği ve demokrasinin kaderine şekil veren kampanyalardan haklı olarak gurur duyuyordu ve bu gururu samimi bir şekilde meslektaş olarak kabul ettiği insanlarla paylaşmak istiyordu.

x x x

Erol Olçok, Türkiye siyasi iletişim tarihinde en çok seçim kampanyası yöneten, en çok seçim kazanan ve bir siyasi harekete en çok doğrudan katkı sağlayan profesyoneldi. Her ne kadar daha önce Refah Partisi kampanyalarında bazı küçük görevler üstlenmiş olsa da, siyasi danışmanlık kariyerine asıl olarak 1999 Genel Seçimleri’nde Tansu Çiller liderliğindeki DYP için yaptığı “Yeter! Hak Milletin!” kampanyasıyla adım atmıştı. DYP kampanyası Erol’un ilk büyük kampanyasıydı ama, sonuçsuz kalmıştı.

Çünkü DYP, Erol’un kampanyasına rağmen ancak %12,2 oy alabilmiş ve 5nci parti konumuna gerilemişti. Gerçekten de mesele sadece “iyi kampanya” meselesi değildi! 

Erol’un asıl kariyeri ve başarısı Recep Tayyip Erdoğan’la tanışmasıyla başladı. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde başlayan bu birliktelik, Erol’un adını ve amblemini oluşturduğu Ak Parti’nin kuruluşundan itibaren önemli başarılara ulaştı. Erol ile Ak Parti ve Erdoğan’ın ilişkisi, profesyonel bir ilişki olmaktan çok öteydi. Erol, Ak Parti için bir dava arkadaşı, Erdoğan için ise yoldaştı.

Recep Tayyip Erdoğan'a sunum yaparken
Erol Olçok ve kurucusu olduğu Arter Reklam, 2002, 2004, 2007, 2009, 2010, 2011, 2014 ve 2015 yıllarındaki tüm Genel Seçim, Yerel Seçim, Referandum ve Cumhurbaşkanlığı kampanyalarında Ak Parti’ye ve Erdoğan’a hizmet etti. Erol Olçok bu kampanyalarda elde ettiği sonuçlarla ülkemiz siyasi iletişim alanının en önemli ustalarından biri seviyesine yükseldi.

Erol’un mahareti, bu kampanyaları hazırlarken sadece profesyonel ve teknik bir çalışma ile yetinmemesi, televizyonlardan tanıdığımız veya akademiden bildiğimiz pek çok sağ ve liberal aydını da çalışmalarına dahil edebilmesinde yatıyordu. Kampanyalarının fikri ve stratejik planını oluştururken, bu kesimlerle ve hatta Ak Parti’ye yakın medya kuruluşlarının tamamının en tepe yöneticileriyle istişarelerde bulunuyor ve ülkenin nabzını anlamaya çalışıyordu. 

Önemli seçim kampanyalarında, ülkemiz reklam sektörünün bilinen bazı önemli isimlerinin fikirlerinden de yararlanmayı becerdi. Erol’un dahil olduğu ve bir maestro gibi yönetebildiği bu ilişkiler bütünü, kendisine aynı zamanda seçim kampanyalarının medya ayağını, manşetlere kadar yönetebilme konusunda eşşiz fırsatlar yaratabiliyordu.

Erol Olçok, yurt içinde Ak Parti’nin tüm kampanyalarına imza atarken, yurt dışında da çok sayıda uygulama yapma imkânı buldu. 2005, 2008 ve 2009 yıllarında Irak Türkmen Cephesi ve Irak İslam Partisi kampanyalarında çalıştı.

12 Eylül 2010 Anayasa Referandum kampanyasında
2007 yılında Gürcistan başkanlık kampanyasında ABD yanlısı Mihail Saakasvili’nin kampanyasında rol üstlendi. 2008 ve 2012 yıllarında ise Malezya’nın İslamcı muhalif lideri Enver İbrahim’in (Keadilan) kampanyalarında görev aldı.

