Necati Özkan ve Seçim Zamanı

3 Nisan 2015 Cuma

Başka demokrasilere ilgi duymamız artık mümkün

Pollie Awards hangi kriterler üzerinden değerlendiriyor başvuran işleri?

Pollie Awards, çok çeşitli kategorilerde binlerce çalışmanın rekabet ettiği büyük bir yarışma. Siyasi iletişim alanının Oscar’ı olarak kabul ediliyor. TV, Radyo, Basın, Outdoor, dijital, sosyal medya, database yönetimi, bağış ve seçim günü mobilizasyonu (GoTV) gibi dalların yanısıra, doğrudan postalama, telemesaj gibi çok sayıda kategorisi var. Her kategori için ayrı kuralları ve kriterleri var. 250 kişiyi bulan dev bir juriye sahip ve juri üyleri kazanan işleri online oylamayla seçiyor.

Pollie Awards’un en temel kriterleri, yaratıcılık, özgünlük ve etkinliktir diyebiliriz.

2015 Pollie Awards, bu alandaki en kalabalık katılımın olduğu, katılımın kolaylaştırıldığı, ödüllerin ise titizlikle ve cimrice verildiği bir yarışma olarak tarihe geçti. Bizim kazandığımız 6 ödül, sadece sayı olrak değil kategori olarak ta çok dikkat çekti.

Siyasi kampanyaların ödüllendirilmesi, siyaset pratiği ve iletişimi alanına ne gibi katkılar ve geri dönüşümler sağlıyor?

Yarışmalar ve iyi işlerin ödüllendirildiği her organizasyon ve insiyatif, genel olarak sonraki çalışmalara ilham teşkil eder; örnek oluşturur ve standart belirler. Pollie Awards bunlara ilave olarak demokrasilerin daha iyi promote edilmesine ilişkin yeni yolların keşfedilmesi sonucunu da doğuruyor.

Ticari iletişim kampanyalarında reklamveren, brief’ini verdiği ve ödülle taçlandırılan işleri benimser, hatta bu başarının da iletişimini yapar. Siyasi iletişimde de yaşanıyor mu benzer fenomen?

Doğrusu siyasetin iletişimi ve bizdeki bazı uygulamalar hayli problemli. Siyasetçi çoğu kez kendi ev ödevini hakkıyla yapmaz, belki de kendi rutini nedeniyle yapamaz.

Örneğin seçimlerin tarihi çoğu kez yıllar önceden bellidir. Ama partiler, aday olmayı düşünen kişiler ve hatta yeniden seçilecek konumda olan siyasetçiler fikri hazırlıkları, plan ve projelerini nedense hep son ana sıkıştırırlar. Çoğu kez de hiç bir hazırlık yapmadan seçim gününe gelinir. Bir seçim kampanyasının en önemli öznesi, enstrümanı ve gücü olan adaylar bile seçime ancak 6-8 hafta kala netleşir.

Dolayısıyla da, pek çok durumda ortada bir brief olmaz. Sizden genel duruma uygun, her derde deva bir kampanya yapmanız beklenir.

Özetle, briefin olmadığı, stratejinin çoğu durumda konuşulamadığı, adayların bile kendilerini tanıtacakları minimum zaman bulamadığı bir süreçte sizden kampanya beklenir. O nedenle de çoğu kez ortaya çıkan ürün bir ortak ürün olmaz. Parti ve ajans, aday ve ajans araştırmalardan yararlanarak, stratejiyi tartışarak, rebate analizleri yaparak, dünyadaki uygulamaları gözden geçirerek ortak bir çalışma ortaya koyamaz. Ne yaparsanız kendi başınıza yaparsınız. Neticede de, yapmış olduğunuz kampanya ile ilgili alınan bir ödül bir yana,  bizim ki gibi, alanındaki dünyanın en önemli yarışmasında 6 ödül kazanmanız bile siyasetçi için çok az şey ifade eder.

Ödüllü çalışmalardan (yayın sırasıyla “Simit”, “Ayakkabı Kutusu” ve “Hayat Bayram Olsa”) özellikle “Simit” ve “Ayakkabı Kutusu”, yayınlandıkları dönemde konuşulan yolsuzluk iddialarından alıyordu fikrini. Brief, müşteriden mi geldi yoksa Öykü Dialogue International’in proaktif bir kararıydı?

Yaptığımız kampanyanın her aşaması, her uygulama ve film tümüyle ve yanlızca, bizim kararımız ve fikrimizdi. Müşteri filmleri çekildikten sonra gördü.

“Simit” ve “Ayakkabı Kutusu” toplumsal huzursuzluklara atıf yaparken, “Hayat Bayram Olsa” çok daha pozitif (ve reaktif olmayan) bir mesaj veriyordu. Burada bir söylem değişimi hissedildi. Olumsuzdan olumluya geçen bir hitap sezildi. Burada bir strateji değişimi mi oldu? Hangi faktörler rol oynadı? 

