Necati Özkan ve Seçim Zamanı

16 Eylül 2014 Salı

10 Ağustos Nasıl Okunmalı- 1

Seçim sonuçları özetle ne diyor?

Pazar günü saat 21.00 sularında her şey netleşti. Kayıtlı 55.9 milyon seçmenin % 73,8’i sandığa gitti ve tercihini yaptı. Görebildiğimiz kadarıyla, seçimlerde hile yapıldığına ait ciddi bir iddia olmadan Erdoğan 12. Cumhurbaşkanı oldu.

Seçmenlerin yaklaşık 20.8 milyonu Erdoğan’a, 15,4 milyonu İhsanoğlu’na ve 3.9 milyonu da Demirtaş’a oy verdi. Geçersiz kabul edilen 700 bin civarındaki oylarla birlikte sandık başına giden seçmen sayısı 41,2 milyona ancak ulaştı. Yurtdışı dahil 15 milyona yakın seçmen sandığa itibar etmedi.

Kampanyalarının analizinden önce medya kullanımının analizi

Bu yazımızla birlikte toplam 4 yazıda Cumhurbaşkanlığı yarışına katılan 3 adayın kampanyalarını analiz edeceğiz ve “kim neden kazandı” “kim neden kaybetti” sorularına iletişimci penceresinden cevap vermeye çalışacağız.

Bir seçim kampanyasını oluşturan bileşenler; konumlama, strateji, mesaj, saha organizasyonu ve altyapı imkanlarıdır. Kampanyaların bütçeleri, adayların kimlik ve kişilikleri, saha örgütlerinin performansı ve her türlü kaynağı harekete geçirebilecek olan fikri ve fiziki altyapı bir kampanyanın başarını belirler.

Kampanya dediğimizde, doğal olarak mesajımızı hedef seçmen kitlesine ileteceğimiz medyayı dikkate almak zorundayız. Ücretsiz olarak kullanabileceğimiz medya imkanlarımızı, ücret ödeyerek kullanmamız gerekenleri ve tabi ki kendi yarattığımız veya oluşturduğumuz (internet siteleri, sosyal medya vb.) mecraları...

Her bir aday için bu detaylara girmeden önce, medya, finansman ve medyadan paralı satın alma oranlarına birlikte bir göz atalım.

Beyin yıkama makinası olarak medya

Seçim sonuçlarına etki eden pek çok adaletsizliğin ve anormalliğin başında medyanın yaklaşımı geliyor. Kampanyaların ilk gününden seçim yasaklarının başladığı 8 Ağustos gece yarısına kadar olan sürede, yarışan üç adaya TV kanallarında ayrılan toplam zamanın dağılımına baktığımızda ne demek istediğimiz anlaşılacaktır. Net olarak görüldüğü gibi, TV kanalları Demirtaş haberlerine ayırdıkları sürenin 1.5 katı kadar süreyi İhsanoğlu’na, 7 katı kadar süreyi ise Erdoğan’a ayırmıştır. (İnfografik :1)


Gazetelerin adaylarla ilgili haber yapma tavrı da benzer. Demirtaş haberlerine ayrılan toplam gazete sayfası miktarının 2.5 katı İhsanoğlu’na, 9.5 katı Erdoğan’a ayrılmıştır. (İnfografik :2).


Medyanın bu tavrı, zaten adaletsiz olan yarışı tümden adaletsiz kılmıştır. Medyadaki vizibilite oranın kredibiliteyi doğrudan etkilediğini artık net olarak biliyoruz. (link: vizibilite = kredibilite yazısı) Bir aday, TV kanallarında ve gazetelerde ne kadar çok görülüyorsa, o kadar itibar ve inandırıcılık kazanıyor.

