Necati Özkan ve Seçim Zamanı

30 Kasım 2014 Pazar

Turizm sektörü nereye gidiyor?



Türkiye stratejik olarak turizm sektörüne yatırım yapmaya 1980’lerin başında karar verdi. Turgut Özal hükümetleri önemli teşvik kararları çıkararak turizmle ilgili girişimleri destekledi. Kıyılarda pek çok alan turizm sektörüne tahsis edildi. Aklında turizm yatırımı olmayan gruplar ve özellikle de inşaat sektöründeki müteahhitlik firmaları cesaretlendirildi. On yılı aşkın bir altyapı süreci yaşandı.
10 yılı aşkın bir süre içinde devlet teşvikiyle Ege kıyılarından Antalya’ya kadar olan sahillerde onlarca 5 yıldızlı otel kuruldu. Ülkedeki  yatak kapasitesi bir kaç kat arttırıldı. Ardından insan kaynakları eğitildi.
Tüm bu hu hazırlıklar, ülkenin bir destinasyon olarak turizme hazırlanması aşamasıydı. Pazarlama diliyle söyleyecek olursak, 1980-1995 arası bu süreç ürün geliştirme ve dağıtım (product  & place) aşamalarıydı.
90’ların ikinci yarısında tanıtım (promotion) aşamasına geçildi. Turizm sektörü global rekabete hazırdı ve profesyonel tanıtıma başlanıyordu. Türkiye’ye gelen turist sayısı 7 milyon civarındayken, 1999’da profesyonel tanıtım kampanyalarına başlandı.  15 yıl boyunca istikrarlı bir şekilde tanıtım kampanyaları yürütüldü. Sonuçta, TÜİK verilerine göre geride bıraktığımız yıl, ülkemizi ziyaret edenlerin sayısı  (bıyıklı turistler dahil) 39,2 milyona, toplam gelirler ise 32,3 milyar dolara ulaştı.
Türkiye’nin turizm sektöründe elde ettiği bu sonuç, dünyadaki en hızlı ilerleme… Turizm sektöründe bu başarının dünya çapında başka bir örneği yok. Bu ülkede başka hiçbir sektör, bu kadar kısa bir zaman diliminde reel olarak 5-6 kat büyüyemedi. Bu büyüme, hem turist sayısı hem de ülkeye getirilen toplam döviz miktarı açısından tam bir başarı hikâyesidir. Türkiye ziyaretçi sayısı bakımından dünyada altıncı, turizm gelirleri bakımından onuncu sıraya yerleşti. Ve bugün itibariyle turizm sektörü, tek başına ülkenin cari açığının % 60’nı kapatacak bir büyüklüğe erişti.
Bu başarı hikayesi tek başına hiç bir siyasi lidere, hiç bir partiye ve hükümete mal edilemez. Bu başarı hikayesinde, 1983’ten beri görev yapan tüm hükümetlerin, turizm bakanlarının ve turizm bürokrasisinin payı ve hakkı vardır. Ama bir o kadar da, turizm sektörüne yatırım yapan girişimciler ve sivil toplum kuruluşları bu başarının ortaklarıdır.
2008-2013 yılları arasında bu başarıya biz de şahsen ve ekip olarak, Amerika- Kanada- Meksika, İngiltere- İrlanda gibi Batı pazarlarında ve Rusya dahil 15 Doğu Avrupa pazarında tanıtım kampanyaları sorumlulukları üstlenerek katkıda bulunduk.
Türkiye nasıl başardı?
Türkiye’nin turizmde elde ettiği başarıyı yaratan etkenler şunlar:
1. En önemli etken Türkiye’nin coğrafi özellikleri ve lokasyonudur. Türkiye öyle muazzam bir lokasyonda ki, kendiliğinden bir turizm ülkesi… Global bir başarı hikayesi için turizm alanındaki çabaların desteklenmesi ve koordinasyonu yeterliydi.
2. Siyasetin verdiği stratejik karar.  Siyaset ve bürokrasi, 1980’li yılların başında turizmin stratejik bir sektör olduğunu anladı. Bu yönde bir sektör yaratma gayretine girdi. Bunun sonucu olarak, altyapı, tahsis ve destekleme kararları alındı. Böylece 15 yıl gibi kısa bir sürede dünyadaki standartların üzerinde yüzbinlerce yatak kapasitesine ulaşıldı.
