Necati Özkan ve Seçim Zamanı

6 Kasım 2016 Pazar

Eğer Trump kazanırsa….?


Belki aşağıdaki yazı bir blog yazısı olarak sizlere uzun gelebilir... Ama sadece Amerika’nın değil, dünyanın gidişini etkileyebilecek dinamiklere sahip olduğu anlaşılan, 8 Kasım'daki ABD başkanlık seçimleri öncesinde yine de yayınlamak istedim.

Aşağıda okuyacağınız yazı, benim talebim ile bir kaç ay önce yapılmış bir araştırmaya dayanıyor: “Trump kazanırsa ABD- Rusya ilişkileri nasıl seyreder, dünya bu durumda neye benzer?”

Yazıyı üç kişi kaleme aldı...

İlki, Rusya’nın en saygın siyasi danışmanlarından bir olan değerli dostum Ekaterina Egorova. Egorova, Rusya Federasyonu’nun eski devlet başkanı Boris Yeltsin başta olmak üzere çok sayıda siyasinin seçim kampanyasını yönetmiş olan bir siyasi danışman; aynı zamanda bir bilim kadını - bir siyasi psikolog. Tüm eski Sovyet coğrafyasında saygı duyulan bir yazar. Yayınlanmış 10’dan fazla kitabı var. Moskova merkezli Nikkolo M şirketinin kurucusu ve ortağı. Aynı zamanda Washington’da küçük bir Think- tank yönetiyor.

Makalenin ikinci yazarı olan Dr. Elizaveta Egorova, iyi eğitim görmüş bir genç akademisyen. Siyasi psikoloji, liderlerin profil analizi ve uluslararası çatışmaların çözümü alanlarında çalışıyor. Aynı zamanda Ekaterina’nın kızı, öğrencisi ve Washington’da kurdukları Think- tank’te ortağı.

Makalenin üçüncü yazarı ise Ken Feltman. Ken, Amerikalı bir Cumhuriyetçi danışman. Bugüne kadar pek çok ülkede yüzden fazla seçim kampanyasını yönetmiş olan değerli bir stratejist.

Bu üçlü ile Washington’da bundan 7 – 8 ay önce bir öğle yemeğinde buluştuğumuzda ABD başkanlık seçimlerini uzunca tartıştık.  O tarihte henüz ön seçim süreci devam ediyordu... Trump herkesi şaşırtmaya başlamıştı, ama yine de Cumhuriyetçi Parti içindeki yarışı kazanabileceğine kimse ihtimal vermiyordu. Özellikle dostum Ken Feltman, Cumhuriyetçi Parti içindeki “müesses güçlerin” bu gidişata mutlaka müdahale edeceklerine inanıyordu ve Trump'a asla şans tanımıyordu.

O gün ben, “ Peki ya kimsenin durdurmaya gücü yetmezse; ya Trump aday olmayı başarırsa...” diye şeytanın avukatlığını yaptığımda aşağıdaki çalışmanın yapılmasına karar verildi. 

Çalışma bitince aynı anda hem Amerika'da, hem de Türkiye'de yayınlanacaktı. Gerçekten de bitince Ken çalışmayı yayınladı. Ama Türkiye'nin bu yaz aylarında yaşadığı akıl almaz gündemi nedeniyle ben bu güne kadar yayınlayamadım. 

Her ne kadar önümüzdeki hafta yapılacak olan Başkanlık seçimlerinde kamuoyu yoklamaları Trump'ın şansını zayıf gösteriyor olsa da, anketlerin son yıllarda dünyanın pek çok ülkesinde çuvalladığını biliyoruz. O nedenle her şey mümkün. Amerikan seçmeninin Hillary Clinton'u bir kez daha şaşırtması pek ala ihtimal dahilinde...

Bu nedenle analizi yayınlamanın hala bir değeri var diye düşündüm... İşte o analiz:


Trump'ın Psikolojik profili ve Putin’le olası ilişkileri.


Dr. Ekaterina Egorova, Dr.Elizaveta Egorova, Ken Feltman.

Başkanlık seçimleri hızla yaklaştıkça, yapılan kamuoyu yoklamalarına göre Cumhuriyetçilerin (aday) adayı Trump’ın, seçimlerden zaferle ayrılacağı daha belirgin görünüyor ve bizler, daha büyük bir hayret içerisinde kalıyoruz.

Trump’ın seçilmesi durumunda, ABD dış politası ve Donald Trump ile Rusya Başkanı Vladimir Putin arasındaki olası işbirliği, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, aynı zamanda Rusya’da da, gündemin en sıcak tartışma konularından biri.

Bu perspektifi daha derinden anlamak için Amerikalı işadamı Donald Trump ve Rusya Başkanı Vladimir Putin’in kişisel karakterlerini karşılaştırmamız gerekiyor. Böyle bir adayın seçilmesi durumunda, dış politikada işbirliğinin nasıl olacağı üzerinde derinlemesine düşünüyoruz. Kişisel karakterler, bu politik ve psikolojik çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Ayrıca kişisel karakterlerini incelerken, VAALpolitik liderleri karşılaştırmak için verdikleri demeçleri baz alarak, psikolojik analizlerini yapan bir bilgisayar programı tabanlı bir çalışma gerçekleştirdik. (0.0 puanı, İngilizce veya Rusça konuşan ortalama insanlar için sözel ölçektir.)

Birleşik Devletler Başkanlarının kişilikleri, karar verme süreçlerini, dış politika önceliklerini ve stratejilerini, iletişim biçimlerini, liderliklerini ve en nihayetinde yapacakları işbirliklerinin sonuçlarını ve uluslararası arenadaki güç dengelerini etkiler. Bu nedenle, “Donald Trump, Putin’le denk biri gibi konuşmak için yeteri kadar maço mu?” gibi bir soru sormak yerine, Sylvia Thompson’ın makalesinde “Trump, Erkek Savaşçı,”[1] olarak belirttiği şekliyle, Trump’ın kişiliğinin Putin’le olan etkileşimini nasıl şekillendireceğini anlamaya çalışmalıyız. 

Bir çok psikolog ve psikiyatrist, hem Trump’ın, hem de Putin’in kişiliklerinde derin narsizm işaretleri gördüler. Ancak bunun, politikacılar arasında, dünya çapında yaygın bir durum olduğunu belirtmemiz lazım. Her ikisinin narsizmi üzerine yazılmış olan bazı yazılara katılıyoruz. Ancak psikiyatristler tarafından özel olarak muayene edilmedikleri sürece, Narsistik Kişilik Bozukluğu  (NKB) teşhisi koymak için erken olduğuna inanıyoruz.

