Necati Özkan ve Seçim Zamanı

21 Mart 2009 Cumartesi

Obama'nın Liderlik Sırları


Ocak ortasında yayınladığımız Obama'nın Liderlik Sırları isimli kitabımız 3. Baskısını bitirdi. Amerikan Başkanlık seçimlerinin arka planını, Demokrat Parti içindeki mücadeleyi, Barack Hüsein Obama'nın hayatını, kariyerini ve seçim kampanyasının detaylarını anlatan kitabımız, iş kitapları alanında en çok satılan kitap oldu.

Obama'nın Liderlik Sırları

Ocak ortasında yayınladığımız Obama'nın Liderlik Sırları isimli kitabımız 3. Baskısını bitirdi. Amerikan Başkanlık seçimlerinin arka planını, Demokrat Parti içindeki mücadeleyi, Barack Hüsein Obama'nın hayatını, kariyerini ve seçim kampanyasının detaylarını anlatan kitabımız, iş kitapları alanında en çok satılan kitap oldu.

1 Mart 2009 Pazar

"Yes, We Can" videosu

Barack Obama, 2008 başında Demokrat Parti içindeki aday adaylığı yarışında New Hampshire önseçimlerinden sonra bir konuşma yaptı. Konuşmanın başlığı "Yes, we can" şeklindeydi, yani "Evet, yapabiliriz/ Evet, başarabiliriz". Bu konuşma çok sayıda Obama gönüllüsünün yaratıcılığını tetikledi.

Bunlardan biri de Black Eyed Peas grubunun lideri Will.I.am 'dı. Will.I.am, bu videoyu Bob Dylan'ın oğlu Jesse Dylon, eski FCB ajansın başkan yardımcısı Mike Jurkovac ile birlikte yarattı.

Scarlett Johansson, John Legend, Nicole Scherzinger, Aishia N. Taylor ve Tatyana Ali gibi pek çok ünlü herhangi bir bedel almaksızın bu videoda rol aldılar.

Yes, We Can videosu, dijital medya, müzik ve 21. yüzyıl siyasetinin bir karışımıydı.

Super Obama Girl

Barack Obama kampanyasının en çok izlenen viral videosu, Süper Obama Kızı. Omnicom Grup'tan Ben Relles liderliğindeki bir ekip tarafından hazırlandı. Amber Lee Ettinger adlı model Super Obama Kızı'nı oynadı.
Obama kampanyasının hit olan ilk videosuydu. 2007 sonbaharında yayınlandığı andan itibaren etkisini göstermeye başladı. Şimdiye kadar 50 milyondan fazla seyredildi, post edildi. Sonradan 30 kadar bu seriden film hazırlandı.

Obama Öncesi, Obama Sonrası

Obama siyasi pazarlamada ve siyasi iletişimde yaptıklarıyla, “Siyasi kampanya el kitabı” olarak adlandırılacak tüm kitapların yeniden yazılmasına neden olmuştur. Bize göre, siyasi iletişim bundan böyle Obama öncesi ve Obama sonrası diye tanımlanacak.

Belki bu cümleler, işi iletişim olan, işi pazarlama olan insanlara fazla iddialı, fazla alelacele ve heyecanla yazılmış olan cümleler gibi gelebilir. Bu yazıyı okuyan bir kısım okurlar, bu cümleleri Obama fanatizminin bir tezahürü gibi yorumlayabilirler.

Ama, Obama’nın kampanyasının ayrıntısını bilenler bu cümlelerin bir abartı olmadığını bilirler.

Amerikan Başkanlarından Franklin D. Roosevelt radyoyu kullanarak seçim kazanmış ilk başkan olarak tarihe geçmiştir. General Eisenhower TV sayesinde seçimleri kazanan ilk başkan olarak kabul edilir. Barack Obama ise, interneti kullanarak seçim kazanan başkan olarak tarihe geçecek.

Neden böyle düşünüyoruz?

Bize göre Obama’nın kazanması bir devrim. Dijital bir devrim. İnternette yaratılan ve internet sayesinde kazanan bir devrim. O yüzden bu devrim en başta interneti değiştirecek. Bu devrim Amerika’yı değiştirecek ve dünyayı değiştirecek. Düşünme şeklimizi değiştirecek. Ve pazarlamayı değiştirecek.

Obama kampanyasının ana mecrası internetdi.

http://www.barackobama.com/ sitesi Obama kampanyasına sosyal ağ özellikleri katmakla kalmadı. Aynı zamanda insan kaynağı yarattı, finansman yarattı, fikri kaynak yarattı. Bu site etkinliklere gönüllülerin etkin bir şekilde katılımını sağlamakla sınırlı kalmadı, seçmenlerin sandıklara akmasını ve bunun takibini de sağladı.

http://www.mybarackobama.com/ sitesinde ise Obama fanatikleri kendi bloglarını yarattılar, bu bloglar üzerinden tartışma platformlarına katıldılar ve önerileriyle kampanyaya yön verdiler. Dahası; kendi çevrelerini dahil ettikleri mini bağış toplama siteleri açabildiler, yaşadıkları yerleşim birimlerinde etkinlikler organize ettiler ve kampanyaya telefonla aranacak insanların listelerini oluşturdular.