Böylesi bir fotoğrafı dünyanın herhangi bir yöresindeki demokrasi ile yönetilen ülkeden görmek mümkün değildir. Özgürlükle ilgisi olmayan medya düzeni içinde, paralı kampanya elemanı izlenimi uyandıran kimi akademisyenler / basın mensupları yıllardır yaptıklarını yapmaya devam etmişler ve adaylardan Erdoğan lehine beyin yıkama makinası işlevi görmüşlerdir.

Kampanya bütçeleri ve paralı reklamların dağılımı

Yarıştaki adaletsizliğin finansal yanı bu fotoğraftan daha de beter. Erdoğan’ın kampanyasına kamu kaynaklarından resmi veya gayri resmi olarak ne kadar fon harcandı bilmiyoruz. Ayrıca ayni veya hizmet katkısı hakkında da hiç bir bilgimiz yok. Ama, adayların kampanya merkezlerinden yapılan açıklamalardan anladık ki, Erdoğan 55,3 milyon TL, İhsanoğlu 8,5 milyon TL, Demirtaş ise 1,2 milyon TL bağış toplamış. İşte bu bağışlarla kampanyaların profesyonel uygulaması olan TV reklamları, basın ilanları, internet ve açıkhava reklamları yapıldı.

Kampanyaların yapıldığı 3 haftalık süre boyunca, TV reklamlarının adaylara göre dağılımı şöyle:


Açıkça görüldüğü gibi Erdoğan kampanyası, TV’de diğer iki adayın satın aldıkları toplam süresinin 12 katı kadar zaman satın almış ve TV mecrasını domine etmiştir. Erdoğan kampanyasının prodüksiyonlara harcadığı bütçe de diğer iki adayın harcadıklarıyla kıyaslandığında muazzamdır. (İnfografik-3)

Basın kullanımında da durum çok benzer. Demirtaş basına sıfır harcama yaparken, Erdoğan kampanyası çoğu kendine yakın medya kuruluşları olmak üzere, gazetelerden İhsanoğlu’nun tam 10 katı kadar sayfa satınalmış ve ilanlarını yayınlatmıştır. (İnfografik-4)


Açıkhava reklamlarını ölçebilmek ise neredeyse imkansızdır. Tahmini olarak hesaplananlar gösteriyor ki, Erdoğan kampanyasının açık hava kullanımı  binalar, köprüler, yollar vb ölçülmeyen kanallarda hesaba katıldığında diğer iki adayın toplam kullanımının 30 katından daha fazladır.

Ekmeleddin İhsanoğlu adı çok bilinen bir dijital girişimciyi kampanyasının önemli ismi olarak atamış olsa da, dijital ortamlarda “Ekmek için Ekmeleddin” sloganının tiye alınması dışında bir varlık sergileyememiştir. Erdoğan kampanyasını yöneten Erol Olçok ise, CNN TÜRK kanalında yaptığı açıklamada dijital dünyada 26.000 gönüllüden oluşan bir ordu kurarak etki kampanyalarını yürüttüklerini açıklamıştır.

% 51.78 aslında %37,2!

Evet net olarak gözüken şu ki, yarışın adaletsizliği can yakıcı seviyeleri çoktan aşmıştır. Ne kamu kaynaklarının kullanımında, ne medyanın kullanımında, ne medya düzeninde ve ne de bir şekilde harekete geçirilen finansman imkanlarında bir adalet ve normallik vardır.

Bütün bunlara rağmen hiç kimse, Erdoğan’ın seçilmesinin meşruiyetini sorgulayamaz. Erdoğan geçerli oyların % 51,79’unu alarak yarışı açık ara tamamlamış ve yasal olarak cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bununla birlikte, yarışın tüm adaletsizliklerine ve kampanyası için her türlü imkanın kullanımına rağmen Erdoğan’ın toplam kayıtlı seçmenin ancak % 37.2’sinin desteği ile seçildiğini de görmemiz lazım. Bu sonuç ülkemizin geleceği ve demokratik bir yarış ile muhalefetin birgün iktidarı kazanabileceğine ait çok umutlu bir sonuçtur.