İki liderin paylaştığı, bazı ortak özellikler var –hareket temelliler, esnekler ve işleri hızlı halletmeyi seviyorlar, her zaman yeni fırsatlar peşindeler, risk alıyorlar, alışılmadıklar, gerçekçiler, pragmatistler, her zaman tetikteler, hırslılar, sonuç odaklılar, gücü seviyorlar ve başarı hırsları var.

Her iki liderin, kendilerine has psikolojik karakteristik özellikleri de var. Putin, halkın duygularına tepkisiz ve dalkavukluğa karşı bağışıklık geliştirmiş birisi. Güce sahip olmakla, uzun süredir tutku dolu bir ilişki içerisinde. Güce aşık ve onu istiyor. Ancak bu aşk, Putin’in politik tutumunun en önemli belirleyicisi değil. Onun en önemli dürtüsü, içinde hissettiği görev –iki kutuplu dünya düzenini geri getirmek ve Rusya’yı, tekrar ait olduğu yere yükseltmek ve bu amaç doğrultusunda, eğer gerekirse Kırım’ı işgal etmek, Ukrayna’nın Avrupa Birliği üyeliğini engellemek veya Suriye’de İŞİD’e karşı askeri harekata girişmek -  Putin, bu uğurda gerekeni mutlaka yapacaktır ve doğruyu söylemek gerekirse, geçmişte yapmıştır da.

Bazı analistler, Putin’in bir at üzerinde, yarı çıplak, sayısız resminin veya askılı planörde, turna kuşlarına uçmayı öğreten fotoğraflarının, onun narsizminin göstergesi olduğunu söylüyorlar. Bize göre bu fotoğraflar, halkla ilişkilerin önemini kavramış ve toplum içindeki gücünü korumayı bilen bir Putin’i işaret ediyor. Dahası diğer ülke liderlerinin gözlerinde okunacak bir kafa karışıklığı, bu beklenmedik davranışları karşısında gösterecekleri bir korku belirtisi, Putin için bir hevesten ya da destekleri, gözünde sadece güce giden bir araç olmaktan öteye geçemeyen halkın onayını almaktan, yüzlerce kat daha fazla arzu edilen bir durum.

Trump’ın kabul görmeye ve hayranlık duyulmaya çok ihtiyacı var. Her kelimesinde, bu arzusunu gözler önüne koyuyor. Örneğin, bir gazetecinin, Trump’ın ‘iyi biri olmadığı’ yönündeki yorumuna cevap olarak defalarca şu sözleri tekrarladı : “Ama aslında gerçekten öyleyim. İyi birisi olduğumu düşünüyorum.” 

Trump, kendini her gün övüyor hatta zaman zaman, diğer insanların takdir kelimelerini bekleyemiyor ve üçüncü tekil şahıs kullanıyor: “Bence Trump, çok daha iyisini yapacak” (İŞİD’le pazarlıklar konusunda), “Bence Trump, Tanrı’nın şimdiye kadar yarattığı en iyi Başkan olacak”, “Sanırım onu yeneceğim ve sanırım onu yenebilecek tek insan benim. Hillary Clinton’ı yeneceğim.”

Trump’ın davranışları, kendini aşırı önemli gördüğünü –Görkemli Trump hissiyatını –sıklıkla gözler önüne seriyor. Trump, kendini muhteşem bir "Başarı Abidesi", "Üstün İnsan" ve "Şampiyon" olarak görüyor. Kimsenin, hiçbir işi ondan daha iyi yapamayacağını, ısrarla vurguluyor: “Muhteşem bir duvar inşa edebilirim ve inanın, hiç kimse benden daha iyi bir duvar inşa edemez.” 

Bu tarz, sözel bir kurgu aslında... Trump’ın insanları, ancak herşeyden önce kendisini, muhteşemliğine ikna ve yaralı öz güvenini telafi etme ihtiyaçlarını maskeliyor. New York Times’dan Jason Horowitz’e göre Trump, evinin katı kuralları uyarınca “ailesinin sıkıca sarılmadığı veya öpmediği” bir çocuk olarak yetiştirilmiş ve bu nedenle, hiper rekabetçi [2] olmuş. Erken çocukluk yıllarında, babasının gözünde yeteri kadar iyi olmak için tek yol başarıymış. 

Ne var ki Putin, Trump’ı asla bir "Kazanan" ya da "Üstün İnsan" olarak görmeyecek.

Peki neden görmeyecek?

Öncelikle Putin, iletişim kurduğu kişiyi derinlemesine inceler. Trump’ın davranışları hakkındaki ilk incelemelerde, onun kırılgan, kolay incinir, kabul görmeye ve onaylanmaya çok ihtiyaç duyan birisi olduğunu anlayacaktır.  

İkinci olarak Putin, Trump’ın psikolojik zayıflıklarını hissettiği zaman, onu anında kenara itecek ve “bölgeyi fethedecek.” Bu Putin’in doğal refleksi; kişisel bir şey değil, sadece politika. 

Ve üçüncüsü Putin, Trump’tan gerçekten hoşlansa dahi, içine kapanık ve soğuk yapılı bir insan olarak, ona karşı sıcak duygularını açık bir şekilde ifade edemeyecektir. Trump, Putin’in hayranlık dolu kelimelerini duymayı bekleyecek, hatta bunu açıkça talep edecektir. Trump’un sevilme ve kabul görme ihtiyaçları, Putin’in iki katından fazla görünüyor. Bu demek oluyor ki, beklediği onaylanmayı göremediğinde Trump, Putin’den nefret edecek ve onu en azılı hain olarak görecektir... Umutlarına ihanet eden insan.

Aşağılanan ve küçük düşürülen Trump’ın, Putin’le mum ışığında, yapıcı diyaloglarla bezenmiş, romantik bir akşam yemeği düşünden vazgeçeceğini söylemeye bile gerek yok. Bu hayal kırıklığının ardından bir misillemeye girişecek olan Trump, düşmanını acı verici bir şekilde cezalandırmayı deneyecektir. Sonuç olarak, ABD ve Rusya arasındaki çatışma, akut bir kişisel sorun haline dönüşebilir ve bu nedenle, gerginlik ciddi bir şekilde artabilir.
Trump, gerçekten özel bir insan olduğuna inanıyor ve sadece kendi kahramanlık seviyesindeki insanlarla iletişim kurmak istiyor. Putin için sorun, Trump’ın, ona denk birisi olmayışı. 

