Necati Özkan ve Seçim Zamanı

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Her İlçeye Bir Dolar Milyarderi

Geride bıraktığımız 12 yıl boyunca Türkiye pek çok çevrede ekonomik alanda parlayan bir yıldız olarak kabul edildi. İktidar partisinin sözcüleri ve yandaşları bu durumu istikrara ve Erdoğan’ın liderliğine bağlarken, muhalif kanat sözcüleri 2002’de altyapısını Kemal Derviş’in kurduğu ekonomik sisteme ve dünyada eş zamanlı olarak artan sıcak para arzına bağladılar.

Nedeni her ne olursa olsun, AKP’nin iktidarda olduğu bu 12 yıl, Türkiye’nin uçuşa geçtiği bir dönem olarak pazarlandı ve algılandı. Hem içeride, hem dışarıda.

7 Tepeli Şehrin Yeni Tepeleri Gökdelenler
Gökdelenler, gökdelenler...

Peki gerçek durum ne? Gerçekte Türkiye bu 12 yılda sınıf atladı mı?

Türkiye’nin tamamına değil ama örneğin İstanbul’a 360 derecelik bir açıyla baktığınızda, AKP iktidarının ekonomide başarılı olduğu algısını zihninize yerleştirecek çeşitli emareler görebilirsiniz.

Gökdelenler örneğin...

İstanbul’da 2002’de gökdelen sınıfına girebilecek sadece bir kaç bina vardı. Akmerkez Kuleleri, İş Kuleleri, Sabancı Kuleleri ve Yapı Kredi Kuleleri. Maslak bile henüz yeni yeni yükselmeye başlıyordu.

Oysa bugün kafanızı ne tarafa çevirseniz gökdelen görüyorsunuz. Levent’ten Fulya’ya, Zincirlikuyu’dan Şişli’ye, Kartal’dan Maltepe’ye, Bostancı’dan Kadıköy’e, hatta Avcılardan Beylikdüzü’ne gökdelenler, gökdelenler... İstanbul, Avrupa’nın en çok gökdelene sahip kentlerinden biri haline dönüştürüldü.

Benzer şekilde tüneller, altgeçitler, metrobüsler... Ve tabi, işin dekoratif aksesuarı olarak ana akslarda yol kenarlarına yapılan renkli çevre düzenlemeleri... Laleler, kilim desenli yol boyu çiçekler, asma saksılar vs...

“Her mahalleye bir milyoner” rüyası geride kaldı

Dahası var... Bu son 12 yılda, Türkiye’de sermaye birikiminde de bir büyük “ilerleme” yaşanmış.

Fransız Le Nouvel Observateur dergisinin 2013 yılı verilerine göre dolar milyarderlerinin sayısı dünyada son 10 yılda 3 kat artarken, bizde tam 10 kat artmış! 2013 yılında itibariyle Türkiye’nin dolar milyarderi sayısı 44’e çıkmış.

Aynı veriyi destekleyen Forbes dergisine göre; İstanbul, New York, Paris ve Moskova’dan sonra en çok dolar milyarderi olan 4ncü şehir olmuş.

Forbes’a göre ayrıca dolar milyarderi sayısında dünyanın 7nci ülkesiyiz. Bu konuda ne kadar dev adımlarla yol aldığımızı anlamak için, dolar milyarderlerimizin sayısının 2002’de sadece 4 olduğunu bilmek yeter.

İlk 10'a girmişiz, haberimiz yok!
(Meraklısına not: Bazı ülkelerin dolar milyarderi sayıları şöyle: Suudi Arabistan- 8, Mısır - 7, Birleşik Arap Emirlikleri - 4 ve Kuveyt -5)

50’li yıllarda merhum Adnan Menderes’in rüyası her mahallede bir milyoner yaratmaktı. Menderes’in ömrü, her mahallede bir milyoner görmeye yetmedi ama AKP iktidarı sayesinde, İstanbul’da her ilçede en az bir dolar milyarderimiz var! Neden? Çünkü 44 milyarderin 42’si İstanbul’da yaşıyor. Istanbul’un ilçe sayısı ise biliyorsunuz 39.

