Necati Özkan ve Seçim Zamanı

16 Haziran 2013 Pazar

Kara Propaganda Üçlüsü; Yeni Şafak, Takvim, AHaber!


31 Mayıs ve 1 Haziran günlerinde Gezi Parkında olan biten herşey bu ülkenin gözlerinin önünde oldu. O iki gün, polisin uyguladığı aşırı şiddet, vicdanları ayağa kaldırdı. Ve kendiliğinden harekete geçen yüzbinlerce insan Taksim’e aktı. Çevrecilere sahip çıktı.

İdari olarak yapılanlar yanlıştı. Emniyet ve valiliğin yaptıkları yanlıştı. Siyasi olarak alınan tavır, söylenen sözler yanlıştı. 

Ülke tarihinin en sivil, en masum krizi malesef öngörüyle yönetilemedi. İşler çığırından çıktı.

Bu ülkede en uzun süre siyasi iletişimle ilgilenmiş bir kişi olarak, o iki gün Gezi Parkı aktivistlerine hak verdim ve onları gönülden destekledim. 

Çünkü haklıydılar. Zayıf ve mağdur durumdaydılar.

Ama aynı zamanda tüm taraflara da itidal çağrılarında bulundum. Defalarca… Hem Gezi Parkı eylemindeki gençlere, hem emniyete, hem iktidara, hem muhalefete, hem de sokaklara akan tüm insanlara…

O iki günden sonra ise, iş çığırından çıktığı için Gezi Parkı ile ilgilenmedim. Bütün yazdıklarım, kişisel blogumda ve Twitter hesabımda duruyor.

Polisin ve idari makamların yanlışlığını, siyaseten yapılan yanlışlıkları, bu ülkeyi yöneten çeşitli isimler de sonradan  ifade ettiler. Pek çoğu benimle aynı fikirdeydi.

Örneğin; Başbakan yardımcısı Bülent Arınç: "Biz burada AVM istemiyoruz' diyenlere biber gazı sıkmak yerine, 'Biz burada şunu yapmak istiyoruz, siz yanılıyorsunuz, işin aslında doğrusu budur' diyerek ikna edici çalışmalar yapılmasında şahsen fayda görüyorum. ‘Biz Taksim'in yayalaştırma çalışmaları içerisinde Gezi Parkı'nda şunu yapmak istiyoruz, bunu yaparken ağaç katliamı yapmayacağız, burada tekrar park olmaya devam edecek veya buradan sökülecek ağaçların bir başka yerde hayat bulacağının size teminatını veriyorum, sizin duyarlılığınızı paylaşıyorum, bu paylaştığımız konuda olan bitenlerden de özür diliyorum' demesinde, toplumsal barış açısından büyük fayda olduğunu düşünüyorum" dedi.

Örneğin; Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı: "Muhalefetin senelerce uğraşsa da başaramayacağı bir şeyi 5 günde başardık" dedi.

Örneğin; Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik: Normal vatandaslarimizin bu haklari kullanmasi dogaldir. Su ana kadar hersey ifade edildi. Mesajlar duyuldu, not edildi, degerlendiriliyor’ dedi.

Örneğin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül: “Demokrasilerle tabi ki seçimlerle halkın iradesi ile her şey, ülkeyi yönetenler ortaya çıkar. Ama demokrasi demek sadece seçim demek de değildir. Seçimlerin dışında da farklı görüşler, farklı durumlar, eğer itirazlar varsa bunların da çeşitli yollarla dile getirilmesinden daha tabi de bir şey olamaz. Barışçı gösteriler de tabi ki bunun bir parçasıdır. Bu anlamda son günlerdeki gelişmeleri bu çerçeve içerisinde görüyorum. Ve şunu da açıklıkla söylemek istiyorum ki, iyi niyetli olarak verilen mesajların da alındığının bilinmesini isterim.  İyi niyetli olarak verilen mesajların hepsi alınmıştır’ dedi.

Ama ne yazık ki ülke yönetiminde sağduyu bir türlü galip gelmedi. Gösterilerde sağduyu bir türlü galip gelmedi. Olaylar bu gece dahil devam etti.

