Necati Özkan ve Seçim Zamanı

5 Şubat 2015 Perşembe

ABD’nin yeni başkanı bir kadın olabilir


Amerikan Başkanı Barack Obama, ikinci dönemindeki ikinci yılını geride bıraktı. Amerika’nın bir sonraki başkanını belirleyecek olan seçimler 8 Kasım 2016 günü yapılacak. Henüz Amerikan medyasında çok yer almasa da, bu yılın ortalarına doğru partilerin içindeki aday adaylarının yarışı kızışmış olacak.

Amerikan Başkanlık seçimlerinde, adaylar ve adayların kimlikleri diğer demokrasilerden daha fazla bir etkiye sahip değil. Ama bu ülkede başkanlık yarışı yaklaşık iki yıl sürdüğü için adaylar toplumun, medyanın ve dünyanın gündeminde daha çok yer işgal ediyorlar.

Adına “Primary” denen ön seçim süreci bir yılı aşan bir zamana yayılıyor. Bu süreçte, partililer kendi partileri içinde yarışan adayları ve onların projelerini yakından tanırken, seçmenlerin geri kalanı da, devam eden yarışı takip ederek, başkanlık makamı için yarışacak olan müstakbel ismin yeteneklerini ve liderlik becerilerini algılamış oluyor.

Şu günlerde Amerikan siyasi sisteminin iki egemen partisi içinde yarışacak isimler ile ilgili tahminler ve yorumlar başlamış durumda. Geçen hafta ülkenin batı kıyısına yaptığımız ziyarette gördük ki, kimlerin aday adayı olacağı konusu yeni bir “iş alanı”na dönüşmüş durumda. Örneğin senelerdir siyasi partilere ve adaylara kampanya danışmanlığı ve teknolojik altyapı hizmetleri sunan Washington merkezli bir şirket, “Predictit.com” isimli online bir bahis sitesi açmış. Siteye girip kimlerin hangi partide yarışacağı üzerine bahse girip, para kazanabiliyor veya kaybediyorsunuz.

Her ne kadar bir bahis sitesi gibi görünse de, site aslında muazzam bir online öngörü sitesi. Sitenin sağladığı veri, siyasi partiler için bir hazine aslında. Resmi olarak yarışa henüz başlamamış adaylardan diğerlerine göre yüksek beklenti yaratanların şansı muhakkak ki daha yüksek olacak.

Demokratların favori aday adayı Clinton, 2nci Clinton olmaya doğru mu gidiyor?

Yeni bir “Bush – Clinton Savaşı”na doğru

Sitede bahis oynayanlar, bu yazının kaleme alındığı dün itibariyle Demokrat Parti tarafında Hillary  Clinton’a %79, Elizabeth Warren’a %14, Martin O’Malley’e  %13, Joe Biden’a %10, Jerry Brown’a % 6 şans tanıyorlar.

Cuhuriyetçi Parti tarafında ise Jeb Bush’a %43, Scott Walker’a %40, Rand Paul’e % 29, Marco Rubio’ya %25 şans tanınıyor.

Özetle bahisçiler Hillary Clinton’un Demokrat Parti, Jeb Bush’un ise Cumhuriyetçi Parti içinde ipi göğüsleyeceklerini öngörüyorlar. Eğer bu öngörü gerçekleşirse, bu yılın sonlarından başlayıp, gelecek yılın 8 Kasım’ına kadar Amerika ve dünya yeni bir Bush – Clinton savaşına sahne olacak demektir.

Çeyrek yüz yıllık kutuplaşma

Baba George Bush’un ABD başkanı seçilmesiyle başlayan Bush ve Clinton aileleri arasındaki mücadele, Amerikan siyasi tarihinde görülen en derin kutuplaşmanın hem nedeni hem de sonucu gibidir.