Bir seçim kampanyasının; daha doğrusu seçmeni ikna sürecinin çeşitli safhaları vardır. Bizim kampanyamız 8 haftalık bir yayın takvimi için planlanmıştı. Bu nedenle de 30 civarında film çekmiştik. Ancak müşteri tarafında süreçlerin aksaması ve özellikle aday belirleme sürecinin beklenenden çok daha uzun zaman alması; sonuçların çok tartışma yaratması gibi pek çok nedenle son 20 güne sıkıştı. Özetle bir strateji değişiminden değil ama, bazı aşamaların atlanması durumundan bahsedebiliriz.

Geçtiğimiz yılın yoğun çalışmaları ve sonrasında kazanılan Pollie Ödülleri, siyasi iletişimdeki yetkinlik alanınızı nasıl geliştirdi/genişletti?

Biz bu alandaki en donanımlı ekibiz. Ne yaptığımızı ve neler yapabileceğimizi biliriz. Bu ödüller, yaptıklarızdan uluslararası alanda da emin olmamıza yardım etti. Bu ödüllerin yarattığı uluslararası kredibiliteyle sadece iç pazara ve Türkiye demokrasisine odaklanmak yerine, dış pazarlara ve başka demokrasilere de ilgi duymamız mümkün hale geldi.

Türkiye’de siyasi iletişimin durumunu yorumlar mısınız? Hangi noktadayız ve bu iletişim alanlarının profesyonelleştirilmesine neden ihtiyaç duyuyoruz?

Türkiye sadece siyasi iletişimle, strateji uzmanlığı ve kampanya yöneticiliği ile ekonomik açıdan ayakta durulacak bir demokrasi olmadığından, bu alanda uzman yetişmesi de çok zor. Bu zorluk, ister istemez bu alanda herkesin her şeyi yapabildiği bir pazar durumu yaratıyor. "Siyasi iletişimci veya siyasi stratejist kimdir?" sorusuna verilebilecek berrak bir cevap yok kimsenin kafasında. O nedenle, babadan kalma usul, yöntem ve araçların egemen olduğu tuhaf bir oyuncular tablosu yaratıyor.

Hatırlanacaktır, 2008 Obama kampanyası "sosyal medya" denen genel ilgi alanları için yaratılmış yeni tür medyanın ne muazzam bir siyasi mücadele ve kampanya imkanı sağladığını gösterdi. Veya 2012 Başkanlık seçimleri segmentasyon ve büyük veri analitiğinin siyasi mücadelenin yeni olmadan olmazı olduğunu dünyaya öğretti dünyaya. Peki Türkiye bu konularda ne durumda? Henüz bu kavramların ne olduğunu anlamaya ve siyaset erbabaına anlatmaya çalıyoruz. Mevcut siyasi elitin anlamak gibi bir çabasının olmadığını da görüyoruz.

Dolayısıyla daha gidilecek çok yol var. Profesyonel hazırlık ve yatırım yapılabilecek çok alan var.

Tüm bunlara rağmen bizim gibi az sayıdaki örneğe de haksızlık etmeyelim. Çünkü, eğer Amerika gibi siyasi iletişim alanında dünyanın en kalabalık ve en mahir oyuncularının olduğu bir piyasada düzenlenen Pollie Awards gibi gerçekten saygın bir yarışmada 6 ödül kazanarak, 2015 yılında en çok ödül alan ikinci ajans olabildiysek, bunun bir anlamı vardır her halde. Herhalde bu ödüller, bizlerin global ölçekte ne durumda olduğumuza delalet eder.

MediaCat Dergisi, Nisan 2015 sayısı, Alev Kaynak ile röportaj.


20 Mart 2015 Cuma

2015 Pollie Awards'ta 6 ödül birden kazandık.

16 Yıldız düzenlenen Pollie Ödüllerinin heykelciği bu sene yenilendi.
Amerikan Siyasi Danışmanlar Derneği (AAPC)'nin 1999 yılından beri düzenlediği Pollie Ödül töreni 19 Mart 2015 gecesi New Orleans'ta yapıldı.

Biz ÖYKÜ / Dialogue International olarak, 2014 Yerel Seçim kampanyası kapsamında CHP için yaptığımız 30'un üzerindeki filmden üç tanesi ile aylar önce bu yarışmaya katılmıştık.

Pollie Awards'un "Uluslararası"kategorisine katıldığımız ve 30 Mart 2014 kapsamında çektiğimiz "Simit", "Ayakkabı Kutusu" ve "Hayat Bayram Olsa" filmleri:

  • Uluslararası En İyi Karşı Kampanya dalında "Simit" filmi ile Altın Pollie,
  • Uluslararası En İyi Karşı Kampanya dalında "Ayakkabı Kutusufilmi ile Gümüş Pollie,
  • Uluslararası En İyi Televizyon Filmi dalında “Simit” filmiyle Bronz Pollie,
  • Uluslararası  En İyi İnternet Kullanımı dalında “Ayakkabı Kutusu” isimli filmiyle Gümüş Pollie,
  • Uluslararası  En İyi İnternet Kullanımı dalında “Hayat Bayram Olsa” isimli filmiyle Bronz Pollie,
  • Uluslararası En İyi Şov dalında ise “Hayat Bayram Olsa” isimli filmiyle Bronz Pollie Ödülü kazandık.