Son bir haftadır iş için gittiğim yurtdışından dün öğleden sonra (15.06.2013) döndüm ve bazı çevrelerce bir büyük cadı avı başlatıldığını gördüm.

Yeni Şafak Gazetesi, Takvim Gazetesi ve AHaber gibi yayın organları kriz yönetimindeki olağanüstü beceriksizliği anlamak, tartışmak ve ülke yönetimine sağlıklı katkı sağlamak yerine öküzün altında buzağı arıyorlardı.

Ve kendilerince de suçlular bulunmuştu: Reklam sektörü, ben ve eşimin de aralarında bulunduğu bu ülkenin yaratıcı isimleri, saygın şirketleri…

Aşağıdaki linkte içinde tek bir doğrunun bile bulunmadığı bu akılalmaz, haber -kara propagandayı bulabilirsiniz:



Ayrıca AHaber kanalı, Cuma günü (15.06.2013) beni, şirketimi ve eşimi doğrudan haber alan tümden yanlış, tümden manüplatif 3 dakikalık bir haber yayınlamış.

Dün (15.06.2013) ayağımın tozuyla Istanbul'a indiğimde, onlarca kez konuşmacı olarak programlarına katıldığım AHaber’in Genel Yayın Yönetmeni Cengiz Er’i telefonla aradım. Ben ve eşim Pelin Özkan hakkında yapılan bu gerçek dışı haberin nedenini, kaynağını ve maksadını sordum.

Kendisi de haberin içeriğinin yanlış olduğunu bildiğini, kişisel olarak gözünden kaçtığını, zaten hemen yayından kaldırdığını söyledi ve özür diledi. Hafta içinde bir programa davet edeceğini ve bu konuda görüşlerime başvuracağını da söyledi.

Ama aynı AHaber bugün, web sitesine yukardaki linkteki haberi yine koydu.

Eğer bu ülkede hala hukuk varsa, emin olun ki, bu haberlerin sorumluları yaptıklarının hesabını verecekler. Şirketlerin, şahısların itibarlarıyla oynamak onlara pahalıya mal olacak.

Öte yandan şurası da bilinsin ki bu türden haberler, mevcut krizi yönetemeyen öngörüsüz siyasetçilerin ve siyasi danışmanların beceriksizliğini kapatmak için yapılmaktadır. Dahası, bu haberler konkurlarda yaratıcı performansları yetersiz olduğu için kayıp üstüne kayıp yaşayan amatör rakip şirketlere iş alanı açmak içindir. 

Tümden gerçek dışıdır. Akıl dışıdır. Komik ve zavallıdır.

3 Haziran 2013 Pazartesi

Gezi Parkı olaylarını nasıl okumalı?

Çevrecilerin çadırları yakılırken...

Gezi Parkı olaylarının yarattığı gerilim ne yazık ki hala devam ediyor.  İnanılır gibi değil ama, bir müddet daha da devam edecek gibi…

31 Mayıs 2013 Cuma sabahı, henüz küçük bir çevreci grubun eylemi iken nasıl oldu da iş akşam saatlerinde büyüdü? Nasıl oldu da, protesto küçük bir parktan çıkıp önce İstanbul’a sonra Türkiye’ye mal oldu? Nasıl oldu da, yüzbinlerce insan bu protestolara katıldı? Nasıl oldu da, toplumun her kesiminden binlerce insan bu olaylarda aktif birer protestocuya dönüştü?

Her türden dezenformasyonla işler çığırından daha fazla çıkmadan oturup sağlıklı kafayla düşünmeli: Neden, tarihte görülmemiş bir hızla yayıldı bu eylemler?
 
Gaz, gaz, gaz...

Herkesin gözü önünde gelişen durum şu: İşleri kontrolden çıkaran ilk fotoğraf, parkta eylem yapan çevreci aktivistlerin çadırlarının yakılması ve eylemcilere aşırı şiddet uygulanmasıydı. Polis ve/veya sivil polis marifetiyle parktaki 30-40 genç aktivist korkutulmak ve parktan kaçırılmak istendi. Cuma günü, gün boyu polis tarafından çevrecilere ve protestoya yardıma gelen küçük destekçi gruplara karşı kullanılan gaz saldırısı toplumun vicdanını sızlattı.