1989 yılında George Bush’un dönemiyle başlayan Cumhuriyetçilerle – Demokratlar arasındaki kutuplaşma, 1990’ların sonunda kendi kuşaklarının en ileri görüşlü liderleri olan Bill Clinton ile Newt Gingrich arasında düşmanlık düzeyine ulaşmıştı. Bill Clinton’un iki dönem süren başkanlık dönemi, Cumhuriyetçilerin sadece Amerika’da değil, tüm dünyada hegemonya kurma planları yapmalarına neden olmuştu.

Jeb Bush, son 30 yılda ABD başkanı olan 3. Bush mu olacak?

Oğul Bush’un 2000 yılında kardeşi Jebb Bush’un vali olduğu Florida Eyaleti’nin oylarıyla tartışmalı şekilde başkan seçilmesiyle Cumhuriyetçilerin fikri liderliği Gingrich gibi sağ entelektüellerden, Senator Rick Santorum gibi ideologlara ve Karl Rove gibi Makyavelistlere geçmişti. Artık Amerika’da hem Demokratlara  ve hem de dünyaya karşı her türlü savaş aracını kullanmaya and içmiş bir yönetim vardı. Gerçekten de “Yeni muhafazakarlar” (Neoconlar), iki dönem süren W. Bush dönemi boyunca içerde ve dışardaki muhalifleriyle savaşmak için ellerinden gelenleri artlarına koymadılar.

2008 yılında Barack Obama’nın seçimleri kazanmasıyla ülkeyi yeniden birleştireceği umut edilmişti. Ama, Cumhuriyetçiler ve Çay Partisi bu dönemde Obama yönetimini iş yapamaz hale getirmeye odaklandı. Ne Obama’nın pasifist yöntemleri, ne de Hillary Clinton’un Dışişlerinde uyguladığı açıklık politikaları durumu düzeltmeye yetti.

Anlaşılan o ki, Hillary Clinton ile Jeb Bush 2016 Başkanlık yarışında kendi partilerinin adayı olmayı başarırlarsa, 26 yıldır ülkenin siyasi hayatında egemen olmayı başaran bu iki ailenin çekişmesinde yeni bir evreye geçilecek.

Peki kim kazanmaya daha yakın?

Sitedeki bahisçiler “Beyaz Saray yarışını hangi parti kazanır” sorusuna % 64 Demokrat Parti, % 53 Cumhuriyetçi Parti diye cevap veriyorlar.

Ama aynı aynı kişiler, “2016 Başkanlık yarışını kim kazanır?” sorusuna % 57 Hilary Clinton,  %40 Jeb Bush diye cevap veriyor. Mevcut Başkan Yardımcısı Joe Biden’a şans tanıyanların oranı ise sadece %10.

Durum özetle buysa, Hillary Clinton’un 2016 başkanlık yarışının en favori ismi olduğunu şimdiden ilan etmemiz mümkün. Önemli olan, Bayan Clinton’ın gençleri, umutsuzları, kaybedenleri ve Latin Amerikalılardan Asyalılara kadar göçmen kökenli seçmenleri motive edecek bir kampanyayı başarıp başaramayacağı. Eğer başarabilirse dünyanın en güçlü demokrasisinde, 30 yıl içinde Bush soyadlı ikinci başkandan sonra, bu kez Clinton soyadlı ikinci başkan iktidara gelecek.

5 Şubat 2015, Radikal

3 Şubat 2015 Salı

Ukrayna'dan Yükselen Çığlık

Kısa bir süre önce, Kiev’de bir dizi eğitim vermeye davet edilmiştim. Yaşları 25 - 40 arası olan 110 civarında profesyonel iletişimci grubu ve üniversitelerin gazetecilik fakültelerinde okuyan 500’ün üzerinde öğrenci grubu için iki ayrı tip eğitimlerdi.

Geleceğe ilişkin umudun ve cesaretin neredeyse yok edildiği Kiev’de 3 gün boyunca konumlandırma, kampanya yönetimi, iletişim stratejisi ve uygulama içeren eğitimler verdim. Çok ilgili, iletişimin stratejik ve taktik olanaklarını öğrenmeye odaklanmış iyi eğitimli ve meraklı insanlarla muhatap oldum. Başka ülkelerde karşılaştığımdan daha faal ve daha meraklı gruplardı. 