Bu ödüller bize bir başka başarı daha sağlamış oldu. 6 Ödül ile Uluslararası alanda 2015 Pollie Awards'un en çok ödül kazanan ajansı olduk.

Öte yandan 23 Ocak 2015 tarihinde Amerika’nın Las Vegas kentinde yapılan ve Campaigns & Elections dergisi tarafından düzenlenen Reed Awards'ta başvurduğumuz "Hayat Bayram Olsa" filmi kısa listeye kalmış ve en iyi uluslararası internet filmi dalında ikinci olmuştu.

İşte bizi, ajansımızı ve ülkemizi gururlandıran o filmler:

"Simit"-  1 Altın Pollie + 1 Bronz Pollie: 

"Ayakkabı Kutusu" - 2 ayrı Gümüş Pollie :

"Hayat Bayram Olsa" - 2 ayrı Bronz Pollie:






18 Mart 2015 Çarşamba

Araştırmacılar bizleri aldatıyor mu?

Araştırmacılar bizi aldatıyor mu? Gazeteler ve televizyonlar bilmeden veya araştırmacılarla birlikte taammüden hareket ederek bizlerin tercihlerini manipüle ediyor olabilirler mi?  Her seçim sabahı günah keçisi muamelesi gören araştırmacılara ve araştırmalara 7 Haziran 2015 seçimlerine doğru  giderken nasıl bakmalıyız?
Kamuoyu araştırmaları ve demokrasi
Kamuoyu araştırmaları hemen her demokraside düzenli olarak yapılıyor ve medya tarafından haber konusu ediliyor. Sadece seçimlerle ilgili değil; çeşitli sosyal ve siyasal konularda da kamuoyunun ne düşündüğünü anlamak siyasiler dahil pek çok kişi için önemli. Çünkü araştırmalar, bir toplumun aynada kendine bakması gibidir. Bu yüzden kamuoyunun ne düşündüğü her ülkede medyanın ilgi konusu olur.
Seçimlerden önce yapılıp yayınlanan araştırma sonuçları sadece gündem yaratmaz, olumlu-olumsuz muhtelif tartışmaları da tetikler. O kadar ki, bazı Batı ülkelerinde seçim gününe yaklaşılırken araştırma sonuçlarının yayını yasayla engellenmektedir.
Oysa ki, kamuoyu araştırmaları günümüzde demokrasilerin ve özgürlüklerin olmadan olmazlarından sayılır. Çünkü ancak bu araştırmaların yardımıyla seçim kampanyalarında kimin neden daha fazla oy aldığını veya kimin neden düşüşe geçtiğini anlamamız mümkündür. Araştırmaların yardımı olmadan farklı yaşam tarzlarından, farklı kökenlerden, farklı gelir ve cinsiyet gruplarından ve farklı inanışlardan seçmen kümelerinin tercih ve motivasyonlarını anlamamız imkansızdır.

10 Ağustos ve Türkiye’de araştırmaya sarsılan güven

10 Ağustos 2014’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi yayınlanan ve Erdoğan’ın %55 ve daha fazla oyla ilk turda seçimi kazanacağını açıklayan anketleri yayınlayan araştırma şirketleri, ülkemizde zaten yaygın olan bir inancı iyice su yüzüne çıkarmıştı:  “Araştırma şirketleri parayı verenin sesi gibi davranıyor. Medyayı da kullanarak düşüncelerimizi etkiliyorlar. Oy verme davranışlarımızı tehlikeli şekilde manipüle ediyorlar.” 

Seçimlerden hemen sonra Türkiye Araştırmacılar Derneği (TÜAD) harekete geçmiş; kamuoyu yoklaması yapan ve yayınlayan şirketleri araştırmalarını denetlemek üzere bilgi vermeye davet etmişti. İlginçtir, derneğin talebine sadece, Erdoğan’ın seçimleri %57 ile kazanacağını açıkladığı için en çok eleştirilen şirket olan KONDA cevap vermiş ve şirket hem sistemini hem de anketlerini TÜAD denetçilerine açmıştı. Diğer şirketlerin büyük bölümü derneğe cevap vemeye bile gerek duymamış, iki tanesi ise derneğin talebine olumsuz cevap vermişti.

O tarihten sonra dernek sadece KONDA’yı denetlemiş, bu denetleme ile ilgili bir rapor yayınlamıştı. KONDA’nın çalışması ile ilgili dernek denetçilerinin raporu, TÜAD web sitesinde hala mevcut; ilgilenenler oradan okuyabilir.

Seçmen önde giden partiyi /adayı desteklemeye meyilli midir?