Tüm bu yabancı ülkelerin yanında Kuzey Kıbrıs’ın ayrı bir yeri ve önemi vardı. Erol Olçok ve Arter Reklam KKTC siyasetinde birbirinden farklı taraftaki partilere ve liderlere hizmet etti. Hem merkez sağ alanın en eski ve büyük partisi UBP'nin, hem merkez solun adresi CDP'nin, hem de bir liberal sağ parti olarak kurulan ÖRP'nin kampanyalarında Erol ve ekibinin aktif rolleri oldu. Erol’un KKTC siyasetinde üstlendiği bu rol, bir kampanya yöneticiliğinden çok daha derindi. KKTC siyasetinin pek çok iç krizinde veya Türkiye ile sorunlu dönemlerinde Erol Olçok bir tür moderatör gibi davranabiliyordu. Kimi hallerde KKTC hükümetlerinin Ankara ile olan problemlerinde devreye girdi. Veya Ankara’nın Kıbrıs siyaseti ile ilgili gayri resmi elçisi gibi çalıştı.

x x x

Erol ile KKTC’de bir kampanyada aynı siyasi parti için birlikte çalıştık. Biz kampanyanın strateji ve medyasını yönetirken, Erol ve Arter Reklam sahasını ve etkinliklerini yönetmişti. Bir kez de yurt içindeki bir kampanyada yardımlaştık.

Mayıs 2015,  İstanbul Levent'te düzenlenen 20. EAPC konferansı.
Erol benim davetimle Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği’ne (EAPC) üye olmuştu. EAPC’nin üyesi olarak kaldığı 6 yıl boyunca yurtdışındaki toplantı ve konferanslarımızdan hiç birine katılamadı. Ama bu derneğin başkanlığını üstlendiğim dönemde, Mayıs 2015’te Istanbul’da organize ettiğimiz 20. EAPC Konferansı’na yine benim davetimle konuşmacı olarak katıldı. 200’ü aşkın yabancı ve yerli katılımcıya seslendi. 

Konuşmasında, hayatı boyunca toplam 3 konferansta konuştuğunu, her üçüne katılmayı da davetleri bizzat ben yaptığım için kabul ettiğini açıklamıştı. Dediği doğruydu. Kamusal alanda nadiren görünmeyi tercih eden bir iletişimciydi.

x x x

17 Haziran 2016 Pazar günü ikindi vaktinde, Altunizade’deki İlahiyat Camii’nin merdivenlerinden çıkarken Erol’un 30 Mart 2014 gecesi yaptığı centilmenlik geldi aklıma. O gece komplekssiz bir şekilde rakibini arama ve kutlama inceliği gösterebilmişti.

Gözü dönmüş FETÖ’cü generallerin planladığı, Türkiye’yi kana bulayan darbe girişiminde Erol ve 16 yaşındaki evladı da 250’ye yakın vatandaşımız gibi, askerlerin açtığı ateşte hayatlarını kaybettiler. Erol’u ve oğlu Abdullah Tayyip’i son yolculuklarına uğurlamak için düzenlenen cenaze namazına oğlumla birlikte katıldık.

Cenaze töreni, 15 Temmuz kalkışmasının ülkede yarattığı kaotik iklimde gerçekleşti. Olağanüstü güvenlik önlemlerine rağmen, kendisini tanıyan tanımayan binlerce insan Erol’u ve oğlunu ebediyete uğurladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, belki de tüm siyasi hayatındaki en acı günlerden birini yaşamanın verdiği yoğun duygularla, sözlerini tamamlamakta zorlandı.

Türkiye’nin önemli dönemeçlerinde demokratik parlamenter siyasetin işlemesinde değerli görevler üstlenmiş bir iletişim profesyoneli olan Erol Olçok ve oğlu Abdullah Tayyip, bu ülke tarihinin en karanlık gecelerinden birinde demokrasi şehidi oldular.

Allah rahmet eylesin.

Erol Olçok ve Oğulları

MediaCat'in Ağustos 2016 sayısı için yazdığım yazı.

8 Haziran 2016 Çarşamba

ALL-STAR listesindeyiz!

Goodies Awards jurisi tarafından en çok ödül alan, kendi ülkesinde ve alanında son dönemde en dikkate değer işlere imza atan ve yarattığı işlerle sonuçları değiştirmeyi başarmış olan liderlere verilen All- Star listesinde, Türkiye'den bizi seçmişler.

2015 ve 2016 yılında ben ve ekibim yaptığımız kampanyalarla toplamda 25 uluslararası ödüle layık görüldük. Türkiye'de herşeye rağmen gurur duyabileceğimiz ekipler, akıllar var. Ve ne mutlu bana ki bu insanlardan bir kısmı ile bizlikte çalışabiliyorum.

Türkiye'de hala umut var. Ve hala Türkiye'de iyi şeyler olabiliyor.

12 Ocak 2016 Salı

Akkuyu’yu Neden İptal Etmeliyiz?