Evet şüphesiz ki, Trump, iyi bir iş adamı (ancak rekabet konuları iş dünyası değil). Trump, politikada bir amatör, barutun kokusunu asla almamış birisi. Tecrübeli savaşçı Putin, çaylak ve acemi Trump’ı bir baba gibi evlat edinebilir ya da askeri güzel sanatlar sınavları için ona birkaç ders verebilir. Rusya Başkanıyla, iyi ilişkiler kurma konusunda başarılı olacağını açıklayan Trump, ilk derste hayal kırıklığına uğrayacak, ikinci derste ise öfkeden çıldıracaktır.

Putin ve Trump, ortak bazı psikolojik özelliklere de sahipler ancak bunlar, ikisini birbirine yakınlaştıracak yapıda değiller. Putin ve Trump, empati –başka bir insanın duygularını anlamada yetersizlik –eksikliği konusunda ortaklar ve kendilerini, başka bir insanın yerine koyamıyorlar. Ancak bu, onların anlaşılmaya ihtiyaç duymadıkları anlamına gelmiyor. Tamamen farklı bir tür, kabul görme ihtiyaçları var.

Putin’in muhteşemliği, onun gözleriyle baktığınızda, yönetimi altındaki Rusya’nın görkeminin bir yansıması. Eğer Rusya takdir edilir, saygı duyulur ve korkulursa, onun da başkan olarak kabul gördüğü, rolünün gereklerini layıkıyla yerine getirmeyi başardığı anlamına gelir bu durum.

Trump ise, kişisel olarak elde ettiklerinden, başarılarından ve farklılığından ötürü muhteşem biri olduğunu düşünüyor. Dışarıdan gösterilen saygı ve onaylamayla, özgüvenini sürekli beslemeye ihtiyaç duyuyor. Putin, böyle bir psikoterapist rolüne ya da dalkavukça davranışlara hazırlıklı değil.

Trump’ın sonsuz global güce sahip olma hayali, çok geçmeden sona erecek. Eğer Trump’ın ve Putin’in güce duydukları ihtiyacı kıyaslayacak olursak, bu konuda Putin’in ihtiyacı çok daha fazla: Putin 14.8Trump 6.9. Bu sebeple, Putin’in güç konusundaki refleksleri, kendisinden daha zayıf olan Trump’a boyun eğmesine olanak vermez. Putin, sert davranacak ve patronun kim olduğunu gösterecektir Trump’a. Amerika’nın, Rusya için kârlı görünmeyen tüm tekliflerini tersleyecektir. 

Bu davranış karşısında, Trump’ın iyice morali bozulacak ve kişilik yaraları darbe ve hatta alev alacaktır. Bu durum, “yetersizlik etkisi” –başarısızlığa cevap olarak  hissedilen negatif ruh hali –yaratabilir. Böyle zamanlarda birey, sıklıkla başarısız olduğu gerçeğini inkar eder veya sorumluluğu diğer kişiye yansıtır. Yetersizlik etkisi, kendisini giderek artan bir kırgınlık, güvensizlik, şüphecilik, saldırgan davranışlar ve olumsuz tavırlar olarak ortaya koyabilir. Bu ruhsal durum, fazlasıyla abartılı tutkularını koruması için bireyin defansif tepkiler vermesine sebep olabilir ve bireyi, kendi ruhsal çöküşünü fark edemeyeceği bir algı dünyasına itebilir. Yetersizlik etkisi, çok önemli kararlar alma sürecine, aylar boyunca sürecek zararlar verebilir. Öz güven krizi yaşamakta olan bir lider, parmağı nükleer tetikte olan, tehlikeli bir Başkomutan demektir. Bu duyugusal ruh hali içinde ülkesi ve dünya adına atacağı adımların sonuçları tahmin edilemez.

Yüksek güvensizlik seviyeleri, Trump ve Putin arasında, iyi ilişkiler kurulmasının önündeki engellerden biridir. (Putin 13.7Trump 8.0) Bu rakamlar, bir açıdan bakıldığında politikacılar için ortak bir özelliktir ancak diğer yandan, bireyler arasında açık, yapıcı ve verimli kişisel ilişkiler kurulmasının önünde, hatırı sayılır ölçüde ciddi bir engeldir.

Trump’ın iletişim tarzı, onun kişisel markasının bir parçası. Trump kendini beğenmiş, karşısındaki hor gören, kibirli bir insan. Küstahlığı, sınır tanımıyor. Patolojik kabalığıyla gurur duyuyor, Trump. Ancak her psikoloğun bildiği üzere, bireyin sözel saldırgan davranışlarının ardındaki gerçek, zayıflık gösterme korkusu ve kendini koruma arzusudur. Sözel saldırganlık, her zaman kendini koruma ihtiyacına işaret eder.

Ettiği hakaretlerle tanınan Putin, zehirli ve alaycı diliyle, böylesi sert ve sözel bir boks maçında rakibiyle mücadele edecek ve onu yenecektir. Eğer Trump, Rusya’yı veya Putin’i umursamazca eleştirecek olursa, alaycı ve iğneleyici demeçler üzerinden yapılan bir yumruk kavgası yaşanacaktır. Ve Trump’ın bu kavgayı kazanabileceğine ilişkin ciddi şüphelerimiz var. 

 İki politik liderin karşılıklı hakaretleri, diplomatik protokol ve nezaketin ötesine geçerek, her ikisini de, riskli davranışlarda bulunmaları yönünde provoke edebilir.

Trump, insanları, amaçlarına ulaşmak için kullandığı aletler olarak görmeye alışmış birisi. Ve bunu özellikle saklamıyor. Ancak Putin’i kullanma konusunda başarısızlığa uğrayacaktır. 

Putin de, aynı işi nasıl yapacağını iyi biliyor. Dahası Putin, çocukluk yıllarından bu yana, birisi tarafından kullanılmaya direnmek için her zaman tetikte. Onun için önemli olan, durumun kontrolünü elinde tuttuğunu hissetmek ve diğer insanlarla olan ilişkilerinde inatçı ve boyun eğmez bir tarzı var. Trump’ın, onu kullanmaya yönelik tüm girişimlerini, tereddüt etmeden engelleyecektir. Batılı liderler, Sochi’de düzenlediği Olimpiyatları görmezden gelerek onu aşağıladılar ve bununla yetinmeyerek yaptırımlar ve G-8 zirvesinden çıkartarak daha da utandırmak istediler. O günden bu yana, misilleme yapmak ve Batılı liderleri, kendi amaçları doğrultusunda kullanmak için sürekli yeni fırsat pencereleri arayışında, Putin.