Çeşitli demokrasilerde seçimleri yıllardır izleyen, Türkiye’de ise 1983 beri hemen her seçimde -şu ya da bu ölçekte- kampanya yöneten bir stratejist olarak sürekli duyduğum bir argüman var: “Seçmen, kazananın yanında olmaktan hoşlanır; kazanacağını düşündüğü adaya oy verir” Kampanya yöneticileri ve siyasiler bu inançla kendilerini destekleyen araştırma sonuçlarını medya ile paylaşmaya bayılırlar.

Adayı veya partiyi önde gösteren bir kamuoyu araştırması medyada çıktığı zaman, kampanya karargahlarında zafer naraları atılır. Pek çok kez, adayı ve partiyi destekleyen muteber olmayan araştırmaların bile medyada yayınlanması için ne tür çabalar harcandığına da şahitliğim vardır.

Bugünün aşırı kutuplaşmış siyasi - toplumsal yapısında; bağımsız ve ahlaklı davranabilen bir medyanın bile neredeyse kalmadığı düşünüldüğünde araştırmaların ve araştırmacıların tamamının tertemiz olduklarını söylemek de pek mümkün değildir. Çünkü manipülatif anketlere, telefonla ya da sadece online yapıldığı halde böyle değilmiş gibi gösterilen anketlere, anket görüntüsü altında veri tabanı ve bağış toplama gibi örneklere de sık sık rastlanmaktadır.

Manipülatif anket, son yıllarda ülkemizde giderek daha sık görülür hale geldi. Manipülatif anketlerde kasten yanlı soru formları veya hedeflenen sonuca uygun örneklemler seçilebilmektedir. Dahası, belirli bir adayı / partiyi destekleyen sahte ya da masa başı araştırmalar da yapılabilmektedir.

Peki bu çabalar sonuç verir mi? Gerçekten de araştırmalar seçmen kararını bu denli etkileyebilir mi? ESOMAR kurallarına uymayan, muteber olamayan “Araştırmacıların” kendilerine ödeme yapan siyasilerin seçim kazanması için yaptığı etik dışı manipülasyonlar gerçekten demokrasiyi etkileyebiliyor mu? Medya bilmeden veya taammüden bu manüpülasyonun bir parçası veya asli unsuru mu oluyor?

“Bando vagonu etkisi” mümkün mü?

Sorulara cevap vermeden önce, siyasi iletişimde önemli bir kavram olan “bando vagonu etkisi” kavramından bahsetmek istiyorum.

Gazetelerin ancak birkaç günde ülkenin bir ucuna gidebildiği, radyo, sinema, TV, internet ve mobil gibi mecraların henüz keşfedilmediği 1800’lü yıllarda, Amerikan Başkanlık Seçimleri için adaylar ülkeyi bir baştan diğerine trenle gezerek propaganda yaparlarmış. Ülke çok büyük ve miting yapılacak yerleşim birimi de epeyce olduğu için, pek çok yerde mitinglerini ancak tren istasyonlarında yapabilirlermiş. Zamanla farkedilmiş ki, mitinglere istenen oranda katılım sağlanamıyor ve sadece partililer toplanıyor. Sorunu çözmek ve partili partisiz herkesin dikkatini çekmek için, yaratıcı bir kampanya yöneticisi tren katarına bir bando vagonu eklettirmiş. Yerleşim birimlerine yaklaşırken trenin hızı düşürülürmüş. Bando ağır ağır kasabanın içinde ilerleyen tren katarında yüksek sesle müzik icra etmeye başlayınca ahali meraktan istasyona akın edermiş. Aday da fırsat bu fırsat, toplanan ahaliye propaganda yapmaya başlarmış.

İşte o tarihten beri, seçmen karar ve motivasyonunun yaygın ve güçlü sosyal faktörlerden  kolayca etkilenebilmesine, seçmenlerin yalnızca daha fazla insan tarafından kabul edildiği için kimi düşünce ve davranışları benimsemesine “bando vagonu etkisi” denir. Ve başta siyasiler olmak üzere pek çok kişi, araştırma sonucu yayınlamanın seçmen kararını ve motivasyonunu  yönlendiren en önemli etki olduğuna inanır.

Oysa ben dahil pek çok stratejist, bunun tam tersi yönde etkileri de olduğunu  biliriz: Çünkü, araştırmalarda önde olduğu açıklanan adayın/partinin yandaşları kendilerinden aşırı emin hale gelir ve yarışta gevşeme eğilimi gösterebilirler. Yarışta geride olduğu düşünülen adayın / partinin seçmenleri ve gönüllüleri ise daha sıkı çalışmak için motive olabilirler.