Bunca ilgi ve odaklanmanın nedeni elbette ki Ukrayna’da devam eden iç savaştı. Kırım’ın dünyanın gözü önünde Rusya tarafından ilhak edilmesi; ardından Doğu Ukrayna’da başlayan iç savaş, Ukraynalıları iletişim konusunda daha fazla odaklanmaya yönlendirmişti. Çünkü ülkelerindeki asıl savaşın Rusya ve Rusya yanlılarınca “sahada değil zihinlerde” yapıldığını düşünüyorlardı. 

Eğitimlere katılanların önemli bir bölümü, ben Kiev’den döndükten sonra mail ve sosyal medya araçlarıyla benimle iletişim kurmaya devam ettiler. Hemen her gün Ukrayna’da olan bitenlerle ilgili bir mail veya mesaj alıyorum.

Bugün sizlerle bunlardan birini, Psikolog Elena Grigoryev’in gönderdiği maili paylaşacağım. Dr. Grigorvey, Karadeniz’in karşı kıyısındaki komşumuzda son bir yıl içinde 16.000’den fazla insanın hayatını kaybettiğini söylüyor ve Ukrayna’daki iç savaşa duyarsız kalmanın dünya için yaratacağı tehlikelere dikkat çekiyor:

“Savaş, diğer birçok Ukraynalı gibi beni de hazırlıksız yakaladı. Makyevelli’nin aforizmasını şimdi anlıyorum: “Savaştan kaçılamaz. Savaş ancak ertelenir. O da düşmanınızın yararına.” Tabii ki ben de başta “sağduyu muhakkak galip gelir” diye düşünüyordum.

Sonra savaş başladığında bir türlü inanmak istemediğim dehşetin içine sürüklendim. İnsanlarımız için endişelendim... Askerlerimiz için endişelendim... Geceleri uykuya dalmadan önce halkımız için dua ettim... Aylarca sabah uyandığımda ilk düşüncem cephedeki askerlerimizin durumu oldu...

Profesyonel bir psikolog olarak savaşın insan ruhunda nasıl travmalara yol açtığını iyi biliyorum. Bu yüzden Ukrayna’nın doğu bölgesindeki askerlerimize yardım etmeye karar verdim.

Şunu belirtmeliyim ki Doğu Ukrayna’da geçirdiğim zamanlarda kendimi çoğu kez gerçeklikten soyutlanmış hissediyorum. Özellikle Rus propaganda makinasının yaydığı saçmalıkları görünce insan kendini öyle hissediyor. Kafka tarzı bir gerçeklik var orada.

Mesela Rus propaganda makinası bize “Nazi” diyor. Ama öte yandan aynı makinanın sözcüleri bir “Rus dünyasından” bahsediyor ve millet olarak varlığımızı inkâr ediyorlar. Şimdi düşünün; yarın öbür gün gelseler ve size deseler ki “Türkiye yoktur; burası “Rus dünyasının” bir parçasıdır. Buna karşı çıkanlar Nazi’dir ve yok edilmelidirler.” Bu argüman, saldırgan bir politikayı haklı göstermeye çalışan sudan bir bahane değil mi?

Rusya, dünyayı ikna etmek ve askeri hedeflerine ulaşmak için “vyshivatniki” denen özel provakatör timler görevlendirdi. Kremlin bu özel timlere insanlık adına utanç duyulacak işler yaptırıyor. Bu paramiliter ekipler, kendilerini Ukraynalı gibi göstererek Doğu Ukrayna’da provokasyonlar yapıyor. Dünyanın en uysal milletlerinden olan Ukraynalıları cani gibi göstermek için sayısız cinayetler işliyorlar. Bu propaganda yöntemi dünyada değil ama, belki Rusya vatandaşları arasında işe yarar.