3. Global ölçekte sürdürülebilir pazarlama bütçesi ve istikrarlı iletişim yatırımı. Türkiye 1999’dan beri her yıl 110 – 120 milyon dolar civarında bir bütçeyi global pazarlama faaliyetleri için kullanıyor. Bu bütçenin 50 milyon doları medyaya harcanıyor. Kalanıyla lokal tur operatörleriyle birlikte reklam kampanyaları yapılıyor; fuarlar, kültür ve sanat etkinlikleri düzenleniyor ve Turizm Bakanlığı’nın yurtdışı ofisleri finanse ediliyor.
4. Türkiye’nin her profilden ziyaretçiye uygun vaatler sunabilmesidir. 50-60 yaş üstü ziyaretçilere kültür, tarih ya da sağlık turizmi imkanı sunulurken gençlere de, deniz, kum, güneş ve eğlence hayatı sunulabiliyor.
5. Son yıllarda ortaya çıkan bir diğer önemli etken Türk dizileridir. Bu diziler, hiç kimsenin önceden planlamadığı, öngörmediği, düşünemediği ve beceremediği bir şeyi başardı. Ortak tarihi paylaşğımız yakın coğrafyada, Orta Doğu ve Balkanlar’da, Kuzey Afrika’da, Kafkasya’da, Orta Asya’da, Rusya dahil eski Sovyetler coğrafyasında Türkiye’nin yumuşak gücü haline geldi.
Bu coğrafyalarda yaşayan insanlar,  TV dizilerinin etkisiyle uzunca bir dönem merak ettikleri ve çoğu zaman negatif duygular besledikleri Türkiye’yi farklı bir gözle görmeye başladılar. Neticede bu durum, turizm adına önemli ve pozitif sonuçlar doğurmaya başladı.
Daha gidecek çok yolumuz var
Bütün bu anlattıklarımız, başarı hikayesinin olumlu tarafları. Bugün itibariyle Türkiye kitlesel turizmde gelinecek en önemli noktaya geldi. Bundan sonra işimiz, bundan önceki kadar kolay değil. Türkiye’nin yoluna devam edebilmesi için iyileştirilmesi gereken pek çok alan mevcut.
Bize göre bu alanlar şunlar:
a. Türkiye bugüne kadar ülke markası algısından çok, satış kampanyalarına yöneldi. Global bir ülke markası yönetimi yaklaşımı çoğu kez önemsenmedi. Çünkü Türkiye bir kitlesel turizm destinasyonu ve doldurulması gereken çok sayıda yatak var.
b. Sürekli artan arz nedeniyle geride bıraktığımız 10 yıl boyunca, ülkemizdeki tesisler hak ettiklerinin fiyatın altında satış yapmak durumunda kaldı. Bir başka ifadeyle, Türkiye’ye gelen ziyaretçiler diğer ülkelere oranla daha az kişi başı harcama yapıyor. Türkiye’nin bundan sonra bu soruna odaklanması şarttır.
c. Türkiye’nin satış politikalarında ‘her şey dahil’ sistemini revize etmesi veya yavaş yavaş uzaklaşması gerekiyor. Çünkü mevcut haliyle ‘her şey dahil’ sisteminin ne ülkeye ne de tesise faydası var. Bu sistemle kar üretmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. O yüzden tesislerin birçoğu sezon sonunda satışa çıkıyor.
d. Reklama ilişkin ne yaparsak yapalım, eğer ülkeye gelen turist otele kapanıyor ve otelden dışarı çıkacak bir neden bulamıyorsa, nereyse hiç ekstra harcama yapmayacaktır. Ve toplam ülke geliri de artmayacaktır. Turizm sektörünün daha kârlı hale gelmesinin yolu, entegre bir kültür endüstrisi yaratmak ve kültür ve tarih pazarlamak ile mümkündür. Bu nedenle yaratıcı kültür etkinlikleri için altyapı ve teşvik uygulamaları gereklidir.
Bu ise ülkenin her yanında kültür ve sanat alanında yaratıcı beyinler yetiştirecek eğitim kurumlarının açılmasıyla, demokrasi ve ‘hoşgörü’ ikliminin geliştirilmesiyle mümkün olabilir.