30 yılı aşkın bir süredir siyaseti yakından izlemiş ve siyasi iletişime kafa yormuş bir uygulamacı olarak şunu söyleyebilirim: 31 Mayıs Cuma günü akşam üzeri İstanbul Valisi ve Büyükşehir Belediye Başkanı’nın ortak basın toplantısında kullandıkları yurttaş zekasıyla alay eden dil, olayların ikinci tetikleyici nedeni olmuştur.

Kendiliğinden gelişen refleks...
Siyasi iletişim işine profesyonel ilgimin doğal sonucu olarak 1 Haziran Cumartesi günü, Taksim’e her yönden ilerleyen kalabalığı yakından izlemek için sokaklardaydım. Sokaklarda yürüyenler tümden sivil, tümden sıradan, tümden vicdanının sesiyle hareket eden bu ülkenin gerçek insanlarıydı… Tek bir şey söylüyorlardı: Artık yeter! Daha fazla hayat tarzıma karışma!

Cumartesi günü polisin alandan çekilmesi bu sürecin tek doğru idari kararıydı. Aksi halde kararlı bir şekilde meydana yürüyen amcaları, teyzeleri, gençleri durdurmanın maliyeti çok yüksek olabilirdi.

Cumartesi akşam saatlerinde insanların sorunsuz bir şekilde Taksim'e girdiklerini görünce derin bir oh çektim. Çünkü ‘Sonunda akıl ve sağduyu hakim oldu... olaylar bitti.’ diye düşündüm.

Malesef öyle olmadı. En üst düzeyden yapılan açıklamalar fotoğrafın ne kadar yanlış ve komplo kafasıyla okunduğunu ortaya koydu.

Son 3 gündür telefonla görüşüne başvurduğum iktidar ve muhalif kanatttan önemli isimlerle gidişatı anlamaya çalışıyorum.

İktidar partisi milletvekili bazı dostlarım başta olmak üzere, hükümet kanadının Gezi Parkı protestoslarını ne kadar yanlış okuduklarını görüyorum. Dahası, görüşüne başvurduğum iktidara yakın gazetecilerin, STK liderlerinin ve hatta iş adamlarının olayların altında başka bir şey aradıklarını görüyorum. Hep birlikte neredeyse aynı şeye inanıyorlar… Örneğin şu tür cümleler duyuyorum:

‘Bu iş o kadar da masum değil! Nasıl olur da bu kadar hızla yayılır? Mutlaka altında çeşitli örgütler var... Belki Ergenekon…  Belki Suriye istihbaratı…  Belki Rusya…  Zaten bizi yıkmak istiyorlar… Mezhep kışkırtması var... CHP var… vs.vs.’

İktidar tarafından hiç kimse, muhtemelen sokaklardaki insanları bizzat görmedi. Sokakta olsalardı, insanları kendi gözleriyle görselerdi ne kadar yanlış değerlendirdiklerini anlarlardı.

Sokaktakileri bizzat gözlemiş, onlarla konuşmuş ve hatta çeşitli mülakaatlar yapmış bir şahit olarak söylüyorum: Olayların bu denli büyümesinin asıl nedeni iktidarın bu basit fotoğrafı yanlış okumasıdır. Kullandığı siyasi iletişim dilidir. Göreceğiz; bu dil değişmeden bu kriz çözülemeyecek! 

Buradan başta iktidar olmak üzere, bu ülkeyi yöneten vicdan sahibi her yetkiliye söylüyorum... Boş yere öküzün altında buzağı aramayın! Bu olayların altında başka bir neden yok, örgüt yok. Bu ülkeyi on yılı aşkın bir süredir doğru okuyan, önemli başarılara imza atan bir heyet olarak yolunuza devam edebilmek için durun ve aklıselimle bakın şu son bir haftaya...

Bazen bir kaç ağaç, sadece bir kaç ağaçtır. Ama doğru görmek için çabalamazsanız, o bir kaç ağaç başa bela bir krize dönüşebilir.