Belki de bunun en öğretici örneklerinden biri 1994 Yerel Seçimlerinde Istanbul’da yaşandı. Üç önemli ve meşhur adayla yarışan Refah Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı adayı konumundaki pek de tanınmayan Recep Tayyip Erdoğan ve destekçileri yarışı asla terk etmedi.  Tersine, hem sandıklara muazzam şekilde seçmen taşıyacak motivasyon kampanyaları yaptılar, hem de oyların sayımının sona erdiği ana kadar sandıklardan ayrılmadılar. Sonuçta hiçbir araştırmada şans tanınmayan bir isim olarak Erdoğan o gün kendi kaderinin sahibi oldu.

Anketler önemlidir ama kimseye seçim kazandırmaz.

Seçimlerden önce seçmen davranışları ve kararlarıyla ilgili anket yaptırmanın uygulamadaki asıl amacı, seçimi kazanmanıza yardımcı olacak bilgilere ulaşmaktır. Eğer bir anket bunu yapmayacaksa paranızı başka bir yere harcamanız daha akıllıca olur. Akıllı bir lider veya aday için bir kamuoyu anketinde belki de en az önem taşıyan bilgi herhangi bir anda kimin önde olduğu bilgisidir.

Ayrıca anketler hatasız değildirler. Özellikle de ön seçimler sonuçlanmadan, adaylar belli olmadan veya kampanyalar fiili olarak başlamadan önce yapılmışlarsa. Üstelik seçmen tercihi mekanik değildir. Son dakikada bile değişebilir. Ve diğer seçmenlerin tercihini öğrendiğinde kendi kararını değiştirebilecek seçmen oranı çoğu kez ihmal edilebilecek düzeydedir.

Doğru olan, yeterince anket görmeden kampanyaya başlamamaktır. Ama onlarca anket yapılsa bile, tümden anketlere bağlı kalan bir kampanya yapmak (seçmen davranışlarının tarihini  ve zamanın ruhunu tam olarak hesaba katamayacağı için) hatalı olabilir. Bu hatanın faturası ise zannedildiğinden daha yüksek olabilir.

Güvenilir bir kamuoyu araştırması / seçim anketi nasıl olmalıdır?

Her ne kadar peşinen belirli bir araştırmaya yüzde yüz güvenmek mümkün olmasa da, bazı araştırmalar diğerlerinden daha muteber kabul edilir. İşte bir araştırmanın en azından daha güvenilir kabul edilmesi için gereken asgari koşullar:
·     Örneklem sayısı güvenilir sonuç üretmek için ön koşul değildir. Güvenilir bir anketin ön koşulu temsiliyettir. Temsiliyet, istatistiki olarak yanlı davranmadan seçmenlerin her kesimini toplumdaki gerçek oranları kadar araştırmada dikkate almak demektir. Dolayısıyla güvenilir anket, soru sorulan insanların sayısından ziyade örneklemin temsili doğruluğuna bağlıdır. Sektördeki ve dünyadaki uygulamalar göstermiştir ki, doğru temsiliyetle seçilmiş 3.000 kişilik bir denek grubu ABD gibi 320 milyonluk bir ülke için bile yeterlidir.
·     Bir araştırmaya güvenebilmek veya en azından o araştırmanın ortaya koyduğu sonuçları tartışabilmek için belirli detayların bilinmesi şarttır. Araştırmacı şirketin adı, örneklem sayısı ve oranları, coğrafi alan, anketin yapıldığı zaman aralığı, kullanılan araştırma yöntemi ve sorular açıklanmışsa o araştırmayı en azında tartışılır kabul edebiliriz. Benzer şekilde kararsızların ve oy kullanmayı düşünmediğini beyan edenlerin de açıklanıyor olması güvenilirlik için ön koşuludur.
·     Bir diğer koşul, araştırmayı kimin sipariş ettiğinin ve bütçesinin hangi kaynaklar tarafından ödendiğinin bilinmesidir.
·     Nihai ön koşul, araştırmayı yapan kuruluşun itibarıdır. TÜAD ve ESOMAR üyesi araştırma şirketleri, en azından belirli kodları ve standartları kabul ediyor olmaları nedeniyle daha fazla güvenilir kabul edilebilirler.

Radikal, 18 Mart 2015

5 Şubat 2015 Perşembe

ABD’nin yeni başkanı bir kadın olabilir


Amerikan Başkanı Barack Obama, ikinci dönemindeki ikinci yılını geride bıraktı. Amerika’nın bir sonraki başkanını belirleyecek olan seçimler 8 Kasım 2016 günü yapılacak. Henüz Amerikan medyasında çok yer almasa da, bu yılın ortalarına doğru partilerin içindeki aday adaylarının yarışı kızışmış olacak.

Amerikan Başkanlık seçimlerinde, adaylar ve adayların kimlikleri diğer demokrasilerden daha fazla bir etkiye sahip değil. Ama bu ülkede başkanlık yarışı yaklaşık iki yıl sürdüğü için adaylar toplumun, medyanın ve dünyanın gündeminde daha çok yer işgal ediyorlar.