Radikal, 15 Eylül 2014

Markada gözü olmayan milletlerin, global rekabette izi olmaz.

Yeni yaratıcı sınıflar yoksa, yeni kalkınma hamlesi de yok!
Görünen o ki, Türkiye ekonomisi global rekabette öne çıkacak değer üretmekte hayli zorlanıyor. İhracatı artırmak için çeşitli teşvikler ve yöntemler deniyoruz. Ama yine de ithalatımızla ihracatımız arasında yılda 50 milyar doları aşan büyük açık veriyoruz. Açığı kapatmada yurtdışı taahhüt hizmetleri ve turizm gelirleri gibi kalemlerden elde ettiğimiz gelirler bile yetmiyor. Habire yeni borç alarak yolumuza devam ediyoruz.

Gemi karaya oturana kadar sıkıntı yok. Yolumuza bir miktar daha devam edebiliriz. Ama bu durum ne kadar sürdürülebilir? Bir ülke yılda 50 milyar dolar ve üstü cari açık vererek ne kadar global alanda rekabet edebilir? Dahası yeni bir ekonomik krize girdiğimizde, işimiz bu kez 2002 kadar kolay olabilir mi? Çünkü ulusal borcumuz artık çevrilebilir olmayı çoktan aşmış olacak.

Peki ne yapmalı? Çözüm nerede?

Çözüm yeni yaratıcı sınıflarda. Çözüm araştırma ve geliştirmede. Çözüm tasarımda. Ve çözüm inovasyonda.

Gerek Türkiye ekonomisinin, gerekse bu ülkedeki büyük sermayenin bir türlü beceremediği en önemli alan inovasyon alanıdır. 90 yıl boyunca sermaye biriktirmeyi başarmış büyük sermaye, yıllarca yurt içi pazarla yetindi ve dış pazarlara doğru dürüst yatırım yapmadı. Çünkü dış rekabet o kadar kolay değil. Sadece sermaye derinliği yetmez, vizyon da gerektirir.

Düşünün, yasal yollardan servet edinmeyen siyasiler ve kimliğini açıklamak istemeyenler bir yana, bu ülkede bilinen en az 44 dolar milyarderimiz var. Ama tek bir global markamız yok!

Çünkü hem bu ekonomik aktörler, hem de ülke ekonomisinin kaptanlığını yürüten siyasiler günü kurtarmakla meşguldürler. Varlıklarını gayrımenküle ve güvenli dış ülke bankalarına bağlarlar. Zahmetli işlerle, uzun süreli projeksiyonlarla uğraşmak istemezler.

Nespresso’nun hikayesi

Bundan bir kaç hafta önce İsviçre’nin St. Gallen kentinde yaptığımız bir network toplantısında İsviçre’li bir markanın; Nespresso’nun hikayesini dinlediğimde, Türk sermayesinin vizyonsuzluğunu bir kez daha hatırladım.

Çünkü bildiğiniz gibi İsviçre bir kahve ülkesi değil. İsviçre ne kahve üretir, ne de İsviçrelilerin bir kahve gustosu vardır. Kahve deyince dünyada akla ilk gelen ülkelerden biri Türkiye’dir. Ama bizim global bir kahve markası yaratmak gibi bir hikayemiz yok.

Hikaye şöyle: 1980’lerin ikinci yarısında Nestle’de çalışan bir yönetici İtalya’ya yaptığı bir aile seyahatinde, İtalyanların espresso kahveye düşkünlüğüne tanık olur. Bu tanıklık yeni bir markanın doğuşuna ilham olur. Tatilini bitirip ülkesine ve işine döndüğünde, aklındaki fikri yönetime fikrini açar. Amaç, İtalyan espressosunun içim zevkini, kabul edilebilir bir fiyatla insanlara sunacak bir marka yaratmaktır. Nestle’nin N’si Esprosso’nun başına eklenir ve markanın adına karar verilir. Nespresso!