Obama üniversiteden mezun olur olmaz başladığı toplum örgütleyiciliği işinde yıllarca gençlerle ve yoksullarla çalışmıştı. Biliyordu ki 18-25 yaş kuşağındaki gençler, genellikle televizyon seyretmiyor, gazete ve dergi okumuyorlardı. Bir öykünün dinleyicisi olmak yerine, öykünün bir parçası ve sahibi olmak istiyorlardı.

Öte yandan gençler, internet ve mobil iletişim cihazlarıyla yaşıyor, konuşuyor, fotoğraf ya da video çekiyor; ilgi duydukları olaylara ellerindeki teknolojinin kendilerine sunduğu imkanla derhal katılarak ya da tepki göstererek yön veriyorlardı. Eski kuşakların anlamadığı ve fark edemediği gençliğin bu halini Obama çok iyi tanıyordu.

Obama kampanyasının web sitelerinden haftada birkaç kez gönderilen e-mail mesajlarıyla, gençler kampanya gönüllüsü olmaya davet edildi. Kampanyada öne çıkan gönüllüler blog açmaları için teşvik edildi.

Kısa bir süre sonra, gençlerin nelere kadir olabileceği ortaya çıkmaya başladı. Örneğin, Joe Antony isimli bir Obama gönüllüsü, Myspace’de tam 160.000 kişiden oluşan bir arkadaş grubu yaratınca giderek dijital bir devrimin yapılacağı anlaşılmaya başlandı.

Başta üniversite ve üniversite kentleri olmak üzere nerede gençler varsa oraya gidildi. Online dünyada gençlerin yoğun olduğu Facebook, YouTube, Twitter gibi siteler kullanılarak kampanyalar yapıldı. Çeşitli ulusal sorunlar hakkında seçmen beklentilerini anlamak için online anketler düzenlendi.

Nerede bir ön seçim varsa, hangi semtte ya da hangi kentte kampanyaya destek lazımsa, gönüllüler oraya yönlendirildiler.

Eğer bilmediğiniz bir kente ya da semte gidip orada tanımadığınız insanlarla görüşmeniz ve onları Obama destekçisi yapmanız isteniyorsa ve siz de bunu kabul etmişseniz, size evinizden gideceğiniz adrese kadar bir ulaşım planı gönderiliyordu.

Size internet aracılığı ile gönderilen ulaşım planı, kullanacağınız ulaşım aracına göre (metro, otobüs ya da özel araç) değişiyordu. Aynı planda gideceğiniz yerdeki kampanya merkezinin adresi, o merkezden ne tür kampanya materyalinden kaçar adet alacağınız, bunları nasıl dağıtacağınız, gittiğinizde insanlarla nasıl konuşmanız gerektiği gibi bilgiler kişiselleştirilmiş olarak size ulaştırılıyordu.

Obama kampanyası genç kuşaklarla iletişim kurmak üzere tasarlanmıştı ama, bu gençlerin bir kısmı "daha da gençti.”

Ve bu “daha da genç kuşak”, e-mail bile kullanmıyordu. 15-22 yaş kuşağındaki bu yeni jenerasyon, e-maili ebeynlerinin iletişim yöntemi olarak görüyor, e-maili iletişimde eski ve ağır bir yol olarak görüyor ve bunun yerine sms mesajlarını tercih ediyordu. Obama’nın ekibi onları da dikkate almıştı. Obama kampanyasına 11 yaşındaki bir çocuk bile, cep telefonuyla çektiği videoyu yükleyebiliyordu, sms ile kampanyaya yorum atabiliyordu. Gençler mms ile 35 milyon video üretmişler veya birbirleriyle paylaşmışlardı.

Obama kampanyasının anahtar sırrı yeni seçmenler, yeni gönüllüler ve yeni bağışçılardı. İçiçe girmiş bu üç grubu yaratabildiği için kampanya başarıya ulaştı. İnternetin gücü sayesinde ABD gibi büyük bir ülkedeki bile ulusal kampanya tek merkezden yönetilebildi.

Obama kampanyası aynı zamanda bir “arama motoru” kampanyasıydı. Obama’nın adaylığı ile, Google’da en çok aranan kelimeler “Obama”, “Muslim” gibi kelimeler olmuştu.