Ayrıca net olarak ortaya çıkan şudur ki, Erdoğan’ın elde edebildiği 20,8 milyonluk oy desteği, fiilen başkanlık yada yarı başkanlık sistemini zorlamayı mümkün kılacak bir destek değildir. Hem seçmen sayısı olarak ve hem de oran olarak Erdoğan tüm iddia ve beklentilerin altında kalan bir sonuçla karşı karşıya kaldığı için kendinde bu gücü kolay kolay bulamayacaktır.

Parti içindeki itibarı nedeniyle bir süre yarı başkanmış gibi davransa da, ve hatta kendine yakın kalemler ve medya organları seçimin sıcak psikolojisiyle o tür bir hava yaramaya gayret etseler de, Erdoğan için sürdürülebilir ve kalıcı bir sistem zorlama ve değiştirme imkanı kalmamıştır.

13 Ağustos 2014, Radikal YeniAkıl köşe yazısı: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/10_agustos_nasil_okunmali___1-1206525

Türkiye Markası Yeniden İnşa Edilmeli


Aynen ticari markaların olduğu gibi ülkelerin de marka değeri var. Ve aynen ticari markaların değerini ölçen uluslararası reyting kuruluşları gibi, ülke markalarının da değerini ölçen kuruluşlar var. Son yıllarda FutureBrand ve Simon Anhold isimleri bu alanda öne çıkyorlar. Özellikle FutureBrand, her yıl tekrarladığı Country Brand Index adlı araştırması ile ülke markaları değerlemesinde daha fazla dikkate alınıyor. Future Brand’in 2013 raporuna göre Türkiye, ülke markaları değerlemesinde 113 ülke arasında 45. sırada.

ÜLKE MARKASININ ÖNEMİ

‘Ülke markası’, bir ülkeyle ilgili ürünlerin, hizmetlerin, kentlerin, bölgelerin ve deneyimlerin hepsini birden dikkate alarak hesaplanıyor. Aynı zamanda o ülkedeki alanların hepsini birden etkiliyor. 

Bir satınalma kararını verirken nasıl davrandığınızı gözünüzün önüne getirin… Örneğin elektronikte Japonya, Tayvan veya Çin markalarını nasıl algıladığınızı hatırlayın. Otomotivde Alman, Amerikan, Hint veya G. Kore markalarını nasıl algıladığınızı… Yada modada İtalyan, Fransız, Amerikan veya Alman markalarını… Ürünün çıktığı ülkenin marka değeri, o ürüne biçtiğimiz değeri mutlaka etkiler. O yüzden ülke markası, ülkedeki herkes için stratejik önemdedir.

ÜLKE MARKASININ BOYUTLARI

FutureBrand ve Simon Anhold, değerli ülkeler sıralamasında hemen hemen aynı sonuçlara ulaşıyorlar. Metodolojileri farklı olan iki yapının benzeri sonuçlara ulaşmalarının nedeni basit: Her ikisi de ülke markalarını ‘Demokrasi ve Ulusal değerler sistemi’, ‘Yaşam kalitesi’,  ‘İş imkânları’, ‘Kültür ve miras’ ve ‘Turizm pazarlaması’ boyutlarına göre analiz ediyor. 

Türkiye markası, bu beş boyuttan sadece ‘Turizm pazarlaması’ boyutuyla öne çıkabiliyor. Ve ne yazık ki ‘Value for money’ (Ucuz ülke) konumlaması ile algılanıyor.

GEZİ SONRASI TÜRKİYE MARKASI

Batının tüm rating kuruluşlarının raporlarına bakacak olursak, Gezi olayları Türkiye markası için bir büyük dönüm noktası olmuştur. Bu etki bir yönüyle inanılmaz pozitif bir etkidir. Raporlara göre, Türkiye gibi Müslüman ağırlıklı bir ülkede bu denli yaygın bir demokratik protesto şaşkınlık ve takdir duygularıyla karşılanmıştır.