25 Aralık 2012 Salı

Putin, neden Putin?


Putin, Rusya'nın yeni Petro'su mu?
Geçen hafta Moskova’da Putin yönetimine karşı yeni bir muhalif eylem vardı. Ama eylem, muhalefet ne kadar tersini iddia etse de, bir hayli cılız kaldı. Dahası önemli bazı muhalif isimler, eylem sırasında ve sonrasında göz altına alındılar.

Putin bu eylemlerin ülkenin birliğine zarar verdiğini ve Rusya’nın düşmanları tarafından organize edildiğini söylüyor. Muhalefetin temel meselesi, özünde hala Mart ayında yapılan ve Putin’in % 64 oy ile üçüncü kez devlet başkanı seçildiği genel seçimler. Muhalif çevreler Mart seçimlerine ciddi oranda hile karıştırıldığına inanıyor. Ama, seçimlerin yenilenmesi için yaptıklara çağrının uyandırdığı heyecan ve destek her geçen gün zayıflıyor.

Popüler kültür ikonu

1999 sonundan beri Rusya’nın kaderine hükmeden Putin’in mevcut durumunu ve muhalif güçlerin geleceğini anlamak için olabildiğince farklı çevrelerin görüşlerini dinlemek istedim. Putin’in sırrı ne? Ekonomide yarattığı dönüşüm mü? Rus devletinin derinliklerinden gelmesi ve devlete çekidüzen verebilmiş olması mı? Putin, devlet aygıtına hakimiyetinden mi yoksa halkın özgür iradesinden mi güç alıyor?

İlk öğrendiğim şu ki, Moskova’da hangi kesimle konuşursanız konuşun Putin’den bahsederken insanların yüz ifadesinin değiştiğini görüyorsunuz. Putin neredeyse bir çeşit popüler kültür kahramanı olmuş buralarda. Ata biniyor, spor yapıyor, avlanıyor, tekvando yapıyor, çevre sorunları için kuşlarla seyahat ediyor, ingilizce pop şarkı söylüyor, vs. Ama stereotipik Rus erkeğinin tersine alkol bağımlısı değil. Ortalama kadın seçmen, Putin’i ideal erkek olarak görüyor.

İnsanlara Putin’in başarısını sorduğunuzda size birbiri peşisıra mantıklı nedenler sıralıyorlar: ‘Putin, 2000-2008 arası ilk başkanlık döneminde yükselen enerji fiyatlarının yardımıyla ekonomiyi toparladı.’ ‘Dikkate değer bir refah yaratmayı başardı.’ ‘Kafkasya ve Çeçenistan’daki ayrılıkçı hareketleri bastırdı.’ ‘Rusya’nın uluslararası alandaki gücünü yeniden yükseltti.’ ‘Orduyu modernize etti’ vs. Muhaliflerin bile Putin kelimesini telaffuz ederken, kızgınlıkla saygı arası bir ifade takındıklarına şahit oluyorsunuz.

Moskova’nın muteber bazı ekonomi yorumcularına göre, Putin’in Rusya’yı nereden alıp, nereye taşıdığını anlamadan gücüne akıl erdirmek pek mümkün değil: ‘Neredeyse insanların yiyecek ekmek bulamadığı bir ekonomiden, kişibaşı ortalama gelirlerin 5 kat yükseldiği bir ekonomi çıkarmak’ ‘10 yılda yurtdışına tatile gidebilen 10 milyonluk bir üst-orta sınıf yaratmak’ ‘Hergün bir başka skandalın patladığı kaotik bir siyasi yapıdan, istikrarın egemen olduğu bir siyasi iklim çıkarmak.’