Google aracılıyla “Obama” veya “Muslim” kelimeleri kullancılar tarafından arandığında, hemen sol sütunda “Obama bir Hristiyandır” linki çıkıyor ve kullanıcının yönlendirildiği linkte Obama’nın dini gelişim süreci anlatılıyor ve kafalardaki soru işaretleri gideriliyordu. Bu yöntemlerle Google sitesinden Obama kampanyasına 1 milyona yakın bağışçı kazandırılmıştı.

Auckland Üniversitesi Siyasi Pazarlama bölümü öğretim üyesi olan Dr. Jennifer Lees-Marchment, Obama Hareketi’nin asıl başarısının http://www.barackobama.com/ ve http://www.mybarackobama.com/ adlı sitelerden ve bu sitelerin özelliklerinden kaynaklandığını söylüyor ve ekliyordu :

“Obama kampanyası, yeni medyanın mobilize olabileceği fikrini kavradığı için bu denli etkin olabildi. Obama kampanyası, bu fikir ve bu yöntemle seçmeni işin içine katmayı ve onlarla interaktif bir iletişim kurmayı becerdiği için etkili. Böylece Obama kampanyası seçmenlere ne düşünmesi gerektiğini söylemek yerine, onları politika geliştirme sürecine dahil edebilmeyi başardığı için çığır açtı. E-marketing ve online etkinlikler, bu süreçte, bir yeni iletişim süreci olmaktan çıkıp, eski moda yüzyüze ve doğrudan iletişimin yerini almış oldu. Hem de eskisiyle kıyaslanamayacak kozmik bir hızda ve eskisiyle kıyaslanamayacak kadar nicelikte. Sisteme dahil olan yüzbinler, online ortamda hazırlanan manifestonun ortak yazarları olmuş oldular. Artık ortadaki siyasi ürün, Obama’nın sahsi ürünü değildi, yüzbinlerin ortak ürünüydü.”

Sonuçta Obama’nın web sitesine 10 milyonu aşkın seçmen gönüllü olarak kaydoldu. Ve bu gönüllü seçmenler kampanya sürecinde haftada 40 ile 60 saat arası aktif görev aldılar. Bunlar içerisinden 3 milyonu aşkın kişi, küçük küçük bağışlarla 850 milyon dolar büyüklükteki tarihin en büyük siyasi kampanya fonunu yarattılar. Kampanya boyunca gönüllülerin yaptığı telefon konuşması sayısı ise 118 milyon adete ulaşmıştı.

Özetle, başlangıçta imkansız görünen bir hedef, mobilize hale getirilmiş yeni medya sayesinde, yeni fikri kaynak yarattı, yeni finansman kaynağı yarattı, yeni insan kaynağı yarattı ve tüm bu kaynakları biraraya getirmeyi başaran Obama onlarca yıl hatırlanacak bir zaferin sahibi oldu. Bu zafere ulaşmada kullanılan tüm yöntem ve teknikler, bundan sonraki dönemde pazarlamayı da değiştirecek.

Pİ Dergisi, Mart 2009 sayısı

Sağ ve Sol Muhalefetin Durumu

90’lar boyunca liderlik, kirlenmişlik ve ekonomik krizler gibi çok çeşitli etkenlerle ülkemizdeki Merkez Sağ siyaset yok olup gitti. Siyaset boşluk tanımadığından bu boşluğu Milli Görüş geleneğinden gelen partilerin devamı niteliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi doldurdu.

Merkez Sol ise hem küçüldü, hem de tekleşti. 1990’larda SHP, DSP, CHP gibi üç parti birden varken, bugün hepsi -kurumsal olmasa bile- fiilen tek partiye dönüştü.

Neden böyle oldu?

CHP daha iyi bir siyaset sistematiği ve daha iyi bir Türkiye vaadi geliştirebildiğinden değil tabii. Değerler siyasetinin yarattığı gerilim iklimi bunu gerekli kıldığından. Çünkü gerilim iklimi iki büyük partinin işine yarıyor. Hem iktidar hem de anamuhalefet bu gerilimden kazanıyor.

Türkiye’de siyasete girebilmek; yerel veya ulusal siyasete aday olmak kişinin kendi iradesine bağlı olmayabiliyor. Ne kadar çok isterseniz isteyin parti yönetimi sizi aday göstermeyebilir veya aklınızda bile yokken sizi biryerleden bulabilirler ve seçime beş kala aday olabilirsiniz.

Ahmet Vefik Alp'i düşünün mesela! Seçime 40 gün kala DSP İstanbul Büyükşehir adayı oldu sürpriz bir şekilde. Böylesi bir durumda yapılabileceğiniz bir şey yok. Kazanma şanşınız sıfır!