Yüzlerce yıllık Türkiye tarihinde görülmeyen bu sivil protesto, kendi başına bir turistik cazibe yaratmış gözüküyor. O kadar ki, İstanbul'a gelen turistlerin dikkate değer bir kısmı, taksim ve Gezi Parkını ziyaret etmeden ülkesine dönmüyor.

Ama yine aynı kuruluşlar tarafından kaleme alınan son raporlar, Gezi olaylarının Türkiye'de hakim iktidar ile ilgili tamiri imkansız bir kırılma yarattığını da ortaya koyuyor. Buna göre, iktidarda AKP ve Erdoğan olduğu sürece Türkiye'nin bir demokrasi olarak değerlendirilmesi kolay değil. Bu durum, ziyaret ettiği ülkede demokrasi görmek isteyen ziyaretçilerin kararını etkileyebilir.

TÜRKİYE, SADECE TURİZM MARKASI OLARAK  DEĞERLİ

1980’li yıllarda ülke olarak yaptığımız önemli işlerden biri turizm yatırımlarına başlamaktı. Turgut Özal’ın başlattığı yatırım hamlesi, 90’lı yıllarda turizmin ülke için önemli bir sektör olmasını sağladı. 90’lı yılların sonundan itibaren de Kültür ve Turizm Bakanlığı global tanıtım kampanyalarına başladı.

Türkiye’nin son 15 yıldaki turizm serüveni pek çok açıdan global bir başarı öyküsüdür. Örneğin 2000 sonrası dönemde sektör makro olarak yaklaşık 4 kat büyümüştür. Türkiye 2011 sonu itibariyle en çok turist çeken 6 ülkeden biri ve toplamda en yüksek turizm geliri elde eden 11 ülkeden biri olmayı başarmıştır.

Lakin bu fotoğrafın bir de dramatik yüzü var: 2003 yılından beri kişi başı turizm gelirinde Türkiye tepetaplak gitmektedir. TÜİK verilerine göre 2003’te 750 dolar seviyesinde olan turist başı gelir, 2011 itibariyle 550dolar seviyesine inmiştir. (Grafikteki mavi çizgi).

Hangi hesaplama yöntemi kullanılırsa kullansın, düşüş dramatik.

Üstelik bu dramatik düşüş son derece istikrarlıdır. ‘Bıyıklı Turist’ diye tanımlayabileceğimiz, yurtdışında yaşayan Türkler bu rakamı bir parça yukarı çekse de (Grafikteki kırmızı çizgi), turizm sektörümüz tehlikeli bir şekilde karlılıktan uzaklaşmaktadır.

TÜRKİYE'NİN KONUMLAMASI DEĞİŞTİRİLMELİDİR

Bu gidişin asıl nedeni Türkiye’nin konumlamasıdır. Büyük yabancı tur operatörlerinin etkisiyle Türkiye, neredeyse tüm pazarlarda en ucuz ülke olarak konumlanmıştır. ‘Herşey dahil’ sistemi yüzünden, havaalanından tatil köyüne götürülen turist kitleleri, ekstra harcama yapmadan ülkelerine dönmektedirler. Aslında, tatil köyü dışına çıkacak turist için dikkate değer bir neden de yoktur.

Bir diğer neden, marka değerine odaklanmak yerine, satışa odaklanmaktır. Kitlesel turizmin ihtiyaçlarının yarattığı satış baskısı yüzünden alt destinasyon markalarının inşası ile de uğraşılamamıştır.

Ve nihayet iletişim kampanyaları stratejik ve kreatif sürdürülebilirlikten uzak kalmıştır. Her yıl seçilen farklı slogan ve farklı kreatif yaklaşımlar Türkiye markasının değerine yeterli katkıyı sağlayamamıştır.