Bunların her biri gerçekten de önemli başarılar. Gerçekten de belli aralıklarla Rusya’ya gidiyorsanız farkı gözünüzle görebiliyorsunuz. Sokaklarda yürüyen insanların -en azından bir kısmının- yürüyüşünün değiştiğini, daha umutlu ve daha kendine güvenen bireylere dönüştüklerini algılayabiliyorsunuz. Bununla birlikte Rusya, geçmişin izlerini belirgin olarak yaşamaya devam ediyor. Moskova’da 3 yeni ve modern havaalanı birden var, ama hizmetler eski yavaşlığında. Örneğin para bozdurmak gibi basit bir işlem için bile hayatınızdan zaman çalınıyor. Çünkü döviz bürosu görevlisinin paşa keyfi o sırada çalışmak istemiyor. Yurtdışından dönen Rus vatandaşları bile kuyrukta beklerken size ‘Rusya’ya hoşgeldiniz!’ diyorlar, mahcubiyetlerini gizlemeden.

Alternatifsizliğin gücü

Rusya’nın önemli siyasi danışmanlarından biri olan Ekaterina Egorova’ya göre Putin’in başarısının sırrı bunların hiç birinde saklı değil. Egorova yukarıda sıraladığım gerekçelerin Putin’in gücünün kaynağını anlamak için önemli olduğunu söylüyor. Fakat seçmenlerin geçmişe değil, geleceğe bakarak oy verdikleri gerçeğini de hatırlatıyor.

Putin'in kampanya filmi: Kıyamet!

Egorova’ya göre Putin hep aynı stratejiyi kullanıyor: ‘Rusya için alternatifsiz alternatif.’ Bu nedenle Putin, seçimlerde ‘Putinsiz Rusya’nın kaos olduğunu anlatan filmler kullandı. ‘Putinsiz Rusya’nın hem bireyler hem de ülke için nasıl bir cehennem olacağına seçmeni inandırdı ve kazandı.

Modern Çarlık

Pek çok yorumcu Putin’in asıl gücünün ekonomi olduğunda hemfikir. Ama bazılarına göre ekonomi, aynı zamanda Putin’in yakın gelecekteki zaafiyeti. Çünkü, ekonomi dışa hammadde satışı yüzünden iyiye gidiyor. Enerjiye talep devam ettikçe, enerji fiyatları arttıkça mesele yok. Ama Putin henüz ihracatı çeşitlendirmeyi başaramadı. Öte yandan yükselen orta sınıf da demokrasi talep etmeye başladı. Her ne kadar bugün orta sınıf kazanımlarını sürdürmek için Putin’i desteklemeye devam etse de, gelecekte bu ittifak bozulabilir.

Tüm bunlara karşı Putin gücünün doruğunda. Muhalifetin etrafında birleşebileceği güçlü bir isim de henüz ortada gözükmüyor. Özetle, Putin, demokrasinin hala birincil talep olmadığı Rusya’da modern çarlığına görünür gelecekte de devam edecek.

Milliyet, 25 Aralık 2012

12 Kasım 2012 Pazartesi

Obama’nın zaferi, Pirus Zaferi mi olacak?


Obama’nın 6 Kasım’da elde ettiği zaferde tartışacak hiç bir nokta kalmadı. Obama % 50.5 oranla toplam 61,170,405 oy almayı başardı. Rakibi Mitt Romney ise %48 ile 58,163,977 oyda kaldı. Obama 538 süper delegenin 332’nü alarak tartışmalara son verdi.