Siyasetin dinamiği bunu gerektiriyor diyorlar. Nasıl olabilir ki? 29 Mart'ta yapılacak olan yerel seçimlerin tarihi herkes tarafından 4 yıl önceden biliniyordu. Neden zamanında aday göstermez bu partiler? Bunun neresi siyasetin dinamiği? Bu dinamiğe demokrasi demek, hele hele parti içi demokrasi demek ne mümkün!

Eğer muhalefet partileri, parti içi demokrasiyi çalıştıramazlarsa, seçimlerden aylarca önce örgütleri ve seçmeni süreçlerine dahil edemezlerse iktidar yüzü göremeyecekler. Çünkü, iktidar partisi bu konuda onlarla kıyaslanamayacak kadar önde. Örgütü hep zinde. Seçimlere herzaman hazır. Ve seçmenle 365 gün ilişkide.

29 Mart için adaylara öneriler.
Negatif kampanya yapmasınlar. Toplumu germesinler. Ülke zaten son bir kaç yılda bir arada yaşama konusunda toleranssız bir iklime mahkum edildi, buna devam etmesinler ve pozitif kampanya yapsınlar. Rakiplerini eleştirmek yerine kendilerinin ne yapabileceklerini anlatsınlar ki seçmeni ikna edebilsinler.

29 Mart için seçmenlere öneriler:
Kendilerine yakın ama beceriksiz adaya oy vermektense, kendi kentlerini iyileştirebilecek adayı tercih etsinler. Değerler siyasetinin vaazettiği doğrultuda oy kullanarak hayatı iyileşmiş bir toplum yok; kalkınmış bir ülke yok. Ekonomik tercih yapsınlar.

Türkiye’nin Siyasi Portresi

Türkiye’de 1990’lardan itibaren şiddetlenen bir değerler siyaseti çatışması söz konusudur.

Ağırlıklı olarak Türkiye’deki siyaset buna dönüşmüştür. Bunun en önemli sebebi, Merkez Sol’un Berlin Duvarı’nın çöküşüyle gözden düşmesi, Merkez Sağ’ın ise kirlenmesi ve 90’ların sonunda yok olmasıdır.

Merkez Sağ’dan boşalan alanı dolduran Muhafazakar Sağ, Türkiye’nin geleceği ile ilgili yeni sözler söyledi ve toplumu ikna etti. Milli Görüş geleneğinden gelen partiler, son birkaç on yıllık zaman diliminde, kendi bakış açılarından toplumun yeterince muhafazakar olmadığından hareketle, topluma daha muhafazakar bir gelecek tanımladılar ve toplumun tırnak içinde kendi özüne, kendi değerlerine dönük hale getirilmesini hedeflediler. Seçmene bununla ilgili vaadlerde bulunarak yol aldılar.

Rakipleri bu fikirle rekabet edecek bir düşünce sistematiği geliştirmeyi başaramadığı için de büyüdüler.

1980’lerin ortasından 90’lara ve 2000’lere kadar yaşanan süreçte giderek gelişen ve aslında bir çevre siyaseti iken bir ana siyaset haline dönüşen bu akım, topluma şunu söyledi: “Toplumun mevcut hali kendi özüyle hemhal değildir, bunun değiştirilmesi ve özüne dönmesi lazımdır

Ülkemizdeki “Yeni Muhafazakar” siyaset, topyekün olarak bu sistematik üzerine kurguladı.

Bu hedefe yönelik olarak Merkez Sağ siyaset ve Merkez Sol siyasetin itirazları oldu ama, yukarda belirtildiği gibi biri eridi, diğeri de kendini statüko siyasetine hapsetti. Son yıllarda yaşadığımız bu toplumsal gerilim ve ayrışma, bu toplumsal kopuşun arka planında bu mücadele var.

Dolayısıyla toplumun bir bölümü adına yola çıkmış bulunan “Yeni Muhafazakar” siyaset yani mevcut iktidar, toplumu daha muhafazakar bir yapıya taşımak isterken, merkezin solu ve artık kırıntısı kalmış olan merkezin sağı buna doğal olarak direniş gösteriyor. Son birkaç yıldır yaşadığımız gerginliklerin özeti budur.

Türkiye’deki siyaset batıdaki siyasetle kıyaslandığında, konjonktürel olarak bir değerler siyaseti görünümündedir ve anlaşılan o ki bir müddet daha böyle akacaktır. Ne yazık ki bu akış, gündelik hayatımızı iyileştirecek bir akış değildir.

Ne yazık ki, siyasetin kendini ve toplumu hapsettiği bu ayrışma ve bu kopuş, bireysel ve toplumsal huzurumuza ve refahımıza mal oluyor. Türkiye’de siyasetin ve siyasi oyuncuların olgunlaşmaya ve uzlaşmaya ihtiyacı var; kurucu değerler üzerinden kapışmaya değil.