Bundan henüz 10 ay kadar önce, Mart 2015’te Türkiye büyük bir lansman kampanyasına şahit olmuştu. “Güçlü Türkiye’nin Yeni Enerjisi: Akkuyu Nükleer” adını taşıyan bir reklam filmi hepimize büyük müjde veriyordu: “Türkiye, tarihinin en büyük yatırımını gerçekleştiriyor, enerjide dışa bağımlı olmaktan kurtuluyor”

Buyrun önce o filmi birlikte izleyelim: 


Filmde anlatılanlar doğru muydu? Gerçekten tarihinin en büyük yatırımını Türkiye kendisi mi gerçekleştiriyordu? Daha da önemlisi, gerçekten enerjide dışa bağımlılıktan kurtuluyor muyduk?

Rusya ile yaşamakta olduğumuz kriz, bu filmin temel argümanlarının yeniden tartışılmasını zorunlu kılıyor…

“Son 30 yılda bu ülkeyi yöneten iktidarlar, en hatalı kararları hangi alanlarda verdiler?” diye sorulsa, herhalde cevapların en başında enerji alanı ile ilgili kararları gelir. Çünkü, Türkiye günümüzde enerjide % 75’in üzerinde dışarıya bağımlı. Oysa 30 yıl önce bu oran sadece % 25’ler seviyesindeydi.

Dışa bağımlılığın yarattığı en iki temel sorun, ödemeler dengesinin açık vermesi ve ülkenin stratejik güvenliği. Yani enerji için yurtdışına petrolün varil fiyatına bağlı olarak yılda 55 - 60 Milyar Dolarlık devasa bir faturayı ödemekle kalmıyoruz; bu coğrafyada yüz yıllardır ana rakibimiz olan Rusya ve İran gibi iki ülkeye de güvenliğimizi emanet ediyoruz…

Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer santral bu anlamdaki en trajik örnektir.. Neden böyle düşünüyoruz?

Çünkü zaten doğal gazda % 60’a yaklaşan oranda Rusya’ya bağımlı hale gelmişiz… "Türk Akımı” gibi yeni projelerle Rusya’ya olan bağımlılığımızı daha da artırma yolunda kararlar almışız… Petrolde bile Rusya’nın ekonomimizdeki payı % 16’lara ulaşmış…

Bütün bunlar ülkemizin ekonomik ve stratejik güvenliği için yeterince riskli değilmiş gibi; yatırım, işletme ve tedarik kaynağı dahil Akkuyu projesini toptan Rusya’nın yetki ve insiyatifine teslim eden bir anlaşmayı imzalayıp, TBMM’den geçirmişiz…

Akkuyu Nükleer Santral Projesi anlaşmasının iptali için en temel 10 maddelik gerekçe  şunlar:

1.   Akkuyu’nun tüm yatırım bütçesi “kağıt üzerinde” Rusya tarafından sağlanıyor. Yani Akkuyu’yu kurup işletecek, tedarik ve atık süreçlerini yönetecek şirketin hisselerinin %100’ü Rusya’ya ait.

2.   İnşaatın 10 yılda tamamlanması ve 22 Milyar Dolara mal olması öngörülüyor. Dolayısıyla Rusya tarafı, Akkuyu’da “kağıt üzerinde” 10 yılda 22 Milyar Dolarlık yatırım yapacak.

 (“E, süper iyiymiş… Cebimizden tek kuruş çıkmadan 22 Milyar Dolarlık bir tesise kavuşuyoruz. Hem de nükleer enerji know how’ı ediniyoruz” diye düşünebilirsiniz. Ama durum pek te öyle değil… Türkiye’nin Rusya’ya doğal gaz ve petrol faturası olarak her yıl 20 Milyar Dolar civarında ödeme yapmakta olduğunu ve bu rakamın her yıl artmakta olduğunu düşünürseniz, Rusya’nın bizden kazandığı paranın maksimum onda birini bu projeye yatırdığını ve projenin tüm yatırım finansmanının “gerçekte” bizden çıktığını anlarsınız. )

3.   Öte yandan konunun uzmanları 22 Milyar Dolarlık yatırım bedelinin “fazlasıyla abartılı” olduğuna ilişkin dikkate değer bir tartışmayı da yürütüyorlar. (Bir diğer önemli bilgi: 22 milyar dolarlık yatırım tutarı doğru olsa bile, doğalgaz ithalatına ödediği bedelle Türkiye her 3 yılda bir Akkuyu Projesi'ni rahatlıkla finanse edebiliyor.)