Bu başarıya rağmen Obama 2008 ile kıyaslandığında neredeyse 5 milyon seçmen kaybına uğradı. 2008 de kazandığı eyaletlerden Indiana’yı Cumhuriyetçilere kaptırdı. T0plam seçmen oylarında %3 civarında bir kayıp anlamına gelen bu gerilemeyi, ekonomiye ve 4 yıllık iktidar aşınmasına bağlamak mümkün.
Obama, 6 Kasım 2012 gecesi, zafer konuşması yaparken
Obama’nın asıl başarısı, anketlerde kararsız olarak tanımlanan eyaletlerde elde ettiği sonuçlarda. Amerikan Başkanı, kararsız 9 eyaletin 7’sini alarak son seçimini kazanmış oldu. Ve tüm beklentilerin üstüne çıkan bir sonuç elde etti.
Senato Demokratlara, Temsiler Meclisi Cumhuriyetçilere
Obama’ya başkanlıkta 4 yıl daha kazandıran 6 Kasım seçimleri, Demokratların senatodaki gücünü artırmalarına katkı sağladı. Demokratlar, 100 koltuklu senatoda 55 koltuğun sahibi oldular. Buna karşın, Cumhuriyetçiler Temsilciler Meclisi’nde 234 koltukla üstünlüklerini tutmaya devam edecekler.
Böylelikle, 2012 seçimlerinden beklenen kaos senaryolarının hiçbirisi gerçekleşmedi. Amerikan seçmeni, Obama’yı ilk dört yılı ile ilgili olarak ikaz etmekle birlikte, yetkisini net bir şekilde yenilemiş oldu.
Ortadan ikiye bölünen ülke
Sonuçlarla ilgili olarak seçim gecesinden beri en sık duyduğumuz iki kelime ‘bölünmüşlük’ ve ‘kutuplaşma’. Seçim gece katıldığımız kutlama partisinde, Demokratlar’ın değerlendirmelerini aldık. Keza dün başlayan 45. IAPC (Uluslararası Siyasi Danışmanlar Derneği) konferansında Amerikan siyasetinin iki tarafını temsil eden siyasi danışmanların değerlendirmelerini aldık. Gördük ki kutuplaşma çok derin. Her ne kadar Obama tersini yapmaya çabalasa da, 30 yılı aşkın süredir devam eden siyasi kutuplaşma bu seçimlerden sonra daha dramatik hale gelecek.
Taraflarla konuşunca görüyorsunuz ki, kutuplaşmanın başkanlık için yarışan siyasilerin kimliğinden daha derin bir nedeni var: Kutuplaşma tümden ideolojik!
Obama’nın başkanlığı döneminde Demokratlar ekonomik ve sosyal eşitsizliği Amerikan ulusal birliğine zarar veren ve tüketim talebini zayıflatan en önemli sorun olarak görmeye başladılar. Dolayısıyla da sosyo-ekonomik eşitsizliği, devlet desteği veya maaş yardımlarıyla çaresine bakılması gereken ana mesele olarak görmeye yöneldiler. Başta Obamacare denen sağlık reformu olmak üzere, yoksulların durumunu iyileştirme niyetiyle hazırlanan sosyal adaletçi yasalar, bu bakışın sonucunda ortaya çıktı.
Oysa bu tür sosyal sosyal politikalar, Cumhuriyetçilerin tüylerini diken diken ediyor. Cumhuriyetçiler bu politikaları Amerikan iş ahlakını aşındıran, insanları üretimden uzaklaştıran ve devamlı yardıma muhtaç asalak sınıflar yaratan dramatik bir yanlış olarak görüyorlar. Cumhuriyetçilere gore Obama’nın politikaları, Amerikan değerler sistemine dinamit koyuyor.
‘Daha fazla bölünürsek çökeriz’
Bir TV kanalında seçim sonuçlarını değerlendiren Cumhuriyetçi bir analist yıllardır devam eden kutuplaşmanın Amerikayı iş yapamaz hale getirdiğini itiraf etti. Ve ekledi: ‘Daha fazla bölünme bu ülkeyi parçalanma noktasına getirir. Dileyelim ki Obama’nın bu zaferi, bir Pirus Zaferi olmasın!’ Uzun yıllar Cumhuriyetçilerin kampanya yönetici ve IAPC’nin bir önceki başkanı olan ünlü siyasi danışman Tom Edmonds, konferansın açılış kokteylinde bize ‘6 Kasım, Amerikan siyaseti için tarihi karanlık döneminin başlangıcıdır’ dedi.
Özetle uzmanlar Amerika’nın, neredeyse hiçbir konuda anlaşama­yan, toplumda neyin yanlış gittiğine ve bunu düzeltmek için ne yapılması gerektiğine dair tamamen farklı fikirleri olan Kırmızı ve Mavi eyaletlere ayrılmış, tehlikeli derecede kutup­laşmış bir ülke olduğunu söylüyorlar.
Amerika’nın iki büyük partisinin seçim kampanyalarını yönetmekte olan siyasi danışmanlara kulak verdiğinizde, kutuplaşmanın Amerikan siyasetinin en sıcak gündem konusu olacağını kavrıyorsunuz. 35 yıldır Demokratların kampanyalarını yöneten saygın siyasi danışmanlardan biri gidişatı veciz bir sözle özetledi: ‘Daha fazla bölünürsek çökeriz!’
Demokratların yeni zaferi, bölünmenin derinleşmesine yol açacak mı?
Obama yeni dönemde ülkeyi yeniden birleştirebilecek mi?