En önemli ilerleme "Yoksullukla Mücadelede" değil,  Dolar Milyarderliğinde

Tüm bu verilere bakınca kimin gözü kamaşmaz ki? Ortada “Kalkınmakla kalmıyoruz; uçuyoruz, uçuyor!” algısı ve hatta “Muasır medeniyet seviyesini geride bırakıyoruz” heyecanı yok mu bu verilerde?

Gerçeğin diğer yüzü

Tabi nereden baktığınıza bağlı. Bu verilerin yarattığı illüzyonun tersine, Türkiye’de öyle can acıtıcı gerçek fotoğraflar var ki...

%20'lik Gelir Grupları, Milli Gelirden Nasıl Pay alıyor?
Örneğin, TÜİK verilerine göre Türkiye’de yaşayan toplam nüfus içinde öyle bir % 16,3 var ki yaşamıyor; yaşadığını zannediyor. Ağırlıklı kırsalda yaşayan bu durumdaki 12 milyonu aşkın nüfusun hane geliri ayda toplam 200 TL civarında.

Örneğin, yine öyle bir % 20’lik bir nüfus var ki, bunların hane başına aylık gelirleri 400 TL’nin civarında. Yani başı ayda 100 TL civarında.

Ülke nüfusunun 30 milyonunu oluşturan en alttaki kesimleri hayata sadece tutunmaya çalışıyor. Devlet yardımlarıyla, belediye katkılarıyla, toplumsal desteklerle günlerini geçiriyorlar.

“Yeni Türkiye” illüzyonun faturası

Bir ülke demokrasisinde denge ve denetleme mekanizmaları olmazsa bunlar olur. 1950’lerden beri Türkiye’nin kaderini yöneten sağ siyaset ve sağcı liderler, orta direği zenginleştirmeyi bir tarafa bırakıp, hep çok küçük bir grupların kazanacağı şekilde yönettiler.

Son 12 yılda neo-muhafazakar siyasetin sınır tanımaz temsilcisi AKP hükümetleri ise, bu yolda kendini bile aştı. Zengin aşırı zengin, fakir aşırı fakir oldu.

Özetle “Yeni Türkiye” illüzyonunun faturası 365 gün kamusal desteğe muhtaç 30 milyon insan oldu. Kamusal desteğe muhtaç olmak ise ülkenin demokrasisini ve geleceğini o denli belirliyor ki. Muhtaciyet minnettarlığı, minnettarlık ise mecburiyeti körüklüyor.


Radikal - YeniAkıl, 26 Temmuz 2014

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Yaratıcı sınıfları ikna edemezse Türkiye’nin işi zor

Türkiye'nin yaratıcı sınıflarının ilk global başarısı, diziler...
Türkiye kuruluşundan bugüne yaratıcılığın ve yeteneğin değerini bilen bir ülke olmayı başaramadı. Başka ülkelerde yetişen yetenekleri çekmek konusunda bilinçli bir politika da geliştiremedi. Sadece savaş ve uluslararası kriz zamanlarında göç kabul etti. Farklı etnik gruplardan çeşitli alanlarda yartıcı gücü bilinen vatandaşlarına hayatı zindan ederek elinden kaçırdı.

Daha da ötesi, tüm eğitim masraflarını kendi kaynaklarıyla karşıladığı binlerce yaratıcı beyni başka ülkelere kaptırdı, kaptırmaya devam ediyor.

Bugün ülkeler arasındaki rekabetin en önemli alanı yaratıcı sınıflardır. Bir ülke her meslekten ve iş kolundan ne kadar yaratıcı yetiştirebiliyor veya ithal edebiliyorsa o kadar hızla zenginleşiyor.