Hedef dünya pazarlarıdır. Bunun için 5 yıl boyunca araştırma ve geliştirme süreci yaşanır.

1990-1995 arasında çeşitli ürün ve pazarlama denemeleri yapılır. Yaşanan hayal kırıklıkları ve yanılmalardan etkilenmeden yola devam edilir. İkinci aşama markanın temelini atma aşamasıdır. 2000’lere kadar bu süreç devam eder. 2000-2006 arası global ikonik bir marka yaratma aşaması olarak değerlendirilir. 2006-2012 arası “global kahve kültürünü şekillendirme” aşaması olarak kullanılır. 2012 sonrası global marka olarak hemen her ileri pazarda tutundurma aşamasına geçilir. Sonuç, grafikte görüldüğü gibi tam bir başarı hikayesidir.



Nespresso, global marka başarısının ardındaki esasları söyle tanımlıyor:

  • Yolun sonuna yetecek kadar nefesin olsun.
  • “NEDEN” diye sorarak işe başla, amacın net olsun.
  • İstikrarla reklam yap. Hiç bir dönem ara verme.
  • Her aşamada her şeyi bire bir yap.
  • Müşterinle ve dağıtım kanallarınla saygı-güven-sevgi-sadakat zinciri kur.
  • Müşterilerini dinle ve anla.
  • Yerelleş.
  • Yaptığın her işte mükemmele ulaşmaya çalış.
  • Teşekkür et.


Nespresso’dan dersler

Nespresso’nun bu muazzam hikayesinden, Türkiye’nin ekonomi yönetimine ve büyük sermayesine hangi dersler çıkıyor? 

Bir ülkenin ekonomisinin global rekabeti için kalıcı çözüm, kitlesel üretimde değildir. Fasonculukta değildir. Taklitçilikte değildir. En ucuza mal etmek ve en ucuza satmakta değildir. “Herşey dahil” kafasında hiç değildir. Asıl çözüm, ekonominin her alanında global markalara sahip olmaktadır.

Türkiye’nin birincil önceliği yaratıcı sınıfları ve yaratıcı girişimleri desteklemek olmalıdır. Ülke ekonomisine yöneten siyasi irade, asıl teşviki global marka yaratmakla ilgili çabalara vermelidir. Büyük sermaye temsilcileri kısa vadeli satış ve yatırımlara değil, uzun vadeli marka yaratma çabalarına odaklanmalıdır.

Ülke siyaseti, aynen İkinci Dünya Savaşı’nda çıkan Japonya örneğinde olduğu gibi, stratejik sektörleri ve stratejik grupları seçilmeli ve global marka yaratmakla görevlendirmelidir. Turizmden kahveye, tekstilden yazılıma, gıdadan otomotive…

Başka türlü her hangi bir makro yöneliş, 2100 yılında bile bizi dünyanın ilk 10 ekonomisinden biri yapamaz.

Radikal köşe yazısı, 8 Eylül 2014

16 Eylül 2014 Salı

En büyük 10 ekonomiden biri olabilecek miyiz?

Neden on yıllardır yerimizde sayıp duruyoruz? Onca tantanayla, onca propagandayla geride bıraktığımız son 12 yılda, neden Türkiye’nin dünya ülkeleri sıralamasındaki yeri değişmedi? Yıllarca eleştirdiğimiz koalisyonlu yıllarda (1970’ler) Türkiye ekonomisi dünyadaki sıralaması 16 iken, bugün neden 17? Uluslararası yarışta özlediğimiz yere neden bir türlü ulaşamıyoruz? 2023 yılında dünyanın en büyük 10  ekonomisinden biri olabilmemiz nasıl mümkün olabilecek?

Türkiye ekonomisinin bugünkü toplam büyüklüğü yaklaşık olarak 800 milyar dolardır. Dünyadaki ilk 10 ekonominin arasına girebilmek için ise bu büyüklüğün en az 2 trilyon doların üzerine çıkması gerekiyor. Yani dokuz yılda 2.5 kat büyümemiz lazım ki, ilk 10 ekonomiden biri olalım.