Tüm bunlara karşın seçmenlerin 6 Kasım’da oy kullanırken konuşulanlardan daha az ideolojik davrandığı da anlaşılıyor.

Başkanlıkta Obama’nın net biçimde kazandığı kimi bölgelerde, Senato veya Temsilciler Meclisi seçimleri için seçmenlerin bir kısmının farklı oy kullandığı ortaya çıkıyor. Yada, Cumhuriyetçilerin ağırlıklı olduğu bölgelerde tersi de görülebiliyor. Bu seçmen davranışı, partilerin tabanında rakip partiye ideolojik açıdan sempati duyan dikkate değer seçmen kesimleri olduğu anlamına geliyor.

İkinci dönemi için Obama’nın belki de en önemli avantajı, seçmen datalarının analizinde yatıyor. Harvard’dan mezun olduğu günden beri Amerika için daha mükemmel bir birlik rüyası gören Obama, belki de bu dataların analizinden yola çıkarak ikna edici bir yol bulacak.

(Milliyet Gazetesi için 10 Kasım 2012 tarihli makalemiz)

Obama’nın zaferi, 'Yeni Amerika’nın zaferi



Huffingon Post’un editöryal direktörü  Howard FinemanObama dün sadece seçimi kazanmadı. Onun zaferi, aynı zamanda çok kültürlü, çok ırklı, çok dinli Yeni Amerika’nın da kesin zaferi oldu.’ diye başlıyordu seçim sabahı yayınladığı kişisel blogundaki sözlerine. Cumhuriyetçi Parti yandaşlarının dile getirdiği bölünmüşlük rüzgarlarının aksine, Fineman gibi Demokrat Parti yanlısı yorumcular Amerika için yepyeni bir dönemi işaret ediyorlar.
2008 Kampanyasının yarattığı etki kadar güçlü bir etki yaramamış olsa da, Obama’nın açık farkla kazanmış olmasının anlamı ne? Obama’ya oy veren seçmen kitleleri aslında neye oy vermiş oldular? Bu durum seçmenler için geçici bir yöneliş mi, yoksa daha derinlerde yaşanan bir değişimden söz edilebilir mi?
Obama ve rakibi Romney’e verilen oyların analizi, bu ve buna benzer sorulara cevap bulmamıza yardım ediyor.
Obama koalisyonu
Seçmen verilerini dikkatlice incelediğinizde hemen göze şunlar çarpıyor: Obama’nın seçmeni Romney’nin seçmeninden çok daha genç.
Obama daha çok kadınlardan oy alıyor. Yanlız yaşayanlar veya beraber yaşayanların Obama’yı destekliyor. Eşcinsel evliliğini savunanlardan, hayatında kilise yüzü görmemişlere kadar envayi türden liberaller Obama’ya oy veriyor. Bu arada, ABD’de hayatı boyunca bir kez bile kiliseye gitmemişlerin oranının % 19’u bulduğunu öğreniyoruz. Obama’nın seçmenlerinin sadece % 38’i beyaz. Obama %62 oranında diğer ırklardan oy almış. Latin kökenlilerin % 70’si, Afro-Amerikalıların % 96’sı Obama’yı tercih etti. Asya kökenli seçmenler ile Pasifik kökenliler de benzer tercihler yaptı.
Obama’nın tüm bu azınlık gruplarından oy almasının nedeni, ırkçılık yapması veya etnisiteyi diline dolaması değil. Tam tersine Obama, renklerin, etnik kökenlerin, cinsel tercihlerin mesele yapılmasını şiddetle reddeden, hayat tarzları üzerinden eşitlikçi bir polikanın sözcülüğünü üstleniyor. Beyazları dışlamadan diğer azınlıkları da iktidar sahibi yapan bir koalisyon kuruyor. Ve ayrımı suç kabul eden bir ulusal birlik idealini hedefliyor.