4.   Peki Rusya bu yatırım karşılığında ne kadar gelir elde edecek? TBMM’den geçen uluslararası anlaşmaya göre, Akkuyu’da elektrik üretilmeye başladıktan sonraki 15 yılda Rusya tarafına, minimum 77 Milyar Dolarlık bir satın alma garantisi veriyoruz.. Santralin ömrünün 60 yıl olduğunu, fazla üretim yapılması halinde onu da satın almak zorunda olduğumuzu hesapladığımızda, Akkuyu projesine milletçe toplam 300 Milyar Dolar civarında bir fatura ödeyeceğimizi hesaplayabilirsiniz.

5.   Yani Rusya, bizim topraklarımızı bedelsiz olarak kullanıp, bizim ödediğimiz doğalgaz bedelinin küçük bir kısmıyla, 22 Milyar Dolar yatıracak ve karşılığında 300 Milyar Dolar elde edecek.

6.   Bir diğer konu, yakıt tedariki ve atık yönetimi meselesi… Akkuyu’da yakıtı sadece Rusya’dan almak zorundayız, çünkü sadece Rusya’dan alınacak yakıtla çalışan bir teknoloji ile inşa ediliyor. İşlenip yeniden ekonomik degere dönüştürülebilen atık konusunda da insiyatif Rusya tarafında. Şirket atıkları Rusya’ya geri görürüp, dilediği şekilde değerlendirebilecek.

7.   Herhangi bir nedenle proje başarısız olursa da, projenin halefine Rusya tarafı karar veriyor. Yani, nedeni ne olursa olsun bu projenin devamını istersek kimle devam edeceğimize biz değil Rusya karar veriyor.

8.   Akkuyu ile ilgili TBMM’den geçen çerçeve anlaşma sadece 9 sayfa. Bu çapta bir işin gerektirdiği her tür detaydan yoksun. Proje ile ilgili pek çok nokta muğlak yada yoruma açık.

9.   2023 ve sonrasının enerji ihtiyacı ile ilgili olarak enerji çeşitlemesi gerekçesiyle nükleere karar vermişiz, ama onu da “yap- islet- sahibi ol” anlayışıyla boğazımıza kadar bağımlı olduğumuz Rusya’nın tekeline bırakmışız. Yani ortada ne milli bir yatırım var, ne de bağımlılıktan kurtulma durumumuz…

10. Akkuyu projesi anlaşmasındaki tek olumlu şey, anlaşmanın feshi halinde Türk tarafının her hangi bir tazminat ödeme zorunluluğunun bulunmamasıdır. (Anlaşmanın tam metni için lütfen tıklayınız: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2010/10/20101006-6.htm )

Oysa Akkuyu ile nerdeyse tıpatıp aynı olan ve Japon- Fransız konsorsiyumu tarafından inşa edilecek olan Sinop Nükleer Santrali ile ilgili anlaşma Japoncası dahil 157 sayfa. Bu anlaşmada her bir detaya yer verilmiş. Ayrıca Sinop Nükleer Santrali’ni Japon- Fransız ve Türk ortaklığı biçiminde kurulacak olan işletme şirketi yönetecek. ( Akkuyu anlaşmasıyla ilgili daha fazla ayrıntı ve Sinop projesiyle ilgili kıyaslama için lütfen Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Dr. Azime Telli’nin şu yazısına tıklayınız: http://www.eppen.org/resim/haber_resim/EPPEN17.Azime-Telli.pdf )

Suriye sınırında düşürülen Rus savaş uçağının yarattığı gerilim bize kesin olarak gösterdi ki, Akkuyu’yu Rusya’ya ikram eden anlaşma ile ilgili karar, sadece enerji çeşitliliği ve enerji güvenliği gibi kamusal fayda hedefleri açısından değil, ülkemizin stratejik güvenliği açısından da külliyen hatalıdır. Uçağın düşürülmesinden sonra Rusya tarafının ikili ilişkilerde yarattığı gerilim “force majeure” olarak gösterilip proje derhal iptal edilmelidir. İptal etmenin maliyeti bu gün için ne olursa olsun!

Türkiye’nin enerji güvenliği açısından yapacağı en hayırlı iş, kendi kaynaklarına dönmektir. Bir kaç yıl süreyle enerji ithalatına ödenen bedelin %10’u gibi bir finansmanı, kendi topraklarında ve denizlerinde ciddi, süreli ve kapsamlı petrol ve gaz aramalarına, yeni tür enerji kaynaklarını geliştirmeye ve eski kaynakları rehabilitasyona ayırmalı ve bağımlılık oranını mutlaka düşürmelidir.