Öte yandan Ukrayna’da yaşananlar konusunda Avrupa çok ilgisiz. Sadece Avrupa halkının değil, entellektüel sınıfların ve siyasetçilerin bile ilgi ve bilgi düzeyleri hayal kırıklığı uyandıracak kadar düşük. Az sayıda politikacı ve parmakla sayılacak sayıda gazeteci Ukrayna'daki iç savaştan kaynaklanan risklerin dünya için ne anlama geldiğini kavrayabiliyor.

Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün ihlaline karşı duyarsızlık, yarın başka ülkelerin topraklarının bölünmesini de tetiklemez mi? Ukrayna’nın kuruluşunu sağlayan uluslararası anlaşmaların ihlaline karşı duyarsızlık, başka ülkelerin kuruluşunu sağlayan anlaşmaları da prensip olarak ortadan kaldırmaz mı?

Peki ya “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması” ne olacak? Bütün bu olanlardan sonra bugün örneğin Iran halkına, “dünya barışını korumak için nükleer programınızı durdurun” denebilir mi? Bir ülkenin vatandaşları kendi ülkelerini koruyamayacaksa, başka kimden korumasını bekleyebilir ki?

Rus hükümetinin neden bu kadar agresif bir yol kullandığını çok düşündüm. İşgalci bir ülke olarak Rusya’nın, dün ne yaptıysa bugünün modern dünyasında yine aynısını yapmaya devam ettiğini anladım. Yakutistan , Buryatin, Başkurdistan, Dağıstan ... gibi onlarca farklı etnik, kültürel ve dini kökene sahip halkın yaşadığı tüm bu ülkeler hala Moskova’nın işgali altında. Moskova, bu ülkelerin kaynaklarını yiyip bitiriyor ve geriye sadece çöp bırakıyor.

Daha net anlaşılması için size yakın halklardan örnekler vereyim: Örneğin, Müslüman Türklerin yaşadığı Başkurdistan Cumhuriyeti… Başkurdistan, Dubai kadar zengin petrol yataklarına sahip bir ülke. Ama tüm bu zenginliğin Başkurtlara hiç bir faydası yok. Başkurdistan’da bırakın petrole dayalı refahı, doğru dürüst karayolu bile bulamazsınız. Üstelik ülke petrol endüstrisinin yarattığı muazzam çevre sorunları ile başbaşa bırakılmıştır. 

Unesco’ya göre ülkenin Yukarı Ural bölgesi, dünyadaki en kirli alan. Son yıllarda bunlar yetmiyormuş gibi, Başkurdistan’ın diğer önemli zenginliği olan ormanlar, Moskova tarafından talan edilmeye başladı. Ülkenin akciğerlerine insafsızca kıyılıyor ve zenginlikler çalınıyor. Zenginliklerin sahibi Başkurtlar ve diğer halklar ise kendi ülkelerinde dibine kadar yoksulluğu yaşıyorlar.

Türk kökenli bir diğer halkın yaşadığı Dağıstan'da da durum aynı. Bu ülkenin petrol zenginlikleri de Moskova tarafından çalınıyor. Yada Türk kökenli diğer iki halkın yaşadığı Moğolistan sınırındaki Buryatya ve Yakutistan Cumhuriyetleri… Aslında  federal cumhuriyetlerin hiç birinde durum farklı değil.

Ekonomik zenginlik aracı olmanın ötesinde, çeşitli ülkelere karşı stratejik bir şantaj silahı olarak da kullanılan meşhur “Rus doğalgazı” ise Kuzey Buz Denizi’nin kenarındaki Yamal-Nenets Özerk Bölgesi halklarına aittir.