Adına “Primary” denen ön seçim süreci bir yılı aşan bir zamana yayılıyor. Bu süreçte, partililer kendi partileri içinde yarışan adayları ve onların projelerini yakından tanırken, seçmenlerin geri kalanı da, devam eden yarışı takip ederek, başkanlık makamı için yarışacak olan müstakbel ismin yeteneklerini ve liderlik becerilerini algılamış oluyor.

Şu günlerde Amerikan siyasi sisteminin iki egemen partisi içinde yarışacak isimler ile ilgili tahminler ve yorumlar başlamış durumda. Geçen hafta ülkenin batı kıyısına yaptığımız ziyarette gördük ki, kimlerin aday adayı olacağı konusu yeni bir “iş alanı”na dönüşmüş durumda. Örneğin senelerdir siyasi partilere ve adaylara kampanya danışmanlığı ve teknolojik altyapı hizmetleri sunan Washington merkezli bir şirket, “Predictit.com” isimli online bir bahis sitesi açmış. Siteye girip kimlerin hangi partide yarışacağı üzerine bahse girip, para kazanabiliyor veya kaybediyorsunuz.

Her ne kadar bir bahis sitesi gibi görünse de, site aslında muazzam bir online öngörü sitesi. Sitenin sağladığı veri, siyasi partiler için bir hazine aslında. Resmi olarak yarışa henüz başlamamış adaylardan diğerlerine göre yüksek beklenti yaratanların şansı muhakkak ki daha yüksek olacak.

Demokratların favori aday adayı Clinton, 2nci Clinton olmaya doğru mu gidiyor?

Yeni bir “Bush – Clinton Savaşı”na doğru

Sitede bahis oynayanlar, bu yazının kaleme alındığı dün itibariyle Demokrat Parti tarafında Hillary  Clinton’a %79, Elizabeth Warren’a %14, Martin O’Malley’e  %13, Joe Biden’a %10, Jerry Brown’a % 6 şans tanıyorlar.

Cuhuriyetçi Parti tarafında ise Jeb Bush’a %43, Scott Walker’a %40, Rand Paul’e % 29, Marco Rubio’ya %25 şans tanınıyor.

Özetle bahisçiler Hillary Clinton’un Demokrat Parti, Jeb Bush’un ise Cumhuriyetçi Parti içinde ipi göğüsleyeceklerini öngörüyorlar. Eğer bu öngörü gerçekleşirse, bu yılın sonlarından başlayıp, gelecek yılın 8 Kasım’ına kadar Amerika ve dünya yeni bir Bush – Clinton savaşına sahne olacak demektir.

Çeyrek yüz yıllık kutuplaşma

Baba George Bush’un ABD başkanı seçilmesiyle başlayan Bush ve Clinton aileleri arasındaki mücadele, Amerikan siyasi tarihinde görülen en derin kutuplaşmanın hem nedeni hem de sonucu gibidir.

1989 yılında George Bush’un dönemiyle başlayan Cumhuriyetçilerle – Demokratlar arasındaki kutuplaşma, 1990’ların sonunda kendi kuşaklarının en ileri görüşlü liderleri olan Bill Clinton ile Newt Gingrich arasında düşmanlık düzeyine ulaşmıştı. Bill Clinton’un iki dönem süren başkanlık dönemi, Cumhuriyetçilerin sadece Amerika’da değil, tüm dünyada hegemonya kurma planları yapmalarına neden olmuştu.

Jeb Bush, son 30 yılda ABD başkanı olan 3. Bush mu olacak?

Oğul Bush’un 2000 yılında kardeşi Jebb Bush’un vali olduğu Florida Eyaleti’nin oylarıyla tartışmalı şekilde başkan seçilmesiyle Cumhuriyetçilerin fikri liderliği Gingrich gibi sağ entelektüellerden, Senator Rick Santorum gibi ideologlara ve Karl Rove gibi Makyavelistlere geçmişti. Artık Amerika’da hem Demokratlara  ve hem de dünyaya karşı her türlü savaş aracını kullanmaya and içmiş bir yönetim vardı. Gerçekten de “Yeni muhafazakarlar” (Neoconlar), iki dönem süren W. Bush dönemi boyunca içerde ve dışardaki muhalifleriyle savaşmak için ellerinden gelenleri artlarına koymadılar.

2008 yılında Barack Obama’nın seçimleri kazanmasıyla ülkeyi yeniden birleştireceği umut edilmişti. Ama, Cumhuriyetçiler ve Çay Partisi bu dönemde Obama yönetimini iş yapamaz hale getirmeye odaklandı. Ne Obama’nın pasifist yöntemleri, ne de Hillary Clinton’un Dışişlerinde uyguladığı açıklık politikaları durumu düzeltmeye yetti.

Anlaşılan o ki, Hillary Clinton ile Jeb Bush 2016 Başkanlık yarışında kendi partilerinin adayı olmayı başarırlarsa, 26 yıldır ülkenin siyasi hayatında egemen olmayı başaran bu iki ailenin çekişmesinde yeni bir evreye geçilecek.

Peki kim kazanmaya daha yakın?