Ilk kez 2014 yılı için, Turizm Bakanlığı tarafından açılan ihale ile global pazarlarda tek bir ajans seçilmiştir. Ama ihaleyi kazanan ajansın ne vizyonu, ne tecrübesi, ne networkü, ne de toplam işgücü global bir kampanya yapmaya yeterli olmadığından, iş başarısızlığa uğramıştır. Netice de Türkiye turizmi 15 yıl sonra, önemli pazarları başta olmak üzere 2014 yılını tümden profesyonel reklam kampanyası yapmadan geçirmek zorunda bırakılmıştır.

NE YAPMALI?

Yapılacak şey basittir ve bir kaç stratejik kararın alınmasına bağlıdır: Öncelikle yeni bir konumlamaya ihtiyaç vardır. Yüksek gelir grubundan ziyaretçileri yeniden kazanabilmek için, Avrupa’nın en ucuz destinasyonu pozisyonu öngörülebilir bir zaman dilimi içinde terk edilmelidir. Tüm pazarlama stratejisi buna göre yenilenmelidir. Yenilenen pazarlama stratejisi ve kreatif yaklaşım sık sık değiştirilmeden yola devam edilmelidir.

Son yılların ziyaretçi sayıları ve ziyaretçilerin ülkemizi ziyaret motivasyonları ayrıntılı olarak değerlendirildiğinde Antalya, İstanbul, Muğla, İzmir ve Kapadokya’nın kendiliklerinden farklı birer destinasyona dönüştükleri anlaşılır. Bu beş destinasyon ülkemize gelen ziyaretçilerin yaklaşık yüzde 80’ini ağırlamaktadır. Türkiye’nin ‘ucuz destinasyon’ algısı kısa sürede değiştirilemeyeceği için, bu alt destinasyonların bağımsız olarak markalaşmasına başlanmalıdır. Türkiye’nin halen turistik pazarlama için kullanmakta olduğu finansal kaynak bu işe yeterlidir.

Başta Çin, Hindistan ve Latin Amerika olmak üzere gelişen pazarlara yatırım yapılmalıdır. Bu pazarlarda varolan algımız ‘en ucuz destinasyon’ algısı olmadığı için işimiz nispeten kolaydır.

Sektörle birlikte bu kararlar alınırsa, 2023 yılı için ortaya konmuş olan ‘50 milyon turist, 50 milyar dolar gelir’ hedefi kolaylıkla gerçekleşir. Aksi halde, ülkemizin lokasyonu nedeniyle 50 milyon turist hedefine ulaşılacağı kesindir. Ama toplam turizm geliri 35 milyar dolarda kalacaktır. Böylesi bir fotoğraf ise, Türkiye’nin sebepsiz fakirleşmesi, çevrenin kirlenmesi ve sektörün yabancıların eline geçmesi demektir.

30 Temmuz 2014, Radikal YeniAkıl'da yayınlanan köşe yazısından: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/turkiye_markasi_yeniden_insa_edilmeli-1204337

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Her İlçeye Bir Dolar Milyarderi

Geride bıraktığımız 12 yıl boyunca Türkiye pek çok çevrede ekonomik alanda parlayan bir yıldız olarak kabul edildi. İktidar partisinin sözcüleri ve yandaşları bu durumu istikrara ve Erdoğan’ın liderliğine bağlarken, muhalif kanat sözcüleri 2002’de altyapısını Kemal Derviş’in kurduğu ekonomik sisteme ve dünyada eş zamanlı olarak artan sıcak para arzına bağladılar.

Nedeni her ne olursa olsun, AKP’nin iktidarda olduğu bu 12 yıl, Türkiye’nin uçuşa geçtiği bir dönem olarak pazarlandı ve algılandı. Hem içeride, hem dışarıda.

7 Tepeli Şehrin Yeni Tepeleri Gökdelenler
Gökdelenler, gökdelenler...

Peki gerçek durum ne? Gerçekte Türkiye bu 12 yılda sınıf atladı mı?