Bir başka deyişle, 2023 hedeflerine ulaşabilmemiz için önümüzdeki 9 yılda  sırasıyla Endonezya, Güney Kore, Meksika, İspanya, Avustralya, Hindistan ve Kanada ekonomilerini geçmemiz gerekecek. Üstelik anılan ülkeler önümüzdeki 9 yıl boyunca yerlerinde saymayacaklarına göre, demek ki 2,5 kattan daha da fazla büyümek gerekecek…

Peki bu mümkün mü? Bu büyümeyi nasıl yapacağız? Hangi araç ve yöntemler olursa bu hedeflere yaklaşabiliriz?

Herşeyden önce bir konuda hemfikir olalım: Bir ülke fındık fıstık satarak dünyanın en büyük 10 ekonomisinden  biri olamaz. Hesap vermeye yanaşmayan siyasi ekiplerin yönettiği, masrafı her geçen gün artan dünyanın en pahalı devlet aygıtlarından biriyle… Plansız, hesapsız kamu harcamalarıyla… Fasoncu kafa ile üretim ve ihracaat yapan bir sanayi ile… Adil rekabeti değil kayırmayı teşvik eden  bir siyasi iradeyle… Tasarım değil taklit, inovasyon değil kopyacılıkla… gelinebilecek yer bu kadardır.

Hele ki, son 12 yıllık döneminin özendirdiği gibi sanayiden vazgeçip ağırlıklı olarak ranta ve inşaatta büyümeye dayalı bir ekonomik gidişatla!

Böyle bir gidişatla işler bir müddet yolunda gidebilir. Emlak patlamasıyla birkaç yıl iyileşen ekonomik göstergeler her tarafta iyimser hava yaratabilir. Cebine bir miktar para giren seçmenler size seçim üstüne seçim de kazandırabilir. Ama rekabetçi bir ekonomi ve global anlamda sürdürülebilir büyüme sağlanamaz. Eğitim öğretim İmam Hatipleştirilerek asla sağlanamaz.

Ülkeyi yöneten lider kim olursa olsun, iktidardaki parti ve yönetim şekli ne olursa olsun 9 yılda bu büyümenin gerçekleştirilebilmesi nereden baksanız imkansız gözüküyor. Çünkü  90 yılda ancak 800 milyar dolar seviyesine ulaşabilmiş bir ekonominin 2 trilyon doların üzerine çıkabilmesi için, yeni teknolojiler, yeni icadlar, yeni üretim tarzları yetmez. Aynı zamanda nitelikli iş gücüne, yeni yaratıcı sınıflara ve yeni pazarlara da ihtiyaç vardır.

Özetle 2023’te dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olma hayali bugün için sadece bir hayaldir. İster adına “Yeni Türkiye” deyin, isterse “Yeni Osmanlı”.

Belki 2023 değil ama daha sonra, örneğin 2050’de bu hayale yaklaşmak mümkün olabilir. Ama onun için de Türkiye ekonomisinin sadece iyi yönetilmeye değil, radikal olarak altyapı değişimine de ihtiyacı vardır. Ayrıca nitelikli ve yaratıcı işgücünü teşvik ederek, özgürlükleri ve hayat tarzları ile ilgili sosyal toleransı alabildiğine yükselterek, demokratik bir toplumsal sözleşmeyi imzalayarak, ve hukuku bağımsız ve üstün kılarak Türkiye ekonomisi bu hayale yaklaşabilir. 

8 Eylül 2014, Radikal YeniAkıl köşe yazısı: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/en_buyuk_10_ekonomiden_biri_olabilecek_miyiz-1211483

10 Ağustos Nasıl Okunmalı - 4



“GECEKONDU BAŞKANLIK" REJİMİNE DOĞRU

 “ 10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. . . . geçtiğimiz 10 yıl içinde . . . özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı.  . . . diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak . . . inşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak.”

AKP İstanbul il başkanı Aziz Babuşçu bu Nisan 2013’te bu lafları sarf ettiğinde, ne Gezi olayları olmuştu, ne de 17 ve 25 Aralık soruşturmalarının yapılabileceği düşünülebilirdi.