Buna benzer acı tecrübeleri yüzlerce yıldır yaşamış olan biz Ukraynalılar, yeniden Rus işgalinin ve soygununun bir parçası olmak istemiyoruz. Bu nedenle ülkemizi savunuyoruz. Savunmaya devam edeceğiz. Lütfen çığlığımızın Türkiye’de duyulmasına yardım edin. Yardımlarınız için şimdiden teşekkürler”

14 Ocak 2014, Radikal 

5 Ocak 2015 Pazartesi

Kariyerilerini "Sağlam irade"ye borçlu olanlara sağlam gözdağı


Yıllardır kullanılan uydurma STK ilanları
AKP kampanya makinasının yıllardır kullandığı bir iletişim yolu var. Ne zaman gündemde önemli bir olay olsa, ne zaman önemli bir seçim olsa, ya uydurma bir platform kurulur veya yandaş bir vakıf bulunur. Ve söylenecek sözler onlar vasıtasıyla söylenir.

Aslında bu ülkedeki herkes bilir kimin konuştuğunu: “Reis” konuşmaktadır. “Reis” buyurmaktadır. Ama kendisi doğrudan konuşmak yerine, bir çeşit “sivil toplum” konuşuyormuş gibi yapar. 

Böylelikle olmayan bir koro yaratılır. Bir çeşit ittifak gücü de gösterilmiş olur.

Bugün de aynısı yapıldı. 10’a yakın gazeteye verilen tam sayfa bir ilanla, Yüce Divan’a gönderilecek 4 eski bakanla ilgili karar için TBMM komisyon üyeleri başta olmak üzere siyasilere gözdağı verildi. Türkiye’nin ayan beyan gözü önünde AKP milletvekilleri ve kabine üyeleri resmen tehdit edildi. 
Tartışmalı ilan

Tarihe geçmesi için bugünkü ilandaki tam metni buraya kaydediyoruz:

"17-25 Aralık darbe girişimlerinin adli yargıda takipsizlikle sonuçlanmasına rağmen dosyada suçlanan bakanların Yüce Divan'a gönderilme çabası, adli yargıda başarısız olan darbe girişiminin Anayasa Mahkemesi'nde sonuçlandırma çabasıdır.

Anayasa Mahkemesi aklanma yeri değildir.

Anayasa Mahkemesi bugüne kadar siyasete müdahale eden kararlarıyla vesayet rejiminin son kalıntısı olarak milletin vicdanında aklanması gereken bir yerdir.

Anayasa Mahkemesi'nden 'Dönemin Başbakanı' çıkarma gayretinde olan içeriden ve dışarıdan fitne odakları ile siyasi ikbal ve makamları için bu fitne odaklarıyla açık gizli ittifak yapanları ibretle takip ediyoruz. 

Siyasi kariyerlerini ve kazanımlarını 'Sağlam İrade'nin gölgesine borçlu olanların küçük hesapları 'Büyük Türkiye' yürüyüşünü durdurmaya yetmeyecektir”

Sonuçta korkması gerekenler korktu. Bugün 4 eski bakan bir kez daha yargıdan kaçırıldı.

Bugün net olarak çıktı ki, bu ülkede “hukukun üstünlüğü” hikayedir. “Üstünlerin hukuku” alenidir.


1 Ocak 2015 Perşembe

Üstümüzden 2014 geçti

Dün yakın tarihimizin en çalkantılı yılını geride bıraktık. 2014, sadece yakın tarihimizin değil, muhtemelen 91 yıllık Cumhuriyetin en sıradışı yıllarından biriydi. 17 – 25 Aralık operasyonlarıyla zaten sıradışı bir yıla gireceğimiz anlaşılmıştı. Ama yolsuzluk soruşturmalarının hükümet tarafından sıradışı şekilde durdurulmasıyla, ülkede işler daha da sıradışı hale geldi.

Ocak – Mart arası sosyal medya vasıtasıyla yayınlanan tapelerden öğrendik ki, ülkemizde ki organize işler zannettiğimizden daha organizeymiş. Olan biteni online bir soap opera dizisi gibi izledik ve her gün bir bölümü yayınlanan tapeleri dinledikçe insanlığımızdan utandık.

2014’te sıradışı iki seçim birden yaşadık : % 90’lara varan sıradışı katılım oranıyla tamamlanan yerel seçimler ve ülke tarihinde bir ilk olan cumhurbaşkanlığı seçimleri.