Sitedeki bahisçiler “Beyaz Saray yarışını hangi parti kazanır” sorusuna % 64 Demokrat Parti, % 53 Cumhuriyetçi Parti diye cevap veriyorlar.

Ama aynı aynı kişiler, “2016 Başkanlık yarışını kim kazanır?” sorusuna % 57 Hilary Clinton,  %40 Jeb Bush diye cevap veriyor. Mevcut Başkan Yardımcısı Joe Biden’a şans tanıyanların oranı ise sadece %10.

Durum özetle buysa, Hillary Clinton’un 2016 başkanlık yarışının en favori ismi olduğunu şimdiden ilan etmemiz mümkün. Önemli olan, Bayan Clinton’ın gençleri, umutsuzları, kaybedenleri ve Latin Amerikalılardan Asyalılara kadar göçmen kökenli seçmenleri motive edecek bir kampanyayı başarıp başaramayacağı. Eğer başarabilirse dünyanın en güçlü demokrasisinde, 30 yıl içinde Bush soyadlı ikinci başkandan sonra, bu kez Clinton soyadlı ikinci başkan iktidara gelecek.

5 Şubat 2015, Radikal

3 Şubat 2015 Salı

Ukrayna'dan Yükselen Çığlık

Kısa bir süre önce, Kiev’de bir dizi eğitim vermeye davet edilmiştim. Yaşları 25 - 40 arası olan 110 civarında profesyonel iletişimci grubu ve üniversitelerin gazetecilik fakültelerinde okuyan 500’ün üzerinde öğrenci grubu için iki ayrı tip eğitimlerdi.

Geleceğe ilişkin umudun ve cesaretin neredeyse yok edildiği Kiev’de 3 gün boyunca konumlandırma, kampanya yönetimi, iletişim stratejisi ve uygulama içeren eğitimler verdim. Çok ilgili, iletişimin stratejik ve taktik olanaklarını öğrenmeye odaklanmış iyi eğitimli ve meraklı insanlarla muhatap oldum. Başka ülkelerde karşılaştığımdan daha faal ve daha meraklı gruplardı. 

Bunca ilgi ve odaklanmanın nedeni elbette ki Ukrayna’da devam eden iç savaştı. Kırım’ın dünyanın gözü önünde Rusya tarafından ilhak edilmesi; ardından Doğu Ukrayna’da başlayan iç savaş, Ukraynalıları iletişim konusunda daha fazla odaklanmaya yönlendirmişti. Çünkü ülkelerindeki asıl savaşın Rusya ve Rusya yanlılarınca “sahada değil zihinlerde” yapıldığını düşünüyorlardı. 

Eğitimlere katılanların önemli bir bölümü, ben Kiev’den döndükten sonra mail ve sosyal medya araçlarıyla benimle iletişim kurmaya devam ettiler. Hemen her gün Ukrayna’da olan bitenlerle ilgili bir mail veya mesaj alıyorum.

Bugün sizlerle bunlardan birini, Psikolog Elena Grigoryev’in gönderdiği maili paylaşacağım. Dr. Grigorvey, Karadeniz’in karşı kıyısındaki komşumuzda son bir yıl içinde 16.000’den fazla insanın hayatını kaybettiğini söylüyor ve Ukrayna’daki iç savaşa duyarsız kalmanın dünya için yaratacağı tehlikelere dikkat çekiyor:

“Savaş, diğer birçok Ukraynalı gibi beni de hazırlıksız yakaladı. Makyevelli’nin aforizmasını şimdi anlıyorum: “Savaştan kaçılamaz. Savaş ancak ertelenir. O da düşmanınızın yararına.” Tabii ki ben de başta “sağduyu muhakkak galip gelir” diye düşünüyordum.

Sonra savaş başladığında bir türlü inanmak istemediğim dehşetin içine sürüklendim. İnsanlarımız için endişelendim... Askerlerimiz için endişelendim... Geceleri uykuya dalmadan önce halkımız için dua ettim... Aylarca sabah uyandığımda ilk düşüncem cephedeki askerlerimizin durumu oldu...

Profesyonel bir psikolog olarak savaşın insan ruhunda nasıl travmalara yol açtığını iyi biliyorum. Bu yüzden Ukrayna’nın doğu bölgesindeki askerlerimize yardım etmeye karar verdim.

Şunu belirtmeliyim ki Doğu Ukrayna’da geçirdiğim zamanlarda kendimi çoğu kez gerçeklikten soyutlanmış hissediyorum. Özellikle Rus propaganda makinasının yaydığı saçmalıkları görünce insan kendini öyle hissediyor. Kafka tarzı bir gerçeklik var orada.

Mesela Rus propaganda makinası bize “Nazi” diyor. Ama öte yandan aynı makinanın sözcüleri bir “Rus dünyasından” bahsediyor ve millet olarak varlığımızı inkâr ediyorlar. Şimdi düşünün; yarın öbür gün gelseler ve size deseler ki “Türkiye yoktur; burası “Rus dünyasının” bir parçasıdır. Buna karşı çıkanlar Nazi’dir ve yok edilmelidirler.” Bu argüman, saldırgan bir politikayı haklı göstermeye çalışan sudan bir bahane değil mi?