Dünya üzerinde kalkınmış hangi ülkeye bakarsanız bakın, zenginliklerinin temelinde hep aynı şeyi görürsünüz: Yaratıcılık! Yaratıcılığın değerini önce kavrayan toplumlar, hızla diğerlerini geride bıraktılar. Farklılıklardan korkan, yaratma cesaretinden yoksun toplumların hali ise ortada.

Türkiye ve televizyon deyince…

Türkiye’de son dönemlerde reklamcılık, sinema ya da müzik gibi alanlarda yaratıcı isimlerin varlığından söz etmek mümkün. Ancak bizde yaratıcılık henüz herkesin kendi yolunu kendi başına açarak ilerleyebildiği son derece zorlu bir parkur.      

Kendi kendine yeni bir yol açan ve bizi, Dünyayla ilişkimizi yeniden düşünmeye sevk eden dizi film sektörü bu alanda oldukça iyi bir örnek.

Gerçekten de dizi film ihracında son derece hızlı, şaşırtıcı gelişmeler yaşanıyor. Bugün Türkiye yalnızca ortak bir tarih ve kültürü paylaştığı yakın coğrafyasındaki ülkelere televizyon dizileri pazarlayan bir ülke değil artık. 

Örneğin İsveç’te yayınlanan bir Türk dizisi de rahatlıkla ülkede yayınlanan tüm Amerikan dizilerini geride bırakıp en fazla izlenen dizi olabiliyor. (Başrollerini Yiğit Özşener, Nehir Erdoğan, Erkan Can, Engin Altan Düzyatan, Berrak Tüzünataç’ın paylaştığı    “Son” adlı bu televizyon dizisi İsveç dışında 30 küsur ülkeye daha satılmış. Dizinin yeniden çekim  haklarını alan iki de ülke var: Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya.)

Bir düşünün; diziler olmasa, Türkiye bunca ülkedeki televizyon izleyicilerinin gündeminde – hem de haftalarca – kendine nasıl yer  bulabilirdi? O izleyiciler ki “Türkiye ve televizyon” denince muhtemelen akıllarına doğal ya da insani felaketlerin haberleri gelmektedir…

Türkiye’nin en etkili  “soft power”ı

Doğaları itibariyle, yaratıcılık sektörünün ürünleri yalnızca birer ürün değildirler. Bu tarz ürünler  sembolleri, değerleri, mesajları taşıma kapasiteleri açısından diğer ürün ve hizmetlerden çok daha fazla potansiyele sahiptirler. 

Nitekim, Türk dizilerinin dış pazarlara satışı ve yayınıyla birlikte yeni bir sürecin başladığını görüyoruz. Bu diziler, fındık, incir ya da buzdolabı satarak elde edemediğimiz bir gücü sağlıyorlar. Bu, günümüz diplomasisinde “soft power” denilen güçtür ve dizi ihraç ettikçe, Türkiye’nin sahip olduğu bu gücün olumlu sonuçları daha net bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Türk dizilerinin ihracı, sadece o ülkelerdeki insanların ülkemize bakışını etkilemekle kalmadı, daha da önemlisi, turizmimizi de tetikledi. Son yıllarda Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya pazarlarından Türkiye’ye turist akmasının en önemli nedenlerinden biri hiç kuşkusuz bu dizilerin yarattığı pozitif etkidir.

İhraç edilen diziler, Türk markalarının o ülke pazarlarına daha kolay girmesine ve orada tutunmasına da destek oluyorlar.

Sürdürülebilir gelişmenin temel şartı

Televizyon dizilerinin ortaya koyduğu örnekten Türkiye olarak alacağımız çok ders var. Her şeyden önce bu başarı hikayesinin sürdürülebilir olup olmadığını sorgulamalıyız.

Pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da sürdürülebilirliği sağlayabilmek için kurumsal mekanizmaları kurmak ve işletmek zorundayız. Dizi sektörünün başarısı büyük ölçüde devletin desteği dışında, kendi başına sağlanmış bir başarıdır. Gerekli kurumsal destek sağlanmazsa, yoğun rekabet ortamı içerisinde dönemsel bir başarı olarak da kalabilir.