Tüm bunlara bir de AKP ile Cemaat arasındaki büyük kapışmayı eklersek 2014’ün sıradışılığını daha net anlayabiliriz.
TÜRKİYE DEMOKRASİSİ DUVARA TOSLADI
2001 yılında yaşananlar Türkiye ekonomisi açısından ne ifade ediyorsa, 2014’te yaşananlar da Türkiye siyaseti için aynı şeyi ifade ediyor.
Nasıl 2001’de Türkiye ekonomisi daha fazla sürdürülemez bir noktaya gelip duvara tosladıysa, Türkiye siyaseti de 2014’te artık sürdürülemez bir noktaya geldi ve duvara tosladı. Neticede 2014 yılı itibariyle Türkiye’de demokrasi tam bir “illüzyona” dönüştü. Artık, bu ülkede özgürlüklerin değil yasaklamaların, devlete güvenin değil korkunun hakim olduğu, hukukun değil, keyfiliğin geçerli olduğu “görünüşte” bir demokrasiden bahsedebiliriz.
Bu öylesine aleni bir illüzyon ki tüm 2014 yılı boyunca, seçimlerden günlük hayata, medyadan hukuka kadar her tarafta yansımalarını gördük.
DEVLET VE SİYASET “RUTİN DIŞINA” ÇIKTI
Devlet ve siyaset Süleyman Demirel’in meşhur sözüyle “rutin dışına” çıktı, çıkarıldı. Cumhurbaşkanı dahil iktidarı elinde bulunduran güçler Anayasa’nın amir hükümlerine uymadıkları gibi, hukuku uygulaması gereken bürokratik makamlar bile artık hukuku sallamaz noktaya geldi. Gerek yerel seçimlerde, gerekse Cumurbaşkanlığı seçimlerinde, YSK, mülki idare ve medya, alenen işlenen hukuksuzlukları sadece seyretmedi, uygulayıcısı ve ortağı oldu.
Türkiye demokrasisinde, siyasetinde ve devlet yapısında açılan bu tahribatın tamiri onlarca yılı alacaktır.
2014’te Türkiye’de siyaset bir demokratik rekabet ve yarış alanından çok bir savaş alanı gibiydi. Taraflar ve destekçileri  “kavgada yumruk sayılmaz” psikolojisi içerisinde davrandılar. Bu psikoloji devlet kurumlarına, medyaya, siyasete güveni daha da aşındırdı ve geleceğe dönük karamsarlıkları artırdı.
Türkiye’de zaten aşırı bir kutuplaşma, siyasetin “kimliklere sıkışması” gibi bir realite vardı. 2014’te durum bunu da aşarak  “pozisyonlara sıkışma” noktasına geldi. Siyaset yapmak, içinde bulunulan kesimin aldığı taktik pozisyonları her ne pahasına olursa olsun savunmaktan ibaret bir şeymiş gibi algılanır oldu.
Oysa demokratik siyaset kimliklere, alınan taktik pozisyonlara değil, ilke ve değerlere, fikir ve projelere odaklanmayı gerektirir.
TEK İHTİYACIMIZ DEMOKRASİ VE UZLAŞMA
2015 seçimlerine giderken siyaseti normalleştirmek, toplumsal huzuru sağlamak, birleştirici, kaynaştırıcı, bütünleştirici olmak ve kendi çekirdek seçmeniyle tam anlamıyla barışabilmek yolunda atılacak adımlar bütün siyasi partiler açısından anlamlı ve değerli olacaktır.
Evet, siyasi kutuplaşma ve saflaşmanın tabanın konsolidasyonu açısından, oy getirme açısından avantajları var. Ancak bunlar sonsuza kadar elde edilebilecek avantajlar değil. Bu açıdan maksimum sınırlara ulaştık. Artık bu toplum daha fazlasını kaldıramaz. 
Evet, yüzlerce cana malolan maden kazaları, ölümlü inşaat kazaları, 6-7-8 Ekim, Cizre vb derinlemesine soruşturulması gereken olaylarla dolu olumsuzlukları geride bıraktık. Ama derin bir “ohh çekebilme” duygusundan henüz çok uzağız. Çünkü başta Kürt meselesi olmak üzere 2014 yılının çözüme kavuşturulamamış tüm sıradışılıkları bu yıl da hayatımızı etkilemeye devam edecektir.
Cıvataları yerinden çıkarılmış devlet sisteminin, her bir ferdi için adil yarış koşullarının ve umudun yok edildiği bu toplumun ihtiyacı olan tek şey; demokrasi ve uzlaşmadır. 2015’in bu konularda daha iyi bir günler getirmesini diliyoruz.
Radikal, 1 Ocak 2015