Kırılgan Trump, kolay ve uygun bir hedef olabilir. Buna ek olarak, Rusya Başkanı olduğu 2000 yılında, Trump’ın vermiş olduğu demeci, Putin’in ıskalamış olması pek ihtimal dahilinde değil; “Rusya’ya ve diğer alıcılara şunu söylememiz gerekiyor. Eğer bizden on sentlik bir bozukluk bile istiyorsanız, bizim dansımıza uymak zorundasınız; en azından ulusal güvenliğimizi ilgilendiren konularda. Bu insanlar, bizim onlara olduğumuzdan daha fazla muhtaçlar bize.”[3] 

Çok daha sonraları, 2015 yılında, Rusya’ya daha sert yaptırımlar uygulanması için çağrıda bulundu, Trump. Putin’in harika bir hafızası var ve kendisini aşağılamayı deneyen herkese ve her şeye karşı, içinde intikam duygusu besler.

Hem Trump, hem Putin katıksız birer pragmatist. Sonuç, başarı ve kâr odaklı yürütüyorlar işlerini. Taktik manevralar yapma konusunda kabiliyetliler. Bu  özellikleri, ideolojik engeller olmadan, dış politikada işbirliği konusunda ortak bir zemin bulmalarına yardım edebilir.

Son zamanlarda, Putin’in penceresinden bakıldığında kabul edilebilir gibi görünen demeçleri oldu, Trump’ın. Bu demeçlerde en az üç önemli, dış politika konusu yer alıyor: Rusya ve Birleşik Devletler arasında diyalog ve yapıcı ilişkiler ihtiyacı, Irak’ın askeri işgalinin olumsuz sonuçları ve İŞİD’e karşı sürdürülen savaş. Ne var ki, Trump’ın inanışına göre, “Hiç kimse İŞİD’e karşı, Trump’tan daha sert olamaz. Hiç kimse.” [4]

Şüphesiz ki, Trump’tan gelecek olan yapıcı teklifleri değerlendirmeye alacaktır, Putin. Eğer bu teklifler ona belirli bir dış politika avantajı ya da garanti edilmiş ekonomik çıkarlar içeriyorsa, neden olmasın? Özellikle, bu çıkarlar, Putin’in, ülkenin lideri olma anlayışına ilişkin çıkarlar ise. Putin’in görev motivasyonu, kişisel arzularını tatmin etme motivasyonunun üzerinde yer alıyor. Onun, “Yapmak zorundayım,” puanı -1.5, ancak “Temenni ederim,” puanı 5.9. Eğer Trump’la taktiksel işbirliği yapmak Rusya’nun yararına olacaksa, Putin bunu değerlendirir. Ancak unutmamalıyız ki, Putin, her zaman ilişkilerden ziyade sonuçlara odaklıdır.

Dış politika ve alınacak askeri kararlar, ulusal güvenliğin merkezinde yer alırlar. Her iki liderin, bilgiye ilişkin yaklaşımları, ileride alacakları kararların özelliklerini anlama konusunda önemlidir. Ulaşılacak bilginin doğruluğu ve yeterliliği, verilecek kararların kalitesini etkiler.

Demeçlerinde kullandıkları tek konuya özel veya genel bilgiler, düşünceleri temelinde, ne tür bilgileri tercih ettiklerini yansıtmaktadır. 

Trump, tek konuya odaklanmamış, daha genel bilgileri kullanıyor. Belirli bir konuya özel bilgilere, normal bir bireyden dört kat az referans veriyor demeçlerinde: (-4.5). Putin ise konuya özel bilgileri kullanmayı tercih ediyor ve sıradan bir insanla, hemen hemen aynı seviyede puana sahip bu alanda: (0.8). 

Trump, ne söylediğinden pek emin değilmişcesine, kelime ve cümlelerini sık sık tekrarlıyor, aynı fikri defalarca dile getiriyor. Bu konuşma tarzı, onun dış politikaya ait fikir eksikliğini teyit eden bir durum.

Aşağıda CNN'den Jake Tupper ile yapmış olduğu röportajdan bir alıntı bulabilirsiniz. Bu söyleşi askeri konular üzerine Trump’un vermiş olduğu demeçlere tipik bir örnek.

TAPPER: Sanırım, Irak’taki petrol kuyularını bombalamak istediğinizi söylediniz…
TRUMP: Evet.
....
TAPPER: Ancak Irak’ın, Irak hükümetinin, onların petrol kuyularını bombalamamızı isteyeceklerini sanmıyorum.
TRUMP: Burada, burada… Irak hükümeti mi? Irak’ta bir hükümet yok ki. Sözde Irak hükümeti, İran’lılarla görüşmek üzere dün İran’a gitti. İran, Irak yönetimini ele geçirecek. Bu kadar basit, tamam mı? Bu kadar basit.
TAPPER: Irak’ın, Irak hükümetinin, siz onlara ne isim verirseniz verin,  Irak’taki petrol kuyularının bombalanmasını destekleyeceklerini hiç sanmıyorum…
TRUMP: Kimin umurunda?
TAPPER: Peki.
TRUMP: Irak’taki hükümeti umursamıyorum. Onlar yozlaşmış insanlar. Irak hükümeti, tamamen yozlaşmıştır. [5]

Bu Trump’ın muhakeme yetisi, en kibar tabirle, hafif siklet görünüyor. Trump’ın askeri kararlarını, aynı tavır içinde alacağını hissedenler var. Kolaylıkla, kendinden şüphe etmeden, ABD ile dost olan bir hükümetin topraklarını bombalayabilir. Ancak askeri kararlar, Manhattan’daki bir binayı yıkmaktan çok daha risklidir.

Trump’ın en önemli zayıflığı, dış politika ve özellikle de askeri politikalar alanlarındaki tecrübesizliği. Bu konuda, en iyi uzmanları göreve çağıracağını belirtti. “Kendi ordumuz içinden bulacağım, General Patton veya General MacArthur’u bulacağım, doğru adamı bulacağım. Ordunun başına geçecek adamı bulacağım ve bu sistemin gerçekten işe yaramasını sağlayacağım. Kimse, hiç kimse bizimle uğraşamayacak.”[6]

Bu Birleşik Devletler için kesinlikle iyi bir şey ancak dünya için yeterli değil.

Şüphesiz ki, işin doğası gereği tüm adayların başkanlık konusunda tecrübesiz olduklarını söylemek mümkün. Bu doğrudur. Ancak dış politika veya askeri konularda, belli bir tecrübeye sahip adaylar da var. Ne yazık ki Trump, onlardan biri değil.

Böylesi kolay bir hedef, açıkgöz ve rakibinin hatalı adımlarını kullanma konusunda yetenekli Putin’in hoşuna gidecektir. Amatör Trump’ın her gafını, yüzünde sinsi bir memnuniyet gülümsemesiyle, ona karşı kullanacaktır, Putin. 