Türkiye’nin tamamına değil ama örneğin İstanbul’a 360 derecelik bir açıyla baktığınızda, AKP iktidarının ekonomide başarılı olduğu algısını zihninize yerleştirecek çeşitli emareler görebilirsiniz.

Gökdelenler örneğin...

İstanbul’da 2002’de gökdelen sınıfına girebilecek sadece bir kaç bina vardı. Akmerkez Kuleleri, İş Kuleleri, Sabancı Kuleleri ve Yapı Kredi Kuleleri. Maslak bile henüz yeni yeni yükselmeye başlıyordu.

Oysa bugün kafanızı ne tarafa çevirseniz gökdelen görüyorsunuz. Levent’ten Fulya’ya, Zincirlikuyu’dan Şişli’ye, Kartal’dan Maltepe’ye, Bostancı’dan Kadıköy’e, hatta Avcılardan Beylikdüzü’ne gökdelenler, gökdelenler... İstanbul, Avrupa’nın en çok gökdelene sahip kentlerinden biri haline dönüştürüldü.

Benzer şekilde tüneller, altgeçitler, metrobüsler... Ve tabi, işin dekoratif aksesuarı olarak ana akslarda yol kenarlarına yapılan renkli çevre düzenlemeleri... Laleler, kilim desenli yol boyu çiçekler, asma saksılar vs...

“Her mahalleye bir milyoner” rüyası geride kaldı

Dahası var... Bu son 12 yılda, Türkiye’de sermaye birikiminde de bir büyük “ilerleme” yaşanmış.

Fransız Le Nouvel Observateur dergisinin 2013 yılı verilerine göre dolar milyarderlerinin sayısı dünyada son 10 yılda 3 kat artarken, bizde tam 10 kat artmış! 2013 yılında itibariyle Türkiye’nin dolar milyarderi sayısı 44’e çıkmış.

Aynı veriyi destekleyen Forbes dergisine göre; İstanbul, New York, Paris ve Moskova’dan sonra en çok dolar milyarderi olan 4ncü şehir olmuş.

Forbes’a göre ayrıca dolar milyarderi sayısında dünyanın 7nci ülkesiyiz. Bu konuda ne kadar dev adımlarla yol aldığımızı anlamak için, dolar milyarderlerimizin sayısının 2002’de sadece 4 olduğunu bilmek yeter.

İlk 10'a girmişiz, haberimiz yok!
(Meraklısına not: Bazı ülkelerin dolar milyarderi sayıları şöyle: Suudi Arabistan- 8, Mısır - 7, Birleşik Arap Emirlikleri - 4 ve Kuveyt -5)

50’li yıllarda merhum Adnan Menderes’in rüyası her mahallede bir milyoner yaratmaktı. Menderes’in ömrü, her mahallede bir milyoner görmeye yetmedi ama AKP iktidarı sayesinde, İstanbul’da her ilçede en az bir dolar milyarderimiz var! Neden? Çünkü 44 milyarderin 42’si İstanbul’da yaşıyor. Istanbul’un ilçe sayısı ise biliyorsunuz 39.

En önemli ilerleme "Yoksullukla Mücadelede" değil,  Dolar Milyarderliğinde

Tüm bu verilere bakınca kimin gözü kamaşmaz ki? Ortada “Kalkınmakla kalmıyoruz; uçuyoruz, uçuyor!” algısı ve hatta “Muasır medeniyet seviyesini geride bırakıyoruz” heyecanı yok mu bu verilerde?

Gerçeğin diğer yüzü

Tabi nereden baktığınıza bağlı. Bu verilerin yarattığı illüzyonun tersine, Türkiye’de öyle can acıtıcı gerçek fotoğraflar var ki...