26 Aralık 2014 Cuma

Türkiye’nin dış tanıtımı tökezlemeye başladı

2014 yılı için önerilen kampanyadan
Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1999 yılından bu yana dış pazarlarda düzenli tanıtım kampanyaları yaptırıyor. Bu reklam yatırımlarının sonucu Türkiye, 1999 yılında yaklaşık 7 milyon turist alabilen bir destinasyon iken, 2014 sonu itibariyle yaklaşık 37 milyon turist çeken bir destinasyona dönüştü. Ve en çok turist çeken altıncı ülke konumuna yükseldi.

Türkiye’nin turizmde sağladığı bu büyük ilerleme, temelleri Bülent Ecevit’in Başbakan, Erkan Mumcu’nun Kültür ve Turizm Bakanı olduğu 57. Hükümet tarafından çizilen bir makro strateji sayesinde mümkün oldu. İlk defa o tarihte Türkiye, turizm sektörünün yurtdışı tanıtımına ilişkin kapsamlı iletişim yatırımı yapmaya karar verdi. Bunun için özel mevzuat geliştirdi. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde bu konuyla görevli “Tanıtma Genel Müdürlüğü” adlı birim kuruldu. Ve gerekli kadrolar yetiştirilip dış pazarlara gönderildi. 39 ülkede 40’tan fazla turizm ofisi kuruldu.

15 yılda 1.5 milyar dolar harcandı

O tarihten beri yani yaklaşık 15 yıldır, Türkiye hükümetleri turizm sektörünün yurt dışı promosyonu için yılda ortalama 100 -120 milyon dolar pazarlama bütçesi kullanıyor. Bu bütçenin yarısı medyada harcanıyor, diğer yarısı fuarlar, etkinlikler, tur operatörlerine destek vb. amaçlı kullanılıyor. Özetle, bakanlık bu süre zarfında 1.5 milyar doları aşan bir dış tanıtım bütçesi kullanılmış oldu.

1.5 milyar dolarlık pazarlama yatırımı ilk bakışta çok yüksek gibi gelebilir. Ya da bu rakam israf gibi değerlendirilebilir. Ama unutulmamalı ki, bu iletişim yatırımları sayesinde Türkiye turizm sektörü bugün yılda yaklaşık olarak 30 milyar dolarlık bir turizm geliri elde ediyor.

Bir diğer anlatımla, sektörünün bir yılda ürettiği KDV bile 5 milyar doların üzerinde. Gelir vergisi, kurumlar vergisi, istihdamdan elde edilen vergiler ve dolaylı vergilerle devletin turizm sektöründen yıllık ortalama geliri 10 milyar dolar civarındadır. Dolayısıyla yılda 100 milyon dolarlık iletişim yatırımı fazla değildir. Gereklidir ve hatta çoğu kez yetersizdir. Bu nedenle sektörün sivil toplum kuruluşları daha fazla bütçe kullanımı konusunda hükümet nezdinde baskı yapmalıdır. Bunu yapmaya sektör olarak hakları vardır.

Zira bugün itibariyle Türkiye turizm sektörü, reklamsız idare edebilecek boyutu çoktan geride bırakmış durumdadır. Doğru bir strateji uygulanmaz ve sürdürülebilir bir bütçeyle yurtdışında etkin kampanyalar yapılamazsa sektör önemli sıkıntılar yaşayacaktır. Zaten kişi başı turizm gelirinde zorlanmakta olan turizm sektörümüzün zannedilenden daha kırılgan olduğu ortaya çıkacaktır.