Trump, başkanlık yarışındaki kötü çocuk olmaktan hoşlanıyor. Putin, Trump’ın kendini bu şekilde ifade ediyor olmasından kesinlikle memnundur. Ve her şeyden önemlisi, dünya uluslararası politikalar arenasının bir erkekler dünyası olduğunu ve Trump’ın o dünyada, sadece küçük bir çocuk olduğunu göstermekten büyük keyif alacaktır.
 ---------------
[1] Sylvia Thompson. Sylvia Thompson. Trump, Erkek Savaşçı. Renew America. 19 Eylül 2015. www.renewamerica.com/columns/sthompson/150919
[2] JASON HOROWITZ. “Donald Trump’s Old Queens Neighborhood Contrasts with the Diverse Area Around It.” NYT, 22 EYLÜL 2015
[3] Donald Trump. The America We Deserve. Renaissance Books, 2000, Sayfa 134
[4] Fox News. 27 Ekim 2015
[5] CNN. 28 Haziran 2015

10 Ekim 2016 Pazartesi

Hillary Clinton avantajlarını tek tek heba ediyor…

Öte yandan Hillary Clinton, belki de Amerikan başkanlık tarihinin en eğitimli, en tecrübeli, başkanlığa en hazır adaylarından biri. İlk kadın aday olması ve Demokratik Parti’nin sevgilisi olması ise bir başka avantajı. Keza Latino ve Afrika kökenli Amerikalı seçmenler nezdindeki Clinton soy isminin sarsılmaz gücü de Hillary Clinton’un yanında. Trump kendini bir türlü Cumhuriyetçi Parti’nin esas oğlanı olarak kabul ettiremezken, Demokratik Parti seçim makinasının tümüyle Hillary’nin emrine amade olması da cabası.

Ama olmuyor. Tümüyle sistem dışından gelen, yarı cahil bir işadamı, dürüstlükten bi haber bir profil sergileyen Trump onu tehlikeli bir biçimde zorladı, zorluyor. Oysa şimdiye kadar Clinton’un Trump’tan kilometrelerce önde olması gerekirdi. Eğer Trump’a karşı yarışı kaybederse bu duruma Hillary Clinton bizzat kendisi neden olacak.

Çünkü Hillary fazlasıyla geleneksel. Renksiz. Duygusuz. Bir türlü heyecan ve momentum yaratmayı başaramıyor. Kendisi neredeyse Amerikadaki statükonun ve müesses nizamın ete kemiğe bürünmüş hali. Onun bu pozisyonu o kadar öne çıkıyor ki, ülke tarihinin ilk kadın başkan adayı olduğu gerçeği bile çoğu kez unutuluyor.

Çünkü, Hillary Clinton eski iki hatasını da tekrarlıyor. Öncelikle net bir odağı yok. Son iki yılda rakibi tek bir slogan ve stratejide istikrarlı bir şekilde iletişimini sürdürüken, Hillary Clinton slogan üstüne slogan kullanıyor. Sırasıyla “Birlikte daha güçlü” “Bizim için mücadele ediyor” ve “Onunlayım”.

İkinci hatası mesajda karmaşık bir yol tercih ediyor olması. Her konuda konuşuyor, uzun uzun konuşuyor. Bunca mesaj karmaşası arasında belki de öne çıkabilen tek önemli mesajı, Trump’ın seçilmesinin kıyametle eş anlamlı olacağı… Bu yüzden kendisini tek ve doğru seçenek olarak konumlamaya çalışıyor. Dili fazlasıyla elit ve entellektüel. Ad Age’te bir makalesi yayınlanan Simon Dumenco, Hillary Clinton’un bu konuda zirve yapan hatalarını üst üste sıralıyor ve “Donald Trump’ın Göçmen Mürekkep Lekesi” isimli filmini örnek veriyor. Bir psikolojik test yönteminden yola çıkarak yapılmış sözkonusu soyut ve animasyon film, Trump’ın göçmenlerle ilgili bilinen tüm söylemlerini kendi sesinden kullanarak güya onu mahkum ediyor.

                          
Latin Amerika kökenli seçmenlerin seçimi
Demokrat Parti adayları, Bill Clinton’dan beri Demokrat Partiye çoğunlukla oy veriyorlar. 2008 ve 2012 seçimlerinde ise Obama siyahi seçmenlerin çok ağırlıklı oranda oylarını elde etti. Siyahi seçmenler bu kez de ağırlıklı bir oranda Hillary Clinton’a oy verecek gibi görünüyor.
Asıl kırılma ise Latin Amerikalı seçmenlerde bekleniyordu. Ancak o seçmen kitlesi ile ilgili araştırmalar beklentiler dışında bir eğilimin olabileceğini de gösteriyor. Anketlere göre Donald Trump, Latin Amerikalı seçmenlerle ilgili olarak, Cumhuriyetçi Parti adayı Mitt Romney’in 2012 seçiminde gösterdiği kadar iyi bir performans gösteriyor. Bu durum hem Demokratları ve hem de Cumhuriyetçileri şaşırtıyor.

Pek çok yorumcu Trump’ın başta Meksikalılar olmak üzere yasa dışı göçmenlerle ilgili söylemlerinin tartışmalı olması nedeniyle Latin Amerikan asıllı seçmenler arasında kayıplar yaşayacağını tahmin etmişti.
İki adayın Latino seçmenler için kıran kırana mücadele ettiği Arizona, Colorado, Florida ve Nevada’da yapılan son anketler Trump’ın dört yıl önce Romney’in aldığı kadar Latin kökenli seçmenden oy alabileceğini gösteriyor. Hillary Clinton’ın ise Obama’nın 2012 yılında aynı eyaletlerde elde ettiğinden daha düşük bir oyda kalabileceği ortaya çıkıyor.
Bir diğer anket, Clinton’a olan desteğin Latin kökenli seçmenlerde Obama’ya kıyasla %6 kadar düşük olduğunu iddia ediyor. Bazıları bu durumun hem stratejik hatalardan, hem de Clinton’ın İspanyolca reklamlarının çok geç başlamasından kaynaklandığını düşünüyor.
Bazı yorumcular ise Clinton’ın “doğru ekibe sahip olduğunu ve seçmenlerin eninde sonunda ‘eve döneceklerini’ düşündüğünü” söylüyor ve ekliyor: “Latin kökenli seçmen henüz eve gelmemiş olabilir.”
Gündelik hayatta karşılaştıkları sorunlar ne olursa olsun, Trump’ın Obama’dan memnun olmayan bir grup Latin Amerika kökenli muhafazakar seçmenin mutsuzluğundan yararlanabileceği anlaşılıyor.
Clinton hala kazanmaya yakın.