%20'lik Gelir Grupları, Milli Gelirden Nasıl Pay alıyor?
Örneğin, TÜİK verilerine göre Türkiye’de yaşayan toplam nüfus içinde öyle bir % 16,3 var ki yaşamıyor; yaşadığını zannediyor. Ağırlıklı kırsalda yaşayan bu durumdaki 12 milyonu aşkın nüfusun hane geliri ayda toplam 200 TL civarında.

Örneğin, yine öyle bir % 20’lik bir nüfus var ki, bunların hane başına aylık gelirleri 400 TL’nin civarında. Yani başı ayda 100 TL civarında.

Ülke nüfusunun 30 milyonunu oluşturan en alttaki kesimleri hayata sadece tutunmaya çalışıyor. Devlet yardımlarıyla, belediye katkılarıyla, toplumsal desteklerle günlerini geçiriyorlar.

“Yeni Türkiye” illüzyonun faturası

Bir ülke demokrasisinde denge ve denetleme mekanizmaları olmazsa bunlar olur. 1950’lerden beri Türkiye’nin kaderini yöneten sağ siyaset ve sağcı liderler, orta direği zenginleştirmeyi bir tarafa bırakıp, hep çok küçük bir grupların kazanacağı şekilde yönettiler.

Son 12 yılda neo-muhafazakar siyasetin sınır tanımaz temsilcisi AKP hükümetleri ise, bu yolda kendini bile aştı. Zengin aşırı zengin, fakir aşırı fakir oldu.

Özetle “Yeni Türkiye” illüzyonunun faturası 365 gün kamusal desteğe muhtaç 30 milyon insan oldu. Kamusal desteğe muhtaç olmak ise ülkenin demokrasisini ve geleceğini o denli belirliyor ki. Muhtaciyet minnettarlığı, minnettarlık ise mecburiyeti körüklüyor.


Radikal - YeniAkıl, 26 Temmuz 2014

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Yaratıcı sınıfları ikna edemezse Türkiye’nin işi zor

Türkiye'nin yaratıcı sınıflarının ilk global başarısı, diziler...
Türkiye kuruluşundan bugüne yaratıcılığın ve yeteneğin değerini bilen bir ülke olmayı başaramadı. Başka ülkelerde yetişen yetenekleri çekmek konusunda bilinçli bir politika da geliştiremedi. Sadece savaş ve uluslararası kriz zamanlarında göç kabul etti. Farklı etnik gruplardan çeşitli alanlarda yartıcı gücü bilinen vatandaşlarına hayatı zindan ederek elinden kaçırdı.

Daha da ötesi, tüm eğitim masraflarını kendi kaynaklarıyla karşıladığı binlerce yaratıcı beyni başka ülkelere kaptırdı, kaptırmaya devam ediyor.

Bugün ülkeler arasındaki rekabetin en önemli alanı yaratıcı sınıflardır. Bir ülke her meslekten ve iş kolundan ne kadar yaratıcı yetiştirebiliyor veya ithal edebiliyorsa o kadar hızla zenginleşiyor.

Dünya üzerinde kalkınmış hangi ülkeye bakarsanız bakın, zenginliklerinin temelinde hep aynı şeyi görürsünüz: Yaratıcılık! Yaratıcılığın değerini önce kavrayan toplumlar, hızla diğerlerini geride bıraktılar. Farklılıklardan korkan, yaratma cesaretinden yoksun toplumların hali ise ortada.

Türkiye ve televizyon deyince…

Türkiye’de son dönemlerde reklamcılık, sinema ya da müzik gibi alanlarda yaratıcı isimlerin varlığından söz etmek mümkün. Ancak bizde yaratıcılık henüz herkesin kendi yolunu kendi başına açarak ilerleyebildiği son derece zorlu bir parkur.      

Kendi kendine yeni bir yol açan ve bizi, Dünyayla ilişkimizi yeniden düşünmeye sevk eden dizi film sektörü bu alanda oldukça iyi bir örnek.