Babuşçu’nun sözünü ettiği “yeni inşa dönemi” aslında Türkiye’yi, Erdoğan’ın siyasi arzularına göre şekillendirmekten ibaret “Yeni Türkiye” projesiydi ama henüz kimse bunun farkında değildi. Ardından kimsenin beklemediği ve öngörmediği Gezi Olayları patlak verdi. Gezi’nin şoku atlatılamadan bu kez 17 ve 25 Aralık olayları cereyan etti.

30 MART VE 10 AĞUSTOS KAMPANYALARININ ARKA PLANI

AKP’nin devasa kaynaklara sahip olan propaganda makinası 10 yılı aşkın bir süredir zaten kutuplaştırıcı bir dil kullanmayı tercih ediyordu. Bu dil geçen yıl tam bir savaş diline çevrildi. Çünkü kendi kendine bir efsane yaratan, her şeye hazır ve muktedir olduğu algısını sürekli pompalayan AKP kampanya makinası, demokratik ve sivil bir refleks olan Gezi Olaylarını anlayamadı. Gezi’deki özgürlük, çeşitlilik ve gözü karalıktan korktu. Anlayamadığı ve korktuğu için de ülkede “örtülü bir savaş hali” varmış algısı yaratmaya odaklandı.

17 ve 25 Aralık soruşturmaları ise AKP yönetimi ve propaganda makinası için bir başka öngörülemez ve hesaplanamaz şok durumuydu. Kimsenin tahmin edemeyeceği ölçek ve derinlikteki yolsuzluklar fotoğrafı belirince, AKP propaganda makinası için tek seçenek kalıyordu: Ortaya çıkan kirli fotoğrafı tartışmaya bile açtırmamak! Ve tüm cephelerde sonuna kadar savaşmak!

BİR MOTİVASYON ARACI OLARAK “KORKU”

Böylelikle savaş başlatıldı. 

Düşmanlar kimlerdi: “Eski Türkiye” olarak tanımlanan tüm demokratik çevreler. CHP, MHP, BDP... Rejimin tüm müesses kurumları; güçler ayrılığı prensibi, parlamenter demokratik sistem, yargı, emniyet... Gezi ve Gezi ile ilişkili olduğu düşünülen tüm çevreler... Gençler, iş dünyası, gazeteciler, medya kuruluşları... Yabancı ülkeler... İsrail, ABD, AB, Suriye, Irak, İran, Merkel, Esad, Sisi, Maliki... Dış basın; Amerikan TV ve gazeteleri, Alman basını... Ve tabi ki yeni ve en tehlikeli düşman olarak “Paralel yapı” ve onun ülke içindeki ekonomik ve kültürel uzantıları...

Savaşın seçmene anlatılacak ana fikri şöyle tanımlandı: “İçerdeki ve dışardaki açık ve gizli bu düşmanlar, ülkemizin muazzam yükselişini durdurmak istiyorlar. Yeni Osmanlı hayalimizi yıkmak istiyorlar. Halkın iktidarını sivil darbe dahil çeşitli fitne ve yöntemlerle alaşağı etmek istiyorlar. Eğer bu düşmanlar başarılı olursa, senin için bir gelecek kalmaz!”

Peki ama her cephede girilen bu savaş nasıl kazanılacaktı? Tabi ki bir savaş kabinesiyle. Tabi ki savaş iletişimiyle. Ve tabi ki propaganda makinasının en asli elemanları olan medyanın yardımıyla. Artık liberaller ile iş tutma imkanı kalmadığından en militan, en savaşçı ve en fütursuz elemanlara medyada payeler dağıtıldı.

Bu bağlamda, Gezi’den sonra işten atılan, istifa ettirilen gazetecilerin kimler olduğu kadar hangi medya kuruluşlarının neden ve ne şekilde el değiştirdiği, hangi gazete ve TV’lerin başına kimlerin getirildiği çok önemlidir. Bu detaylar bir başka yazının konusu olabileceği için şimdilik sadece değiniyoruz.