Geçmişte PetroGas dergisi başta olmak üzere enerji sektörüne yönelik çeşitli yayınları yönetmiş ve 1993 yılında Nükleer Karşıtı Platform için ilk farkındalık kampanyasını yapmış bir iletişimci olarak… Nükleer enerjinin en doğru seçenek olup olmadığı, çevreye verebileceği potansiyel ve kalıcı zararların yönetilip yönetilemeyeceği gibi konulara bu yazının odağından sapmamak için özellikle girmiyorum.

Ama yine de bizi uyarmak için Türkçe öğrenmeyi ahlaki bir zorunluluk sayan bir Japon’un çektiği şu videoyu da hatırlatmadan edemiyorum:


Not:  Görüş ve uzmanlık bilgilerine başvurduğum Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Dr. Azime Telli’ye ve ASAM Genel Koordinatörü ve Dünya Enerji Konseyi üyesi Necdet Pamir’e teşekkür ediyorum.

Radikal, 12 Ocak 2016



11 Ocak 2016 Pazartesi

Akkuyu’yu iptal etmek?

Türkiye ile Rusya arasında yaşanan gerilimin kısa sürede biteceğine ilişkin bir emare hala ortada yok. Türkiye tarafı baştan beri alttan alan, ilişkiyi yumuşatmaya dönük mahcup bir siyaset ve iletişim dili uyguluyor. Rusya tarafı ise, devlet başkanı Putin’in kafasındaki nihai sonucu elde edinceye kadar tavrını sürdürecek araçlar kullanıyor.

Önce Türkiye’den bazı malların ithalatı durduruldu. Ardından vizesiz seyahat kararı iptal edildi. Rusya’daki Türk şirketlerinin merkezleri bir aşiret devletine yakışır kabalıkta basıldı. Bazı iş adamlarımız hukuksuz şekilde tutuklandı. Bankalarımızın Rusya ofisleri sudan gerekçelerle basıldı. Öğrencilerimiz başta olmak üzere vatandaşlarımız sınırdışı edilmeye ve Rusya’da yaşayan Türk- Rus aileler parçalanmaya başlandı.

Geçtiğimiz hafta ülkemizdeki çeşitli bankaların ve kamu kuruluşlarının sitelerine karşı yapılan ve hayatı pek çok yerde durma noktasına getiren siber saldırı da bu kapsamda devreye sokuldu.

Bu sürecin en önemli araçlarından biri, dünya kamuoyunu etkilemeye ve Rusya’nın nihai hedeflerine hazır hale getirmeye yönelik olarak yürütülen tek taraflı propaganda savaşı.

Dün Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tanju Bilgiç’in bir açıklaması düştü ajanslara. Sözcüye göre "Kırım Tatar Taburu" adıyla anılan ve Ukrayna’nın Herson bölgesinde oluşturulacağı ifade edilen gönüllü birliklere, Türkiye'nin destek verdiği veya vereceği yönündeki iddialar gerçek dışıydı.

Dışişleri sözcüsü Bilgiç, "Bu asılsız iddialar üzerine 'Rusya'nın bir kez  daha sırtından vurulduğu' yönündeki Rusya kaynaklı açıklamalar son dönemde ülkemize karşı yürütülen kara propagandanın devamı niteliğindedir” diyordu. Anlaşılan o ki, Rusya, Ukrayna’da yapmaya hazırlandığı bazı hamleleri de Türkiye ile ilişkilendirmeye hazırlanıyordu.

Yakın geçmişteki çeşitli uluslararası meselede Rusya’nın aynı tür yöntemleri izlediğini biliyoruz. Rusya’nın muhataplarına karşı etkileyici hikayeler yazacak bir dezenformasyon makinasına sahip olduğunu, propagandanın çeşitli türünü birlikte kullanan hibrit bir sisteme sahip olduğunu defalarca gördük.

1990’larda Moldova’nın Transdinyester bölgesi ile ilgili çıkan çatışmada ve Dağlık Karabağ’da, ardından 2000’lerde Gürcistan'ın Osetya bölgesindeki çatışmada bu propaganda makinasının nasıl mükemmel çalıştığını izledik. Keza 2014 yılında Kırım’ın ilhakı sürecinde ve ardından Ukrayna’nın doğusunda yaşanan iç savaşta da, Rus propaganda makinasının dünyayı nasıl etkilediğine şahit olduk.