Gerçekten de dizi film ihracında son derece hızlı, şaşırtıcı gelişmeler yaşanıyor. Bugün Türkiye yalnızca ortak bir tarih ve kültürü paylaştığı yakın coğrafyasındaki ülkelere televizyon dizileri pazarlayan bir ülke değil artık. 

Örneğin İsveç’te yayınlanan bir Türk dizisi de rahatlıkla ülkede yayınlanan tüm Amerikan dizilerini geride bırakıp en fazla izlenen dizi olabiliyor. (Başrollerini Yiğit Özşener, Nehir Erdoğan, Erkan Can, Engin Altan Düzyatan, Berrak Tüzünataç’ın paylaştığı    “Son” adlı bu televizyon dizisi İsveç dışında 30 küsur ülkeye daha satılmış. Dizinin yeniden çekim  haklarını alan iki de ülke var: Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya.)

Bir düşünün; diziler olmasa, Türkiye bunca ülkedeki televizyon izleyicilerinin gündeminde – hem de haftalarca – kendine nasıl yer  bulabilirdi? O izleyiciler ki “Türkiye ve televizyon” denince muhtemelen akıllarına doğal ya da insani felaketlerin haberleri gelmektedir…

Türkiye’nin en etkili  “soft power”ı

Doğaları itibariyle, yaratıcılık sektörünün ürünleri yalnızca birer ürün değildirler. Bu tarz ürünler  sembolleri, değerleri, mesajları taşıma kapasiteleri açısından diğer ürün ve hizmetlerden çok daha fazla potansiyele sahiptirler. 

Nitekim, Türk dizilerinin dış pazarlara satışı ve yayınıyla birlikte yeni bir sürecin başladığını görüyoruz. Bu diziler, fındık, incir ya da buzdolabı satarak elde edemediğimiz bir gücü sağlıyorlar. Bu, günümüz diplomasisinde “soft power” denilen güçtür ve dizi ihraç ettikçe, Türkiye’nin sahip olduğu bu gücün olumlu sonuçları daha net bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Türk dizilerinin ihracı, sadece o ülkelerdeki insanların ülkemize bakışını etkilemekle kalmadı, daha da önemlisi, turizmimizi de tetikledi. Son yıllarda Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya pazarlarından Türkiye’ye turist akmasının en önemli nedenlerinden biri hiç kuşkusuz bu dizilerin yarattığı pozitif etkidir.

İhraç edilen diziler, Türk markalarının o ülke pazarlarına daha kolay girmesine ve orada tutunmasına da destek oluyorlar.

Sürdürülebilir gelişmenin temel şartı

Televizyon dizilerinin ortaya koyduğu örnekten Türkiye olarak alacağımız çok ders var. Her şeyden önce bu başarı hikayesinin sürdürülebilir olup olmadığını sorgulamalıyız.

Pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da sürdürülebilirliği sağlayabilmek için kurumsal mekanizmaları kurmak ve işletmek zorundayız. Dizi sektörünün başarısı büyük ölçüde devletin desteği dışında, kendi başına sağlanmış bir başarıdır. Gerekli kurumsal destek sağlanmazsa, yoğun rekabet ortamı içerisinde dönemsel bir başarı olarak da kalabilir.

Türkiye, dünyanın tüm yetenekli, yaratıcı insanları için özgürlük ve fırsat sunan bir ülke haline gelebilmelidir. Günümüz dünyasında sürdürülebilir ekonomik ve insani gelişmenin itici gücü budur. 

İhtiyaç duydukları sosyal ve kültürel iklimin sağlanacağına dair yaratıcı sınıfları ikna etmedikçe Türkiye’nin geleceğine güvenle bakmamız mümkün değildir.

Radikal- YeniAkıl, 23 Haziran 2014, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/necati_ozkan/yaratici_siniflari_ikna_edemezse_turkiyenin_isi_zor-1203351