Evet Donald Trump, Clinton ile arasındaki seçmen desteği farkını kapatıyor. İlki 26 Eylül gecesi yapılan ve Hillary Clinton’un görece üstün bir performans sergilediği kabul edilen TV münazaralarında (debate) Trump’ın daha fazla seçmen desteği elde etmesi hala bir ihtimal. Belki Trump, ön seçimlerde gösterdiği ivmeyi yeniden yakalayabilir ve Clinton’dan daha üstün bir performas sergileyerek farkı sıfırlayabilir ve hatta bir miktar öne gecebilir.

Ama iş sadece seçmenden elde edilecek oy ile bitmiyor. Çünkü ABD başkanlık seçimlerinde seçmenler doğrudan başkanı seçemiyorlar; başkanı seçecek olan delegeleri seçebiliyorlar. Ulusal çapta 50 eyaletten toplam 538 delege seçiliyor. Sonuçta 270 delege toplamayı başaran aday ABD başkanı seçiliyor. Delegelerin seçimi konusunda ise her eyaletin başka bir seçim kanunu var. Bazı eyaletlerin çıkardığı delegeler, adayların aldıkları oy oranına paralel biçimde paylaştırılırken, bazı eyaletlerde tek bir oy bile fazla alan aday “kazanan hepsini alır”(winner takes all) kuralına göre tüm delegeleri elde edebiliyor.

Bu nedenle de,  yandaki grafikte de görüldüğü gibi Clinton’un yarışı kazanma olasılığı hala % 54. Çünkü Demokrat Parti’nin geleneksel oy deposu konumundaki eyaletlerden elde edilecek delege sayısı daha yüksek.  Ve bu nedenle Ohio, North Carolina, Florida gibi bazı eyaletlerin vereceği karar seçimin kaderini tayin edecek. 

Canlı TV tartışma programları kararsızları harekete geçirecek mi?

Ekim ayı, seçim kampanyasının en kritik dönemeci. Her iki başkan adayı TV’lerden canlı yayınlanacak olan 3 tartışma programına katılacaklar. Prime Time’de canlı olarak kapışacaklar, tartışacaklar. Ardından 2 kez de başkan yardımcısı adayları benzeri canlı TV münazaları ile kozlarını kapışacak. Dolayısıyla Ekim ayı, henüz karar vermemiş olan seçmenin karar vermesi için motive edileceği en önemli süreç olacak.

Bu süreçte olan bitenleri biz de dünya ile birlikte izleyeceğiz. Bu sayıda, sadece biz değil, Amerika’dan da önemli siyasi danışman ve kampanya yöneticilerinin görüşlerine ver veriyoruz. Her bir danışman seçimlerin bir başka tarafına ilişkin sizlere ip uçları veriyor. 9 Kasım 2016 sabahı tüm bu değerlendirmelerin ne denli isabetli olduğunu hep birlikte anlayacağız.

Nisan ayında Charleston’daki C&E Reed Ödül törenleri sırasında benimle Clinton – Trump eşleşmesine ait büyük veriye dayalı analizleri paylaşan ve Clinton’un sadece Trump’a karşı kazanabileceğine ilişkin fotoğrafı görmemi sağlayan Amerikalı Demokrat danışman dostumun öngörüsünün de ne denli sağlam bir öngörü olduğunu o sabah göreceğiz.

8 Kasım günü Amerika kimi seçerse seçsin, kesin olan şu ki, 9 Kasım sabahı system bir kez daha kazanacak.

MediaCat, Ekim 2016'dan...

Ad Age'e göre Trump'ın Yöntemi

1. Mesajı basitleştir.
2. Asla savunmada kalma, sürekli saldır.
3. Cesur ol ve asla özür dileme.
4. Etkinlikleri kaldıraç olarak kullan.
5. Sosyal medyada gerçek zamanlı reaksiyon göster.
6. "Earned medya"yı asla küçümseme. 

Trump’ın stratejisi ve dili

İlk günden itibaren kullandığı net ve meydan okuyan stratejisi ile Trump, Cumhuriyetçi Parti içinde kendisine karşı yarışan ağır topları tek tek elemişti. Güvenlik stratejisi ile başlamıştı. Aynı strateji ile yoluna devam ediyor. Bu konudaki en son filmlerinden biri olan “İki Amerika” adlı reklam filminde Clinton’un Amerikasını ve kendi Amerikasını net olarak tarif ediyor.


Her ne kadar kendisi sistemden sonuna kadar yararlanmış bir iş adamı olsa da Trump, Orta Amerikanın beyaz seçmenini sisteme karşı kışkırtıyor. Sistemden hoşnutsuz olanların kalbine hitap edebilmek için her yolu deniyor. Özellikle sistemin dışında kalan veya kaybeden beyaz seçmene sesleniyor ve “Biliyorum kızgınsınız. Çünkü ben de kızgınım” diye sesini yükseltiyor.

Kısa konuşuyor. Basit ve kesin bir dil kullanıyor. Belki, bir siyasetçi için fazlasıyla basit bir dili var. Destekçileri kıvrak zekasını, kimseyi iplemeyen hazır cevaplığını seviyor. Kendine güvenli. Pek çok kişi bu güveni “cahil cesareti” olarak yorumlasa da aldırmıyor. Çoğu kez kasten kullandığı ayrıştırıcı diliyle ve günlük olaylara verdiği anlık reaksiyonlarla, kendi kitlesinde güçlü ve eğlenceli bir figür olarak kabul ediliyor.

Öte yandan dilinin kemiği yok. Bu dilin bir başkan adayına uygun inceliğe sahip olduğunu kabul edecek neredeyse kimse yok. Kampanyasının Hillary ile olan ikinci aşamasına “Sahtekar Hillary” diye seslenerek başlamıştı. Bu konuda bir reklam filmi bile yaptırdı.

Siyasi doğruculuk gibi bir derdi hiç yok."Amerika’nın siyasi doğruculukla uğraşacak vakti yok. Çünkü başımız dertte. Artık kazanamıyoruz. Ticarette Çin, sınırlarda Meksika bizi dövüyor. Önüne gelen bizi yeniyor. Ben seçilirsem Çin’i sürekli döveceğim” diyor. Japonya’ya karşı da tavrı aynı. “Japonlar bize milyonlarca otomobil satıyor. En son ne zaman Tokyo’da bir Chevrolet gördünüz? Amerika için neyin doğru olduğunu ben bilirim” diyor.