Rusya, dünyayı ikna etmek ve askeri hedeflerine ulaşmak için “vyshivatniki” denen özel provakatör timler görevlendirdi. Kremlin bu özel timlere insanlık adına utanç duyulacak işler yaptırıyor. Bu paramiliter ekipler, kendilerini Ukraynalı gibi göstererek Doğu Ukrayna’da provokasyonlar yapıyor. Dünyanın en uysal milletlerinden olan Ukraynalıları cani gibi göstermek için sayısız cinayetler işliyorlar. Bu propaganda yöntemi dünyada değil ama, belki Rusya vatandaşları arasında işe yarar.

Öte yandan Ukrayna’da yaşananlar konusunda Avrupa çok ilgisiz. Sadece Avrupa halkının değil, entellektüel sınıfların ve siyasetçilerin bile ilgi ve bilgi düzeyleri hayal kırıklığı uyandıracak kadar düşük. Az sayıda politikacı ve parmakla sayılacak sayıda gazeteci Ukrayna'daki iç savaştan kaynaklanan risklerin dünya için ne anlama geldiğini kavrayabiliyor.

Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün ihlaline karşı duyarsızlık, yarın başka ülkelerin topraklarının bölünmesini de tetiklemez mi? Ukrayna’nın kuruluşunu sağlayan uluslararası anlaşmaların ihlaline karşı duyarsızlık, başka ülkelerin kuruluşunu sağlayan anlaşmaları da prensip olarak ortadan kaldırmaz mı?

Peki ya “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması” ne olacak? Bütün bu olanlardan sonra bugün örneğin Iran halkına, “dünya barışını korumak için nükleer programınızı durdurun” denebilir mi? Bir ülkenin vatandaşları kendi ülkelerini koruyamayacaksa, başka kimden korumasını bekleyebilir ki?

Rus hükümetinin neden bu kadar agresif bir yol kullandığını çok düşündüm. İşgalci bir ülke olarak Rusya’nın, dün ne yaptıysa bugünün modern dünyasında yine aynısını yapmaya devam ettiğini anladım. Yakutistan , Buryatin, Başkurdistan, Dağıstan ... gibi onlarca farklı etnik, kültürel ve dini kökene sahip halkın yaşadığı tüm bu ülkeler hala Moskova’nın işgali altında. Moskova, bu ülkelerin kaynaklarını yiyip bitiriyor ve geriye sadece çöp bırakıyor.

Daha net anlaşılması için size yakın halklardan örnekler vereyim: Örneğin, Müslüman Türklerin yaşadığı Başkurdistan Cumhuriyeti… Başkurdistan, Dubai kadar zengin petrol yataklarına sahip bir ülke. Ama tüm bu zenginliğin Başkurtlara hiç bir faydası yok. Başkurdistan’da bırakın petrole dayalı refahı, doğru dürüst karayolu bile bulamazsınız. Üstelik ülke petrol endüstrisinin yarattığı muazzam çevre sorunları ile başbaşa bırakılmıştır. 

Unesco’ya göre ülkenin Yukarı Ural bölgesi, dünyadaki en kirli alan. Son yıllarda bunlar yetmiyormuş gibi, Başkurdistan’ın diğer önemli zenginliği olan ormanlar, Moskova tarafından talan edilmeye başladı. Ülkenin akciğerlerine insafsızca kıyılıyor ve zenginlikler çalınıyor. Zenginliklerin sahibi Başkurtlar ve diğer halklar ise kendi ülkelerinde dibine kadar yoksulluğu yaşıyorlar.

Türk kökenli bir diğer halkın yaşadığı Dağıstan'da da durum aynı. Bu ülkenin petrol zenginlikleri de Moskova tarafından çalınıyor. Yada Türk kökenli diğer iki halkın yaşadığı Moğolistan sınırındaki Buryatya ve Yakutistan Cumhuriyetleri… Aslında  federal cumhuriyetlerin hiç birinde durum farklı değil.

Ekonomik zenginlik aracı olmanın ötesinde, çeşitli ülkelere karşı stratejik bir şantaj silahı olarak da kullanılan meşhur “Rus doğalgazı” ise Kuzey Buz Denizi’nin kenarındaki Yamal-Nenets Özerk Bölgesi halklarına aittir.

Buna benzer acı tecrübeleri yüzlerce yıldır yaşamış olan biz Ukraynalılar, yeniden Rus işgalinin ve soygununun bir parçası olmak istemiyoruz. Bu nedenle ülkemizi savunuyoruz. Savunmaya devam edeceğiz. Lütfen çığlığımızın Türkiye’de duyulmasına yardım edin. Yardımlarınız için şimdiden teşekkürler”

14 Ocak 2014, Radikal