ÖNEMLİ BİR “YENİDEN KONUMLAMA” BAŞARISI

Erdoğan için yıllarca itinayla inşa edilen “demokrat, özgürlükçü ve ilerlemeci dünya lideri” algısı, Gezi ve 17 Aralık sonrası çökmüştü. Ortaya her türlü anomali sergilemeye hazır otoriter, kutuplaştırıcı ve intikamcı bir siyasi figür algısı belirmişti. İşte bu ortamda Erdoğan’ın algısının restorasyonu için bir yeniden pozisyonlama yapıldı. Erdoğan’ın ortaya çıkan olumsuz algısı “Sağlam İrade” imajı ile yeniden paketlendi.

Ardından Erdoğan, kendisine ve ülkeye yönelik komplolara, darbe teşebbüslerine, iç ve dış güçlere karşı savaşan bir büyük kahraman olarak konumlandırıldı. Bu konumun ikna ediciliği için, “Sivil darbe” gibi akla ziyan kavramlar, “Eski Türkiye” gibi algılar ve “Paralel Yapı” yeni düşmanlar üretildi.

Mesele bu yeniden konumlamanın ve kavramların satıp satmayacağıydı. Gerek 30 Mart Yerel Seçim kampanyası ve gerekse 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı kampanyasının özü bu konumlamayı pazarlamaktan ibaret oldu.

Dünyadaki seçimler tarihini ve demokratik mücadelelerin arka planını bilenler farkındadır; anormal durumlarda anormal toplumsal psikolojiler ortaya çıkar. Yarına ilişkin endişe, iç veya dış tehdit, neslin, soyun, ülkenin geleceğine ait korkular, seçmenler için “umuttan” bile daha güçlü motivasyon araçlarıdır.


SAVAŞ İLETİŞİMİ

Peki Türkiye’de savaş var mı? Ne zamandan beri bu ülke bir Darülharp diyarı olarak olarak görülüyor? Ne tür bir savaştan bahsediyoruz?

Çok şükür bir savaşın içinde değiliz. Ama ortada gerçek bir savaş yoksa, büyük bir kahraman olabilmek te kolay değildir. Bunun için savaş hali algısını yaratacak propagandayı üretmek zorundasınız. AKP’nin ve Erdoğan’ın 30 Mart ve 10 Ağustos kampanyaları bu ana eksen doğrultusunda hazırlandı ve uygulandı. 

Dombra Şarkısı,  gizli ve karanlık bir elin indirdiği bayrağı halkın göndere yeniden çektiği “Bayrak” filmi ve “Fors” filmi, bu ana eksen doğrultusunda hazırlandı. Bununla birlikte, her iki seçimde de umut duygularını harekete geçirecek projeler de kullanıldı. Ama önceki seçim kampanyalarıyla kıyaslandığında projelerde bir yenilik bulmak mümkün değildi.


10 AĞUSTOS’UN EN KAPSAMLI KAMPANYASI

Tüm anlattıklarımıza ilave olarak, Erdoğan’ın 10 Ağustos kampanyası rakipleriyle kıyaslandığında en etkili kampanyaydı. 12 yıldır kendisine hizmet eden Erol Olçok, bu seçimde de etkisini gösterdi. Kampanya logosundan seçim bildirgesine kadar lansmandaki gücüyle devam etti. TV, basın, outdoor ve dijital mecralar Erdoğan kampanyası tarafından domine edildi. Rakiplere nazaran daha fazla miting yapıldı, seçmene dokunuldu.

Her ne kadar kampanyanın detaylarında profesyonel açısından eleştirilecek pek çok nokta olsa da, medya kullanımı o denli yaygındı ki, bu tür problemler önemsiz kaldı. Erdoğan ve ekibi, seçmenin korkularını ve umutlarını harekete geçirerek bir büyük mücadeleyi kazandılar. Erdoğan halk oyuyla seçilmiş 12. Cumhurbaşkanı oldu.

Bununla birlikte 10 Ağustos’ta elde edilebilen % 51, 7’lik seçmen desteği, Erdoğan ve ekibin için ancak buruk bir sevinç oldu.


Erdoğan’ın kampanyasını siyasi iletişimci gözünden anlatan bu yazımızla, Cumhurbaşkanlığı süreci ile ilgili analizlerimizi sonlandırmış oluyoruz. Yeni ve başka konulardaki yazılarda görüşebilmek dileğiyle.