Siyasi doğruculuk derdi olmadığı gibi, Trump’ın kişisel doğruluk derdi de yok. Pek çok önemli konuda bir gün öyle bir gün böyle konuşabiliyor, davranabiliyor. Sık sık yalan söylediği ifade ediliyor. Gerçekten de bazı konularda gerçeklerle pek te örtüşmeyen şeyler söylediği ortaya çıktı. Ama özür dilediği hiç görülmedi.

Siyaseten pek çok önemli konudan bihaber bir görünüm arzediyor. Bir konuda sıkıştırıldığında veya önemli sorunların çözümü konusunda ne önerdiği sorulduğunda “Şimdiden bunları söyleyip, düşmanlarımıza kopya vermek istemiyorum” diye sıyırabiliyor. Bir diğer ifadeyle Trump kendisini, Amerikalı seçmene büyük fotoğrafa odaklanan, büyük meseleleri çözebilecek olan ve o nedenle de detaylarla pek ilgilenmeyen büyük adam olarak satıyor.

Seçmenleri ise gerçekte her meseleye sahip olduğu ve hayatın her alanında süper hazırlıkları olduğu için değil, sistemi sarsabileceğine inandıkları için Trump’ı destekliyorlar. Gerçekler veya entellektüel düzey onlar için çok ta önemli değil. Yeter ki, Trump “Amerikayı yeniden büyütsün!”
Saldır saldırabildiğin kadar!
2016 Başkanlık kampanyası şimdiye kadar hatırlanan en çılgın başkanlık kampanyası. Bugüne kadar görülmüş en az sevilen adaylar ve en kalifiye ile en az kalifiye başkan adayları yarışıyor. Ve ilk defa bir aday rakibine aklına ne gelirse söyleyebiliyor ve bunlar yanına kar kalabiliyor.
Bu kampanya siyasi yorumcularının habire “Buraya kadar! Donald Trump artık çok ileri gitti” demeleriyle ve her seferinde yanıldıklarını anlamaları ve sadece birkaç gün içerisinde çok daha büyük bir feveran ile yorum yapmaya zorlanmalarıyla hatırlanacak.
Trump geçen yıl adaylığını açıkladığında Başkan Obama’ya saldırarak işe başlamıştı. Günlerce Obama’nın ABD sınırları içinde doğmadığını, o nedenle başkanlığının meşru olmadığını söyledi ve hatta bunun için sahte sivil bir “Doğum hareketi” bile başlattı.
16 Haziran 2015’te, tüm Meksikalı göçmenleri “suçlu” ve “tecavüzcü” ilan etti, Meksika sınırına dev bir duvar öreceğini ve masrafını da Meksika’ya ödeteceğini söyleyerek vaadde sınır tanımadığını kanıtladı. Üç ay sonra, ülkeye kaçak yollarla gelen 12 milyon göçmeni sınır dışı edeceğini söyleyerek Latin karşıtlığına yeni bir seviye getirdi. Arkasından da yasal yollarla girseler dahi Müslümanların ülkeye girişini yasaklayacağı şeklindeki vaadi geldi.
Trump parti içinde de doğrudan rakibi olmayan çeşitli isimlere eleştiri oklarını yöneltti. Senatör John McCain’i hor gören bir dil tutturdu. Ülkede savaş kahramanı kabul edilen McCain ile alay etti ve o da yanına kar kaldı. Dahası 12 yıl önce Irak’ta bir intihar bombacısı tarafından öldürülen Müslüman bir yüzbaşının madalyalı ebeyenlerini bile meşru hedef ilan etti. Yetmedi; Papa Francis’e saldırdı.
Bu sene yaz aylarında ise Obama’yı IŞİD’in “kurucusu” ilan etti. Ve daha yakın zamanda “neler olduğunu görmek için” Clinton’ın Gizli Servis korumasını kaldırmayı önerdi. Tüm bunları yaparken Vladimir Putin’i ise sürekli olarak övüyordu.
Nihayet geçtiğimiz ayın sonunda Obama’nın ABD’de doğduğunu kabul etti, ama ardından Clinton’ı sahte “Doğum Hareketini” başlatmakla suçladı. Bu suçlama açıkça bir yalandı.
Bu ölçüsüzlüklerden herhangi biri bile bir başka adayı çökertmeye yeterdi. Buna karşın Donald Trump söylediği şeylerden hiçbiri için özür dilemedi veya sözleri için herhangi bir bedel ödemedi. Medyada hep daha fazla yer edinmeye ve her gün gündemi belirlemeye devam etti.
Pek çok kişi özellikle medyanın bu tutumunu çifte standart olarak yorumluyor.
Oysa destekçilerinin gözünde Trump dosdoğru- dolambaçsız bir savaşçı. Ne zaman argo ve seviyesiz bir dil kullansa, “işte bu, adamın dilinin sansüre ihtiyacı yok” diye yırtınıyorlar. “Donald, yine Donald’lık yapıyor!”

“Earned” medya ve sosyal medya avantajı

Donald Trump için “bilgisiz, cahil, yalancı, çapsız” diyenler bile onun medya ve sosyal medya alanındaki becerisini görmezden gelemiyor. Yıllarca medyada program yapmış ve toplumun nabzını tutmayı öğrenmiş bir figür olarak Trump, gelişen olaylara sosyal medyada anlık reaksiyon göstererek gündemi belirlemeyi başardı. Trump en sessiz kaldığı zamanlarda bile, Twitter veya Facebook gibi sosyal medya kanalları aracılığı ile gündemi sarstı ve ana medya kanallarına haber olabilmeyi başardı. Rakiplerine ise onun belirlediği gündemi tartışmak kaldı.

Trump belki profesyonel bir siyasetçi sayılamaz ama, profesyonel bir iletişimci ve pazarlamacı disiplinine sahip olduğu kesin. Sadece sosyal medyada değil, TV ve Radyo kanallarında da neredeyse onu 24 saat yayında görmeniz mümkün.

Programlara tepki veriyor, cevap veriyor veya katılıyor. O nedenle de, hem ön seçimler sırasında hem de Hillary Clinton’a karşı halen devam eden mücadelesinde, rakiplerinden çok daha düşük bütçe kullandı, kullanıyor. Çünkü mesajlarını iletmek için parayla yer satın almaya rakipleri kadar ihtiyacı kalmıyor. Trump’ın modern ve sofistike bir pazarlamacı olduğuna şüphe yok. Manşetlere çıkmanın, medyada gündem olmanın sevilmekten daha önemli olduğuna inanıyor. Hillary ille de siyasi çerçevede düşünürken o postmodern pazarlamanın her biçimini kullanıyor.