Türkiye, dünyanın tüm yetenekli, yaratıcı insanları için özgürlük ve fırsat sunan bir ülke haline gelebilmelidir. Günümüz dünyasında sürdürülebilir ekonomik ve insani gelişmenin itici gücü budur. 

İhtiyaç duydukları sosyal ve kültürel iklimin sağlanacağına dair yaratıcı sınıfları ikna etmedikçe Türkiye’nin geleceğine güvenle bakmamız mümkün değildir.

Radikal- YeniAkıl, 23 Haziran 2014, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/yaratici_siniflari_ikna_edemezse_turkiyenin_isi_zor-1203351

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Gürültü yapma konumlama yap!

Seçim kazanmanın yolu konumlandırma becerisinden geçer.
Seçim kampanyaları denince, bu topraklarda herkesin aklına slogan, şarkı, bayrak ve amblem gelir. Oysa bunlar sadece taktik araçlardır. İş stratejide başlar, konumlandırmada biter.

Üç bin yıl önce Çin’de yaşamış olan Tsun Tzu “Taktiksiz bir strateji zafere giden en yavaş yoldur. Stratejisiz taktik ise yenilgiden önce yapılan gürültü patırtıdan ibarettir” dediğinden beri dünyada bir şey değişmedi.

Gerçekten de bir seçim kampanyasını başarıya götüren şey bütçesinin büyüklüğü, medya desteği veya sloganı değildir; partinin veya adayın konumudur. Dünya demokrasi tarihi, konumlandırma hatalarından kaynaklanan unutulmaz derslerle doludur.

1964 ABD Başkanlık Seçimleri

Tarihte konumlandırma ile ilgili en çarpıcı örneklerinden biri 1964 seçimlerinde Amerikan başkanlık seçimlerinde yaşandı. 1963 Kasım’ında Kennedy öldürülünce, yerine silik Başkan Yardımcısı Lyndon B. Johnson geçmişti.

1964 Kasım’ında yeni başkanlık seçimlerine gelindiğinde  Türkiye’ye yazdığı Kıbrıs mektubuyla bilinen Johnson Demokratların yeni adayı oldu. Karizmatik siyasi kimliği ve aşırı militarist fikirleriyle tanınan Barry Goldwater ise Cumhuriyetçilerin adayıydı.

Goldwater tam bir anti komünistti. Fikirleri nedeniyle ona “Mr. Muhafazakar”’lakabı takılmıştı. Kampanyasında Vietnam’da nükleer silah kullanmaktan Küba’yı işgal etmeye ve hatta Kremlin’e bir kaç atom bombası sallamaya kadar varan aşırı fikirler dile getiriyordu. Komünizmin yayılışını engellemek için nükleer dahil her türlü silah gücünü kullanmayı vaadediyordu. Sloganı “In your heart, you know he’s right. / In your heart, you know he might” (Kalbiniz onun haklı olduğunu biliyor / Kalbiniz onun -nükleer - kullanabileceğini biliyor) şeklindeydi.

Papatya spotu ve barışçıl aday konumlaması

Lyndon Jonhson’ın kampanyasını DDB’den Tony Schwartz üstlenmişti. Schwartz, seçim kampanyasında Goldwater’ın yüksek iradeli liderlik imajına karsı Johnson’ı barışın sesi olarak konumladı. Schartz’ın yarattığı “Papatya Spot” olarak bilinen şu film seçimlerin sonucunu belirledi:


Johnson kampanyası bu filmle, “Ya yeryüzünde birlikte yaşamayı öğreneceğiz yada karanlığa gömüleceğiz. Ya hep birlikte yaşayacağız veya öleceğiz. Bu seçimde evde kalmanın maliyeti çok yüksek” diyordu.