Home of... kampanyası sektörden çok tepki almıştı.
İletişim konusunda 2014 yılı heba edildi

Turizm sektörü konusunda bu köşede daha önce yazdığımız yazıları okuyanlar hatırlayacaktır. Biz, 2009 - 2013 yılları arasında Türkiye’nin dış tanıtımında farklı pazarlarda görevler üstlendik. Bakanlık rakamlarının ortaya koyduğu gibi, görev yaptığımız pazarlarda ülkemiz turizm sektörünün, diğer pazarlardan çok daha hızlı büyümesini de sağladık.

2013 yılından sonra ise bu işin dışında kalmaya karar verdik. Artık hiç bir şekilde taraf olmadığımız ve sektörün ihtiyaçlarını da yakından bildiğimiz için bu konuda yol gösterici yorumlar yapmaya kendimizi zorunlu hissediyoruz.

2014 yılı için açılan ihale ile, yıllar sonra dünyanın tüm pazarlarında tanıtım kampanyasını yürütmek üzere tek bir ajans seçildi. Normalde seçilen ajansın, hem rekabetçi bir global kampanya stratejisi önermesi, hem de 40’dan fazla dilde ve10’dan fazla alfabede kampanya yapabilecek bir operasyon gücüne sahip olması gerekiyordu. Ama ajans seçiminden kısa bir süre sonra, sektörde bazı sıkıntılar duyulmaya başlandı.

Önce seçilen ajansın bakanlığa önerdiği “Home of...” şeklindeki stratejik yaklaşım sektörden dikkate değer eleştiriler aldı. Ardından ajansın çektiği reklam filminin bakanlık tarafından reddedildiği duyuldu.

Derken korkulan oldu. 2014 yılında global reklam kampanyası yapılamadı. Başta Almanya, Rusya, İngiltere gibi ana pazarlar olmak üzere, Türkiye turizmi için önemli hiç bir pazarda, dişe dokunur iletişim yatırımı gerçekleştirilemedi. Türkiye turizm sektörü 15 yıl sonra ilk kez reklamsız bir yıl geçirmiş oldu.

15 yıl sonra tanıtım bütçesi 15 milyon dolara iniyor

Aralık başında Kültür ve Turizm Bakanlığı 2015 yılı için yeniden global tanıtım ihalesi açtığını duyurdu. O günden beri turizm ve reklam sektörlerinden bizi arayan çok sayıda isim, bu ihale ile ilgili bir dizi endişe dile getiriyor. Başta turizm bürokrasisi olmak üzere tüm tarafların bu endişeleri bilmesinde kamu yararı var:

Endişelerin başında bütçe konusu geliyor. Şartnameye göre Bakanlık, 2015 yılı tanıtım bütçesini 15 milyon dolara düşürüyor. Bu bütçenin tüm mecralarda global kampanya için yetersiz olacağı söyleniyor ki, bize göre bu endişe son derece haklı.

İkinci önemli endişe ihalenin zamanlaması ile ilgili. Dünyanın önemli ajanslarının Noel tatili nedeniyle tümden kapalı olduğu bir dönemde anons edilen bu ihaleye, yabancı ajansların katılımının çok düşük olacağı ve rekabetin yetersiz kalacağı söyleniyor.

Üçüncü endişe katılımcı ajanslardan “Home of...” stratejisine uygun kampanya istenmesi ile ilgili. Zaten eleştiri konusu olan bu stratejide ısrarın nedeni anlaşılamıyor.

Sonuncu endişe ise, tüm bu nedenlerle ihalenin adrese teslim bir ihale olabileceğine yönelik. İlgili tarafların dikkatine bu eleştirileri iletiyoruz. Ve konunun takipçisi olacağımızı da peşinen bildiriyoruz.

Radikal, 25 Aralık 2014