Şurası kesin ki, Trump ne yaptığını iyi biliyor. Her ne kadar şimşekleri üzerine toplamaya devam etse de, kendisine ön seçimleri kazandıran pozisyonundan vaz geçmiyor. Hala yasa dışı göçmenleri sınır dışı etmekten bahsediyor, hala Meksika sınırına duvar öreceğini tekrar ediyor, hala Müslümanların yasal yollardan bile Amerikanın sınırlarından içeri girmesini karşı çıkıyor…

MediaCat, Ekim 2016 sayısı

Amerika kimi seçecek?

Bu yılın Nisan ayıydı. Seçimler ve siyasi kampanyalar konusunda 36 yıldır yayın yapan Campaigns and Elections dergisinin düzenlediği Reed Ödülleri ve öncesindeki konferanslar için ABD’nin Güney Carolina eyaletine bağlı Charleston kentindeydim. Yarışmada Türkiye’ye 3 ödül birden kazandırmanın yarattığı yoğun ilgiyle çok sayıda Amerikalı meslektaşla tartışma ve adayları analiz etme imkanı bulmuştum. Her iki partide ön seçimler devam ediyordu. Demokrat Parti’de devam eden ön seçimde güçlü bir Bernie Sanders rüzgarı esiyordu.

Yıllardır Demokratlara hizmet eden tecrübeli bir siyasi danışman dostumla sohbet ederken, konu açıldı ve bana o hafta yapılmış önemli bir araştırmayı gösterdi. Araştırmaya göre, Bernie Sanders hangi Cumhuriyetçi aday ile karşılaşırsa karşılaşsın Kasım’daki başkanlık seçimini açık ara kazanıyordu. Sanders, adil paylaşımı vaadeden sosyalist pozisyonuyla sistemi sarsacak gibi görünüyor ve özellikle genç seçmenleri motive edebiliyordu.

Ama Hillary Clinton hangi Cumhuriyetçi adayla eşleşirse eşleşsin, Kasım’daki seçimi kaybediyordu. Tek istisna Trump’tı! Trump’ın dünyayı irite eden çirkin dili ve aşırı sağ pozisyonu Hillary Clinton’un kazanmasına yardım ediyordu. Bütün mesele, Clinton’un bu muazzam fırsatı kullanıp kullanamayacağıydı. Kullanabilirse Demokratlar üç dönem üst üste Beyaz Saray’ı ellerinde tutabileceklerdi.

Yaz başından bu yana

Her iki siyasi parti içindeki ön seçim yarışı yaz aylarına doğru sonuçlandı. Önce Demokrat Parti’de Hillary Clinton ön seçimleri kazandı ve partisinin resmi adayı oldu. Temmuz ortasında ise Trump Cumhuriyetçilerin resmi adayı ilan edildi.

O tarihten itibaren dünya bu yarışı izliyor. ABD’deki Başkanlık seçimleri medyatikliği, renkliliği, bütçesi ve diğer ülkelere ve sektörlere etkileri ile her zaman için ilgi çekici oldu. Bu kez de öyle.

Yanlız bu kez, Amerikalı seçmen şaşkın. Çünkü her iki partinin adayı da partilerin geleneksel tabanını motive etmekten uzak görünüyor. Adaylardan biri aşırılığı, toplumu tehlikeli şekilde kamplaştırması, sivri dili ve entellektüel donanım yetersizliği ile öne çıkarken, diğeri sıkıcılığı, güvenilmezliği ve statükoculuğu ile tanınıyor. Kayıtlı seçmenlerin bir bölümü, son dakika bir şekilde motive edilemezse, sandık başına gitmeyecek gibi görünüyorlar. Önümüzdeki 5 haftada olağanüstü bir durum olmazsa pek çok demokrat seçmen Hillary’e, pek çok Cumhuriyetçi seçmen ise Trump’a oy vermeyecek.

Bir diğer anlatımla Amerikalı seçmen hem adaylardan mutsuz hem de 8 Kasım’da ne olacağını merakla bekliyor.

Trump’ın beklenmeyen performansı

Çok değil, henüz bir yıl önce Donald Trump’ın ABD’ye başkan olması ihtimali ciddiyetle konuşulabilecek bir konu bile değilken, bugün artık kimse bu ihtimale “imkansız” diyemiyor! Son bir kaç haftada anketler, ulusal bazda yarışın kafa kafaya geldiğini gösteriyor. Resmi adaylıkların kesinleştiği yaz ortalarında iki aday arasında net 8 – 10 puanlık bir fark varken, Eylül sonunda bu fark 2 puana kadar gerilemişti. Anketlerin hata marjı dikkate alındığında, belki de böylesi bir fark bile yok.

Bu nasıl olabildi? Tabi ki stratejiyle. Ve konumlandırma becerisiyle.

ABD’deki uzun seçim takvimi, bir iş adamı ve apolitik bir TV showmeni olan Donald Trump’ın görülmemiş bir başarıya imza atmasına imkan sağladı.

Trump, siyasete girmeden önce sahip olduğu özellikleri (işadamlığı, showmenlik, celebrity gücü ve eğlenceli kişiliği gibi) akıllı bir marka yönetimi stratejisiyle bu yarışta kullandı. Pek çok benzeri yarışta görülenin tersine Trump, kendi kişisel marka özelliklerini, yeni mücadele alanının inceliklerine göre değiştirmek gibi bir yola sapmadı. Daha önce neyse öyle davrandı ve öyle kaldı. Samimiyetin en mümtaz örneği sayılmasa da, ön seçimde yarıştığı adayların samimiyetle alakaları olmadığı için kazandı. Ön seçim kampanyası boyunca siyasi danışmanların kendisini yeniden dizayn etmelerine izin vermedi.

Tüm ön seçim sürecinde konumu Trump’un işini nispeten kolaylaştırdı. Çünkü o, sistem dışından geliyor. Amerikan seçmeni ise değişime aç. Hala da öyle… Bugün kendisini destekleyenler, Trump’ı Amerikanın ihtiyacı olan değişimi başarabilecek, ülkeyi yeniden canlandırabilecek ve sistemi kökünden sarsabilecek yaradılışa sahip, güçlü bir lider adayı olarak algılıyorlar. Doğrusu Trump cingöz bir işadamı olarak eline geçen her fırsatı kullanıyor. Seçmene bu konuda güven vermek için elinden geleni yapıyor.

Özetle Donald Trump, 2016 Başkanlık Seçimlerindeki beklenmeyen performansıyla siyaseti ve siyasi seçim kampanyası oyununu belki de etkisi uzun yıllar sürecek şekilde değiştirdi.

MediaCat, Ekim 2016 sayısı