Johnson için zamanın ruhuna ve seçmenin beklentilerine uygun bir konumlama yapılmıştı. Amerikan seçmeni savaşı değil, barışı ve sağ duyuyu seçti. Goldwater tüm gücüne rağmen % 38.5 oy alabildi. Johnson ise % 61.1 oy alarak tüm zamanların en önemli rekorlarından birini kırdı.

(Meraklısına not: Kennedy %49.7, Bill Clinton % 43, Obama %52,9 oy oranıyla kazanmıştır.)

Kampanyasındaki “barışçıl lider” konumlamasının tersine, Lyndon B. Johnson başkanlığının ilk yılında Vietnam’a askeri müdahele kararı verdi. Bu karar ona o kadar itibar kaybetti ki, 1968 seçimlerinde ikinci kez aday dahi olamadı.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve konumlandırma

Bundan tam 20 gün sonra Cumhurbaşkanlığı seçimleri için sandık başına gideceğiz. Bu 20 gün, yarışan 3 adayın konumlarının netleştirilmesi için kullanılabilecek en kritik zaman.

Adaylardan Başbakan Erdoğan, hem içeride hem dışarıda şahin politikaların savunucusu. Mısır’dan Suriye’ye, İsrail’den Irak’a kadar bölgesel ilişkiler, tamir edilmesi zor noktalara geldi. Gezi sonrasında Erdoğan’ın politikalarına asla güven duymayan bir çoğunluk oluştu. Buna rağmen Erdoğan, “Yeni Türkiye” dediği bir vizyonun iletişimini yapıyor. Bu vizyonu anlatabilirse 30 Mart’ta % 44 olan oyunu artıracak.

6 siyasi partinin ortak adayı olan Prof. ihsanoğlu, huzurun ve toplumsal birliğin temsilcisi olmak üzere ortaya çıkarılmıştı. Fakat iletişim stratejisi kafaları karıştırdı.

İhsanoğlu “ekmek” vurgusuyla iş ve aş derdindeki, ekmek kavgası içindeki halkın yanında yer alacağını mı söylemek istiyor, yoksa ülkeye sevgi saygı dirlik tohumları ekeceğini mi ifade etmek istiyor, netleştirmeli.   
  • Sevgi saygı tohumları ekmek son derece sembolik, duygusal bir vaattir ve aday açısından belirli bir konuma işaret eder. 
  • Eğer İhsanoğlu halkın sofrasındaki ekmeği kendisine mesele ettiğini söylemek istiyorsa daha farklı bir konumu kendine seçmiş demektir ki bu kez de  “sevgi - saygı” duygusallığı ve sembolizmi içerisinde tutum alamaz. Daha somut, günlük hayatın gerçeklerine daha fazla temas eden bir dille iletişimini kurmak durumundadır.
  • “Ekmek” kelimesinin farklı anlamlarıyla verilmeye çalışılan mesajlar siyasal konumlandırma açısından büyük bir belirsizlik ve önemli riskler içeriyor.

Kalan zamanda bu karışıklığın giderilmesi şart. Aksi taktirde, kendisini aday gösteren siyasi partilerin  % 44 civarındaki toplam tabanlarında hissedilmekte olan bölünme, trajik sonuçlar doğurabilir.

Demirtaş ise, etnik bir davanın değil, tüm seçmenlerin taleplerinin savunucusu konumunu elde edebilirse % 7-8 civarındaki tabanını genişletebilecek.

Zamanın ruhuna uygun konumlama seçim kazandırır

Kalan 20 günde konumlarının açık ve net olmasını sağlamak adayların en temel ihtiyacı. Aksi halde yaptıkları iletişim sonuçsuz kalabilir.

Konumu zamanın ruhuna ve seçmenin beklentilerine uygun çizilmemiş aday, siyaset sahnesine geldiği hızla gider.

21 Temmuz 2014, Radikal- Yeni Akıl, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/gurultu_yapma_konumlama_yap-1202899