Romney ise beyazlardan oy aldı. Hemde %70 oranında. Evli, kiliseye giden ve zengin seçmenler Romney için sandık başına gittiler. Cumhuriyetçi aday, Latin kökenlilerden, Asya ve Afrika kökenlilerden minimum derecede oy aldı. Bunda Romney’in kısa bir süre öncesine kadar resmi olarak zencilerin üyelik başvurularını bile kabul etmeyen Mormon inancından geliyor olmasının etkisi ne kadardır bilinmez. Ama zaten Romney de tüm kampanyası boyunca siyahi seçmenleri kazanmak için tek bir laf bile etmedi.
Yeni Amerika gerçek mi?
Buraya kadar yazdıklarımız sıradan seçmen verileri gibi gelebilir. Ama Amerikan Nüfus İdaresi’nin verilerinin de benzer bir hikayeyi anlattığını söylersek ne demek istediğimiz daha net anlaşılır.
Amerikan Nüfus İdaresi’ne gore son on yılda Asya kökenli Amerikalıların sayısı % 43.3 artmış. Afrika kökenlilerde artış oranı %12.3 olmuş. Latin kökenli Amerikan vatandaşlarının artış oranı da % 43’ü bulmuş. Buna karşılık beyaz nüfusun sadece % 5.7 artmış.
Bu hızlı değişimin sonucu, daha iki seçim öncesine kadar Kırmızı eyalet olan Nevada, Colarado, New Mexico ve Florida gibi eyaletler Mavi eyalete dönüştüler. İki- üç seçim sonra Teksas’ta da beyaz nüfusun azınlığa düşeceği öngörülüyor.
Ondan sonra, mevcut WASP (Beyaz-Anglo-Sakson-Protestan) değerlerini temel politika kabul eden Cumhuriyetçilerin seçim kazanma şansları kalmayacak. O nedenle Cumhuriyetçiler bu seçimden sonra politikalarını kökten göz geçirmek zorunda kalacaklar. Değiştirmezlerse, bizdeki muhalefet gibi 60 yıl iktidar yüzü göremeyecekler.
İşte ‘Yeni Amerika’ bu demek oluyor. ‘Yeni Amerika’ beyaz, Protestan ve Anglo Sakson nüfusun tek başına iktidarının ebediyyen sona ermesi anlamına geliyor. 2012 seçimleriyle netleşen ‘Yeni Amerika’, statükonun kökten değiştiği anlamına geliyor.
Aşırı sağ hareket Tea Party, Cumhuriyetçileri bile yeterince muhafazakar görmüyor.

Bu yüzden Çay Partisi yaşayamaz
Bazı Çay Partisi aşırıları ve Cumhuriyetçilerin ağırlıklı bölümü durumun hala farkında değil. Onlar bu durumun gelip geçici bir durum olduğunu düşünmeye devam ediyorlar. Öyle olmasını istiyorlar. O kadar ki dün, ‘Bugün kara elbise giydim çünkü benim Amerikam öldü’, ‘Bu seçim tam bir kaos doğurdu’ veya ‘Bu sonuç demokrasinin intiharı’ diyen muhafazakar sözcüler ekranlarda boy gösteriyordu. Görünen o ki, Cumhuriyetçiler bir müddet daha bölünmeden medet umacaklar. Kutuplaştırmayı derinleştirecekler.
Obama ‘Yeni Amerika’yı doğru anladığı için kazandı. Değişimi gördüğü için değişimin sözcüsü oldu, olmaya devam ediyor. O yüzden zafer konuşmasında ‘Kim olduğunuz, ne olduğunuz, neye benzediğiniz, ne tür bir cinsel tercihinizin olduğu önemli değil. Bu ülke sizin. Bu millet o yüzden dünyanın en mükemmel milleti’ diyordu. 
(Milliyet için yazdığımız 7 Kasım 2012 tarihli yazımız)