Bildiğimiz kadarıyla Türkiye tarafında Rusya’nın dezenformasyon yöntemlerini algılayıp ona karşı mücadele edebilecek merkezi bir yapı yok. Aslında Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı’nın bu konuda birlikte hareket etmesi; bilişim ve iletişim uzmanlarından oluşan bir “Strateji takımı” kurması şart.

Çünkü, daha dün Kırım ve doğu Ukrayna örneklerinde gördüğümüz gibi, Rusya’nın sistematik propagandası giderek yoğunlaştıracaktır. Kendi kanallarında yayınladıkları haber, video ve röportajların önemli kısmını, diğer dillere çevirip aktaracak ve zihinleri adım adım hazırlayacaklar.

Sadece son 10 günden kaç örnek verelim…

Örneğin, önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’den düşürülen uçağın kara kutusunun uluslararası uzman bir heyetin önünde açılacağını ve uçağın düşürülmesiyle ilgili gerçeklerin gün yüzüne çıkarılacağını söylediğini duyduk. Ardından ne olduysa, Putin bu kararından vazgeçti ve “karakutudan ne çıkarsa çıksın Rusya’nın tavrından ve taleplerinden vaz geçmeyeceğini” ilan etti. Ve sonunda uçağın kara kutusu açıldı ama ne hikmetse “hasar gördüğü için kayıtların okunamadığı” bilgisi yayınlandı.

Benzer şekilde geçen hafta CHP milletvekili Eren Erdem’in “Batılıların Suriye’ye Türkiye topraklarından sarin gazı gönderdiğine” ilişkin sözlerinin, Rus propaganda makinası  tarafından çarpıtılarak servis edildiğine ve bu propagandaya Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakanı’nın bile, Milletvekilinin gerçekten ne söylediğini gerçeğini araştırmadan inandığına şahit olduk. (http://m.ria.ru/syria/20151225/1348847002.html)

Bir başka örnek geçen hafta, Rus kanallarında ve internet sitelerinde ne olduğu belirsiz bazı hava görüntüleri eşliğinde “Türkiye’nin IŞID ile petrol kaçakçılığı yaptığı” ilişkin haberler yayınlanmaya başlamasıydı. (https://www.rt.com/news/327063-russian-intelligence-oil-tankers-turkey/

İlginç olan, tüm bu bilgi, haber ve görüntülerin Rus Savunma Bakanlığı kaynaklı olmasıydı.

Bize göre bütün bunlar, Rusya’nın Türkiye ile ilgili global zihinleri hazırlama sürecinin aşamaları. Bu hazırlıklar, Türkiye ile batı arasındaki zaten gevşek olan bağları, hükümetler nezdinde olamasa bile kamuoyu nezdinde koparma çabalarıdır.

Türkiye’yi yönetenlerin, nedeni ve nasılı ne olursa olsun, Rus uçağının düşürülmesinden önceki pozisyona kolay kolay dönülemeyeceğini anlaması gerekir. Bir yandan ilişkilerin ateşini düşürmek için elden geleni yapmalı… Diğer yandan Rus tarafıyla doğrudan iletişim kanallarını çalıştırmak için çaba sarfetmeli… Ama bunların yanısıra uzun bir sürece yayılacağı anlaşılan büyük fotoğrafı doğru kavrayıp, Rus propaganda makinasına karşı güçlü bir strateji ve uygulama ekibi görevlendirilmelidir.

Öte yandan, Türkiye’nin kendi enerji güvenliği ile ilgili olarak yapması gereken ilk doğru hamle, Akkuyu Nükleer Santral Projesini kendi iradesiyle iptal etmektir.

Eğer her musibette bir hayır aranacaksa, bu hayır Akkuyu olacaktır. Etraflıca etüd edilmeden, uluslararası bir ihale açılmadan koşulsuz şekilde Rusya’ya ikram edilmiş olan ve Türkiye vatandaşlarına minimum 77 milyar dolarlık bir devasa faturayı ödeme zorunluluğu getiren Akkuyu’nun iptali, Rusya’yı yönetenlere bu akıl dışı gidişattan ne kadar zararlı çıkabileceklerini de gösterecek ilk hamle olacaktır.

Rus savaş uçağının düşürülmesi sonrası çıkan gerilimden bağımsız olarak önerdiğimiz, Akkuyu Nükleer Santrali Projesi’nin iptal edilmesi ile ilgili gerekçelerimize bir sonraki yazıda değineceğiz.

Radikal, 30 Aralık 2015